Etiketler

, , ,

Fethiye Çetin 1“Heranuş’tan Seher’e…”

Gece telefon gelmişti ‘Anneannemi kaybettik’ diye. Sabah bütün aile cenaze namazında buluştu. Cami avlusunun en kuytu köşesine sinmiş kadınlar öyle çaresiz bekleşiyor, yeni gelenlerle sarılıp ağlaşıyordu. Musalla taşının önüne toplanmış erkek kalabalığından biri hızla yanlarına gelip telaşla sordu:

“Seher teyzenin annesiyle babasının adı nedir?” Soruyu yanıtlamadı kadınlar. Sessizliği teyzesi Zehra bozdu: “Babasının adı Hüseyin, annesinin adı Esma.”

Soruyu soran adam, bu ketum kadın kalabalığından beklediği cevabı almanın rahatlığıyla musalla taşının önünde biriken erkeklere yönelmişken, yüreğinden kopup gelen sözler sessizliği yırttı:

Yıllarca saklanan gerçek

“Ama bu doğru değil!.. Onun annesinin adı Esma değil, İsguhi. Babası da Hüseyin değil, Hovannes!..”

Cami avlusunun en köşesinde bekleşen kadınların hepsi ağlamaya başladı. Gerçekten de onun annesinin adı Esma, babasının adı Hüseyin olmadığı gibi kendi adıda Seher değil, Heranuş’tu ve torunu Fethiye Çetin bunu çok geç öğrenmişti.

Yaşının hayli ilerlediği yıllarda, Ankara’da kızının evindeyken torunu Fethiye’ ye, “İşin yoksa hele yanıma gel, sana bir şey söyleyeceğim” demişti anneannesi.

Fethiye Çetin“Benim annem, babam, kardeşim Amerika’da. Onları bana bul.”

Şaşırmıştı Fethiye Çetin. Demek ki bütün bildikleri yanlıştı. Günlerce uğraşır anneannesinin gerçeği anlatması için. Sonunda başarır. Anneannesi Seher, “Benim adım Heranuş’tu” diye başlar, “Annem İsguhi, babam Hovannes’ti.”

İkinci çocuklarıymış Heranuş, Hovannes’le İsguhi Gadaryan’ın. Heranuş’tan sonra arka arkaya iki çocukları daha olmuş; Horen ve Hırayr. Şimdi Palu’nun sınırlarında kalan Habab Köyü’ndenmiş.

Jandarma baskını

Heranuş 1913’te okula başladığında babası ve iki amcası, bazı akrabaları gibi çalışmak için Amerika’ya gitmiş. Kısa bir süre sonra jandarma basmış köylerini. Bütün erkekleri bilinmeyen bir yere götürmüşler.

Heranuş’un ailesinden geriye kalanlar komşu köye sığınmış. Çok geçmeden bu köye de jandarma gelmiş. Bütün ahaliyi toplayıp Palu’ya götürmüşler. İçlerinde Heranuş, annnesi, iki kardeşi de var.

Kadınlar, kilisenin bahçesine doldurulmuş. Erkekler dışarıda kalmış. Arkadaşlarının omuzuna basıp duvarın üstünden dışarıya bakan kız, aşağıya indikten epey sonra gördüklerini söyleyebilmiş. Bu kızın ağzından duyduklarını Heranuş ömür boyu unutmamış: “Erkeklerin boğazlarını kesiyorlar, sonra da nehre atıyorlar.”

Sağ kalanların köylerine dönmelerine izin verilmiş. Geldiklerinde evlerinin yağmalandığını görmüşler. Civardaki Müslüman köylüler yataklarını yorganlarını dahi götürmüş. Jandarma tekrar gelmiş ve herkesin sürgüne gönderileceğini söylemiş. Uzun, ölüm yürüyüşü böyle başlamış.

Ölüm yürüyüşü

Öle öle Çermik’e kadar gelmişler. Çermik jandarma komutanı olduğunu sonradan öğrendikleri atlı bir onbaşı Heranuş’a, Karamusa Köyü’nden Hıdır efendi de kardeşi Horen’e talip olmuş. Anneleri İsguhi bir atmaca gibi fırlamış yerinden, “Onları kimse benden alamaz” diye. Heranuş’un anneannesi annesini ikna etmeye çalışmış:

“Kızım, çocuklar birer birer ölüyor. Bu yürüyüşten kimse sağ çıkmayacak. Verirsen canları kurtulur, yoksa ölecekler.”

Bir türlü kabul etmemiş çocuklarını vermeyi İsguhi. Ancak adamlar zorla almışlar çocukları. Bu, Heranuş’un annesini son görüşü olmuş. Heranuş, onbaşı Hüseyin’le karısı Esma’nın kızı olmuş. Seher adını vermişler. Hüseyin onbaşı çok sevmiş Heranuş’u. Ancak karısı Esma’nın yıldızı bir türlü barışmamış onunla.

Komşu köyden Hıdır efendi tarafından alınan kardeşi Horen’in de adı artık Ahmet’tir. Çobanlık yapmaktadır. Horen ablasının izini bulur. Ancak üvey annesi evlerine sokmaz Horen’i. Bu yüzden iki kardeş gizli gizli buluşur. Bu arada sürgündekilerin akıbetiyle ilgili söylentiler çıkar. En yaygını öldürme emrinin kalktığı, kalanların Halep’e götürüldüğüdür.

Yeni ailesinin yakın akrabası Fikri’yle evlendirilen Heranuş, yeni adıyla Seher’in ilk çocuğu Mahmut doğar. Bu arada kardeşi Horen’i babası bulur. Onlara bir kaçakçı aracılığıyla mektup gönderir. Mektupta, annesiyle Halep’te buluştuklarını, onları da yanlarına beklediklerini yazmaktadır.

Ailesine kavuşamadan gitti

Kocasına günlerce yalvarır Seher. Sonunda ikna eder. Halep’e gitmek üzere eşyalarını toplamaya başlar. Ancak son anda yakınları kocasını vazgeçirir. Böylece Horen yalnız gider babasının yanına. Bu, Seher’in kardeşini son görüşüdür.

Ailesini bulmak için çeşitli tarihlerde yapılan girişimler de başarıya ulaşmaz ve Fethiye Çetin’in anneannesi yaşama gözlerini yumar. 11 Şubat 2000 yılında bir ilan verir Çetin, Agos gazetesine:

“Onun adı Heranuş’tu. Herabet Gadaryan’ın torunu, İsguhi ve Hovannes Gadaryan’ın biricik kızları idi. Palu’ya bağlı Habab Köyü’nde 4. sınıfa kadar mutlu bir çocukluk yaşadı. Birden ‘O günler gitsin bir daha gelmesin’ dediği acılarla dolu zamanlar yaşanmaya başlandı. Heranuş tüm ailesini kaybetti, onlarla bir daha görüşemedi.

Yeni bir ailesi, yeni bir adı, yeni bir dili ve dini oldu. O bunlardan hiç şikâyetçi olmadı ama adını, köyünü, ailesini hiç unutmadı. Bir gün onlara kavuşma umuduyla 95 yıl yaşadı. Heranuş nenemi geçen hafta kaybettik. Sağlığında bulamadığımız yakınlarını (yakınlarımızı) bu ilanla bulmayı, acıları paylaşmayı umuyor, ‘O günler bir daha yaşanmasın’ diyoruz.”

İlan, Fransa’da yayımlanan Haraç gazetesinde haber olur. Kendisi de Habab Köyü’nden olan başpiskopos Mesrop Aşçıyan da Seher’in, Amerika’da doğan kız kardeşi Marge’yi bulur. Önce mektuplaşırlar. Sonra Marge’nin 80. doğum günü hediyesi olarak çocukları Fethiye Çetin’i ABD’ye davet eder. Türk ve Ermeni akrabalar sonunda New York Havaalanı’nda gözyaşları içinde buluşur. Fethiye, Marge teyzesine hediye olarak anneannesinin lifini ve yazmasını hediye götürür. Marge teyze onları koklarken gözünden yaşlar akmaktadır.

Bizi bağışlayın lütfen

İstanbul Barosu Azınlık Hakları Çalışma Grubu sözcülüğünü de yapan Fethiye Çetin bütün bu yaşanan trajediyi Anneannem adıyla kitaba dönüştürür. Kitabın kapağında anneannesinin babası Hovannes ve annesi İsguhi’nin New Jersey’deki mezarının fotoğrafını koyar. Kapak fotoğrafında da mezarın başucundaki plaketin yanına konulmuş pembe güller vardır. Çünkü Fethiye Çetin, onların mezarına gülleri koyarken Hovannes ve İsguhi’den, anneannesinden, hepsinden kendi adına ve onlara bu inanılmaz acıları yaşatanlar adına bağışlanmayı dilemiştir!

Celâl Başlangıç / Radikal Gazetesi /20 Aralık 2004 /

***

Kökenini zorla ardında bırakmış ve bir gün bile şikâyet etmeden yeni bir din ve dille bambaşka bir yaşama başlamış anneannenin yıllar süren suskunluğunu belki de o büyülü tek cümlesi anlatır en iyi: “O günler gitsin, bir daha geri gelmesin…”

İşte o anneannenin belli ki gönül yoldaşı bellediği tornuna açtığı hayatının sırrı ile başlıyor Fethiye Çetin’in yaşamını dönüştüren süreç: “Anneannemin hikâyesini ilk öğrendiğimde gerçekten çok sarsıldım. Benim ailemden aldığım sağlam bir adalet duygusu var. Bunda anneannemin payı da çok büyük. O hayatı boyunca hep mazlumun yanında oldu, haksızlığa karşı durdu. Sanırım benim de ondan aldığım bazı şeyler vardı. Bu olaydaki o dram beni çok etkiledi. Kitapta belki tam anlatamadım ama gecelerce uyuyamadım ta ki o kitabı yazana kadar. Yazarken hep ağladım. Hem ağladım, hem yazdım. Bunu bir anlamda kendime görev bildim” diyor Fethiye Abla ve kitabı kendisine yazdırtan o mecburiyet duygusunu paylaşıyor tüm samimiyetiyle. “Gerek eğitim sistemimizde, gerek toplumda, gerek siyasette tam aksi söyleniyor, sanki bütün bunlar olmamış gibi davranıyorlar. Bu inkâra karşı durmanın, olanları duyurmanın öncelikle anneanneme karşı görevim olduğunu düşündüm. Sonra anneannem çok istediği halde onu yaşarken akrabalarıyla buluşturamamış olmanın suçluluk duygusu içine girdim. Belki bunun da etkisi oldu.

Biz tarihte yaşanmış bu acılar üzerinde kafa yormadıkça, bunları günlük hayatta konuşulur hale getirmedikçe böylesi acıları yaşamaya devam edeceğiz. O nedenle belki ben görmeyebilirim ama ilerde bu acıları bir daha kimsenin tatmamaması gerektiğini düşünüyorum. Eğer bu kitap bu yolda minicik bir katkı olacaksa, bu da beni en azından mutlu kılar.”

Sen bizim tarafa benziyorsun…

Minicik katkı sözü Fethiye Abla’nın her zamanki alçakgönüllülüğü yoksa o en mahremin paylaşıldığı kitabın insan üzerindeki etkisini balyoz sözü daha iyi açıklar. Bir kere okur gibi değil de el ele vermiş bir anneanne ve tornun yanına çömelen, en mahremlerine dahil olan sırdaşları gibi hissediyorsunuz kendinizi. “Ben bütün mahremiyetimi, özelimi sundum ama sanırım kitabı etkili kılacak olan da o çünkü birebir ve gerçek. Her şey sahici,” diye onaylıyor Fethiye Abla da. O sahicilikte bu hayatta insanoğluna bahşedilebilecek en büyük sevinç ve acıların toplamı gizli.

“Yetişince farkettim ki aslında bunu ailede herkes biliyor ama bir biçimde bizi korumak adına herhalde evin içinde konuşulmuyor, gizleniyor. Derken anneannem isimleri vererek ‘Ailemi bul,’ dedi ve bunu benden başka kimseden istemedi. Bunda neyin etkisi vardı bilemiyorum ama çocukluğumdan itibaren başarılarımda benimle övünme, ‘Sen bizim tarafa benziyorsun,’ ifadesi, benim de haksızlıklara karşı duruşum sanırım bunların etkisi oldu.”

Sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Yılların suskunluğu en özelinden bir anneanne-torun muhabbetine dönüşüyor zaman içinde. “Ben üzerine düştüğümde öyle bir açıldı ki artık benim yolumu gözler oldu ölünceye kadar. Ve benim elimi tuttuğunda hemen başlıyordu eskilerden anlatmaya, ailesinden, köyünden anlatmaya. Bir olayı birkaç kez anlatıyordu, bir çözülme içersine girmişti. Sanıyorum o zamana kadar kimseyle de bu kadar rahat konuşmamıştı” diyor Fethiye Abla dalgın gözlerle.

O anlatılanların içinde neler yok ki… Hovannes ve İsguhi Gadaryan’ın sevgili kızları Heranuş’un müzikle yoğrulan, Ermenice’yi hemen söktüğü, mektuplar yazdığı Palu’daki mutlu çocukluk günleri. Derken bir gün tüm erkeklerin bilinmeze götürüldüğü, çoluk çocuk tüm kadınların yollara düşürüldüğü ölüm sürgünü… Babaanneleri tarafından suya atılan çocuklar, çıldıran anneler ve Heranuş’u yanına alan, eşi Esma’nın soğukluğuna karşın ona sevgiyle babalık eden Çermik Jandarma Komutanı Hüseyin Onbaşı…

Biz bir aileyiz

Yazık ki on yıllar boyu birkaç kez yinelenen aileyi bulma girişimleri araya giren mesafenin, kimi yanlış anlamaların, iletişimsizliğin etkisiyle başarısızlıkla sonuçlanmış.

“Amerika’daki akrabalarım özellikle anneannemin annesi babası sağken, anneannemle buluşmak için çok çabaları var. Fakat ne yazık ki bu gerçekleşmediği gibi artık anneannemin Müslüman olduğu ve onlarla görüşmek istemediği intibası ortaya çıkıyor. Çünkü büyükdayım oraya gittiğinde onlarla ‘Benim annem Ermeni değildir, Müslümandır,’ diye kavga ediyor. Marge Teyze ‘Ablam benim hakkımda iyi şeyler düşünsün diye hediyeler aldım anneanneme, teyzeme, anneme. Bir teşekkür mektubu dahi gelmedi,’ dedi sonradan buluştuğumuzda. Oysa ben biliyorum ki o kitapta anlattığım annemin her sandığı açışta çıkardığı sabahlık, eline aldığı tarak, ayna bunlar Marge Teyzenin hediyeleriydi ve onları hep gözü gibi korudu, ‘Bunu bana teyzem göndermiş,’ diye açıkladı bana.

O yüzden ilişkimiz kurulur kurulmaz Marge Teyze’nin oğlu Richard bana ailenin diğer fertlerinin bu temasa nasıl yaklaştığını öğrenmek istedi. Ben buradan onların resimlerini götürdüm hepsini tek tek anlattım onlar da tüm aile üyelerim için özel hediyeler verdiler bana.

Hava alanındaki karşılaşmayı unutamıyorum Richardla sesli sesli uzun uzun ağlaştık. Gidene kadar yaşadığım tüm tedirginlik uçtu gitti. O an aile olduk…”

Şifa niyetine…

Fethiye Abla’nın ailesinin tüm bireylerinin saygılı bir mesafeden izlediği bu iç döküşler, anneanne yaşarken ürününü vermese de bugün artık yalnızca Çetin ve Gadaryan ailelerinin kaynaşmasının değil, kimbilir belki de çözümsüzlüğe kilitlenmiş tarihi bir sorunun üstesinden gelişte küçük ama bir o kadar büyük bir adım oluşturacak. Bu hikâyede, yaraların karşılıklı sarılışında, anneannenin vakur duruşuyla tornunun gururlu anlatımında öyle bir şey var ki saygıya davet ediyor insanı. Evrilemez hiçbir şey olmadığı noktasında dinler üstü bir inançla donatıyor insanı.

“Ben kavga ve öfke dolu tartışmalardan ziyade yüreğimi oraya koydum. Çünkü anneannemin öyküsü çok insani ve sanıyorum ancak yüreklere ulaşırsak düşünmeye başlayacaklar,” diyor Fethiye Abla.

O şifaya yalnızca buradaki Türk ve Ermeni toplumunun değil, bu topraklardan dünyaya yayılmış Diaspora’nın yeni kuşaklarının da ne denli ihtiyacı olduğunu Richard’ın aile sofrasında yaptığı içten konuşma tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor: “Kırımla ilgili ilk hikâyeleri dört beş yaşında küçük bir çocukken öğrendim. Hayatım boyunca Türkler’den çok korktum. Türklere karşı derin bir nefret besledim. Kırım olayının inkârı her şeyi daha da kötüleştirdi. Sonra sizlerin de Türk ama aynı zamanda ailemizin bir parçası olduğunu öğrendim. Şimdi bütün bu parçalarıyla bu büyük aileyi seviyorum ve diğer kuzenlerimle de tanışmak hatta onlarla müzik yapmak için can atıyorum. Ancak kırım olayını inkâr edenlerden hâlâ nefret ediyorum ve onları hiçbir zaman affetmeyeceğim.”

İki demet pembe gül…

Derken Fethiye Çetin alıyor sözü kitabın içinden. Bir yarayı sarıyor, sağaltıyor usul usul. “Anneannemin anne ve babasının New Jersey’deki mezarı. Orayı ziyaret ettiğimizde akşam olmak üzereydi. Çiçekçilerin çoğu kapamıştı. Bulabildiklerim arasında en iyileri pembe güllerdi. İki demet gül aldım. Hovannes ve İsguhi’yi aynı mezara gömmüşlerdi. Mezarın başucundaki plaketin yanına gülleri koyarken onlardan, anneannemden, hepsinden, kendim adına ve onlara bu inanılmaz acıları yaşatanlar adına bağışlanmayı diledim.”

Üzerine büyük büyük sözler edilen, tezlerin anti-tezlerin, propagandaların, kampanyaların yürütüldüğü bir dramı, insanlık boyutuna geri çekiyor Fethiye Çetin’in kitabı. Ölenleri, istatistiki rakam tartışmalarından, kalanları mâhkum kaldıkları sırlar aleminden çekip çıkarıyor, tam karşımıza dikiyor. Bize ise tek bir şey söylemek kalıyor hissettirilen onca yoğunluğun üzerine:

“Ruhun şâd olsun Anneannemiz.

Tornunla ne kadar gurur duysan azdır.”

Karin Karakaşlı / Agos Gazetesi / 10 Aralık 2004

***

…. 120 sayfalık incecik bir kitapta, memleketin en büyük tabularından birinin üzerindeki tozu silkeleyen Çetin, bu kez anneannesi Heranuş/Seher’in köyünde çıktı karşımıza. Elazığ, Palu’nun Habap (şimdiki adıyla Ekinözü) köyünde.

Çetin, Habap’ı anlatıyor

Çetin köye ilk kez, anneannesini kaybettikten dokuz yıl sonra gitmiş. Bir hemşerisi, 2007 yılında ona yazdığı bir mektupta, “Bir gün köyünüze gelirseniz, size ben rehberlik etmek isterim” demiş, Fethiye Çetin de bu genç hemşerinin rehberliğinde ilk kez gitmiş köyüne. O günleri anlatıyor:

“Ben köye hiç gelmemiştim, hiç bilmiyordum. Anneannemi de getirmemiştim, böyle bir şey hiç aklıma gelmemişti. Şu anda anneannemi buraya getirmemiş olmamın vicdan azabını ve acısını yaşıyorum. İlk gelişimizde çeşmelerden söz ettiler.

“Çeşmeler çok güzel, çok gözlü, çok kemerli çeşmeler, üstelik buralarda bir köyde iki çeşmeye pek rastlanmıyor. Ermeni mimarisinin güzel örnekleri çeşmeler. Restore ettirilmesi lazım dediler. İstanbul’a gidince, kendisi de mimar olan Arat Dink’le konuştum ve okul arkadaşı mimar Nihan Sağman ile yolumuz böyle kesişti.”

Çeşmeler

Çetin ve Sağman, 2009 Mayısında köye gelmişler, rölöveler, mimari projeler, Anıtlar Kurulu izinleri derken Haziran 2011’de restorasyon süreci başlamış.

Bu sırada, Kültür Bakanlığı çeşmelerin restorasyonunun mali yükünü karşılayacaklarını söylemiş, ancak sonuçta 30 bin lira gibi küçük bir katkı vermiş. Chrest Vakfı ve Açık Toplum Vakfı’ndan gelen maddi desteklere kişisel destekler de eklenmiş.

Osman Kavala’dan Yiğit Ekmekçi’ye, İbrahim Betil’den Nazar Büyüm’e pek çok insan elini taşın altına koymuş, sonuçta Habap’taki iki çeşme yeniden ayağa kalkmış.

1915’ten önce köyde iki okul, iki kilise ve bir manastır varmış, civarın önemli merkezlerinden biriymiş Habap, okumaya çok insanın geldiği, okumaya meraklı, çalışkan insanların yaşadığı, büyükçe bir köy.

Kiliselerden biri çok önceleri yıkılmış, okullardan eser yok, manastırın sadece taşları görünüyor. Bir kilise ise uzun zaman cami olarak kullanıldığı için ayakta kalmayı başarmış ama şu an harabe halinde…

1915’te burası tamamen boşaltıldıktan sonra, evlerin bir kısmı yıkılmış, yanmış, yağmalanmış, ayakta kalan evlere çevreden Kürt ve Zazalar gelip yerleşmişler. Köyde hala Sünni Kürt ve Zazalar yaşıyor.

Köylü tedirgin

Fethiye Çetin ve Nihan Sağman köye ilk geldiklerinde, köylüyle ilişkiler çok da kolay olmamış: “Bir yandan mimarlar çeşmelerde çalışıyor, ölçüyor, biçiyor. Köylü inanılmaz tedirgin. Ermeniler geri gelecek, topraklarını isteyecekler diye dedikodular dolaşıyor.

Bizi misafir edenlerin üzerinde de baskı var. Hatta biz buradan gittikten sonra, jandarma komutanı muhtarı çağırıp biraz da fırçalamış. “Niye haber vermediniz, bakın kitabında neler yazmış, siz bunu neden sokuyorsunuz” falan diye

Yine de köylüler pes etmemiş, birkaç aile bütün baskıları göğüsleyip, Çetin ve arkadaşlarını misafir etmiş. “Ermeniler gelecekler, mallarını alacaklar” dedikodusu tutmayınca, bu sefer “Gelecekler, bırakılan altınları bulacaklar” dedikoduları başlamış.

Çetin anlatıyor:

“Burada yaşarken tanık oldum, bence bu altın ve define hayali devlet politikası olarak körükleniyor. Çünkü izler yok edilmeye çalışılıyor. Deniyor ki son 20-30 yılda gitti her şey. Daha önce her şey ayaktaydı. Ama defineciler geliyor, yıkıyor, arıyor, sonuçta iyice harap ediyor.

“Hepimizin bildiği gibi, jandarmadan habersiz burada kuş uçmaz ama o defineciler gelip burada günlerce çalışıyor. Jandarma gelmiyor. Ben kesinlikle bunun geçmişin izlerinin silinmesi için bir devlet politikası olarak uygulandığını düşünüyorum. El altından teşvik ediliyor. O nedenle de bizim bu sefer altınlar için geleceğimiz söylentileri yayıldı.”

Üç kadın

Çetin ve Sağman hem çeşmenin teknik işlerini hem bürokrasiyi hallettikten sonra, bu kez restorasyon aşamasına gelmiş sıra, Hrant Dink Vakfı’ndan Zeynep Taşkın ile birlikte, üç kadın kotarmışlar bütün süreci.

“Bu çeşmeleri ilk gördüğüm andan itibaren kafamda oluşan hayal şu: evet bunu yapmalıyız ama herhangi bir restorasyon işi gibi değil. Bunu hep hatırlama, geçmişle yüzleşme, birbirimizi tanıma, birlikte iş yapma, üretme, birbirimize dokunma ve o çeşmelerden yeniden su akıtma projesi olarak hayal ettim ve Hrant Dink Vakfı’yla böyle konuştum.

“Vakıf bu hayali tabi ki destekledi. Ayrıca anneannemden bildiğimiz bir iki bilgi dışında köyle ilgili hiç bir bilgimiz yok. Köyle ilgili Ermenice iki kitap bulduk, iki kitabın da çevirisi yapıldı. Süren Papazyan ve Dikran Papazyan’in kitapları yakında basılacak. ”

Köylü de bu sırada artık Fethiye Çetin’in de, beraberindekilerin de “tehlikeli olmadığını”, altın ya da mülk için gelmediğini anlamış:

“Haziran ayında geldik. Ev yok, otel yok. Bu evi bulduk. Lavabo bile yoktu. Dört duvar vardı ve köylüler el birliğiyle bu evi bize hazırladılar. Halılar geldi, yataklar, masalar, buzdolabı, sandalyeler… Biz sadece ocak ve tüp aldık, kalan her şey köylülerden geldi. Ayrıca sürekli yemek, süt, yoğurt, kaymak, ayran, bal, bütün bir yaz boyunca, meyve ve sebze. Artık buralar doluyor, taşıyor… Anlayacağınız köy bize çok iyi baktı.

Habap çeşmelerinin restorasyonu bütün bir yaz sürmüş. Yaz boyunca gideni geleni eksik olmamış evin:

“Bütün bir yaz çalıştık. Ya çeşmelerin başındaydık, ya misafirlerimiz vardı, ya bürokrasiyle uğraşıyorduk. Çeşmenin yapımında köyün gençleri çalıştı. O köylü gençlerle gelen gönüllüler çok güzel kaynaştılar. Ermenistan’dan, Fransa’dan, Amerika’dan gönüllü gençler, Türkiye’den Toplum Gönüllüleri’nin (TOG) örgütlediği gençler ve köyün gençleri.

“Herkes birbiriyle çok iyi kaynaştı, konuştu, paylaştı. Hepsi gittiler ama akılları burada kaldı. Köylülerle ilişkimiz ermeni bunlar, altınlar, toprak meselesinden içli dışlı olmaya geçti. Geçmişe ilişkin konuşmaya başladık.”

Muhabbet artıyor

Köyde restorasyon ile birlikte muhabbet de artmış, eskiden sadece fısıltıyla söz edilen Ermeniler yüksek sesle dile getirilir olmuş, köyde çok değil, 20 yıl öncesine kadar hayatta olan iki Ermeni anneanneden söz edilir olmuş, eskiden utanılan Ermenilik, “Biliyor musunuz, benim anneannem de Ermeniydi” diye sohbet konusu olmuş.

Fethiye Çetin tam hayal ettiği gibi restore etmeyi başarmış çeşmeyi, Ermeni, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, bu toprakların gençleriyle. Ama belli ki çok kolay olmamış onun için işin duygusal yükü:

“Geceler boyu uyuyamadım. Çünkü sanırım anneannemin evi de oturduğumuz yerin çevresinde bir yerdeydi. Beni en çok o kadar yıl sonra burada Ermenice konuşulmuş olması heyecanlandırıyor.

“100 yıl sonra Ermenice ses havaya karıştı. Ermeni çocuklar geldi, Ermenice yüksek sesle konuşulmaya başlandı ve anneannemin o çok sevdiği Hıngala şarkısı burada söylenmeye başlandı. Bunlar beni çok etkiliyor. 100 yıl sonra burada Ermenice sesin, ezginin duyulması ve aynı zamanda o çeşmelerin her gün biraz daha ortaya çıkması beni çok duygulandırıyor.”

Yolunuz düşerse

Fethiye Çetin, anneannesi Heranuş’un geçtiği yolları, bastığı yerleri de merak etmiş köyde geçen altı ayında.

“Köye ilk geldiğim andan itibaren ayağımı bastığım her yerde, acaba anneannem buraya basmış mıydı, burada ne yaşamıştı? diye sordum kendime. Çeşmelerin yanındayken, kulaklarımda hep çığlık sesleri vardı. Bu köyde acılar ve çığlıklar birbirine karışmış, hep o çığlık sesini duyuyordum.

“Yukarı çeşmeler bitti, dediler ki ‘bunun suyunu sen açacaksın.’ Suları açtığımda, suyun sesi bütün o çığlık sesini bastırdı. O zaman dedim ki biz gerçekten iyi bir şey yapıyoruz.”

Habap köyünün iki eski çeşmesi artık eski ihtişamlı hallerine döndü. Köyün kadınları, tıpkı 100 yıl önce, muhtemelen Heranuş’un annesinin yaptığı gibi, çeşmenin başında halılarını yıkıyorlar, sohbet ediyorlar.

Çeşmelerden içilen her tas su, öldürülmüşlerin, sürülmüşlerin, yersiz yurtsuz edilmişlerin, en çok da Heranuş’un ruhuna değiyor.

Yolunuz düşerse Elazığ’a, Habap’a uğrayın, bir tas su da siz için, bir de köylüleri dinleyin, 100 yıl sonra dile gelen hatıraları, Ermeni büyükannelerin hikâyelerini dinleyin, Fethiye Çetin ve çeşmelerin tamirinde çalışan herkes gibi, iyileştiğinizi hissedeceksiniz.

Çiğdem Mater/ “Anneannem Heranuş’un çeşmeleri”/ Bianet, 29 Kasım 2011

 

Reklamlar