Etiketler

, , , , ,

A Altan Ergenekon

Türkiye, ilk kez televizyonda “kontrgerilla” sözcüğünü başbakanlık makamında bulunmuş birinin ağzından, sanırım 1993 yılında Neşe Düzel’le birlikte yaptığımız Kırmızı Koltuk programında duydu. 

Programa konuk olan Bülent Ecevit, başbakanlığı sırasında harcama kalemleri arasında “kontgerilla” diye bir madde görüp, bunun ne olduğunu sorduğunda, ona bunun “gizli bir örgüt” olduğunu söylediklerini anlatmıştı.

Sovyet işgaline karşı NATO ülkelerinde “emekli” askerlerle, “vatansever” sivillerin oluşturduğu, Genelkurmay’da adı sık sık değişen bir daireye bağlı olan bu örgütün “işgal halinde” kullanması için ülkenin çeşitli yerlerine “gizli” silah yığınakları yapılmıştı…. Bu “vatanseverler” arasında çiftçiler, berberler, doktorlar, mühendisler, akademisyenler, gazeteciler, kısacası her meslekten insan vardı.

Öğrendiklerine çok şaşıran Ecevit, gittiği bir Doğu ilinde verilen bir akşam yemeğinde bölge komutanı generalle konuşurken, “biliyor musunuz böyle bir örgüt varmış” demiş, general de kendisine, “çok yararlı bir örgüttür sayın başbakan, vatanseverlerden oluşur, mesela şu karşıda gördüğünüz MHP il başkanı da kontrgerillanın üyesidir. Kendisi çok güvenilir bir arkadaştır” diye cevap vermiş.

Önceki yıllarda MHP’lilerin karıştığı silahlı çatışmaları hatırlayan Ecevit, bu bilgi karşısında dehşete düşmüş ama konuyla çok fazla ilgilenemeden görevden ayrılmak zorunda kalmış.

“Sovyet işgali” tehlikesi ortadan kalktıktan sonra NATO ülkelerinin çoğunda bu örgüt lağvedildi.

Ama bazı ülkeler bu örgütleri “iç işlerinde” kullanmak için eskisi gibi sürdürdüler.

İtalya’da “Gladio” adını alan bu örgüt bir hükümet darbesi yapmaya hazırlanırken yakalanıp temizlendi, yöneticileri yargılandı.

Türkiye’de ise aynı örgüt hep “canlı” kaldı.

“Derin devlet” dediğimiz ve “yasadışı” bir iktidarı sürdüren gücün operasyonel aracı olarak kullanıldı.

PKK ile savaş başladığında, bu yapıya “JİTEM”, bazı polisler ve mafya da katıldı.

Binlerce insanı öldürdüler.

Devlet gücünü kullanarak uyuşturucu ticaretine, haraç işlerine giriştiler.

O kadar güçlendiler ki bir ara “derin” devlet, “görünen” devleti ele geçirme noktasına kadar geldi.

1996’da Susurluk olayı bu yapının ortaya çıkmasını sağladı.

Bir anda toplum, kendi ülkesinde kendisinden habersiz ne skandalların, faciaların, suçların yaşandığını gördü.

Büyük bir tepki doğdu, “aydınlık için bir dakika karanlık” eylemleri başladı.

Bir Meclis komisyonu, hâlâ okunduğunda insanı ürperten “Susurluk raporu’’nu hazırladı.

Ama bir süre sonra bu araştırmalar yolundan saptırıldı.

İşin sonuna kadar gidilemedi.

Devlet, “derin devletin” gereğinden fazla büyüyen uçlarını kesti ve işin üstünü örttü.

Kontrgerilla, ülkenin Batı bölgelerinin aldırmazlığından da yaralanarak Güneydoğu’da cinayetlerine devam etti.

Örgüt sadece Kürtlere karşı kullanıldığından pek kimsenin sesi de çıkmadı.

Çok az insan bu yaşananların üstüne gitti ama medya genellikle sessiz kaldı.

2002’de AKP’nin iktidara gelmesinden ve iktidardan gitmeyeceğinin de anlaşılmasından sonra bu “örgüt” 2006’dan itibaren siyaseti karıştıracak eylemlerle yeniden ortaya çıktı.

5 Şubat 2006’da Rahip Santoro öldürüldü… Katil, çok gençti… Yakalandı… Mesele kapatıldı.

17 Mayıs 2006’da Danıştay baskını gerçekleşti… Bir yargıç öldürüldü… Cinayeti işleyen Alpaslan Aslan olay yerinde yakalandı.

Veli Küçük’ün yakın adamı olan “emekli” subay Muzaffer Tekin’le ilişkisi olduğu saptandı… Tekin de yakalandı… Ancak daha sonra serbest bırakıldı.

19 Ocak 2007’de Hrant Dink öldürüldü.

Cinayetin işleneceğinden devletin bütün birimlerinin, istihbaratın emniyetin, jandarmanın, polis muhbirlerinin, “vatansever” gençlerin haberdar olmasına rağmen kimse cinayetin önünü kesmedi.

Dink’in nasıl bir organizasyonla öldürüldüğü hâlâ net bir biçimde belirlenmedi.

18 Nisan 2007’de Malatya’da Zirve katliamı gerçekleştirildi. Hıristiyanlar gırtlakları kesilerek öldürüldü. Gene birkaç genç yakalandı ve işin üstü kapatıldı.

12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduya ihbar üzerine yapılan baskında 27 el bombasının ele geçirilmesiyle “Ergenekon soruşturması” denilen süreç başladı.

Bombaları gecekonduya koyan kişiyle gene “emekli” yüzbaşı Tekin’in ilişkisi belirlendi.

Arka arkaya işlenen suikastlerin kendisini hedef aldığını anlayan AKP hükümeti, soruşturmanın arkasında durdu.

Büyük operasyonlar yapıldı.

Operasyon dalga dalga yukarıya doğru tırmanmaya başladı.

Ergenekon operasyonlarının başlamasıyla birlikte ülkedeki “suikastler” ve “faili meçhuller” bıçakla kesilmiş gibi durdu.

Taraf Gazetesi olarak biz, yayın hayatına başladıktan sonra, yeni adı “Ergenekon” olan kontrgerillaya karşı sürdürülen operasyonları destekledik ve en tepeye kadar ulaşılmasını, işlenen cinayetlerin asıl sorumluların ortaya çıkarılmasını istedik.

Ne yazık ki aynen Susurluk olayında olduğu gibi Ergenekon soruşturması da bir yerden sonra “yukarıya” doğru gitmekten vazgeçti… En tepeye gene ulaşılamadı.

AKP’nin demokrasiden vazgeçmesinden sonra Ergenekon sanıklarının hepsi bırakıldı.

Son zamanlarda ise mafyanın bir bölümünün de içinde bulunduğu “yeni” bir Ergenekon yapılanmasının ilk tehlikeli işaretleri ortaya çıkmaya başladı.

Yeniden “silah” ve “suikast” siyasetin içinde kendini gösterdi.

Tahir Elçi bir “faili meçhule” kurban gitti.

Can Dündar adliyenin önünde silahlı saldırıya uğradı… Eşi Dilek Dündar ve CHP milletvekili Muharrem Erkek cesurca saldırganın üstüne atılmasa vurulacaktı.

Devletin içinden destek bulan bu cinayet örgütünün yeniden başını kaldırdığı dönemde, Aydın Doğan’la Ahmet Hakan, Hürriyet gazetesinde ve CNN’de “aslında böyle bir örgütün olmadığı” propagandasına hız verdiler.

Laikliğin kaldırılması, hilafetin getirilmesi, padişahlığın ihya edilmesi, Güneydoğu’daki kanlı savaş gibi konuları tartışacağımız sırada birdenbire ardı ardına “Ergenekon” programları ve yazılarıyla karşılaştık…

Daha önce ulusalcı medyanın yaptığını, bu kez Ahmet Hakan daha da şirretleşerek ve Doğan medyasının kanallarını kullanarak yapıyordu.

Ne tuhaftır ki Tahir Elçi’yi hedef haline getiren karanlık yolun kapısını da aynı Ahmet Hakan’ın sorduğu zehirli soru açmıştı.

Aydın Doğan’la Ahmet Hakan’ın korumaya çalıştığı örgütün nasıl bir şey olduğunu bir kez daha anlatarak başlıyorum bu diziye çünkü Türkiye’nin nerelerden geçmiş olduğunu ve “derin devletin” neler yapmış olduğunu, neyle karşı karşıya olduğumuzu unutmuş olabileceğinizi düşünüyorum.

İkincisi de “yeni Ergenekon”la birlikte aynı tehlikeleri bir daha yaşamanın eşiğinde olduğumuzu size hatırlatmak istiyorum.

O örgüt olduğu yerde duruyor ve yeniden hareketlendiği görülüyor.

Hürriyet Gazetesi’ni okurken ve CNNTürk yayınlarını izlerken dikkatli olun, sizi inandırmayı ve sizin boğazınızı kesecek bıçağı size biletmeyi amaçlıyorlar.

Yarından itibaren, bu amaca ulaşabilmek için nasıl yalanlar söylediklerini, nasıl sahtekârlıklar yaptıklarını, olayları nasıl çarpıttıklarını size belgeleriyle anlatacağım.

Ahmet Hakan’ın nasıl fütursuzca yalan söylediğini göreceksiniz.

Ahmet Hakan, güç karşısında eğilen, zayıf karakterli bir adam… Önemli biri değil… Unutmayın, paslı çiviler de önemli değildir ama tetanos mikrobu taşırlar… Onun için dikkatli olmak, gördüğünüzde kaldırıp bir kenara atmak gerekir.

Bu tür önemsiz “algı operatörleri” su sinekleri gibi bir süre ortada görünür, görevlerini yapar sonra kaybolurlar… Adamlar kaybolur ama algı operasyonu yapmak için derin devletin hep hazır tuttuğu medyadaki “kadro” hiç kaybolmaz… Biri gelir, biri gider ama daima bu algı operasyonlarını yapacak birileri bulunur… O kadro doldurulur.

Ahmet Hakan’ın nasıl bir “algı operatörü” olduğunu, onun “örnekleriyle” size göstereceğim ama asıl amacın bu tür adamları hep medyada tutan “operasyon kadrolarını” ortadan kaldırmak olduğunu da hiç akıldan çıkarmamak gerekiyor.

Ahmet Altan / 15 Mayıs 2016 / KAYNAK:P24 –

***

A Altan Ergenekon 2

Ahmet Hakan, 10 Mayıs Salı günü Hürriyet Gazetesi’nde bana hitaben aynen şöyle diyor:

“Kuddusi Okkır’ı tutuklattın…”
Net bir şekilde yazıyor:  “Tutuklattın…”

O kadar kesin ki okuyanın aklına en küçük bir şüphe bile gelmez.
Türkiye’de algı operasyonlarının ne düzeylere vardığını görmek doğrusu insanı şaşırtıyor… Sırtlarını iktidara dayayınca nasıl da pervasızlaşabiliyor bu algı operatörleri, nasıl sınır tanımıyorlar.

Şimdi size meselenin aslını anlattığımda, bu “algı operasyonunun” öyle gazetecilikle, televizyonculukla açıklanamayacağını, başka nedenler bulunması gerektiğini göreceksiniz.

Ahmet Hakan’ın benim “tutuklattığımı” söylediği Kuddusi Okkır 23 Haziran 2007’de tutuklandı.

O tarihte Taraf Gazetesi henüz kurulmamıştı.

Taraf Gazetesi diye bir gazete yoktu Okkır tutuklandığında.

Böylesine korkunç bir yalanın nasıl söylendiğini algılamanız zor olur diye bir daha söylüyorum.

Kuddusi Okkır tutuklandığında Taraf Gazetesi henüz yoktu.

Taraf, yayın hayatına Kuddusi Okkır’ın tutuklanmasından yaklaşık beş ay sonra Kasım 2007’de başladı.

Ama Ahmet Hakan hiç fütursuz yazıyor:

“Kuddusi Okkır’ı tutuklattın.”
Aslında bu kadarı yeter deyip yazıyı burada kesebilirim.

Olmayan bir gazeteyi ve onun yöneticisini bir adamı “tutuklatmakla” suçlayabilecek kadar ruhu, zihni, omurgası çarpılmış bir adamın nasıl bir “algı operasyonu” yaptığını, nasıl bir görevi üstlendiğini göstermeye sadece bu yeter.

Ama devam edeceğim.

Ahmet Hakan’a, Okkır’ı benim “tutuklatmam” yetmiyor, hızını alamayıp iki gün sonra “öldürdüğün Okkır” diye yazıyor.

Kuddusi Okkır’ı ben tutuklatıyorum, ben öldürüyorum.

Öyle böyle değil, “ölümüne bir algı operasyonu” karşımızdaki.

Üstelik yazdıklarının yalan olduğunu da biliyor.

Kuddusi Okkır’ın eşi Sabriye Okkır’la 27 Nisan 2016’da bir söyleşi yaparak, “siz olaya cinayet diyorsunuz. Kim işledi bu cinayeti” diye soruyor.

Sabriye Okkır, Ahmet Hakan’a “İstanbul’daki üç hastane, Tekirdağ’daki hastane… Bu hastanelerin doktorları… Hakimler, savcılar… Dönemin adalet bakanı… Hepsi elbirliğiyle öldürdüler adamı. Tedavi ettirmediler. Hesabını da vermiyorlar,” diyor.

Acılı kadının cevabı, kimi suçladığı konusunda çok net.

Bu gerçeği bile bile “öldürdüğün Okkır” diye yazıyor gözünü kırpmadan.

Bizim gazetede, hastalanan Okkır’ın tahliyesine engel olmayı amaçlayan tek satır haber çıkmış mı? 
Hayır.

Ölümünden sonra ise “hasta tutukluya gerekli ilgiyi göstermeyerek ölümüne sebep oldukları” için sorumlular hakkında beş tane eleştirel haber yayınlamışız.

9 Temmuz 2008’de yayınlanan ilk haberde, “teşhis yolunda can vermiş” başlığıyla, uzman doktorların, “teşhis geç konmuş ve iyi tedavi edilmemiş” dediklerini belirterek eşi Sabriye Okkır’ın ölümden sorumlu tuttuğu hakim ve savcılar için AdaletBakanlığı’na başvurduğunu söyleyen açıklamasını vermişiz. Aynı haberde, “Okkır’ın ölümü normalmiş” ara başlığıyla, AKP milletvekili ve Meclis Adalet Komisyon Başkanvekili Hakkı Köylü’nün “dışardaki insanlar da ölüyor. Savcılar sorumlu tutulamaz” sözlerini eleştirmişiz.

11 Temmuz 2008’de yayınlanan ikinci haberde, “Sabriye Okkır adalet arıyor” başlığıyla avukatının konuyu Meclis gündemine getirdiğini bildirmişiz.

17 Temmuz 2008’de yayınlanan üçüncü haberde, “darbeyi değil Okkır’ı araştır” başlığıyla “CHP’nin Meclis araştırması istediğini” ama Ufuk Uras’ın “Ayışığı” ve “Sarıkız” darbe girişimleriyle ilgili araştırma önergesine destek vermediğini yazmışız.

19 Temmuz 2008’de yayınlanan dördüncü haberde, Türk Tabibler Birliği’nin Okkır için rapor hazırladığını duyurmuşuz.

11 Eylül 2008’de yayınlanan beşinci haberde, “Okkır ihmaller kurbanı” başlığıyla Türk Tabibler Birliği’nin bu konudaki raporunu koymuşuz.
Peki Okkır neden tutuklanmış?

Okkır’ın adını polise, hem Danıştay baskınıyla, hem de Ümraniye’de bulunan silahlarla ilişkili olduğu saptanan emekli yüzbaşı Muzaffer Tekin veriyor, “belgeleri ondan aldım” diyerek… Onun üzerine tutuklanıyor.

Tekin’in ifadesi şöyle:

“Kendim şahsen hiçbir siyasi parti ve sivil toplum oluşumu içinde yer almadım. Ancak bu hareketle ilgilenmemden sonra benim ayrılmam üzerine benimle birlikte ayrılan arkadaşlarım zaman zaman bana yeni bir oluşum meydana getirip bunun da liderliğini benim yapmam gerektiğini söylediler, özellikle Zekeriya Oztürk bu konuda çok ısrarcıydı. O dönem ben birçok insanla tanıştım, Hüseyin Görüm, İbrahim Özcan, Kuddusi Okkır isimli şahıslarla da bu aşamada tanıştım. Bu şahıslar kendilerini bana abartılı olarak tanıttılar. Hüseyin Görüm kendisini Kuvayi Milliye’nin Marmara sorumlusu, dedesini milli mücadeleye katkısı olan Şeyh Hüseyin olarak tanıttı. İbrahim Özcan kendisini aşırı sol örgütlerden mahkum olmuş ve ceza yatmış biri olarak tanıttı, bunlar ikisi kader birliği yaptıklarını söyledi. Kuddusi Okkır ise kendisinin İTÜ’de AR-GE çalışmaları yaptığını, fizikçi olduğunu bana söyledi, bu oluşumdan benim kopmamla birlikte yapılan teklifler üzerine Kuddusi Okkır kendi  çalışmam dediği ve iş yerimde yapılan aramalarda bulunan kendi görüşlerini ihtiva eden master plan çalışması başlıklı yazıyı bana getirdi. İncelememi istedi ben de usulen baktım. Çok önemli değerlendirmediğim için büromun bir köşesinde kalmış. 2004 yılının 3. ayından beri yazıhanemde duruyordu.”
İfadenin devamında da Kuddusi Okkır’dan “devletin yapılanması master plan”belgesini aldığını tekrar ifade ediyor ve kendisiyle bir yıldır görüşmediğini söylüyor…

Okkır, Emniyet’teki ifadesinde “belgeyi” Muzaffer Tekin’e verdiğini kabul ediyor. Aramada çıkan belgeleri inkar etmiyor, kimisini “ben duygularımı yazdım” diye, kimisini de “internetten indirdim” diye açıklıyor. Belgeleri kimlerle paylaştığını da hatırlamadığını söylüyor.
Okkır’ın ifadesi, Ergenekon delil klasörlerinde 147. sayfadan itibaren var… Hepsini okumak isterseniz oraya da bakabilirsiniz.

Ölüp aramızdan ayrılan bir insanla ilgili yeniden bu konuları açmak istemem elbet, mümkün olduğunca da dar tutmaya çalışıyorum ama karşımızda hiç sınır tanımadan yalan söyleyen, ölümün acısını insafsızca sömüren biri var… Yalanlarını ortaya çıkarmak için bunlara da değinmek zorunda kalıyoruz.

Dönelim yeniden hukuksal süreçle ilgili gerçeklere.

Okkır’ı tutuklayan hakim kim?
İdris Asan.

Şimdi ne yapıyor?
Yargıtay’da üye.

Peki, Kuddusi Okkır tutuklandığında Başbakan kim?
Tayyip Erdoğan.

Şimdi ne yapıyor?
Cumhurbaşkanı.

Okkır tutuklandığında Adalet Bakanı kim?
Fahri Kasırga.

Şimdi ne yapıyor?
Cumhurbaşkanlığı genel sekreteri.

Okkır’ın hastalandığı dönemde Adalet Bakanı kim?
Mehmet Ali Şahin.

Şu anda ne yapıyor?
AKP Genel Başkan Yardımcısı.

Ahmet Hakan’ın yazılarında bunlarla ilgili bir suçlama var mı?
Hayır.

Gerçekler bu kadar açık, bu kadar net, bu kadar berrakken bir adam nasıl böylesine yalanlar yazabilir?

Bu soruyu sadece benim değil, okuyucularının, televizyondaki izleyicilerinin de sorması gerekir sanıyorum. Bu algı operasyonlarıyla onları kandırmayı amaçlıyor çünkü.

Normal bir ülkede böylesine ölümcül bir yalan yazdığı kanıtlanan birinin meslek hayatı biter ama Ahmet Hakan “gazeteci” olarak değil “algı operatörü” olarak Hürriyet Gazetesi’nde ve CNN Türk’te tutulacak.
Başka operasyonlar için de kullanılacak.
Başka yalanlar da yazacak.
Başka insanları da hedef gösterecek.
Oralarda tutulmasının nedeni de, amacı da bu zaten.
O bir “algı operatörü” çünkü, hayatını böyle kazanıyor…
İşte bunun için benimle tek teke karşılaşmaktan o kadar korkuyor… Bunun için illa kalabalıklar olsun istiyor… Bunun için başkalarının arkasına saklanabilmek için o kadar kıvranıyor.
Böylesine yalanlar söyleyince kıvranmaktan başka çare kalmıyor tabii.

Ahmet Altan / 16 Mayıs 2016 / KAYNAK:P24 –

***

3.bölüm; “Şık ve Şener” Algı Operasyonu…

Ne diyor Ahmet Hakan Hürriyet Gazetesi’nde?

“İftira attığın Ahmet Şık ve Nedim Şener…”

Nasıl iftira atmışım?

Onu da bir önceki yazısında söylüyor:

“Gazetecilikten tutuklanmadılar diye haklarında manşet attığın…”

Ne anlıyoruz?

İki gazeteci tutuklanmış, ben “gazetecilikten tutuklanmadılar” diye manşet atıp onların hapiste kalmasını sağlamışım.
Yaratılan algı bu.
Bu algı, bizim medyanın Taraf’la ilgili çok sevdiği ve yaymaktan pek hoşlandığı bir algı aslında.
Algılar, algı operasyonları var ama bir de gerçekler ve belgeler var.
Ahmet Hakan gibi bir “algı operatörü” algı operasyonuna kendini fazla kaptırıp benim ilgimi çektiğinde o “gerçekler” de ortaya çıkıyor.
Şimdi şu “benim iftira attığım” Ahmet Şık, Nedim Şener olayının gerçeklerine bir bakalım… Bu iki gazetecinin tutuklanması sürecinde Taraf ne manşetler atmış, ben ne yazılar yazmışım.
3 Mart 2011 tarihinde dokuz muhabirle birlikte Ahmet Şık ve Nedim Şener gözaltına alınıyor.
Ertesi gün Taraf, “ERGENEKON BU MU” başlığını atıyor.
Alt başlık şöyle diyor:

“Ergenekon ve Hrant Dink suikastına yönelik kitaplarıyla tanınan Ahmet Şık ile Nedim Şener’in göz altına alınması şaşkınlık yarattı.”

Peki, aynı gün ben “iftira attığım” Nedim Şener’le Ahmet Şık’ın gözaltına alınmasıyla ilgili Taraf’ın yöneticisi ve başyazarı olarak ne yazıyorum?

“Bu nasıl iş” başlıklı yazı burada:

Dün sabahtan beri ortalık çalkalanıyor.

 ‘Ergenekon’da yeni dalga’ diye.

On kişi gözaltına alınmış.

Aralarında dişe dokunan tek isim bence MİT’çi Kaşif Kozinoğlu, Susurluk olaylarında da adı geçen, tuhaf ilişkileri saptanan Kozinoğlu’nu derinliğine araştırmak, önemli ipuçları ortaya çıkarabilir.

Ama diğer isimlere bakıldığında, insan kaçınılmaz olarak ‘ne oluyor’ diye soruyor.

Niye bu insanlar gözaltına alındı?

Kimle konuştuysam kafası karışık, net bir cevap verebilen kimse yok.

 ‘Ergenekon’un medya bacağını yakalıyoruz’ diye gidip Oda TV’nin elemanlarıyla, polisle ilgili kitaplar yazmış muhabirleri yakalarsanız, kuşkulu sorular yaratırsınız.

Gözaltına alınan muhabirlerden bir kısmı polisin kendi iç çekişmelerinde taraf olmuş olabilirler, bir tarafın sözcülüğüne soyunup kitap da yazmış olabilirler ama bunun Ergenekon’la ne ilgisi var?

Ergenekon, darbenin yolunu açabilmek için kaos yaratmak amacıyla kurulmuş ve çeşitli suçlara bulaşmış bir örgüt.

Bana sorarsanız Türkiye’nin en tehlikeli örgütü.

Bu örgüttün üyeliğinden gözaltına alınabilmek için, bu örgütle ilişki kurmuş ve bu örgütün talimatları doğrultusunda darbeye altyapı hazırlayan yayınlar yapmış olmanız gerek.

Böyle bir iş de, öyle muhabirlerin yapabileceği bir iş değil.

Üstelik gözaltına alınanlar arasında öyle bir isim var ki duyan herkesi şaşırtıyor.

Ahmet Şık.

Şık, Ertuğrul Mavioğlu ile birlikte Ergenekon konusunda en dürüst, en kapsamlı, en açıklayıcı kitaplardan birini yazmış bir gazeteci.

Nokta dergisinde, ‘Darbe Günlüklerini’ ortaya çıkartan ekibin önemli bir parçası.

Şimdi siz sabaha karşı evini basıp böyle bir adamı gözaltına alıyorsanız, elinizde onun Ergenekon üyeliğiyle ilgili ‘Oda TV’nin bilgisayarlarında onun yeni kitabının kopyalarını bulduk’tan öte, çok ciddi ve inandırıcı kanıtlar olması gerekir.

Ahmet Şık, ‘Ben kitabımı Soner Yalçın’a göndermedim’ diyor.

De ki gönderdi.

Eee, ne olacak?

Birine kitabını gönderdiyse bu suç mu?

Ergenekon üyeliği, ‘kitap gönderme’ düzeyine mi düşürülecek?

Danıştay cinayetinden, toprağa gömülü silahlardan ‘kitap göndermeye’ mi geldik?

Şık’ın yazdığı yeni kitabın, ‘polis içindeki cemaatçi yapılanmayla’ ilgili olduğu söyleniyor.

Eğer bu gazeteci, ortada ciddi bir belge, bir bilgi, bir kanıt yokken sadece böyle bir kitap yazdığı için gözaltına alındıysa; bunun altından ne hükümet, ne Adalet Bakanı, ne İçişleri Bakanı, ne savcı, ne polis, ne de ‘cemaat’ kalkabilir.

Bu ülkede Ergenekon’un yakalanmasını isteyenler, özgürlüğün, demokrasinin, hukukun, halk iradesinin önünde hiçbir karanlık güç kalmasın diye istiyorlar.
Hükümeti ya da polisi ya da cemaati kızdıranlar bir punduna getirilip susturulsunlar diye değil.

Polisle ilgili bir başka kitap yazmış olan Nedim Şener’in de bir ‘intikama’ kurban gittiği ileri sürülüyor.

Demokrasinin ve hukukun hüküm sürdüğü hiçbir ülkede bir gazeteci, bir yazar, bir muhabir, yazdıklarından, fikirlerinden dolayı ‘örgüt üyesi’ diye gözaltına alınamaz.

Oda Tv’nin yayıncılığının bana sorarsanız gazetecilikle hiçbir ilgisi yoktur ama ‘kötü yayıncılık’ örgüt üyeliğine girmez, isterseniz ‘iftira’ attıkları için, yalan söyledikleri için dava açabilirsiniz ama elinizde sağlam bir kanıt yoksa ‘Ergenekon üyesi’ diyemezsiniz.
Dün gözaltına alınan gazetecilerin ‘örgüt üyesi’ olduğuna dair sağlam kanıtlar bulunduğuna inanan pek kimse yok.

Toplum, bu puslu kuşkunun gölgesinde bırakılamaz.

Hukuki mevzuat nedir bilmiyorum ama birilerinin çıkıp bir açıklama yapması, bu insanların niye gözaltına alındığını, elde hangi belgelerin olduğunu insanlara anlatması lazım.

Niye gözaltına aldınız bu insanları?

Ergenekon üyesi olduklarına dair elinizde inandırıcı belgeler ve kanıtlar var mı?

Eğer bu kanıtlar ortaya konmazsa, ‘hükümetin, cemaatin ve polisin’ kendilerine muhalif olarak gördükleri insanları ‘Ergenekon üyeliğini’ bahane ederek susturduğu iddiası fevkalade inandırıcı bir hale gelecektir.

Eğer ‘siyasi iktidar, cemaat, polis’ koalisyonu böyle hukuk dışı bir eyleme bulaşıyorsa, bu, Ergenekon’un varlığını bazılarının söylediği gibi ‘kuşkulu’ duruma düşürmez, karşımızda dövüşmemiz gereken iki ayrı ‘Ergenekon’ olduğunu gösterir.

Doğrusu şu anda gerçeğin ne olduğunu tam bilmiyoruz.

Ama gözaltına alınanlar kadar, belki daha da fazla, gözaltına alanların aklanması gereken bir durum var gibi gözüküyor.
Eğer inandırıcı bir açıklama yapılamazsa, AKP iktidarı siyasi hayatının en ağır ve karanlık günlerini yaşar, bunun öyle ‘yuvarlak laflarla’ geçiştirilemeyecek kadar ciddi bir durum olduğunu anlasalar iyi olur.

Ahmet Hakan’ın “iftira attığımı” söylediği iki gazeteciyle ilgili ilk yazım bu.
Şık ve Şener gözaltında tutulurken doğru dürüst bir açıklama yapılmıyor. Bir muhabir arkadaşımızı adliyeye gönderiyoruz, Savcı Zekeriya Öz’e ulaşıyor… Çok yoğunlaşan eleştirilere cevap vermek zorunda kaldığını anlayan Öz, “gazetecilikten tutuklanmadılar” diyor ve “belgeleri daha sonra açıklayacağını” söylüyor. Öz’ün o belgeleri daha sonra hiç açıklayamadığını da söylemeliyiz.

Biz, 7 Mart’ta Öz’ün sözlerini “Ergenekon Savcısı Öz’den açıklama” diye başına parantez koyarak“GAZETECİLİKTEN TUTUKLANMADILAR” manşetiyle veriyoruz.

Ertesi gün, ben Öz’ün açıklamalarıyla ilgili “Ergenekon ve Başbakan” başlıklı bir yazı yazıyorum:

Bütün bu fırtınanın içinde aklımızı açık tutabilmek için sanırım gerçekleri birbirine karıştırmadan kavramaya çalışmalıyız.

Birinci gerçek, bu ülkede Ergenekon diye bir örgüt var.

İkincisi ise, bu örgüt yakalanıp yargıya sevk edilirken bir hukuksuzluğa, iç hesaplaşmaya, gizli bir intikamın alınmasına izin vermemek için dikkatli olmamız gerekiyor.

Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanmasını, ‘Zaten Ergenekon yoktu, bunu muhalefeti susturmak için yapıyorlar’ diyerek Ergenekon’u aklamak için kullanmaya uğraşanlara pabuç bırakmamalıyız ama…

Bir yandan da bu tutuklamalarda mantığımızı ve vicdanımızı zorlayan noktaları sorgulamalıyız.

Şener’in ve Şık’ın ‘elli soruluk’ bir savcılık ifadesi var ortalıkta.Ben hukukçu değilim ama bu ‘sorular’ ve ‘cevaplar’ eldeki tek unsursa, bunlarla ‘örgüt üyeliği’ kanıtlanamaz.

Savcı Öz, yaptığı açıklamada ‘gizli deliller’ olduğunu söyledi.

Onların ne olduğunu bilmiyoruz.

Bir an önce ‘iddianame’ yazılıp, o ‘deliller’ her ne ise açıklanmalı.

Aksi takdirde bu ‘kuşkular’ dinmez.

Bu iki gazetecinin Ergenekon ile ilişkilerini çok somut olarak ortaya koyamayan bir iddianame, bugüne dek Ergenekon soruşturmasında çok başarılı işler yapan hükümeti, savcıyı ve polisleri ‘hesap sorulması gereken’ merciler haline getirir.

Ergenekon çetesinin bütün unsurlarıyla birlikte yakalanmasını istiyoruz ama Ergenekon soruşturmasının bir keyfiliğe dönüşmesini, devlet gücünün ‘hukuk dışı’ amaçlarla kullanılmasını da istemiyoruz.

Bu noktada, ‘fırsat bu fırsat’ diyerek Ergenekon’u tümden aklamaya çalışanların tuzağına düşmemeliyiz ama bu tuzaktan kurtulacağız derken ‘hukuksuzluklara ve usulsüzlüklere’ gözlerimizi kapayan bir körlüğe de savrulmamalıyız.

Cumhurbaşkanı’nın bile ‘kaygılı’ olduğunu açıkladığı bir süreçte hukukun ölçülerinden sapmamamız gerekiyor.

Hukuk, afakî, muğlâk iddiaları ‘kanıt’ olarak kabul etmez.

 ‘Ergenekon’un medya bacağı’ olması kimseyi şaşırtmaz, bu medya, 28 Şubat’ta darbe olması için generallerden bile daha çok çaba göstermiş insanları da içinde barındırıyor ama ‘Ergenekon’un medya bacağı tutuklanan bu iki gazeteci mi’ sorusuna vicdan rahatlığıyla ‘evet’ diyebilecek çok fazla insan olabileceğini de sanmıyorum.

Ergenekon’un ortaya çıkarılması, soruşturmanın mümkün olduğunca derine gidebilmesi için, Ergenekon soruşturmasının da denetim altında tutulması gerekir.

Şu anda çıkan ses, bu soruşturmanın selameti açısından sağlıklı bir gelişme bence.

Denetlendiğini bilmek kurumları sağlıklı ve diri tutar.

Bu söylediklerim hukukla ilgili ama bu olayın bir de toplum ve siyaset boyutu var.

Kamplaşmanın gittikçe daha keskinleştiği bir dönemden geçiyoruz.

Başbakan Erdoğan’ın ve AKP’nin iyice anlaması gereken bir durum var bence; bazıları sırf temsil ettiği değerlerden ve kitlelerden hoşlanmadığı, askerî vesayeti gerilettiği için bu partinin ‘yeminli düşmanı’ olarak davranıyor ama bir de seçime yaklaştıkça şahit olduğumuz ‘garipliklerden’ ürken samimi insanlar var.

 ‘Heykel, dizi, içki’ gibi gereksiz tartışmalar, polislerin sokaklarda ‘içki avına çıkması’, Başbakan Erdoğan’ın gittikçe daha milliyetçi bir söylemi benimsemesi, Avrupa’dan uzaklaşması, ‘başkanlık’ meselesine aklını fazla takması, bu toplumun önemli bir kısmının kendini tehdit altında hissetmesine yol açıyor.

Başbakan Erdoğan ve AKP, bu seçimlerde yüzde elli oy alabilir ama eğer karşısındaki yüzde elli kendini ‘ortak bir güvensizlik’ içinde hissederse, bu güvensizlik insanların içinde kök salarsa, Erdoğan, alacağı yüzde elli oya rağmen ülkeyi yönetmekte zorlanır.

Eğer toplum iki parçaya ayrılır ve birbirlerine kuşkuyla ve nefretle bakarsa, o toplum belaya yol alır ve yönetilmesi imkânsız hale gelir.

AKP, insanları hayat tarzları üzerinden yargılayan, hayat tarzlarına yasaklar getirmeye çalışan CHP’ye benzerse, öyle bir parti olduğu izlenimi yaratırsa, Kemalist bir CHP ile dindar bir CHP bu ülkeyi infilak ettirir.

Diyarbakır’dan yeni dönen Markar Esayan, Güneydoğu’da sokakların çok gergin olduğunu söylüyor.

Doğu’da Kürtlerin, Batı’da ‘modernlerin’ kendilerini tehdit altında hissedeceği bir toplumu nasıl yönetebilecek Erdoğan?

Kimsenin benim fikrime önem vereceğini sanmam ama söylememek de elde değil; Erdoğan bu gerginliği yatıştırmak zorunda, gerginliğin kendisine oy getireceğini düşünebilir ama seçime kadarki süreçte iyice derinleşecek düşmanlıkları sonra nasıl barışa çevirebilecek?

Gazetecilerin tutuklanmasının yarattığı büyük kuşku dalgası, insanların kuşkulanmaya hazır olduğunu gösteriyor, bu kuşkuyu yatıştırmak bu ülkeyi yönetenlere düşüyor.

Erdoğan, bir seçim zaferi için bu gerginliği sürdürürse, korkarım kazanacağı zafer ‘Pirüs zaferine’ dönüşür, galip de mağlup da birlikte kaybeder.
Ergenekon soruşturmasının bu gazetecilerin tutuklanmasıyla yolundan saptığı endişesi yayılırken Avrupa Parlamentosu da aynı kaygıyı dile getiren bir rapor yayınlıyor.

24 Mart’ta raporu, raporun içindeki bir cümleyi vurgulayarak  “ERGENEKON DAVASI ZAYIFLATILMASIN” başlığıyla manşete taşıyoruz. Başlığın yanında parantez içinde “AP’den Şık ve Şener için uyarı” sözleri yer alıyor.
Alt başlıkta ise “Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen Türkiye raporunda ‘Ergenekon ve Balyoz davalarının demokrasiyi güçlendirmesi gerekir. İki gazetecinin tutuklanması güven kaybına yol açar’ dendi” yazıyor.

Şık’la Şener’in tutuklanmasına tepkiler büyüyor ama “cemaatçi” olduğu söylenen polislerin, çatıştıkları “polis grubunun” adamı olarak gördükleri gazetecilere karşı öfkesi ve intikam isteği bitmiyor.

İyice gözlerini karartıyorlar ve Ahmet Şık’ın kitabının peşine düşmek için Radikal Gazetesi’ni basıp bilgisayarlarına el koyuyorlar.

Bu olay üzerine 24 Mart’ta Taraf “ERGENEKON’DA RADİKAL YANLIŞ” başlığıyla çıkıyor.
Alt başlık ise şöyle:

“Ahmet Şık soruşturmasının ekseni kayıyor. Şık’ın yazdığı kitabın peşine düşen polis dün Radikal’i bastı. Mahkeme kitaba yayın yasağı koydu ve toplatma kararı aldı.”

Ben de “Ahmet Şık ve sivil itaatsizlik” başlıklı bir yazı yazıyorum:

Aslında ben sivil itaatsizlik üzerine yazacaktım, yazının girişini bile bulmuştum.

 ‘Adı bile güzel’ diye başlayacaktım, ‘hem sivil, hem itaatsiz.’

Ama Türkiye öyle bir ülke ki bir yazıyı bir saat öncesinden bile tasarlayamazsınız.

Ben sivil itaatsizliği yazmayı düşünürken polis Radikal Gazetesi’ni basıp, Ertuğrul Mavioğlu’nun bilgisayarında Ahmet Şık’ın kitabının kopyasını aradı.
Ardında mahkeme, Şık’ın kitabına yayın yasağı getirdi.

Ne oluyoruz?

Neden Şık’ın kitabı engellenmeye çalışılıyor?

Emre Uslu, polisin ‘kitabın kayıp yüz sayfasını aradığını’ söylüyor ama ‘kayıp sayfaları’ aramakla, kitabın yayınının yasaklanmasının ne ilişkisi var?

O ‘kayıp sayfalarda’ ne bulacaklarını umuyorlar ki Radikal Gazetesi’ni basıp Mavioğlu’nun bilgisayarına el koyuyorlar?

Ergenekon davasına, başladığından bu yana en büyük zararı veren ‘Ahmet Şık operasyonunu’ yapan polislerle savcı için o kitapta bu kadar ‘önemli’ ne bulunabilir?

Bütün davayı toplumun gözünde ‘değersiz’ kılmayı göze aldıracak ne yazılmış olabilir Şık’ın kitabında?

Ne yazılmış olursa olsun bir kitap yasaklanamaz.
Hiçbir neden bir kitabın yasaklanmasını açıklayamaz.
Kitabın yasaklanmasının ne hukuki, ne de mantıki bir zemini var.
Polis, kayıp yüz sayfayı arıyorsa, zaten o yüz sayfayı kitap yayınlandığında görecek.
Yok, aradıkları sayfalarının yayınlanmayacağını, saklanacağını düşünüyorlarsa, o zaman da kitabın yasaklanmasının dayanağı ne?

 ‘Ergenekon sanığı olduğu için yasaklıyoruz’ derlerse, herhangi bir davanın sanığının kitabını yasaklatacak bir madde yok.

Kaldı ki Ergenekon sanıklarının epeycesinin kitabı yayınlandı.

Hatta, ‘Ahmet Şık’a emir verdirip kitap yazdırdığı’ iddia edilenlerin bile kitapları piyasada ve öyle de olmalı.
Niye Ahmet Şık ve kitabı diğerlerinden farklı?

Bu baskın ve bu yasaklama hiçbir yanından tutmuyor.

Benim görebildiğim iki ihtimal kalıyor geriye.

Ya Ahmet Şık’ı ‘kuvvetli deliller’ olmadan tutukladılar ve şimdi o delili bulabilmek için uğraşıyorlar…

Ya da o kitapta, bu soruşturmayı sürdürenleri korkutan bir şey var.

Bu iki ihtimalin hangisi doğru olursa olsun, Ergenekon soruşturmasına zarar verir.

Ergenekon’u izleyen, bu yolda büyük fedakarlıkları göze alan, çok cesurca davranan savcıyla polis, bütün emeklerinin heba olmasına yol açabilecek bir iş yapıyorlar.

Biz Ergenekon’un yakalanmasını, bu ülkeyi darbe hayaliyle kana bulayanların engellenmesini istiyoruz ama bunun yolunun ‘kitap yasaklamak’ olmadığını da biliyoruz.
Yanlış bir yol bu.

Ne Ergenekon davasının sulandırılmasından ve yapılan hatalar nedeniyle bütün davanın ‘değersiz’ gösterilmesi kurnazlığından yana çıkarız, ne de Ergenekon’u yakalayacağız diyenlerin kitap yasaklatmasından yana çıkarız.
Hukuksuzluğun, keyfiliğin, baskının her türüne karşıyız.

Keşke bütün gazeteler ve yayınevleri birleşip bu kitabı birlikte bassalar.

Bu tür ‘sivil itaatsizliklerin’ bu ülkede her türlü baskıya karşı yaygınlaşması ülkenin özgürlüğünü artırır bence.

Yazının geri kalanı konuyla ilgili olmadığı için bu kadarını alıyorum buraya.

Bu olaylardan bir yıl kadar sonra, Wikileaks, Stratfor isimli bir “özel istihbarat örgütünün” belgelerini ele geçiriyor… Her ülkede bir gazeteyle bunları yayınlamak için anlaşırken Türkiye’de de Taraf’la çalışmak isteyip belgeleri bize yolluyor.

Belgelerin içinde bir rapor buluyoruz.

Ve 7 Mart 2012’de o raporu gazetenin tam tepesine yerleştiriyoruz:

“ŞIK VE ŞENER, AKP-CEMAAT KAVGASININ KURBANI”
Alt başlıkta da şöyle yazıyor:

“TÜSİAD temsilcisi Doğru, Stratfor’daki analizinde Şık ve Şener’in tutuklanmsı hakkında ‘Gülenciler 150 vekillik istedikleri AKP üzerinde baskı kurmaya çalıştılar’ diye yazmış.”

Bu manşetten beş gün sonra Ahmet Şık ve Nedim Şener tahliye ediliyor.

Neredeyse her gün Taraf’a küfreden Odatv’nin yöneticisi Soner Yalçın da, tahliye talebinde bulunurken mahkemeye Taraf Gazetesi’nin haberini kanıt olarak veriyor.

Ahmet Hakan’ın benim “iftira attığımı” söylediği Ahmet Şık ve Nedim Şener’le ilgili manşetlerin ve yazıların hikâyesi bu.

Diyelim ki Ahmet Hakan, Hürriyet Gazetesi’nde ve CNNTürk’te bir “algı operatörü” olarak görevini yaptığı için gerçekler onu ilgilendirmiyor…

Diyelim ki Taraf o dönemlerin astığı astık kestiği kestik generalleriyle dövüşürken işlerini kaybetmeyi, mahkemelerde sürünmeyi, hapislere girmeyi göze alamayıp bir yanlara saklananlar, korkunun ruhlarında açtığı gizli yaraları “Taraf da kötü işler yaptı” melhemiyle iyileştirmeye çalışıyor… Diyelim ki Taraf’a sövmek için büyük bir istek duydukları için, bu isteğin ateşiyle hafızalarını kaybettiler ve her şeyi unuttular.

Peki, böyle diyelim.

Diyelim de, Hürriyet’in okurlarına ve CNNTürk izleyicilerine de bir kere daha hatırlatalım…

Aslında bu algı operasyonlarıyla size kötülük ettiklerini fark etmiyor musunuz?

Bu algı operasyonlarının asıl hedefinin siz olduğunu göremiyor musunuz?

Bu algı operasyonları, gerçekleri asla merak etmeyecek kadar körleştirdi mi herkesi?

Ahmet Altan / 18 Mayıs 2016 / KAYNAK:P24 –

***

4.bölüm; ’Dursun Çiçek’’ Algı Operasyonu..

”Ahmet Hakan yalan olduğu bu kadar kolay kanıtlanacak yalanları niye söylüyor?”

Ahmet Hakan, 5 Mayıs günü Hürriyet Gazetesi’nde yazdığı yazıda ne diyor?

“Asla kendisine söz hakkı vermediğin Dursun Çiçek…”

Ben, Ahmet Hakan’ın “algı operatörlüğü” görevini sürdürürken yalan söylemesine şaşırmıyorum.

İşi bu… Hürriyet Gazetesi’nde ve CNNTürk’te insanları kandırmak, yalanlar söylemek onun işi.

Beni şaşırtan, bu kadar zekâsızca, yalan olduğu böylesine rahatça kanıtlanacak yalanlar söylemesi.

Şimdi bakalım, Dursun Çiçek’e “söz hakkı” vermiş miyiz, vermemiş miyiz…

Bunu bir anlayalım sonra da Ahmet Hakan’ın “manşetlerden infaz ettiğimizi” söylediği Dursun Çiçek’le ilgili diğer gerçeklere geliriz.

Dursun Çiçek’in hapiste olduğu günlerde bir gün ben o dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’a hakaretten yargılanmak üzere mahkemeye gittim.

Dursun Çiçek de aynı gün, aynı saatte, aynı mahkemedeydi, Taraf’la ilgili bir davada müdahil olmak istiyormuş.

O karşılaşmanın ertesi günü, 15 Haziran 2012’de yazdığım yazının Dursun Çiçek’le ilgili kısmı şöyle:

“Burası gerçekten tuhaf bir ülke, hiçbir postmodern roman bizim ülkenin gerçeklerini aşamaz diye düşünüyorum artık.

Dün mahkemeye gittim.

Salona girdim, müdafaa makamında bizim çilekeş genç avukatımız Veysel Ok’u gördüm, onun hemen biraz ötesinde iki jandarma subayı duruyordu.

Genellikle ‘bizim’ mahkemede jandarmalara rastlanmaz, olağanüstü bir durum olduğunu anlayıp şöyle etrafa bir baktım, tanık masasında bana tanıdık gelen biri var.

Biraz daha bakınca tanıdım.

Albay Dursun Çiçek.

Taraf’la ilgili bir davada müdahil olmak istiyormuş.

Salondan çıkarken bana ‘Bizi hapse attıran haberleri yazdınız ama bize yapılan haksızlıkları hiç yazmıyorsunuz’ dedi.

 ‘Yazarız’ dedim, ‘bana gönder şikâyetlerini’.

O sırada mahkemenin başkanı ‘Dışarıda konuşun lütfen’ dedi.

Birlikte dışarı çıktık.

O, bizim yayımladığımız belgeler sonucunda hapse giren darbe davasından tutuklu bir sanık, ben biraz sonra Başbakan’a ve HSYK’ya hakaretten yargılanacak bir başka sanık, mahkeme kapısında konuşmaya başladık.

O, hakkındaki iddiaların gerçek dışı olduğunu ama onun itirazlarına hiç yer vermediğimizi söyledi yeniden, ben de ‘Bana gönder’ dedim, o çantasını açıp üstünde ‘Albay Dursun Çiçek

Davası: İftiralar ve Gerçekler’ yazan bir CD çıkartıp verdi bana.

Dedim ki, ‘Farklı imzaların çıktı’, ‘Hepsi sahte’ dedi, ‘imza makineleriyle yaptılar’.

‘Sen istihbarat albayısın’ diye söze başladım, ‘Ben istihbarat albayı değilim, ben deniz albayıyım’ dedi, arkasından ekledi, ‘psikolojik savaş bölümü diye bir bölüm de yok’.

Hava inanılmaz sıcaktı, ben mahkemeye girip çıkacaktım ama o hapishaneye dönecekti, yaz günleri hapishanenin nasıl bir yer olduğunu biliyordum.

Yanında avukat kızı vardı.

Ben, ‘Bu söylediklerine baktıracağım, söylediklerini yayımlarız’ deyince genç kız, ‘Hiç sanmıyorum’ dedi.

 ‘Seni harcadıklarını düşünüyorum bu işte’ dedim, ‘bu plan bir albayın tek başına yapacağı iş değil’.

Gerçekten de böyle düşünüyorum.

Çiçek, ‘Öyle bir plan yok’ dedi.

Tümden her şeyin ‘yalan ve düzmece’ olduğunu iddia ediyordu.

 ‘Her şey yalan’ deyince konuşacak lâf pek kalmıyor.

Şartlar eşit olsa belki daha uzun konuşurduk ama hapishaneye giden bir adamla böyle bir tartışmaya girmek insana ağır geliyor.

 ‘Baktıracağım bu CD’ye’ dedim.

El sıkıştık, o jandarmaların arasında hapishaneye döndü, ben yargılanmak üzere mahkemeye girdim.

Bana verdiği CD’ye baktıracağım gerçekten.

Ama orada söylemeyi unuttuğum bir şey var, şimdi söylüyorum, bizim gazeteyi okumuyorsa da biri ona söyler.

Benim CD’ye baktırmamı beklemesin, hakkındaki iddialara verdiği cevapları yazsın, söz veriyorum, yayımlayacağım.

Bu gazete, ‘ben haksızlığa uğradım, sesimi duyuramıyorum’ diyen herkese yer açan bir gazete, geceyarısı kapısını çalan her insana ‘kimsin’ diye sormadan bir yer ve ekmek veren bir tekke gibi olmasını istiyoruz buranın.

Kim olursa olsun.

‘Bana haksızlık yapıldı’ demesi yeter, sözlerini yayımlarız, onun söylediklerine verilecek cevapları da yayımlarız.

İnsanların sessizlikle boğulmasını istemiyoruz, sözünü söylesin, doğru söylemiyorsa onun doğru söylemediği de anlatılsın.

Gerçek ancak böyle ortaya çıkar.

Darbecilerden nefret ederim ama ‘ben yapmadım’ diyen birinin ‘darbeciliğini’ onu susturarak, sesini kısarak, hapishanenin sessizliğine mahkûm ederek kanıtlamak istemem, gerçeğin konuşularak ortaya çıkarılmasından yanayım.

Sonra mahkemeye girip sanık sandalyesine oturdum.

Hakkımda suç duyurusunda bulunan Başbakan’la ilgili düşüncelerimi anlattım, Uludere’deki gerçekleri açıklamayan birinin bağırıp çağırarak gerçeklerin üstünü örtemeyeceğini, bu gerçeklerin açığa çıkarılmasını istemenin herkesin görevi olduğunu söyledim ve ‘Bugün ben burada Başbakan’a hakaretten yargılanıyorum ama Başbakan ilerde Uludere’deki katliamdan yargılanacak’ dedim.”

İki gün sonra kızının imzasıyla uzunca bir mektup geldi.

Mektubu, 18 Haziran 2012 tarihinde “birinci sayfadan” duyurarak, “Çiçek aleyhinde tam bir delil yok” başlığıyla, noktasına virgülüne dokunmadan yayınladık.

Dursun Çiçek orada, kızı da orada, Ahmet Hakan gidip onlara, “sizin mektubunuzun virgülüne, noktasına dokundular mı” diye sorabilir eğer gerçeklerle hâlâ herhangi bir ilişkisi varsa.

“Asla kendisine söz hakkı vermediğimiz” Dursun Çiçek’in avukatı ve kızı olan İrem Çiçek’in bir mektubunu yayınlamakla yetinmedik.

Bugünlerde arka arkaya mahkûmiyetler alan Arzu Yıldız, kendisiyle konuştu.

O konuşmayı 14 Temmuz 2010’da, “Babam üstlerine karşı itaatkârdır” başlığıyla yayınladık.

Alt başlıkta da “Askerî savcılığın tek başına darbe planı hazırlamakla suçladığı Albay Çiçek’in kızı Taraf’a konuştu: Babam üstlerine itaat eder” yazıyordu.

21 Temmuz 2011’de, Çiçek’in savcılıkta kendisini savunan ifadesine yer verdik ve haberin son bölümünde eşine yapılan haksızlığı şöyle yazdık:

“Çiçek’in eşi Ardahan’a sürüldü

Albay Dursun Çiçek’in Ankara’da bir bankada müdür olarak görev yapan eşi Gülşen Çiçek, kızı İrem ve eşi Dursun Çiçek’e yakın olmak için İstanbul’a tayinini isteyince, bankanın Ardahan şubesine gönderildi. Sürgün gibi atamaya itiraz eden Gülşen Çiçek, itirazı kabul edilmezse 30 yıldır hizmet ettiği bankadan istifa edecek.

Sözcü Gazetesi Ankara Temsilcisi Saygı Özürk’ün haberine göre, Balyoz Davası’nın tutuklu sanıklarından Dursun Çiçek’in eşi Gülşen Çiçek, İstanbul’da yaşayan kızı İrem Çiçek ve Silivri Cezaevinde tutuklu bulunan Dursun Çiçek’e yakın olabilmek için 30 yıldır çalıştığı bankadan tayin istedi. Gülşen Çiçek, tayin dilekçesinde bankada çalıştığı süre içerisindeki başarılarını sıraladı ve o tarihe kadar tayin talebinde bulunmadığını belirterek, eşi ve kızına yakın olmak istediğini belirterek, İstanbul‘a atanmak istediğini belirtti.

Banka ise Gülşen Çiçek’i 15 gün önce İstanbul yerine Ardahan Hanak’a atadı. Gülşen Çiçek, bankanın Ardahan’a verdiği tayin kararına geçtiğimiz günlerde itiraz etti. Bankanın bu itirazı kabul etmemesi halinde Gülşen Çiçek’in 30 yıldır hizmet ettiği kurumdan istifa edeceği öğrenildi.”

Bunlara rağmen Ahmet Hakan, “asla söz hakkı vermediğin” diye pervasızca yazabiliyor.
Ahmet Hakan’ın, yalan olduğu bu kadar rahatça kanıtlanacak yalanlar söylemesi size de tuhaf gelmiyor mu?

Okuyucularının ve izleyicilerinin onun her söylediği yalana inanacak kadar akılsız olduğuna güvenmesi, sizi de öfkelendirmiyor mu?

Bu sadece bir algı operasyonu değil, aslında tüm okuyucularını ve izleyicilerini de aşağılama çabası çünkü.

“Ben istediğim yalanı söylerim, onlar da inanır” rahatlığı.

İnanıyor musunuz gerçekten?

İnanmayı sürdürürseniz, o da yalanlarını sürdürür, bunu da unutmayın bence.

Şimdi gelelim “manşetlerden infaz ettiğimiz” Dursun Çiçek meselesine.

Bakalım gerçekler, belgeler neler söylüyor.

Şartların değişmesiyle hapisten çıkan, CHP milletvekili olarak Meclis’e girip şimdilik dokunulmazlık hakkına sahip olan Dursun Çiçek, bu tartışmaların yeniden açılmasından ne kadar memnun olacak bilmiyorum ama bu meseleyi yeniden Ahmet Hakan açtı.

Başka kavgaların içinde olduğumuz bugünlerde benim bu dosyaları açmaya niyetim yoktu.
Bir bakıma da hayırlı oldu, algı operasyonlarının ne boyutlara vardığını insanlar görebilme imkânına kavuştu.

Ordudaki son görevi Genelkurmay Bilgi Destek Daire Başkanlığı olan Kurmay Albay Dursun Çiçek’in macerası, Ergenekon soruşturması sırasında Avukat Serdar Öztürk’ün ofisinde “İrticayla Mücadele Eylem Planı” başlıklı belgenin fotokopisinin ele geçirilmesiyle başladı.

Belge, AKP ile Gülen hareketine yönelik “komplo ve yıpratma planlarını” içermekteydi.
Planın altında Dursun Çiçek’in imzası vardı.

Bu plan Ergenekon dosyasına girdi.

Bu “eylem planını”nın haberini biz Taraf’ta 12 Haziran 2009’da Mehmet Baransu’nun imzasıyla manşetten verdik.

Ortalık karıştı.

Genelkurmay ciddi biçimde bocaladı.

Haberden birkaç gün sonra Genelkurmay, yaptığı basın açıklamasında, “belgenin Genelkurmay Başkanlığı’nın herhangi bir biriminde hazırlandığına ilişkin bir kanaate ulaşamadığını” duyurdu.

24 Haziran 2009 günü, söz konusu belgenin Genelkurmay’da hazırlanmadığını söyleyen askerî savcılık da takipsizlik kararı verdi.

Dosyayı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi.

Askerî savcılığın kararının ardından Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ basın toplantısı düzenledi.

“Bugün biz bu kâğıt parçasının birileri tarafından TSK’yı yıpratma ve karalama amacıyla hazırlandığını değerlendirmekteyiz” dedi.

Böylece “kâğıt parçası” lâfı da tarihe geçti.

Daha sonra Ergenekon savcıları Çiçek’in ifadesini aldı, kısa süre tutuklandıktan sonra bırakıldı.

Ve, Genelkurmay tarafından başka bir göreve atandı.

Çiçek, ısrarla belgenin altındaki imzanın kendisine ait olmadığını, sahte bir imza olduğunu söyledi… Daha sonra bir bilirkişiden bu imzayla ilgili bir başka rapor alıp Ergenekon davasının dosyasına koydu…

Bu arada, imzasını değiştirip, başka türlü imzalar atmaya başladığı ortaya çıktı… O imzalardan hangisinin gerçek olduğu araştırılmaya başlandı.

Biz onu da haber yaptık.

2009’un Ekim ayında, “Genelkurmay Karargâhı’nda çalıştığı belirtilen bir subay” tarafından eylem planının ıslak imzalı orijinali bir ihbar mektubuyla birlikte soruşturmayı yürüten savcılara gönderildi.

Adlî Tıp Kurumu da, iki ayrı raporla, eylem planının altındaki “imzanın Dursun Çiçek’in el ürünü olduğunu” bildirdi…

Burada size küçük bir “şıklık” yapayım, 24 Ekim 2009’da Hürriyet Gazetesi’nin bu konuda verdiği “Islak İmza Dursun Çiçek’in El Ürünü” başlıklı haberin bir bölümünü de buraya koyayım.

“…. Hürriyet’in ulaştığı kaynaklara göre bir subay, 10 gün önce 5 sayfalık bir mektupla ‘AK Parti ile Gülen’i bitirme planı’nın orijinal belgesini gönderdi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, ihbar mektubunu değerlendirerek, ‘İrtica ile Mücadele Planı’ diye bilinen belgedeki ıslak imzanın, Dursun Çiçek’in imzasıyla karşılaştırılması için Adlî Tıp Kurumu’na gönderdi. Adlî Tıp incelemenin ardından 3 gün önce 3 uzmanın imzasını bulunan bilirkişi raporunda, ‘Belgedeki ıslak imza Albay Dursun Çiçek’in el ürünüdür’ denildi. Bu gelişmeden sonra Albay Dursun Çiçek’in İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’nda yeniden ifadesine başvurulabileceği bildirildi.”

Haber, “karargâhta panik” ara başlığıyla şöyle devam ediyor:

“İstanbul Başsavcılığı’na gönderilen 5 sayfalık mektupta şu iddialara yer verildi:
‘Genelkurmay içerisinde Dursun Çiçek’in çalışmış olduğu Genelkurmay Harekât Başkanlığı Bilgi Destek Daire Başkanlığı’nda olayın ortaya çıkmasının ardından büyük panik yaşandı. Birçok bilgi, belge, evrak ve bilgisayarlar kayıtları imha edildi. Bilgi Destek Daire’nde içinde orjinal belge arandı. Bulamayınca ‘Birisi imha etmiştir’ diye düşünüldü. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a da bu şekilde bilgi verildi. Belgenin bulunamaması üzerine dairede görev yapan subay ve astsubaylar cezalandırılarak başka yerlere tayin edildi.’

Albay Çiçek’in hazırladığı belgeyle ilgili ilk haber Taraf Gazetesi’nde 12 Haziran’da yayınlanmıştı. ‘AK Parti ve Gülen’i Bitirme Planı’ başlıklı belgenin fotokopi olması tartışmalara yolaçmış, ıslak imzalı orijinal belge ortaya konulamadığı için Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, “Kâğıt parçası” diye nitelendirmişti. Başbuğ yaptığı açıklamada, sahte olduğu söylenen belgeyi hazırlayanların da bulunmasını istemişti.”

Gördüğünüz gibi “Hürriyet’in ulaştığı” kaynaklar da böyle söylemiş.

Hürriyet de o kaynaklara dayanarak “Islak İmza Dursun Çiçek’in El Ürünü” başlığını atmış.
Bu küçük “nottan” sonra biz devam edelim.

1 Mart 2010 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı, “belgenin gerçek olduğunu doğrulayacak yeni delillerin elde edildiğini” duyurdu.

Buna Taraf’ın manşetleri karar vermedi…

Buna Genelkurmay Başkanlığı karar verdi.

Biz, Genelkurmay Başkanlığı’nın kararını manşet yaptık.

“İmza” Çiçek’in miydi değil miydi tartışmaları sürerken, bu sefer Jandarma Kriminal Dairesi 23 Şubat 2010’da, imzanın Çiçek’in “el ürünü olduğunu” açıkladı.

Bunun üzerine, Dursun Çiçek için askerî savcı Albay Yavuz Şentürk 53 sayfalık bir iddianame hazırladı.

Hazırlanan iddianamede şöyle denildi:

“Çiçek’in planı hazırladığı iddialarını ilk baştan itibaren istikrarlı bir şekilde inkâr etmesine karşın, yazının 4. sayfasında ‘Dursun Çiçek Dr.Dz.P.Kur.Kd.Albay’ şeklindeki imza blokunun üzerinde yer alan imzanın, Dursun Çiçek’e ait olduğunun Adlî Tıp Kurumu Başkanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis Labaratuarları Dairesi Başkanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı Kriminal Daire Başkanlığı’nın raporlarıyla belirlenmiş olması karşısında, yazının şüpheli tarafından hazırlandığının kabulü gerektiği sonucuna varılmıştır. 

Dursun Çiçek’in ‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’ başlıklı yazıyı hazırlayarak, görevi kötüye kullanmak suçunu işlediği anlaşıldığından, eylemine uyan Askerî Ceza Kanunu’nun 144. maddesi delaletiyle TCK’nın 257/1’nci ve 53’ncü maddeleri uyarınca cezalandırılmalıdır.”

Bu, Taraf’ın manşeti değil…

Bu, Genelkurmay Askerî Savcılığı’nın iddianamesi.

Adlî Tıp Kurumu’nun, Emniyet Kriminal Laboratuarının ve Jandarma Kriminal Dairesi’nin “imzanın gerçek olduğuna” dair ortak kararları askerî savcılığın da iddianamesine yansıdı.
İddianameye göre, Çiçek belgeyi üstlerinden emir almadan kendi başına hazırladı.
Ahmet Hakan’ın “benim manşetten infaz ettiğimi” söylediği Dursun Çiçek’in “İrtica ile Mücadele Eylem Planını” hazırladığına dair üç ayrı kriminal rapor var görüldüğü gibi.

O raporları Taraf’ın manşetleri yazmadı…

Taraf, o raporları manşet yaptı.

Üstelik Dursun Çiçek, sadece o “andıçtan” dolayı da yargılanmadı.

Gene Taraf’ın haber yaptığı “İnternet Andıçı” davasından da yargılandı.

Altında kendisininkiyle birlikte 8 imza bulunan o andıçı hazırladığını itiraf ederek, “komutanlarımın emriyle yaptım” dedi… Bunların “beyaz propaganda” olduğunu söyledi…

Peki, Hürriyet Gazetesi bunu nasıl haber yapmış, şöyle kısaca bir de ona bakalım.
2 Ağutos 2011’de Hürriyet bu haberi, “Albay Çiçek mahkemede itiraf etti” başlığıyla vermiş.

Alt başlık da şöyle:

 “’İrticayla Mücadele Eylem Planı’ davası kapsamında mahkemede konuşan Albay Dursun Çiçek, ‘İnternet andıcı gerçek bir belgedir. Altında imzalar ve paraflar vardır’ dedi.”

İnternet andıçları, Genelkurmay’ın insanları ve grupları karalamak için kurdurduğu internet siteleriyle ilgiliydi.

Genelkurmay’ın bu siteleri, Taraf’ın bunları haber yapmasından sonra derhal kapatıldı.
Mahkemede savcı, Genelkurmay’ın Adlî Müşaviri Tümgeneral Hıfzı Çubuklu’ya  “Peki bu psikolojik harekât siteleri Taraf’ın 4 Şubat 2009’daki manşetinden sonra niye toplu halde kapatıldı” diye sorduğunda….

Tümgeneral Çubuklu, “Bir hukukçu olarak yorumum bir şeyden çekinildiğinden dolayı alelacele bu sitelerin kapatılmış olabileceğidir,” diye cevap verdi.

Çiçek bu davaların sonucunda mahkum oldu.

17-25 Aralık’tan sonra da bütün Ergenekon ve Balyoz sanıklarıyla birlikte beraat etti ve serbest bırakıldı.

Şimdi soralım bakalım.

“İrticayla Mücadele Eylem Planını” Taraf mı hazırladı?

Hayır.

O belgenin altındaki Çiçek’in imzasının gerçek olduğunu açıklayan Adlî Tıp raporunu Taraf mı hazırladı?

Hayır.

Emniyet Kriminal’in raporunu Taraf mı hazırladı?

Hayır.

Jandarma Kriminal’in raporunu Taraf mı hazırladı?

Hayır.

Genelkurmay’ın “belgenin gerçek olduğunu doğrulayacak yeni delillerin elde edildiğini” söyleyen açıklamasını Taraf mı Genelkurmay’a söyletti?

Hayır.

Genelkurmay’ın kararını değiştirmesini Taraf mı Genelkurmay’a emretti?

Hayır.

Askerî Savcılık’ın iddianamesini Taraf mı yazıp savcıya verdi?

Hayır.

Çiçek, “internet andıçlarının” varlığını Taraf’ın talimatıyla mı itiraf etti?

Hayır.

Hıfzı Çubuklu’nun açıklamasını Taraf mı yazıp Çubuklu’ya verdi?

Hayır.

İzninizle şunu da sorayım:

Hürriyet’in haberini Taraf mı yazdırdı?

Onun da cevabı “hayır.”

Peki, Çiçek’i benim “manşetlerden infaz etmiş” olduğumu nasıl söyleyebiliyor Ahmet Hakan bütün bunlara rağmen?

Var mı bunun bir açıklaması?

Bunun tek bir açıklaması var, o da Ahmet Hakan’ın bir “algı operatörü” olarak çalışıp algı operasyonları yapması.

Zaten onun için rahatça “Dursun Çiçek’e asla söz hakkı vermediğimi” de yazabiliyor.

Gerçeklerle ilgilenmiyor o.

O, algı operasyonu yapıyor ve söylediği yalanlar belgeleriyle ortaya konunca da başını öbür yana çeviriyor.

Sanki yalanları yüzüne vurulmuyormuş gibi…

Utanmasını beklemiyorum, “algı operatörlerinde” utanma yoktur, utanması olanlar öyle işler yapmaz zaten…

Ama bunca yalanı söyledikten sonra gözünü kapatıp bana küfredince nasıl bu yalanların kaybolacağını sanıyor…

Onu anlamıyorum.

Kaybolmayacak bu yalanlar, o yaşadığı sürece bu yalanlar onun boynunda aldığı her nefesi zorlayarak asılı kalacak.

Ahmet Altan / 21 Mayıs 2016 / KAYNAK:P24 –

****

A Altan Ergenekon 5Yarbay Tatar ve yalanlar…

Ne diyor Ahmet Hakan 10 Mayıs 2016’da yazdığı yazıda bana hitaben?

“Ali Tatar’ı iftiralarınla intihara sürükledin.”

Çok keskin, kendinden çok emin ve korkunç bir hükümle yüklü suçlayıcı bir cümle.

Yarbay Ali Tatar’a benim “iftiralar” attığımı ve bu iftiralarla onu intihara sürüklediğimi söylüyor.

Gerçek mi bu söylediği?

Bir bakalım.

Öyle çok uzun anlatmayacağım.

Ahmet Hakan’ın ne tür algı operasyonları yaptığını gösterip, yalanlarını ortaya koyarken sizi de çok bunaltmayayım… Ayrıca bu gerçekten çok acıklı bir olay.

2009 temmuzunda bir ihbar üzerine Narkotik Şube polisleri Gölcük, Kocaeli ve İstanbul’da genç teğmenlerin oturduğu evleri basıyor.

Bu evlerden birinde yarım kilo TNT ele geçirilince soruşturmanın akışı değişiyor.

Bazı belgeler bulunuyor ve bu belgelere göre o patlayıcıyla Oramiral Metin Ataç ve Eşref Uğur Yiğit’e suikast düzenleneceği iddia ediliyor.

Çeşitli subaylar sorgulanıyor, bazıları cezaevine gönderiliyor.

Yarbay Ali Tatar da bu soruşturma çerçevesinde savcılığa çağrılıyor ve 7 Aralık’ta tutuklanıyor.

Avukatının tutukluluğa itirazı üzerine dokuz gün hapiste yattıktan sonra 16 Aralık’ta serbest bırakılıyor.

Savcı tekrar tutuklanmasını talep ediyor ve mahkeme 18 Aralık’ta yeniden hakkında “yakalama kararı” çıkartıyor.

Bunun üzerine Yarbay Tatar intihar ediyor.

Yarbay Tatar’ın intiharından sonra başlayan yargılama sürecinde, Kafes Eylem Planı ve Poyrazköy’de gömülü silahlarla ilgili davalar da bu “suikast davasıyla” birleştirildi.

Kafes Eylem Planının haberini ilk Taraf Gazetesi verdi. Gayrımüslimlere yönelik bir plandı.

Yarbay Tatar’ın ölümünden sonra “amirallere suikast” davasıyla birleştirilen bu planın da “kumpas” olduğunu söylediler.

Özgür Düşünce Gazetesi’nde Nazlı Ilıcak, şu sırada hapiste olan polis şefi Ali Fuat Yılmazer ile bir konuşma yaptı … Konuşmanın bir bölümü özellikle çok ilginçti.

Ben de o bölümü 7 Şubat 2016’da P24’e yazdığım yazıya aldım:

 

“Geçenlerde, kendisi de şimdi hapiste olan eski polis şeflerinden Ali Fuat Yılmazer, Özgür Düşünce Gazetesi’nde Nazlı Ilıcak’a verdiği uzun mülakatta, Baransu’nun en önemli haberlerinden biri olan ‘Kafes Eylem Planı’yla ilgili çok önemli bir açıklama yaptı.

Biliyorsunuz, Kafes Eylem Planı, ‘gayrımüslimlere’ yönelik ürkütücü eylemler yapıp suçu AKP’ye atma üzerine kurgulanmış bir operasyon planıydı.

Baransu da bu planı ortaya çıkarmıştı.

Daha sonra bu ‘planın’ da ‘kumpas’ olduğunu iddia ettiler.

Yılmazer, Ilıcak’a verdiği mülakatta, o dönemde İstanbul valisi olan Muammer Güler’in kendisini makamına çağırdığını ve orada kendisini Ankara’dan gelmiş olan Genelkurmay Hukuk Müşaviri Hıfzı Çubuklu’nun valiyle birlikte karşıladığını söylüyor.

Çubuklu aynen şöyle demiş Yılmazer’e: ‘Müdür Bey operasyonda bu dosyayı ele geçirmişsiniz. Bu, bizim için çok hayati bir konu. Bunun soruşturma kapsamı dışında tutulmasını istiyoruz. Ya imha edilsin ya da bir şekilde bize teslim edin. Ancak hiçbir şekilde kayıtlara girmesin.’

Bugün ‘yoktu öyle bir plan’ denilen Kafes Eylem Planı’nı polislerden almak için Genelkurmay Ankara’dan adam gönderiyor.

Böyle bir plan yoksa Genelkurmay ‘olmayan’ planı mı istiyor?

 ‘Olmayan’ planın kayıtlara girmesinden mi korkuyor?

Muammer Güler sağ, Hıfzı Çubuklu sağ, Yılmazer sağ.

Olayın üç tanığı da bugün konuşabilecek durumda.

Ama kimseden bir ses çıkmadı…. ‘Balyoz yok, Ergenekon yok’ diye bağıranlar da görmezden gelmeyi tercih ettiler her zaman olduğu gibi.”

 

Biz bu Kafes Eylem Planı’nın haberini çok ayrıntılı verdik.

Diğer iki davanın haberlerini ise biz de öbür gazetelerle birlikte takip ettik.

Şimdi sıkı durun ve şu söyleyeceğimi dikkatle okuyun lütfen.

Bizim bilmediğimiz, gözümüzden kaçan bir şey mi var diye bütün haberleri bir daha taradık.

Bizim yayınladığımız haberlerin içinde bir tek kez bile Yarbay Tatar’ın adı geçmiyor.

Bir tek kez bile…

Bir daha söyleyeyim.

Ahmet Hakan’ın bana “iftiralarınla intihara sürükledin” dediği Yarbay Tatar’ın ismi bizim gazetenin haberlerinde, intihar edene kadar bir kez bile geçmemiş.

Onunla ilgili tek bir haber yapmamışız.

Onunla ilgili tek bir haber yapmadığımız gibi hiçbir haberde adından bile söz etmemişiz.

Adından bir kere söz etmediğimiz bir yarbayı benim “iftiralarımla intihara sürüklediğimi” yazdı Ahmet Hakan… Bunu yazabildi.

Yarbay Tatar’ın adı bizim gazetede ilk kez intihar ettikten sonra, “suikast zanlısı yarbay intihar etti” başlığıyla yer almış.

Cenazesinin ertesinde de 22 Aralık 2009’da şöyle yazmışım:

 

“Çok garip bir ülkede yaşıyoruz.

Başbakan yardımcısını vuracağı kuşkusuyla bir albayla bir binbaşı gözaltına alınıyor.

Kimse şaşırmıyor.

Bir yarbay, bir amirale suikast hazırlamakla suçlanıyor, tutuklamak için evine polisler gidiyor.

Yarbay banyoda kendini vuruyor.

Cenazesine Deniz Kuvvetleri Komutanı katılıyor.

Bu yarbay suçsuzsa neden tutuklamak için kapısına polisler gönderiyorsunuz, eşini, ailesini acılara boğuyorsunuz, yok suçlu olduğuna dair çok kuvvetli işaretler varsa nasıl oluyor da bir kuvvet komutanı cenazesine katılıyor?”

 

Peki, kendisinden çok daha üst rütbeli subayların yargılandığı bir davanın sanıkları arasında bulunan bir yarbay, dokuz gün hapis yattıktan sonra niye intihar etti?

Bu acıklı bir hikâye çünkü intihar etmemesi, kurtarılması mümkünken ölüme gitmiş.

Nasıl ve neden intihar ettiğini, yarbayın eşi Nilüfer Tatar’la görüşen Toygun Atilla 3 Ekim 2015’de Hürriyet Gazetesi’nde yazmış.

 

“Nilüfer Tatar intihar süreci ile noktalanan 24 saatlik süreci şöyle anlattı: ‘Hepimiz çok mutluyduk. Akşam, arkadaşlarımız ve aileler toplanacak Beylerbeyi’ndeki lojmanımızda yemek yiyecektik. Akşam saat 19.00’da Deniz Eğitim ve Öğretim Komutanlığı Kurmay Başkanı, Ali Tatar’ı telefonla arayarak yanına gelmesini istedi.’ 

Yarbay Tatar evden ayrılırken eşine, ‘Bu hayra alâmet değil’ dedi. 

Kısa bir süre sonra Ali Tatar eve geldiğinde eşinin deyimi ile adeta tükenmiş, yıkılmış bir haldeydi. Evin duvarlarını yumrukladı. ‘Tutuklama kararı çıkmış. Ne istiyorlar benden’ dedi. Nilüfer Tatar, ‘Kurmay başkanının Ali’yi o gün çağırarak bunu söylemesi doğru değildi. Ertesi gün gerekli merciler yapması gerekenleri yaparlardı. O gün belki bunlar söylenmeseydi, Ali’nin intiharı düşünecek, uygulayacak durumu olmayacaktı’ dedi. 

Ali Tatar’ın cezaevi süresince bozulan psikolojik durumunun ailesi de farkındaydı. Bu yüzden 21 Aralık 2009 için, GATA’da psikiyatri servisinde randevu almışlardı. O gece Nilüfer Tatar’ın anlatımına göre saat 02.00 sıralarında uyudular. Uyumadan önce, evde bulunan Ali Tatar’a ait 2 beylik tabancasını Nilüfer Tatar sakladı. Ali Tatar, ‘Ne yapıyorsun. Silahları neden saklıyorsun. Benim bunu yapabileceğimi mi düşünüyorsun’ diye tepki gösterdi. 

19 Aralık 2009 sabahı Ali Tatar’ın avukatı İhsan Nuri Tezel ve Merkez Komutanlığı’ndan bazı subaylar Beylerbeyi’ndeki Ali Tatar’ın lojmanındaydı. Omuzları çökmüş, sürekli yere bakıyor ve ‘Beni oraya koymayın’ diyordu. Ali Tatar’ın durumu kötüydü. Eşi Nilüfer Tatar ve avukatı İhsan Nuri Tezel, yanlarındaki komutanlara, ‘GATA’ya götürelim. İyi gözükmüyor’ teklifinde bulundular. Ancak prosedür gereği bunun mümkün olmadığı söylendi. Eşinin elini sıkı sıkı tutan Ali Tatar’ın son sözleri, ‘Nilüfer boşuna ısrar etme. Götürmez bunlar beni hastaneye’ oldu. Nilüfer Tatar’ın o güne ait hatırladığı son sahne ise, banyoya doğru koşan eşi Ali Tatar’ın eline sıkıştırdığı intihar mektubu ve banyodan gelen silah sesi oldu.”

Eğer o gün yarbayın ne vaziyette olduğunu kavrayan dirayetli bir komutanı onu hastaneye götürseydi, doktorlar müdahale edecekler ve intiharı engellenebilecekti.

Cenazesinde eşine, “kimi suçluyorsunuz” diye sorduklarında, “tutuklanmasını isteyen savcıyı suçluyorum” diyor.

Yarbay Tatar’ın tutuklanmasını talep eden savcıyı merak ediyorsanız, o da bugün Yargıtay üyesi.

Daha fazla bir şey yazmak istemiyorum.

Ama şunu söylemeden de duramayacağım:

Lanet olsun sana Ahmet Hakan, algı operasyonu yapacağım diye ölülerin anılarını bile sömürdüğün, beni, bu acıları onu sevenlere yeniden hatırlatmak zorunda bıraktığın için.

Ahmet Altan / 23 Mayıs 2016 / KAYNAK:P24 –

***

Sahtekârlık mermisiyle dürüstlüğü vuracak tetikçi daha doğmadı bu dünyada…

Tarihimizin belki de en korkunç, en tehlikeli koalisyonu kuruldu.

AKP, ulusalcılar ve Ergenekon birleşti.

Daha sonra birbirlerini öldürecekler ama şimdi birlikte Türkiye’yi, Türkiye’nin geleceğini, Türkiye’nin insanlarını öldürecekler.

Şiddetin bugüne dek görmediğimiz çeşitli biçimlerini yaşayacağız.

Çok yakında AKP milislerini de göreceksiniz.

Daha biraz önce, “Cerattepe Cengiz Holding’in özel güvenliği silah taşıyacak” haberini okudum.

“Silah taşıyan özel güvenlikçiler” artacak.

Saldırılar, suikastler, cinayetler artacak.

Güneydoğu’da bomba, Batı’nın sokaklarında tabanca sesleri artacak.

Üstelik bu şiddeti destekleyen yasalar çıkartacaklar, cinayetlerini de yasalaştıracaklar.

Çok yakında olacak bunlar.

Bu dehşet üçlüsü, sahip oldukları büyük iktidara rağmen henüz istedikleri güvenceye kavuşamadılar, sistemlerini tam yerleştiremediler.

Yerleştirmelerine çok az kaldı ama hâlâ kendilerini bir şekilde tehdit altında hissediyorlar.

En büyük korkuları muhalefetin “demokrasi” etrafında birleşmesi, bir “demokrasi cephesi” oluşturması.

Buzların içinde donarak ölen birinin uykuya dalması gibi sessizleşerek ölümü bekleyen Türkiye’yi “şoke” ederek uyandıracak tek yol, muhalefetin birleşmesi, CHP ile HDP’nin yan yana gelmesi olur.

Bu üçlü de en çok bundan korkuyor.

O yüzden “algı operasyonlarının” birinci hedefi CHP kitlesi… Kemalistliği “çağdaşlık” olarak gören ama bu çağdaşlığın “demokrasiyi” de kapsadığını kavrayamayan Kemalistlerin, hayatın ve Erdoğan’ın zorlamasıyla demokrasiyi sahiplenmesi ihtimali onların ödünü patlatıyor.

Bu yüzden bugün, algı operasyonları için “yeni ittifakın” en önemli silahı Hürriyet Gazetesi ve CNNTürk.

Cumhuriyet’i ellerinden kaçırdılar, bir yandan “ulusalcılar” vasıtasıyla onu geri almaya çalışıyorlar ama bir yandan bunun zor olduğunu da görüyorlar.

O yüzden Doğan medyasına abanıyorlar.

Birkaç hedef üzerinden yürüyorlar.

Birincisi, “Ergenekon’un bugün AKP ile anlaştığını gözlerden saklamak.”

AKP ile Ergenekon’un karşı karşıya olduğu eski günlerin aynen devam ettiğine, Ergenekon’u savunmanın “AKP’ye muhalefet” anlamına geldiğine Kemalistleri inandırmak.

Buna inanan Kemalistlerin, “AKP’nin muhalifi” sandığı Ergenekon’a sahip çıkarak aslında bugün AKP’ye hizmet ettiğini görmesini önlemek.

“Ergenekon yoktu, Ergenekon var diyerek büyük haksızlıklar yaptılar” kampanyasının temel hedefi bu: Kemalistleri, “yeni ittifakın” destekçileri arasına almak.

İkinci hedef de, demokrasiyle ve demokratlarla kurulabilecek bir ittifakı, yalanlarla oluşturulan “duygusal” bombardımanla daha baştan berhavâ etmek.

Bugün birçok demokrat benimle aynı fikirde olmasa da ben “ulusalcılaşmamış”, “ırkçılaşmamış” Kemalistlerin bu yeni mücadelede çok değerli olduklarını düşünüyorum.

Doğan medyasının neredeyse çılgınlığa varan kampanyası da, onların da en çok Kemalistlerin demokratlaşmasından korktuklarını gösteriyor bence.

“Ergenekon yoktu” kampanyasının üçüncü hedefi de, “kötü cin” olarak hayatımıza yerleşen “paralelcilerin” her kötülüğün sebebi olduğuna, Ergenekon ve Balyoz gibi 17-25 Aralık’ı da “paralelcilerin” uydurduğuna Kemalistleri inandırıp, “AKP karşıtı” muhafazakârlarla CHP’nin ilişki kurmasını önlemek.

Bunların yanı sıra, Kürtleri “kötülüklerin anası” gibi gösteren, HDP’yi PKK’nın organik bir parçası halinde sunan, sürekli HDP’yi eleştiren, Kürt şehirlerindeki korkunç kıyımları saklayıp “şehit” haberleri üzerinden duygusal bir düşmanlık iklimi yaratan yayınları da CHP ile HDP arasındaki köprüleri kurulmadan parçalıyor.

Muhaliflerin bir araya gelmesini engelliyor.

Bu açıdan baktığınızda, Doğan medyasında aniden patlak veren “Ergenekon’da ne haksızlıklar oldu, Ergenekon aslında hiç yoktu, her şeyi uydurdular, yargılansınlar” kampanyasının çok öldürücü bir amacı olduğunu görebilirsiniz.

Ergenekon dosyaları içinde ne kadar çok “faili meçhul” dosyası olduğunu saklamaların amacı da, yeni “faili meçhullerin” yolunu tıkayacak soruların sorulmasını önlemek.

Şimdiye kadar benim hakkımda çok algı operasyonu yaptılar, televizyonlarda ağzı köpürerek yalanlar söyleyen adamları çok gördüm, rezilce yazılar yazan adamların yazılarını okudum, sesimi çıkarmadım, benim hakkımda söylenenlere çok aldırmam aslını isterseniz, onun için de cevap vermedim bugüne dek.

Ama Ahmet Hakan’ın ve Doğan grubunun bu son saldırısı, “ben’’i aşan bir saldırı, hedef benmişim gibi görünüyor ama asıl hedefleri “yeni ittifak’’ı, Ergenekon’un “yeni görevleri’’ni gözlerden saklamak.

Onun için Ahmet Hakan’ın yaptığı “algı operasyonu’’nu belgelerle ortaya koyup, sahtekârlık üzerine yerleştirilmiş bu çok tehlikeli oyunu herkese anlatmaya çalıştım.

Nasıl bir algı operasyonuyla karşı karşıya olduğumuzu da “belgeler” kanıtlarıyla gösterdi.

Ahmet Hakan şu anda başına ne geldiğinin farkında değil… Virajı alamayarak son sürat duvara vurduğu arabadan çıkartılmış biri gibi kaldırıma oturmuş, bazen ağlayıp, bazen gülerek, anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıyor… Kazanın şokunu yaşıyor… Henüz belkemiğinin kırıldığının, hayatı boyunca sakat kalacağının farkında değil.

Memnun muyum bu durumdan?

Hayır değilim.

Keşke, dürüst, güvenilir, saygılı bir adam olmayı yeğleseydi de başına bunlar gelmeseydi, böyle sakatlanmasaydı.

Ne onun ne de bir başkasının bu hâle geldiğini görmek isterim.

Gazetecilik ya da televizyonculuk yapan herhangi birinin başına gelebilecek en büyük felaket geldi başına, taammüden yalan söylediği belgelerle kanıtlandı, güvenilirliği yok oldu.

Ergenekoncuların da çok fazla işine yaramaz bundan sonra.

Bilmiyorum fark ettiniz mi, Ahmet Hakan bana karşı bir algı operasyonu yürütmeye çalışırken zorlanınca yardımına ilk koşanlar “ulusalcılar” oldu.

Boğayla başa çıkamayan beceriksiz matadorun yardımına, saklandıkları tahta perdelerin arkasından çıkıp, boğaya atlarının üzerinden mızraklar savurarak koşan kimliksiz pikadorlar gibi arenaya inip benim Ahmet Hakan’ın yalanlarını ortaya çıkarmama engel olmaya çabaladılar.

Her yalan ortaya çıktığında başka bir yalanla geldiler.

Bu tür saldırıları hep denerler, sadece bana karşı değil, onların iktidar oyununu bozacağından korktukları herkese karşı denerler.

Hep de başarısız olurlar.

Bilmezler ki sahtekârlık mermisiyle dürüstlüğü vuracak tetikçi daha doğmadı bu dünyada…

“Ergenekon ve Medyadaki Algı Operasyonu” dizisinde sanırım okuyan herkese, ne tür algı operasyonları yaptıklarını, olayları nasıl çarpıttıklarını, gerçekleri nasıl sakladıklarını, nasıl yalan söylediklerini belgelerle göstermeye çalıştım.

Ben yalanlarını ortaya çıkarttıkça “bir de şu vardı” diye geldikleri her konunun cevabı da, belgeleri de var ama aralarından en önemlileri belgeleyerek asıl oyunu, “algı operasyonunu” ortaya çıkartabildiğim kanaatindeyim.

Asıl amaç da buydu.

Şimdi önemli olan soru:

Hürriyet okurları ve CNNTürk izleyicileri, nasıl bir oyuna getirilmek istendiklerini, nasıl onlara kendi “cellatlarının” sevimli gösterilmeye çalışıldığını, nasıl “yeni ittifakın” gücünü pekiştirmeye yönelik stratejiler uygulandığını bilerek ne yapacaklar?

Bu operasyonun kurbanı olacak mısınız?

Ergenekon’un yeni müttefikinin kim olduğunu unutacak mısınız?

Muhalefeti bölüp hepsini teker teker yeme stratejisinin sonunda herkesi yok etmeyi amaçladığını fark edecek misiniz?

Yaklaşan kanlı cinayetleri önleyebilmek için bütün muhalefetin bir arada durması gerektiği gerçeğini benimseyebilecek misiniz?

Türkiye’yle birlikte hepimiz tehlikedeyiz.

Algı operasyonlarının hedefi kim gözükürse gözüksün aslında hepimiz hedefiz.

Eğer yazdıklarım, bunların anlaşılmasına bir parça yardımcı olduysa, böyle korkunç bir vakitte her şeyi bırakıp zamanımı bu meseleye ayırdığıma değecek.

“Benim zamanımdan daha değerli bir sonuç oldu” diyebileceğim.

Ahmet Altan / 25 Mayıs 2016 / KAYNAK:P24 –

***

 

Reklamlar