Etiketler

, , , , ,

Balyoz Baransu 1Türkiye, bağırsaklarını temizleyecekti. Geçmişin karanlıkta kalan dosyaları aydınlanacak, askeri vesayetle, darbelerle mücadele edilecekti…

MEHMET BARANSU / HABERDAR (ÖZEL) –Yayınladığı belgelerle Türkiye tarihinde yeni bir dönemi başlattı. Balyoz belgeleri olarak tarihe geçen darbe planları çok konuşuldu, çok tartışıldı. Belki de AKP’nin şu andaki varlığını borçlu olduğu bu habercilik başarısı da, Türkiye’de cezasız kalmayan tüm başarılar gibi cezasız kalmadı.

Ve yaptığı bu haberler, yurt dışında ödüller alan Gazeteci Mehmet Baransu’nun, tutuklanarak cezaevine konulmasına neden oldu. Halen gazetecilik yaptığı için tutuklu olan Baransu, cezaevinde Balyoz ile ilgili tüm  gerçekleri Haberdar için yazdı…

BİLİNMEYENLERİYLE BALYOZ GERÇEKLERİ (1. BÖLÜM)

Türkiye, bağırsaklarını temizleyecekti. Geçmişin karanlıkta kalan dosyaları aydınlanacak, askeri vesayetle, darbelerle mücadele edilecekti.

Toplum gibi devlet de geçmişle yüzleşmek istiyordu. Demokrasi mücadelesine büyük destek vardı.

İşte böylesi bir dönemde, önce 3 DVD-1 CD, sonra bir bavul dolusu belge bana verildi. Taraf’ta haber yaptık…

Bavul içerisinde, bir dönemin karanlık sayfalarını aydınlatacak planlar, ses kayıtları, yazışmalar, dokümanlar vardı. Belgeler, 2002-2003 yıllarıyla ilgiliydi.

 28 Şubat’ın  izlerinin  silinmediği  günlerdi.  2002’nin Kasım  ayı. AK Parti, tek  başına iktidara  gelmiş, asker  hareketlenmeye  başlamıştı. Yine  bildik, tanıdık  hazırlıklara  başlamıştı. 28  Şubat sürecinde Ankara-Gölcük hattı, “Batı Çalışma Grubu” adıyla harekât merkezi olmuştu. Bu kez adres İstanbul 1. Ordu Komutanlığıydı. Ordu Komutanı ise 28 Şubat’tan aşina olduğumuz Çetin Doğan’dan başkası değildi.

“Darbe, muhtıra, milli mutabakat hükümeti, tutuklama, askeri cezaevi…” gibi bu ülkenin siyasi tarihinden eksik olmayan yüzlerce plan yapılmıştı. Doğan ve komutasındaki ekip, 250 binden fazla insanı tutuklamaktan söz ediyor, stadyumlarda toplayıp, sorgulamak, hapse atmaktan bahsediyordu.

Plan yapmakla kalmamışlardı. Bir de bu planların ses kayıtlarını almışlardı.

“DARBE PLANLARINDAN ANKARA’DA HERKES HABERDARDI”

2002’nin son çeyreğinde başlayıp, 2003’ün ilk çeyreğinde hayata geçirilen planlardan Ankara dâhil herkes haberdardı.

Bavulda, herkesin haberdar olduğu bu darbe girişiminin izleri, belgeleri, ses kayıtları, dokümanları vardı.

 Yaklaşık 15 aydır  cezaevindeyim.  Suçum; gazeteci  olmak, haber  yapmak. 2003  yılındaki “cunta  oluşumunu”  kamuoyuyla  paylaşmak.

Altı yıldır balyoz ekseninde  yaşanan tartışmaları aslında hepimiz biliyoruz. 17-25 Aralık sonrası bir anda “kumpas” denilerek kapatılan bir davanın, haber yapıp, “devletin gizli belgesini temin, ifşa” suçlamasıyla tutuklanan son temsilcisiyim.

Belgelere “sahte” diyenler, aynı belgeleri bu kez gerçek kabul edip, devletin gizli belgesi olduğuna hükmedip, beni tutukladılar.

Kafası karışıktı devletimizin ve onu yönetenlerin. Siyasetin emrine giren hukukun da kafasının karışması kaçınılmazdı. Aynı anda aynı belgeler için hem “sahte” hem “devletin gizli belgesi” deniliyordu.

“İTİRAFÇI OLMAMI TEKLİF ETTİLER”

15 aylık tutukluluğum bitmek üzere ve halen belgelerle ilgili bir karar verilebilmiş değil. Devlet gibi “adliyenin” de kafası karıştığından, henüz iddianamem hazır değil. Bir örgüte bağlamak için çalmadık kapı bırakmadılar. Sorunlu ve mahkemelik olduğum bir isimden tutun, “kullanışlı aptallara” kadar bir dizi yöntem denediler. İftira attılar. Geldikleri son nokta ise “itirafçı olmam” teklifiydi. Bunu da iki ay önce Sulh Ceza hâkimleri marifetiyle yaptılar.

Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla tekrar yargılaması yapılan Balyoz Davası, iki celsede sonuçlandırıldı. Tüm sanıklar beraat ettirildi.

Beraat kararı kesinleşecek derken, bu kez Başsavcılık mahkeme kararına itiraz etti. “Darbeyi toptan aklayamazsınız, 7 kişi yönünden hükümeti devirmeye teşebbüs gerekçesiyle kararı temyize götürüyorum” dedi. Yargıtay’a temyiz dilekçesi sundu.

Savcı, temyiz dilekçesinde altı yıl önce Taraf’ta ne yazmışsak benzer gerekçeler ileri sürdü. Başsavcı vekilini “kumpasçı” ilan edemediler, çünkü yeni HSYK’nın ve hükümetin görevlendirdiği bir isimdi. “Paralele” bağlayamadılar.

Savcının temyiz dilekçesindeki aynı gerekçeleri yazmıştık ama haber yaptım diye ben tutuklanırken, Başsavcı vekili görevine devam ediyordu.

“DEVLETİN KAFASI KARIŞIKTI” 

Dedim ya devletin kafası karışıktı. Bir yanda herkesin 2003’te ne olduğunu bildiği ve kapatamayacakları bir darbe planı, öte yanda zoraki kullanmak zorunda kaldıkları “kumpas” kelimesi ve beraat ettirdikleri kişiler.

Devlet gibi muhalefetin de kafası karışıktı.

Balyoz’da korkunç ses kayıtları olan Engin Alan’ı parlamentoya taşımıştı MHP. Sonra partiyle ilişiği kesildi. Alan’ın gitmesiyle, MHP’nin Balyoz’a bakış açısı da değişti.

Genel Başkan  Yardımcısı Celal  Adan, 7 Haziran  2015 seçimi  öncesi,  “Balyoz’un”  darbe planı  olduğunu söyledi.  Adan’ın sözleri,  MHP Genel  Başkanı Devlet  Bahçeli’ye  hatırlatıldı; Sayın  Bahçeli, “Bu  sözlere  katılıyorum, aynı fikirdeyim” dedi.

Bahçeli, Balyoz ve darbe tartışmalarını bir adım öteye taşıdı: “2002-2007 yılları arasında darbeleri önledik. Türkiye’nin önünü açtık. Emekli generaller o dönem partimizle uğraşıyordu. Onlara, ‘elinizi partimizden çekin dedik.”

AKP’LİLER BİR YANDAN ‘KUMPAS’ DEDİ, DİĞER YANDAN ‘BALYOZ DARBEDİR, BİZ ÖNLEDİK’ DİYE AÇIKLAMA YAPTI

AKP’de de  kafalar karışıktı.  Bir yanda 17-25  Aralık sonrası  Yalçın  Akdoğan’ın  dillendirdiği  “kumpas” iddiası,  öte yanda  “Balyoz darbedir,  biz önledik” diye  açıklama yapmak  için sıraya giren  AKP’li bakanlar,  vekiller.

Son açıklama 27 Şubat 2016 günü Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’dan geldi. Katıldığı bir programda, Balyoz’un darbe planı olduğunu, bunu da kendilerinin önlediğini açıkladı. “Balyoz, Ergenekon, Kafes, Yakamoz, Eldiven darbe teşebbüslerine ülke sahne oldu…” dedi.

Adalet Bakanı’nın “darbe” sözü, Akdoğan “kumpas” açıklaması hücrede gülümsetti beni. Akdoğan’ın kulağına “kumpas” diye fısıldamak istedim.

Sonra Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bir açıklama yaptı. Balyoz’un darbe planı olduğunu belirtti. Mart ayının son günleriydi. Bu sözleri duyunca hücremde ağzımdan “öyleyse benim burada işim ne” diye bir cümle çıktı.

Sayın Erdoğan  ve Bozdağ gibi  eski Bakan Ömer  Dinçer de  Balyozla ilgili  açıklama yaptı.  Dinçer’in  açıklamaları en  önemsediğimdi.  Çünkü, 1.  Ordu’da  hareketlilik  olduğu dönemde, 2003 yılında, kendisi Başbakanlık Müsteşarlığı görevini yürütüyordu. Tüm gelişmeleri bilen birkaç isimden biriydi. Başbakanlığa an be an bilgi geliyordu ve Dinçer de ilk vakıf olan kişilerdendi.

Dinçer, “Balyoz bir darbe planı” dedi ve mahkemenin olayı kapatmasını kabullenemediğini söyledi. Bazılarının aklanıp, bir de devletten milyonlarca lira tazminat almasını içine sindiremediğini de açıkladı.

Saray ve AK Parti yönetimiyle henüz yol ayrımına girmediği günlerde, Hüseyin Çelik de  Hürriyet gazetesine röportaj verdi ve “Kumpas iddiasına inanmıyorum. Balyoz bal gibi darbe planıdır” dedi. Çelik, mahkeme aşamasında bazı sanıklara haksızlık yapılmış olabileceğini de sözlerine ekledi.

 İçişleri Bakanı  Efkan Ala ise bir  AKP kongresinde  hızını alamadı;  “Ergenekon,  Balyoz ve Sarıkız  darbe  teşebbüslerini biz  bertaraf ettik”

“Kumpas” iddiasını ortaya atan Akdoğan yalnız kalmıştı. AKP Genel Başkan Yardımcısı Ayhan Sefer Üstün de “Balyoz bal gibi darbedir. Balyoz, Sarıkız, Ergenekon, Ayışığı bilmem bir sürü isimle bu gidişatın önünü kesmek için planlar yaptılar, darbe girişimi yaptılar” dedi.

CHP HARİÇ HERKES BALYOZUN DARBE PLANI OLDUĞU KONUSUNDA HEMFİKİRDİ

Havalandırmada “volta atarken”, Balyoza yeniden yargılama yolu açan Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Haşim Kılıç’ın da konuyla ilgili konuştuğunu öğrendim.

Balyoz kararını inceleyen heyetin başkanıydı. Dosyayı biliyordu. “Sahte, kumpas” iddiaları önlerine gelmiş, dosyayı incelemişlerdi. 5 Nisan 2016 günü Gaziantep’te bir konferansa katılmış ve Balyoz’un darbe planı olduğunu o da söylemişti; “Bu işin sorumlusu vardır. Sorumlusu da komuta mekanizmasıdır. Garip yüzbaşı, albaydan ne istiyorsun. Hepsini aynı çuvala dolduruyorsun. Biz hak ihlali var dedik ve insanların tahliye olmasını sağladık. Ülkenin rahatlamasına sebep olduk.”

Hücremde, bu açıklamaları duyup, bir de demir parmaklıklar, tel örgüleri, duvarlarla yüz yüze gelince doğrusu tarif edemeyeceğim duygular içerisine girdim. Darbeler ve darbecilerle arasına bir türlü mesafe koyamayan CHP hariç, ülkenin tamamı Balyoz’un bir darbe planı olduğunda hem fikirdi.

DARBECİLER BIRAKILDI, DARBEYİ HABER YAPAN TUTUKLANDI

Darbeciler salınmış, bir gazeteci darbenin haberini yaptı diye tutuklanmıştı.

Balyoz artık kişisel davam oldu. Çünkü, bu davadan haksız yere tutuklandım. 17/25 Aralık sonrası oluşan ittifakla, darbe planının karanlık izlerini kimsenin silmesine artık izin vermeyeceğim. Bu dizi kafası karışık kişiler için.

Balyozu tekrar yargılayan mahkeme tüm sanıklara beraat kararı verdi. Sonra da bunun gerekçesini yazdı. Mahkemenin gerekçeli kararını bu ülkede tek bir aydın, gazeteci, hukukçu, siyasetçi maalesef okumadı.

Okumamışlardı ama gazetelerde yüzlerce yazı yazdılar, TV’lerde saatlerce konuştular. Davaya birileri “kumpas, sahte” demişti ve onlar da beyanları doğru kabul etmişti. Yüzlerce sayfalık gerekçeli kararı okumak bile “aydınlara” zor gelmişti.

BU DİZİYİ NEDEN Mİ YAZDIM?

Balyoz, “kumpas” değil başka nedenlerle kapatıldı desem buna acaba kaçınız inanır? Ya da bu ülkede bu gerçeği kaç kişi biliyor?

Sizin yerinize ben cevap vereyim. Sanırım hiç kimse.

Bu yazı dizisinde,  Balyoz davasının  hangi  gerekçelerle  kapatıldığını  okuyacaksınız.    “Kumpas” lafını  birilerinin neden  ortaya atmak  zorunda  kaldıklarını  göreceksiniz.  Okudukça  şaşıracağınızı  düşünüyorum.  “Bunları bilmiyorduk” diyeceğiniz çok ayrıntı olacak. Bazı detayları ilk kez okuyacak, ilk kez duyacaksınız.

Okuyacaklarınız binlerce ayrıntıdan sadece birkaçı olacak.

Hrant Dink’i ölüme götüren yazının, Balyoza aklama gerekçesi yapıldığını kaç kişi biliyor? Mahkemenin gerekçeli kararında “darbe ve cunta” oluşumunun artık suç olmaktan çıkarıldığı kararının olduğunu söylesem, acaba kaçınız buna inanır?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül dâhil AK Partililerin tutuklanma listeleri yapmak, “askerin göreviymiş.” “Muhtıra, milli mutabakat hükümeti kurma planını” mahkeme “kumpas, sahte belge” diye mi akladı yoksa başka nedenle mi?

Askerin “muhtıra verip, hükümeti yıkıp ardından milli mutabakat hükümeti kurması planını” mahkeme, “bu cümleler hoş olmamış” diye kapattığını kim yazdı bugüne kadar? Davanın “kumpas” değil buna benzer gerekçelerle kapatıldığını kaçınız biliyor?

“2007 yılında piyasaya çıkan fontla yazıldı, bu yüzden bu belgeler sahte” dedikleri “sahte belgeyi”, sanıklardan birinin kabul ettiğini biliyor muydunuz? Bu itirafa rağmen, mahkeme bu belgeleri nasıl görmezden gelip kapatmış sizce?

“Sanık belgeyi kabul etti ama bizce darbe amacıyla değil, yapsa yapsa şu amaçla yapmıştır” diye bir gerekçe bulunduğunu bu ülkenin hangi gazetesi yazıp, televizyonu haberleştirdi?

Vesayet odaklarının, derin devlet sözcülerinin bugünlerde tekrar ortaya çıkması tesadüf mü? “Güneydoğu’da asker sokağa tank çıkaramıyor. TSK İç Hizmet Kanunu 35. Maddeyi değiştirelim” teklifiyle, Balyoz kararının bir bağlantısı var mı?

Bu dizide “kumpas” algısıyla kapatılmak istenen davayla ilgili işte bu ve benzer yeni detay ve skandal kararları okuyacaksınız.

Bu davayı kapatan Mahkeme Başkanı’nın, bir ay önce “Daire Başkanı” yapıldığı haberini hücremde okumak da doğrusu beni şaşırtmadı.

Bu yazı dizisiyle, Türkiye’nin bir darbe davası yargılamasını maalesef nasıl eline yüzüne bulaştırdığına tanıklık edeceksiniz.

Balyoz’da mahkûmiyet kararı veren mahkeme toptancı anlayışla “suçlu-suçsuz” ayrımı yapmadan, tümden cezalandırma yöntemi seçmişti. Yeni mahkemenin bu yanlışları düzelteceği beklenirken, onlar da toptancı anlayışla “aklama” yöntemini seçti.

TÜRKİYE TARİHİ BİR FIRSATI KAÇIRDI

Türkiye bu her iki mahkemenin de yargılama yöntemiyle maalesef tarihi bir fırsatı elinden kaçırdı.

Dün olduğu gibi bugün de kararlar mahkemelerde değil, “mahkeme dışında” veriliyor. Hakimlere de o verilen kararı sadece okumak düşüyor.

Bu ülkenin İslamcıları ve dindar olduğunu söyleyen muhafazakâr kesimi, bugünlerde “koltuk, para, villa, makam, mevki, saltanat, iktidar, güç” gibi kavramlarla “derin” bir uykuda. Bu “derin” uykudan uyandıklarında, eski devletin köşe taşlarını, birilerinin kendilerine nasıl döşettiklerini görecekler.

Yazı dizisini iki bölüm olarak ele aldım. Önce konunun daha iyi anlaşılması için dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman’ın geçen yıl piyasaya çıkan kitabından alıntı yapacağım. Kitapta, kamuoyuna yansımayan çok bilgi var. Ardından da Balyoz’u kapatan mahkemenin gerekçeli kararından küçük bir bölümü sizlerle paylaşacağım.

Yazı dizimle ilgili eleştiri ve yorumlar mutlaka olacaktır. Tüm eleştirileri hapishanede de olsam dikkatle takip edeceğimi söyleyeyim.

TUNCAY OPÇİN İSMİNİ NEDEN ORTAYA ATTILAR?

“Tuncay Opçin  bavulu verdi”  iftirası ve yalanını  atanlar da bu  yazı dizisini  dikkatle takip  etsinler.

Aramızdaki husumet nedeniyle, çocuklarımın annesi olan bir kadının iftiraları… Çocuklarımdan dolayı bugüne kadar hiç konuşmadım ama mahkemede herkes iftiralarına cevap verecek. Sümeyye Erdoğan suikastı yalanını hazırlayan isimlerle irtibatlar…

“Kullanışlı aptal” ve onun perde arkasındaki “kullanıcılarına” gelince. Opçin iftirası öylesine atılmış bir iftira değil. Balyoz iddianamesinde aslında bu iftiranın izleri ve nedeni var. Opçin’in niçin bu dosyaya katılmak istendiğini iddianameyi okuyunca anlıyorsunuz. “Baransu, Opçin’e belge verdi” derseniz anlarım da belge aldı yalanınız komik kaçıyor.

Opçin’e verdiğim belgelerle yaptığı haberler havuzun Aktüel dergisinde, arşivlerde. Tıpkı havuzun Sabah’ında şu sıralar çalışan, Yeni Şafak gazetesinde istihbarat müdürlüğü yaparken bir ismine verdiğim belgeler gibi.

“Kullanışlı aptalın” üniversitede okurken bugün adına “paralel” denen cemaatin çok önemli görevlerinde bulunduğunu yazman ve konuyu araştırmamla, iftirasının aynı döneme denk gelmesi de tesadüf olmasa gerek.

Bir de kaset olayı var…

Opçin, 2003 yılında acaba hangi haber ve haberleri yaptı da birilerinin planı alt-üst oldu? Opçin ne yazmıştı, nerede tanık olmuştu? “Balyoz kasetleriyle, Opçin iftirası arasında nasıl bir bağlantı vardı? Bu ismi niçin ortaya atma ihtiyacı hissettiler?

Bu notların ardından yazı dizisine Aytaç Yalman’ın kitabındaki gün görmemiş itiraflarla başlayayım… ****10 Mayıs 2016****

2.BÖLÜM:

Balyoz Baransu 21. Ordudan çalınan Balyoz belgelerini gazetecilere Erdoğan sızdırdı…

MEHMET BARANSU /HABERDAR (ÖZEL)  – Orgeneral Aytaç Yalman. “Rutin dışına çıkılan” seminerin yapıldığı dönemde Kara Kuvvetleri Komutanı. Dönemin 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın komutanı.

Yalman’ın bu koltuğa oturması tartışmalı olmuştu. 2002 Ağustos YAŞ’ında, K.K.K’na Orgeneral Edip Başer’in atanması beklenirken, Jandarma Genel Komutanı olan ve emeklilik hazırlıklarına başlayan Yalman, sürpriz şekilde bu koltuğa oturdu. Aynı dönemde, Çetin Doğan’ın da dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’yla görüşüp, K.K.K için söz aldığı konuşulmuştu.

ÇETİN DOĞAN KIVRIKOĞLU İLE GÖRÜŞÜP K.K.K İÇİN SÖZ ALDIĞINI AYTAÇ YALMAN DOĞRULADI

 Bu iddia o günlerde yalanlandı. Ancak yıllar sonra iddianın doğru olduğu ortaya çıktı. Çetin Doğan’ın K.K.K koltuğu için söz aldığını, Aytaç Yalman açıkladı. Bu makama gelemediği için, bazı hukuk dışı hareketler içerisine girdiğini söyledi. Yazdığı kitapta detayları açıkladı.

Doğan, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na oturamamıştı. 1. Ordu Komutanı olduğu dönemde Yalman’ı tasfiye edip bu koltuğa göz diktiği iddia edildi. Yalman, bu iddiaları da kitabında doğrulamış.

Komutanların birbirleriyle koltuk savaşı verdiği böylesi bir dönemde, AK Parti tek başına iktidara geldi. Orduda bir grup bu durumdan rahatsızlık duydu.

KARA KUVVETLERİ KOMUTANI OLAMADIĞI İÇİN SİLAH ARKADAŞLARINA KIZGIN OLAN ÇETİN DOĞAN DÜĞMEYE BASTI

28 Şubat’ın kudretli generallerinden Çetin Doğan, rahatsızlık duyanların başında geliyordu. 1. Ordu Komutanı olarak ilk düğmeye basan isim oldu. Kara Kuvvetleri Komutanı olamamıştı, silah arkadaşlarına da kızgındı.

Mart ayının ilk haftasında, sorumlu olduğu komutanlığın, rutin yıllık seminer programı vardı. Doğan, hazırlıklara çok önceden başladı. Yalnız bu hazırlık, daha önceki seminerlere göre çok farklılık arz ediyordu. “Rutin dışına” çıkılıyordu, Ankara gelişmelerden rahatsızdı.

Çetin Doğan, irtica adı altında, “Sıkıyönetim, muhtıra, Milli Mutabakat Hükümeti” gibi sonucu bir müdahaleyle neticelenecek bir planı, seminerde görüşeceğini söyledi.

ÇETİN DOĞAN ‘PLAN YAPILMAYACAK’ EMRİNİ DİNLEMEDİ

Ankara, Genelkurmay ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı bunun ne anlama geldiğini biliyordu. “Bu plan yapılmayacak” diye emir verildi. Emir yazılı halde “ivedilikle” Çetin Doğan’a gönderildi.

“Yapılmayacak” emrine rağmen Doğan, emri altındaki 56 birliğe yapılmayacak denilen planı gönderdi. Hazırlıkları buna göre yapmalarını istedi. Doğan, hem Genelkurmay Başkanlığı’na hem de Kara Kuvvetleri Komutanı’na “başkaldırmıştı.” “Emrinizi dinlemiyorum” diyordu.

12 EYLÜL DARBE VE BAYRAK HAREKAT PLANLARI ARŞİVDEN İNDİRİLİP GÜNCELLENDİ

Bununla da kalmayıp, amacını iyice açık eden başka bir emir daha verdi. 1. Ordu Komutanlığınca hazırlanan ve arşivlerde olan, “12 Eylül Darbe Planı”, “Bayrak Harekât Planı’nı” da arşivlerden indirtti. “Güncelleyin, 2003 yılına uyarlayın, tüm planlarınızı buna göre yapın” emri verdi.

Bayrak Harekât Planı demek, 12 Eylül gibi bir müdahalenin kapıda olduğunun habercisiydi.

Karşı çıkan komutanlar ya tasfiye edilecek ya da korkutulup zorla bazı şeylere mecbur bırakılacaktı. Bayrak Harekât Eylem Planı’nı güncelleyip, 2003 yılına uyarlama görevi Albay Süha Tanyeri’ne verildi. Daha sonra general olacak bu ismi Türkiye 2006-2007 yılında tekrar duyacaktı.

BALYOZUN ‘JENERİK’ TOPLANTISINI YASEMİN ÇONGAR DEŞİFRE ETTİ

Amerika’da, Hudson Enstitüsü’nde bir toplantı yapılmış ve o toplantıda Taksim’de bomba patlatılması, Anayasa Mahkemesi Başkanı Aysel Tuğcu’nun öldürülmesi gibi korkunç planlar konuşulmuştu. O toplantıya da “jenerik” denilmişti. İşte bu planların konuşulduğu toplantıda Tanyeri de vardı.

Bu toplantıyı Milliyet gazetesi kamuoyuna duyurdu. Yasemin Çongar’ın haberi kısa bir süre sonra doğrulanmak zorunda kaldı.

12 EYLÜL DARBE PLANI SOKAK SOKAK 2003 YILINA UYARLANDI

İşte böyle bir isme 12 Eylül darbe planını güncelleme emri verilmişti. 12 Eylül planını, sokak sokak 2003 yılına uyarladı. Basın bildirileri, sıkıyönetim planları güncellendi. Notlar alındı. Bir müdahale anında nüfus karşılaştırması, polis, jandarma gücü, ne kadar kuvvete ihtiyaç duyulacağı gibi çok ayrıntılı analizler yapıldı.

YÖNETİME EL KOYMA GİBİ YÜZLERCE PLAN HAZIRLANDI

Sıkıyönetim planları, muhtıra, meclisi feshetme, sokak sokak tankların konuşlandırılması, tutuklanacak, gözaltına alınacak kişiler, yönetime el koyma gibi, “rutin dışı” yüzlerce plan, bu kapsamda hazırlandı.

ANKARA VE MİT GELİŞMELERDEN HABERDARDI

 

Ankara, gelişmelerden haberdardı. Haberdar olan kurumlardan biri de MİT’ti. Cumhuriyet Yayın Yönetmeni İlhan Selçuk, Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay ve iki isim daha, MİT Müsteşarını o dönem ziyaret etmişti. Müsteşar, kendilerine 1. Ordu Komutanlığı’ndaki hazırlıktan bahsetmiş, Balbay da bunu Ergenekon operasyonlarında bilgisayarından silmeye çalıştığı günlüğüne not etmişti. 27 Mayıs benzeri bir harekât olduğunu da yazmıştı.

DARBE HAZIRLIĞINI O DÖNEMİN TÜM AKTÖRLERİ BİLİYORDU

O dönemin tüm aktörleri, bugün üç maymunu oynasalar da, 1. Ordu’daki darbe hazırlığından hepsi haberdardı.

BALYOZ BELGELERİ 1. ORDUDAN ÇALINIP GÜL VE ERDOĞAN’A VERİLDİ

Ankara gelişmelere karşı anbean teyakkuza geçmişti. Çetin Doğan’ın “rutin dışı planı” yakın markajdaydı. Bazı gazete ve gazetecilere “konudan haberdarız” diye bilgi sızdırıldı. Bazı belgeler, seminerden birkaç gün sonra 1. Ordu’dan çalınıp, dönemin Başbakanı Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan’a verildi. Çalınan belgelerden biri de seminerin ses kayıtları, bantlarıydı.

BELGELER GAZETECİLERE SIZDIRILDI

O dönem bir gazeteciye, Aktüel dergisine iki belge sızdırıldı. Amaç, Çetin Doğan’a, her adımından haberdar oldukları bilgisini vermekti. Darbe planını önlemek için haber yaptırılan o gazeteci, yıllar sonra benimle ilişkilendirildi. Adı Tuncay Opçin’di. Opçin iftirası ve yalanıyla, bir dönemin perde arkasını kapatmak istiyordu iktidar.

O günlerle ilgili tek satır bilgi sahibi olmayan ve o yıllarda cemaatin evlerinde kalıp, “cemaatin özel” işlerini yapan “kullanışlı aptal” ise iftiranın baş aktörlerinden biri olmuştu. Bu dizide bu iftiranın sebebini de yazacağım.

İşte böylesi bir dönemde, Aktüele haber sızdırılıp, Çetin Doğan’a mesaj verildiği günlerde, Doğan’ın üstündeki komutanlar da kendisini ve altındaki komutanları uyarmaya başladılar.

ÇETİN DOĞAN’IN EMRİNDEKİ BİRLİKLER BAŞKA KOMUTANLIKLARA ATANDI

Genelkurmay Başkanlığı ve K.K.K bir adım daha attı. Çetin Doğan’ın emrindeki birlikler, başka komutanlıkların emrine atandı. Tanklar, zırhlı birlikler Malatya’ya, Diyarbakır’a, Ankara’ya, Ege’ye kaydırıldı. Amaç, Çetin Doğan’ı emrinde asker olmayan bir komutan konumuna getirmekti. Öyle de oldu.

Doğan’ın By Pass ameliyatı olması, ameliyat sırasında Aktüel dergisine yaptırılan haber, Doğan’ın bunu hastane yatağında öğrenip, “çapraz duruşa geçme” öfkesi ve sonrasında yaşananlar, yol kazasını geçici olarak önledi.

ZOR YILLARIN İLK VİRAJI ÇETİN DOĞAN EMEKLİYE SEVKEDİLEREK AŞILDI

) Ankara, Başbakanlıkta oluşturulan bir ekip, Genelkurmay Başkanlığı ve K.K.K arasındaki irtibat, “Doğan’ın” planlarını bozdu. İlk hedef 30 Ağustos 2003’tü ve o tarih geldiğinde Çetin Doğan emekliye sevk edilecekti. Öyle de oldu, “Zor yılların” ilk virajı böylece kazasız belasız atlatıldı.

Bugün “görmedim, duymadım, bilmiyorum” diyen siyasetçi, asker ve bürokratlara bakmayın siz. Herkes, 1. Ordu’da o gün neler yaşandığını çok biliyor. “Balyoz kumpastır” diyen CHP yönetimi, Mustafa Balbay’ı çağırıp, kendisinden brifing alabilir.

ERDOĞAN’DAN GÜL’E, BAYKAL’DAN BAHÇELİ’YE KADAR HERKES HERŞEYİ BLİYORDU

Recep Tayyip Erdoğan’dan Abdullah Gül’e, Mustafa Balbay’dan İsmet Berkan’a, Hilmi Özkök’ten Aytaç Yalman’a, Deniz Baykal’dan Devlet Bahçeli’ye, Şenkal Atasagun’dan Ömer Dinçer’e herkes her şeyi biliyordu.

Bu isimleri çok bilinçli bir şekilde yazdığım notunu da düşeyim.

Herkesin bildiği bu darbe planıyla ilgili, yıllar sonra bana, bazı belgeler geldi. Önce 4 CD ardından bir bavul dolusu belge. Gazetem Taraf’la, yazı işleri ekibiyle belgeleri paylaştım.

Yıllardır gazetecilerin konuştuğu, devletin bildiği darbe planının ses kayıtlarından yazışmalarına, neredeyse tüm belgeleri elimizdeydi. Çetin Doğan’a yapmasını emrettikleri “Egemen Planı” dâhil. Gazetenin yönetim katında, yazı işleri belgeleri inceleyecekti.  Belgeler binlerce sayfaydı. İncelenip, yayına hazırlanacaktı.

O günlerde küçük oğlum dünyaya gelmiş ve doğduğu gün ağır bir kalp ameliyatı geçirmişti. Yoğun bakımda olduğu için de günümün büyük bir bölümü hastanede geçiyordu. Gazetede birkaç saat kalabiliyordum. Yazı işlerinin haberi yayına hazırlamasının iki nedeni buydu.

‘KULLANIŞLI APTAL’ BELGELERİ İNCELİYOR, ‘ŞU KISMI BEN YAZACAĞIM, BU KISMI BEN YAZACAĞIM’ DEYİP DURUYORDU

Gazete yönetiminde “kullanışlı aptal” da vardı. Yanılmıyorsam Yazı İşleri Müdürüydü. Belgeleri “şehvetle” inceliyor, “şu kısmı ben yazacağım, bu kısmı ben yazacağım” diyordu. “Ahmet Bey, şu planla şu ses kaydı birebir aynı” cümlesi odada yankılanıyordu.

“12 EYLÜL BAYRAK HAREKET PLANI BEN YAZMAK İSTİYORUM, SONRA DOKTORA TEZİ YAPARIM BUNU”

Aynı kişinin “12 Eylül Bayrak Hareket Planı’nı da ben inceleyip yazmak istiyorum Ahmet Bey. Sonra doktora tezi yaparım bu bölümü” cümleleri ise halen kulaklarımda.

HABER YAYINLANINCA BİLMEDİKLERİMİZİ DE AKP’NİN KURUCULARI BİZE ANLATTI

Belgeleri inceleyip, korkunç planları, ses kayıtlarını, el yazılı notları, ıslak imzalı belgeleri görünce, darbe planını manşetten kamuoyuna duyurduk. Taraf gazetesi haber yaptıkça, hükümet yetkilileri, siyaset dünyası, AK Parti’nin kurucuları haberdeki iddiaları doğrulamak bir yana, bilmediğimiz bazı detayları anlatmaya başladılar. Yıllar önce kendilerine de bazı belgeler geldiğini, konudan haberdar olduklarını açıklamalarıyla öğrendik.

Dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan ise, “hükümetimizi devirmek için neler konuşulmuş, ne planlar yapılmış, insan dinleyince ürküyor” dedi. Abdullah Gül’den Dengir Mir Mehmet Fırat’a, Hüseyin Çelik’ten Bülent Arınç’a birçok isim, darbe hazırlığından “bir şekilde” haberdar olduklarını açıkladılar.

ASKERİ VE SİVİL SAVCILIK SORUŞTURMA AÇIP BELGELERİ İSTEYİNCE TUTANAKLA TESLİM ETTİK

Haberimizin ardından savcılığa bazı aydınlar suç duyurusunda bulundu. Hem askeri hem sivil savcılık açtıkları soruşturma neticesinde bizden, elimizdeki belgeleri istediler. Kendilerine tutanakla teslim ettik.

Soruşturma devam ederken, Donanma Komutanlığı İstihbarat Şube’de, karoların altına saklanmış bazı belgelerin ele geçirildiği bilgisi ajanslara son dakika olarak düştü. Savcılık arama kararıyla belgeleri bulmuştu.

İddianame, dava aşaması, yargılama süreci, “sahte delil” iddiaları, mahkemenin kararı, Yargıtay aşaması derken, konu Anayasa Mahkemesi’ne taşındı.

YALÇIN AKDOĞAN’IN “MİLLİ ORDUYA KUMPAS KURULDU” ÇIKIŞI DARBE DAVALARININ DÖNÜM NOKTASI OLDU

Anayasa Mahkemesi de bazı tanıkların dinlenmediği, delillerin tartışılmadığı gerekçesiyle, yeniden yargılama kararı verdi. 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturması sonrası Yalçın Akdoğan’ın “milli orduya kumpas kuruldu” çıkışı, “darbe davalarının” dönüm noktası oldu. AKP, yıllardır “derin devlet” dediği gruplarla ittifak kurma ihtiyacı hissetti.

AKP DERİN DEVLETLE İTTİFAK KURUNCA BALYOZ DAVASI KAPATILDI

Yeni ittifak sonucu, Balyoz davası hemen kapatıldı ve tüm sanıkların beraatine karar verildi.

Mahkemenin bu kararına, Anadolu Başsavcılığı, 7 kişi yönünden itiraz etti. Bu 7 ismin darbe hazırlığı içinde olduğunu, mahkemenin beraat kararı vermesinin doğru olmadığını gerekçeleriyle açıkladı. Karara itiraz edip, konuyu Yargıtay’a taşıdı.

Askeri vesayetle mücadelem, haberlerim, ardından MİT-Uludere ve 17-25 Aralık süreciyle ilgili yazdıklarım hem AK Parti’yi hem de askeri çok rahatsız etmişti. Yeni ittifakın “ortak düşmanı” olarak hapse atıldım.

“Devletin gizli belgesini temin, ifşa” gibi uyduruk bir gerekçeyle. Belgeler “sahte” diye Balyozcuları aklamışlardı ama beni tutuklarken sahte denilen belgelerin devletin “gizli belgesi” olduğunu söyleyip beni tutukladılar. Tam bir Aziz Nesin’lik durumdu. Akıl tutulması.

AYTAÇ YALMAN VE KİTABI

Böylesi bir ittifakla kapatılan süreçle ilgili, Aytaç Yalman, 2014 yılı Aralık ayında iki ciltlik kitap yayımladı. “Zor Yılların Sessiz Tanığı” adlı kitabın ikinci cildinde, 2003 yılında, seminer adı altında yapılan darbe toplantısına, dava aşamasında yaşananlara genişçe yer verdi.

Mahkemede tanık olarak “hiçbir şey anlatmamıştı” ama kitabında yüzlerce ayrıntıya yer vermiş. Çetin Doğan ve bazı arkadaşlarının, emir komuta zinciri dışına çıkıp, bir takım icra-i faaliyetler içine girdiğini yazmış. Doğan ve beraberindeki bazı komutanları “üstü kapalı uyarmış.”

“Üstü kapalı uyarının” ne anlama geldiğini, komutanların bunu anladığını kitabına not olarak düşmüş. Uyardığı kişilerin isimlerini, yazmakla kalmayıp, yer-mekân, tarih gibi ayrıntılar vermiş.

Yalman’ın kitabında, Balyoz’la ilgili anlattığı bölümü okuduğunuzda, Çetin Doğan’ın bir “darbe hazırlığı” içinde olduğunu çok net görüyorsunuz.

AYTAÇ YALMAN HİÇBİRŞEY YAPMADI

Çetin Doğan’ın hırslarını, K.K.K olamamasının verdiği öfkeyi, “rutin dışına” çıkmasını anlatan Yalman, “mahalle baskısından” olsa gerek, tüm planları, “emre itaatsizlik” olarak geçiştirmiş. “O dönem gereğini de yaptım” diye de eklemiş. Ancak Yalman’ın hiçbir şey yapmadığını, yasal yollara başvurmadığını da hepimiz biliyoruz.

Kitap çıktığında Hürriyet gazetesinden Çınar Oskay’a Mart 2015’te bir röportaj vermişti Yalman. Röportajda, Balyoz’da yargılanan isimler arasında “suçlu olan kişilerin” olduğunu söyledi.

Röportajdaki itiraflardan çok daha fazlası kitabında var. 2003 Mart ayı ve sonrasında yaşadıklarını kısmen anlatıp, “günün şartlarını da dikkate alarak”, “darbe ve cunta” kelimelerini kullanmamaya özen göstermiş.

MAHKEMEDE SUSAN YALMAN KİTABINDA KONUŞTU

Kitap, 2014 Aralık ayında piyasaya çıktı. Balyozu kapatan mahkeme ise 31 Mart 2015’te kararını açıkladı. Mahkeme, kitaptaki ayrıntılara ve gerçeklere hiç girmemiş. Yalman’a tanık olarak iki soru sorup, konuyu kapatmış. Mahkemede susan Yalman, kitabında konuşmayı tercih etmiş. Sebebini ise kitabı okudukça anlıyorsunuz.

Mahkeme sürecinde silah arkadaşları tarafından “lince” maruz kaldığını düşünmüş. “Hakaret ve iftiralar” kendisini bir anlamda yazmaya itmiş. Eleştiriler karşısında, Çetin Doğan ve bazı komutanları hedef gösterip şunu yazmış; “Beni suçlayacağınıza, sizi bu duruma düşüren suçluları suçlayın.”

İki ciltlik kitapta, yaklaşık 180 sayfa Balyoz’a ayrılmış. İkinci cildin 297-447’inci sayfa aralığında konu ele alınmış. Kitabın diğer bölümlerinde de zaman zaman yine Balyoz’a girilmiş. Kitabı okuduğunuzda “2003’te yaşananları aslında herkesin bildiğini, ancak susmayı tercih ettiklerini” de görüyorsunuz.

YARIN: Gizli olmayıp, Balyoz yargılamasında tüm sanık ve avukatlara verilen, medyaya dağıtılan belgeyi yayımladığım için tutuklandım. 11 Mayıs 2016

****

Balyoz Baransu 3

Heyet suçu suçla kapattı, olmayan gerekçe ile Balyoz aklandı!

Yalman, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirildiği 2002 yılı Ağustos ayından iki ay sonra, muhatap olduğu olaylarla başlıyor konuyu anlatmaya; “Eylül ayı içinde bir gün Kurmay Albay Ali Er (daha sonra tuğgeneral) Milli Güvenlik Kurulu’yla ilgili bazı bilgileri bana arz ettikten sonra ‘size bir hususu arz etmek istiyorum’ dedi. Ve benim bir yılımı doldurmadan görevden ayrılacağımı, bu konunun yoğun bir şekilde konuşulduğunu ifade etti.”

 

Kamuoyu çok bilmese de bu olay Ankara’da çok konuşulmuştu. İddiaya göre, Yalman gidecek, yerine Çetin Doğan gelecekti. Benzer iddia dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök için de konuşuluyordu.

Albay Ali Er’in bu bilgisi üzerine yaşananları ise şöyle anlatıyor Yalman; “Kısa bir süre sonra Haber Türk televizyonu muhabiri Taki Doğan imzasıyla bir köşe yazısı yayımlandı. Bu yazıda benim sağlık sebebiyle görevden ayrılacağım konusuna yer veriliyordu.”

Yalman, yıllar sonra Taki Doğan’la görüştüğünü ve bu haberle ilgili bazı bilgileri öğrendiğini söylüyor. İsim yazmasa da bu dedikoduyu kimlerin çıkardığı konusunda adres de göstermiş.

Yalman kitabında, Malatya İnönü Üniversitesi’nde ele geçirilen bir CD’den ve içeriğinden bahsediyor. Kendisinin bilgisi dışında Aralık 2002’de, bir toplantı yapıldığını, kendisinin mi yoksa Hilmi Özkök’ün mü saf dışı bırakılmasının konuşulduğunu kitabına almış. Aralık 2002 tarihi ilginç. Çetin Doğan’ın düğmeye basıp, tüm birliklere emre aykırı yazılar gönderdiği dönem.

Yalman bu toplantının ardından, şahsını hedef alan mektuplar aldığını, bunları o dönem Kurmay Başkanı olan Org. İlker Başbuğ’a verip, söylediği adreslere göndermesini emrettiğini yazmış kitabında. “Adresin” neresi olduğu ise kitapta yazmıyor. Ancak anlatımlarından bu adreslerin, İstanbul ve Ankara’da önemli bazı komutanlıklar olduğu anlaşılıyor.

Tüm bu bilgileri alt alta yazdıktan sonra, Albay’ın kendisine getirdiği bilginin de Malatya İnönü Üniversitesi’nde ele geçirilen CD’deki konuların da doğru olduğunu söylüyor;  “Bütün bu yaşananların, belli bir merkezden yönetildiğini bilahare öğrendim. Kuşkusuz çok üzüldüm. Özellikle emek verdiğim insanların böyle bir davranış içinde bulunmaları daha da hazin oluyor.”

Yalman isim vermese de kitabının ilerleyen bölümlerinde “emek verdiği” bazı isimleri yazma ihtiyacı hissetmiş. Onlara kızgınlığını saklamamış.

Kendisinin görevden alınacağı bilgisini verdiği satırlardan hemen sonra, Mustafa Balbay’ın Cumhuriyet gazetesinde haberleştirdiği “Genç Subaylar Rahatsız” manşetini hatırlatma ihtiyacı hissetmiş. Birilerine “ince” bir mesaj göndermiş.

TATBİKAT PROGRAMLARI YILLIK BELİRLENİR

Balyoz haberini yazdığımızda, “tatbikat ve seminer” kavramları çok tartışılmış. Darbe toplantısı diyenlere, “darbe toplantısı değil, seminer, tatbikat, harp oyunu oynandı” karşılığı verilmişti. Çetin Doğan da sık sık bunu iddia etti.

Ancak, Yalman kitabında bu açıklamaları yalanlayan satırlara yer vermiş. Okurların konuyu daha iyi anlayabilmesi için “Tatbikat ve Seminer Programının” ne anlama geldiğini, planlamanın nasıl ve ne zaman yapıldığını, ayrıntılı olarak anlatmış.

Kitabında tatbikat programlarının yıllık olarak Genelkurmay Başkanlığı tarafından belirlendiğini, planda tatbikat yapacak birlik ve tatbikatın konusunun özet olarak yazıldığını anlatıp, konuyu detaylandırmış.

Bu kadar ayrıntıya girmesinin nedeni ise şu; 2003 yılındaki tatbikat programı çok önceden belirlenmesine ve Çetin Doğan’a sunulmasına rağmen, Doğan’ın buna uymaması. Hem Kara Kuvvetleri Komutanı’nı hem de Genelkurmay Başkanlığı’nı dinlemeyip, belirlenen konu yerine kendi planını uygulaması. Kitapta ayrıntılar verilerek okura, “Çetin Doğan gerçeği söylemiyor” demeye çalışmış.

Ardından biraz daha ayrıntıya girip, Çetin Doğan’la o gün yaşananları anlatmaya başlamış. Aralık 2002’de Doğan, 1. Ordu’da EMASYA planı uygulayacağını komutanlığa bildirmiş. Doğan’ın yazılı bu talebi, Kurmay Başkanı olan İlker Başbuğ tarafından Yalman’a iletilmiş.

Yalman bunu uygun görmeyip, reddetmiş. Hatta,“Genelkurmay Başkanlığı’nın belirlediği planı, Egemen planını uygulayacaklar” diye de yazılı emir vermiş.

Yalman’ın yazılı emrine rağmen, Çetin Doğan’ın emirleri dinlemeyip, “EMASYA” adı altında plan yaptığı ortaya çıkıyor. Yalman, seminer sonrası Tuğgeneral Tevfik Özkılıç’tan, Doğan’ın seminerde emrine uymadığını öğreniyor; “EMASYA planı oynanmış. Vermediğim emirleri de yetki ve sorumluluklarını aşarak emir olarak yazmış.”

“Yazmış” dediği ve suçladığı ikinci isim ise İlker Başbuğ. O dönem kendisinin Kurmay Başkanı olan Başbuğ’u, kitapta eleştirmekle kalmayıp, suçlamış ve adeta “topa tutmuş.”

“2002 sonu ve 2003 başında terör ve irticai faaliyetler asgari düzeyde idi. Bu nedenle EMASYA’nın oynanması için önemli bir neden yoktu” diyen Yalman, seminerin aslında başka bir amaç için oynandığını da satır arasında deşifre etmeye çalışmış.

Yalman, bu bölümde Taraf’taki haber ve yayımladığımız bir belgeyi kitabına konu etmiş. Belge, Çetin Doğan’a gönderilen ve darbe planının gizlendiği OEYTS planının oynanmamasıyla ilgili emir. Emre ekleme yapıldığı iddiasında da bulunmuş Yalman; “Mesajı, belgesini gazetede gördüm. Şifahen söylenen husus, EMASYA ile ilgili idi. Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryo’dan (darbe planının kamufle edildiği plan. M.B.) söz edilmedi. Sonradan gördüğüm mesaj emrinde de böyle bir husus yoktu.”

TUTUKLANMA GEREKÇEMDEN BİRİ BU YAZI

Burada araya girip şu bilgiyi sizlerle paylaşayım. Tutuklanmama neden olan devletin gizli belgelerinden biri de işte bu yazı. Gizli olmayıp, Balyoz yargılamasında tüm sanık ve avukatlara verilen, medyaya dağıtılan bu belgeyi yayımladığım için tutuklandım.

Tekrar kitaba ve konuya döneyim. Yalman devam ediyor.

BAŞBUĞ MESAJA EMİR EKLEMİŞ

“Ayrıca, mesajın birinci maddesine emrim yazılmıştı. 2. Maddesinde emrimin dışında bir madde daha ilave edildiğini gördüm. Söz konusu yazının emrime aykırı olduğunu sonradan öğrendim. 1. Ordu bir disiplin ihlali yaparak kuvvetin emrini almadan ast birliklere (56 adrese) emir veriyor.”

Yalman’ın “emrim dışında bir madde eklendiği” dediği madde, darbe planlarını kamufle etmek için hazırlanan “irtica” adı altındaki plan. Fatih bölgesinde kargaşa, ayaklanma ve devamında olayların tırmandırılıp, sıkıyönetim ilanı. Hükümetin düşürülmesi vs…

Yalman, Kurmay Başkanı olan İlker Başbuğ’un bu ikinci maddeyi kendisinden habersiz olarak mesaja eklediğini iddia ediyor kitabında. Devamında da Çetin Doğan’ı suçluyor. 56 birliğe planları hazırlama emri verilerek düğmeye böylece basılıyor.

YETKİSİ YOK, SIKIYÖNETİM FAALİYETLERİNİ İRDELEMİŞ

Seminer sonrasıyla ilgili yazdıkları da ilginç Yalman’ın; “Tuğgeneral Tevfik Özkılıç’ı seminere gözlemci olarak gönderdim. Özkılıç bana, Ordu’da EMASYA Planı’nın oynandığını söyledi. Ben EMASYA oynanmasın diyorum. O, (Çetin Doğan) irticai kalkışmayı esas alıp, bir planın oynanmasına onay veriyor. Bırakın EMASYA’yı, sıkıyönetim faaliyetlerini irdeliyor. Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryo’nun (Darbe planlarının kamufle edildiği plan. M.B.) esasen Milli Stratejik Konsept içinde bulunduğu gerekçesiyle seminerin emirlerine uygun olduğunu ifade etmek kesinlikle mümkün değildir.”

Yalman’ın “bırakın EMASYA’yı, sıkıyönetim faaliyetlerini irdelemişler. Milli Stratejik Konsepte bile bu uygun değil” cümlesi çok çok önemli. Neden mi?

Çetin Doğan, verilen emrin çok ötesine geçmiş. EMASYA’yı bile seminerde gündeme almaması gerekirken, sıkıyönetim faaliyetini konuşup, bu kapsamında planlar yapmış. Hatta Sıkıyönetim Komutan Yardımcıları atayıp, yönetime nasıl el koyacağını konuşmuş.

Seminerde Doğan’ın ne Sıkıyönetim ne de EMASYA planlarını yapma yetkisi yok. Bu yapılan da kanunsuz ve suç.

OLMAYAN GEREKÇEDEN BALYOZU AKLADILAR

Bu bölüm çok çok önemli dedim. Çünkü, dizinin ilerleyen bölümlerinde okuyacaksınız. Balyozu kapatan mahkeme, “kumpas, sahtecilik var” diyerek planları aklamadı. Planların Sıkıyönetim ve Milli Stratejik Konsept kapsamında yapıldığını, yasal olduğunu söyleyip, o korkunç planları kapattı. Bunu da gerekçeli kararında onlarca sayfada belirtti.

Yalman’ın kitabında açıkça yazdığı ve suç olan gerekçe, Balyozu aklayan mahkemece sanki Çetin Doğan ve arkadaşlarının yasal göreviymiş gibi gösterilip, aklandı. Suçu aslında suçla kapattı heyet. Korkunç planların kapatılma gerekçesi şu; “Bu planlar Sıkıyönetim kapsamında yapılmıştır.” Oysa Doğan’ın öyle bir yetkisi olmadığını komutanı Yalman kitabında bile yazmış.

Çetin Doğan ve arkadaşları, yetkileri olmadan Sıkıyönetim planı yapıp, bir de hükümetin devirip, Milli Mutabakat Hükümeti kuruyorlar ancak mahkeme aklama gerekçesi olarak “Sıkıyönetim planlarını irdelemişler ve bunlar da yasal” diyerek, Balyozu aklıyor. Sanıkları beraat ettiriyor.

Dizinin ilerleyen bölümünde bu karara ve detaylara gireceğim için şimdilik bu kadarla yetinip, tekrar Yalman’ın kitabına döneyim.

Çetin Doğan ve arkadaşları, seminerde Yunanistan’ı konuştuklarını hep söylediler. Altı yıldır da bunu iddia edip durdular. Bu da doğru değildi.

Yalman kitabında, bu konuya da yer vermiş. Bu durumu yalanlamış. Çetin Doğan’ın, Yunanistan’ın hudutlarını zorlayarak, durumdan görevler vazifeler çıkarıp, planlar yaptığını belirtmiş. Yunanistan bir bahane ve araçtı diyen Yalman, “gerçek amacın” farklı olduğunu da satır aralarında yazmış./ 12 Mayıs 2016

***

Balyoz Baransu 4

Bavulu bana kimin getirdiğini Gül ve Erdoğan’a sorun!

– Kitaptaki en dikkat çeken bölümlerden biri de Balyoz kasetlerinin 1. Ordu’dan seminerin hemen ardından çalındığı bilgisi. Kasetlerin verildiği adres de dikkat çekici.

Seminerdeki plan ve konuşmalar, Çetin Doğan’ın emriyle, kayıt altına alınmıştı. Komutanlar sunum yapmak üzere kürsüye geliyor, bilgisayara CD’leri takıyor, projektörle CD’deki bilgiler tüm katılımcıların görmesi için perdeye yansıtılıyor, mikrofonla sunum yapıldığı için de sesler kayıt altına alınıyordu.

Kayıt, bildiğimiz eski teyp kasetlerine alınmıştı. Bu kasetlerde montaj, dublaj yapılması imkânsızdı. Seslerle ilgili “montaj-dublaj” iddiası ortaya atılamadı. Apoletli medya bir iki deneme yaptı ama sonra sessizliği tercih ettiler.

Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Yalman, kitabının 14 farklı yerinde, seminerde kayıt altına alınan işte bu ses kasetlerinin, seminerden hemen sonra çalındığını söylüyor.  Kasetlerin ne zaman çalındığını, nasıl haberdar olduğunu, kime verildiğini anlatıyor.

Yalman, gözlemci olarak gönderdiği Tuğgeneral Özkılıç’tan, “seminerde sınır aşıldı” bilgisini aldıktan sonra, Genelkurmay Başkanlığı’ndan da ilginç bir telefon almış. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, kendisini arayıp, çok önemli bir bilgi aktarmış.

Özkök, seminerde alınan ses kayıtlarının, seminerden birkaç gün sonra çalındığını, bunun da dönemin Başbakanına intikal ettirildiğini söylemiş.

Kitapta bu ayrıntı sıkça anlatılıyor. Ses kasetlerinin çalındığı, Başbakan’a sızdırıldığı detaylandırılıyor. Konuyla ilgili Yalman’ın yazdığı bir bölümünü aktarayım;

“Org. Hilmi Özkök bana, aynı gün tatbikatta yapılan konuşmaların emirlere aykırı olarak kayda alındığını ve bu kayıtların bir şekilde Ordu Karargâhı’ndan sızdırılarak, Başbakan’a intikal ettirildiğini bildirdi. Kayıtlarda geçen konulardan ve yapılan konuşmalardan bahsetmedi. Sadece seminer bantlarının dışarı çıktığını bildirdi. Özkök’le sekiz ya da 9 Mart günü konuştum.”

YALMAN EMİR KONUTA DIŞINA ÇIKANLARI UYARIYOR

Özkök’ün bu bilgisini emir telakki etmiş Yalman. “Kuşkusuz bana verdiği bilgi tarafından emir telakki edilmiş olabilir” diyerek, İstanbul’daki emir-komuta dışına çıkan faaliyetlerle ilgili çalışmalara başlamış.

Burada yine araya girip, bir hatırlatma yapayım. Seminer 3-5 Mart tarihlerinde yapılmıştı. Kasetlerin çalınması Yalman’ın iddiasına göre 8-9 Mart tarihleri arasında. O dönemki Başbakan Abdullah Gül. Hatırlarsanız, Siirt seçimleri yenilenmiş ve Tayyip Erdoğan, buradan vekil seçilmişti. Vekil olunca 14 Mart’a Başbakanlık koltuğunu Gül’den devraldı.

Kasetlerin Başbakan olarak Gül’e gönderildiği söyleniyor. Erdoğan’ın da “aynı anda, aynı yerde, Gül’le birlikte” konudan haberdar olduğu da biliniyor. Taraf’ın haberinden sonra her iki ismin de Balyoz’dan o dönem haberdar olduklarını açıklamaları da “ses kasetleri” iddiasına farklı bir boyut getiriyor.

BAVULA KASETLERİ KİM KOYDU?

Burada tekrar araya girip şu önemli detayı sizlerle paylaşayım. Bavulu bana kimin getirdiği hep tartışıldı. Bu soru bana hep soruldu. Bilmediğimi açıkladım. Polis sorgumda da benzer bir soruyla karşılaştım. Kendilerine, “Bu soruyu bana değil, Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan’a sorun” dedim. Polisler şaşırdılar. İfademi yazmak yerine bilgisayar bozuldu, sorular karışmış gibi bir açıklamayla, sorularda düzeltme yoluna gittiler.

Bir de Şubat ve Ocak ayını karıştırdıkları için bir soru daha sordular. İfadem Ocak’ta değil, Şubat ayında ayları karıştırırsanız, böyle komplo kurarsınız dediğim anda da tekrar bilgisayarın bozulduğunu, soruların karıştığını söylediler.

GÜL VE ERDOĞAN’IN ADINI VERİNCE TUNCAY OPÇİN İSMİNİ ORTAYA ATTILAR

Bu detayı neden mi yazdım? Bu soruşturmayı yürütenler, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan ismini söylemem üzerine yaşadıkları paniği, bir gün sonra başka bir komployla kapatmaya çalıştılar. Tuncay Opçin ismi işte bu nedenle ortaya atıldı. Detaylarını avukatlarımla mahkemeye sakladığımız için şimdilik bu kadar açıklamayla yetineyim.

Tekrar çalınan ve Başbakana verilen kaset konusuna döneyim.

Seminerden hemen sonra kasetler 1. Ordu’dan çalınıp, Başbakan’a götürülüyor. Çalınan kasetlerin, 2003 yılından beri bulunduğu adres belli. Yedi yıl saklanıyor ve sonra her nasıl oluyorsa bana verilen bavulun içinden çıkıyor.

KASETİ ÇALAN VE BAŞBAKAN’A GÖTÜREN KİM?

Soru şu; Ses kasetleri çalınıp, Başbakana götürüldüğüne göre, kaseti çalan ve götüren kişi kim ya da kimler? Çalan ve götüren kişi farklı ise, kaseti Başbakana götüren ve çalan kişi birbirlerini tanıyor. Kasetleri başbakana kim verdi? Başbakan’daki kasetler bavula konduğuna göre, bavulu da bana iftira attıkları gibi Tuncay Opçin vermediğine göre, bavulla Başbakan(lık) arasında nasıl bir irtibat var?

Hilmi Özkök’e “kasetler elimizde” diye bilgi veren kimdi? Özkök niçin hemen Aytaç Yalman’ı arayıp, “kasetler çalınmış ve Başbakana verilmiş” dedi?

‘KULLANIŞLI APTAL’I KULLANANLARLA KASETLERİ ELİNDE BULUNDURAN ADRES VE İSİMLER AYNI MIYDI?

“Kullanışlı aptalı” kullananlarla, kasetleri elinde bulunduran adres ve isimler aynı mıydı? Kasetler Başbakandaydı ifademden sonra, bir anda Opçin iftirası neden ortaya atıldı?

TUTUKLANMA GEREKÇEMDEN BİRİ DE BU KASETLER

Bu bölümü şimdilik bu sorularla kapatayım. Tutuklanma gerekçemden biri de işte bu 10 tane ses kaseti arasında bulunan 6 No’lu kasetmiş. Savcılığa teslim ettiğim 9 kaset üzerinde 1/1, 2/1… diye yazıyormuş. Ancak, 6 No’lu kasette sadece 6 rakamı varmış. Yanında 1 rakamı yokmuş. Bu kasette de Ahmet Mete Işıkara’nın askerlere verdiği deprem konferansı kaydı bulunuyormuş.

Kasetleri teslim etmeme rağmen hiç dikkatimi çekmemişti bu ayrıntı. Kasette 6/1 yazmadığı sadece 6 rakamı olduğu için, “Devletin gizli belgesini tahrif suçu işlemişim.” Yanlış okumadınız, devletin gizli belgesini tahrif dedikleri ve tutuklanmama neden olan olay işte bu. Sizlere çok komik geldiğini biliyorum ama tahrifat dedikleri konu bu.

Görevden alınan savcı Gökalp Kökçü beni tutuklatmak için “tahrifatla ilgili” bula bula bunu buldu ama kasetler ve 6 No’lu kasetle ilgili Çetin Doğan sizce mahkemede neler açıklamıştı?

Kasetlerin, çözümlerinin tamamının gerçek olduğunu, kendilerine ait olduğunu söyledi. 6 No’lu kasetle ilgili ise 2010 yılında çıktığı Habertürk TV’de bakın neler söylemişti; “Yaptığımız seminer darbe toplantısı değildi. Doğal afetleri, depremi de konu alıyordu. Ahmet Mete Işıkara da kısa bir süre önce 1. Ordu’ya gelip seminer vermişti. Ses kasetlerindeki insanları stadyumlarda toplayacağız kısmı da doğal afet sonrası insanların stadyumda toplanmasıyla ilgiliydi.”

Benzer açıklamaları mahkemede de yaptı.

Habertürk’te bunu söyleyen Doğan’a kimse de çıkıp şunu sormadı? “Madem doğal afetleri konuştunuz. İnsanları stadyumlarda toplamanızın nedeni bu diyorsunuz. Konuşmanın devamında niçin ‘250 bin kişiyi stadyumda toplayıp, sorgulayıp, sonra cezaevine göndereceğiz’ diye devam ediyorsunuz? Doğal afetle tutuklamanın ne ilgisi var?

DOĞAN’IN KABUL ETTİĞİ ‘HİÇBİR EKSİK YOK’ DEDİĞİ KASETTEN TUTUKLANDIM 

Doğan’ın kabul ettiği, çözümlerinde hiçbir eksiklik yok dediği işte bu kasetten tutuklandım. Balyozu kapatan mahkeme, “kasetler hukuka ve emirlere aykırı olarak yasa dışı kayıt altına alınmış, bu yüzden delil kabul etmiyoruz” diyor kararında ancak soruşturmanın ilk savcısı Gökalp Kökçü, mahkemenin “hukuk dışı, delil olmaz” dediği kasetten beni tutuklatıyor. Deprem semineri “devletin gizli belgesi” oluveriyor.

Bu akıl tutulması gerekçeleri tarih elbet yazacak. İlk savcı Gökalp Kökçü’yü, bu soruşturmanın arkasındaki isimleri.

Tekrar Yalman’ın yazdığı kitaba döneyim.

Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün “kasetler çalınmış ve Başbakana iletilmiş” telefonundan sonra, Yalman hemen harekete geçiyor. “Bu bilgiler ışığında olayı incelemem gerektiğini düşündüm” diyor ve ilk iş olarak bakın ne yapıyor.

“KASETLER BAŞBAKANDA YAPTIĞINI BEĞENDİN Mİ ÇETİN?”

“Yapılan bu seminer benim verdiğim emre aykırı bir içerik ve kapsamda yapılmıştı. Bu gelişmeler üzerine hemen İstanbul’a telefon ederek 1. Ordu Komutanı’na (Çetin Doğan) söz konusu tatbikatın amaçlarının genişletilerek ve yorumlanmak suretiyle icra edilmesinin uygun olmadığını söyledim. Tatbikatın kayıt altına alınmasının da emirlere aykırı bir davranış olduğu yolunda kendisini ikaz ettim. Bu ses kayıtlarının tatbikattan sonra bazı makamlara, başbakana ulaştığını da kendisine söyledim. Bundan kısa bir süre sonra kendisi hastaneye yattı ve By-pass ameliyatı oldu.”

Kasetlerin Başbakan’a iletilmesiyle ilgili ayrıntılar veren Yalman, bunların karargâhtan nasıl çıktığının, içindeki bilgilerin kiminle paylaşıldığının tartışılmasının da önemli olduğunu söylüyor.

Yalman, Çetin Doğan’la o gün yaptığı konuşmaya de yer veriyor kitabında: “Doğan’a, ‘kasetler Başbakan’a intikal ettirilmiş, yaptığını beğendin mi’ dedim.”

Yalman, tıpkı kasetler gibi bavuldaki diğer CD’lerin ve belgelerin de “kontrolsüz bir şekilde muhafaza edilirken tarihini bilmediği bir zamanda Ordu karargâhından dışarı sızdırıldığını” söylüyor.

CUNTAYA UYARI! “NE DEMEK İSTEDİĞİMİ ANLADILAR”

Bugünlerde “ne darbesi, kumpastı Balyoz” diyenler kusura bakmasın, Yalman bakın o günlerde Çetin Doğan’ın ardından nasıl bir çalışma içerisine girmiş.

Çetin Doğan’la birlikte hareket eden ve “emir komuta dışına çıkan” isimlerle görüşmüş. Yüz yüze yapılan bu görüşmede kendilerini ikaz etmiş. Bu satırlar Yalman’ın kaleminden;

“2003 yılı içinde yurtdışına gitmek üzere İstanbul havalimanına geldiğimde, 1. Ordu Kurmay Başkanı Tümgeneral Nejat Bek ile bu konuları konuştuk. Emrin uygulama tarzının askerliğin mutlak itaat ve emir komuta anlayışına aykırı olduğunu, ast birlikler içinde kötü bir örnek teşkil edeceğini söyledim. Onu da ikaz ettim. Bunun üzerine kendisi üzgün ve mahcup bir eda ile ‘haklısınız’ dedi.”

ERGİN SAYGUN’U İKAZ ETTİM, KOMUTANLARI UYARDIM

Yalman, yurtdışı dönüşünde bu kez havaalanında Garnizon Komutanı Korgeneral Ergin Saygun’la görüşmüş. Onun da dikkatini çekip, ikaz etmiş. Kitabına “Zor Yıllar” ismini koyan Yalman, bununla da yetinmemiş. “Emir konuta zinciri dışına çıkanlarla” ilgili neler yaptığını şöyle anlatıyor kitabında:

“Daha sonra bütün Kolordu Komutanlarını, İzmit’teki 15. Kolordu Karargâhı’nda topladım. Kendilerine askerliğin temelinin mutlak itaat olduğunu, emir komuta birliği ile birlik beraberlik ve moral motivasyon konularında açıklamalarda bulundum. Gerekli mesajları verdim. Seminerden bahsetmedim. Ancak, kendileri ne demek istediğimi anladılar.”

Yalman’ın “seminerden bahsetmedim ancak kendileri ne demek istediğimi anladılar” dediği kolordu komutanları, ses kayıtlarındaki o korkunç planları yapan isimlerden başkaları değil.

Bugünlerde “ne darbesi, harp planı oynadılar. Zaten olay da kumpastı” lafları havada uçuşsa da herkes “neyin ne olduğunu” biliyordu. Olayın ciddiyetinin farkında olan Aytaç Yalman, Kolordu Komutanlarının ardından bakın ikinci kez kimi uyarma ihtiyacı hissetmiş.

“SAYGUN’U DA UYARDIM. NE DEMEK İSTEDİĞİMİ ANLADI”

Kolordu Komutanları ile görüştükten sonra, akşam Kalender Orduevi’ne dönen Yalman, 3. Kolordu Komutanı ve İstanbul Garnizon Komutanı Korgeneral Ergin Saygun’u çağırtmış. Bir süre kendisine, İzmit’te yaptığı konuşmaları tekrarlamış. Devamında neler olduğunu kitaptan okuyalım;

“Korgeneral Ergin Saygun’u çağırdım. Ordunun temelinin disiplin olduğunu, bunun da mutlak itaat olduğunu, ayrıca emir komuta yapısının korunmasının silahlı kuvvetlerin bütünlüğü için esas olduğunu söyledim. General Ergin Saygun benim ne demek istediğimi anladı ve hemen kendisinin mutlak bir disiplin ve itaat duygusu içinde olduğunu ve her zaman sistemin içinde kaldığını tekrarladı.”

“Sistemin içerisinde” cümlesi dikkatinizi çekmiştir sanırım. Askerde sistemin dışıyla neyin kastedildiğini sanırım hepimiz biliyoruz. Darbe tarihimiz sistem dışına çıkan olaylarla dolu.

Bugün, “Balyoz’un darbe ve cuntayla ilgisi yok” diye yeri göğü inletenlerin, Yalman’ın bu yazdıklarını nasıl yorumladıklarını da insan merak etmiyor değil. Apoletli medyaya ve CHP yönetimine tek bir soru sormak istiyorum; Ortada darbe tehlikesi yok ise, Yalman’ın bu çabası sizce ne anlama geliyor?

Yalman’ın 1. Ordu’daki seminer adı altında “emir komuta zinciri dışına çıkılma” tehlikesiyle ilgili yaptıkları bununla sınırlı kalmamış. Belli ki “Zor Yıllar”, kolay atlatılmamış. Üst düzey komutanlarla görüşüp onları uyarmasının ardından, bu kez diğer ordular bölgelerine gitmiş. Söz konusu konuları kapsayan bir dizi seri toplantı yapmış. Ege Ordusu dâhil, küçük orduları gezmiş. Gereken bilgileri kendileri ile paylaşıp, onlara da uyarılarını yapmış. Kitapta bu ziyaretlerle ilgili de ayrıntılar vermiş.

Tüm bu anlattıklarından ortaya çıkan sonuç ise; 1. Ordu’da hukuk dışına çıkan bir ekibin olduğu, Yalman’ın da bunu önlemek ve engellemek için yoğun çaba sarf ettiği.

Kitabında “cunta ve darbe” kelimelerini kullanmaktan özenle kaçınmış. Bazı noktalarda ise susmayı tercih etmiş.

Askerin suskunluğunun nedeni malum; Emekli generallerce linç edilme endişesi, mahalle baskısı. Kasaptaki ete bu yüzden soğan doğramıyorlar. Bir de konuşmaları durumunda hukuken zor duruma düşme korkusu. “Bu hukuksuzlukları niçin yargı önüne çıkartmadınız?” sorusuna muhatap olmamak için susuyorlar. Satır arasında mesaj vermeyi tercih ediyorlar. 13 Mayıs 2016

***

“İlker Başbuğ görevini yapsaydı Balyoz olmaz, kimse de içeri girmezdi”

Balyoz Baransu 5

– Aytaç Yalman, kitabında İlker Başbuğ’u da sert bir şekilde eleştirmiş. Eleştirmekle kalmayıp, kendisini Balyoz konusunda suçlamış. Çetin Doğan’ın seminerde “Olasılığı En yüksek Tehlikeli Senaryo’yu” oynayacağını, İlker Başbuğ’un kendisinden sakladığını söylüyor Yalman. Hatta, Taraf’ın yayımladığı belgedeki ikinci maddeyi, bizzat emri olmadan Başbuğ’un yazdığını iddia ediyor. Bazı yeni suçlamalar da yöneltiyor;

“Bu olayda (Balyoz’u kastediyor) zamanında bana doğru bilgileri aktarmayarak çok ciddi bir usul hatası yapılmıştır. Niçin böyle bir yanlış davranış içinde bulunulmuştur hala makul bir cevap bulabilmiş değilim. Kurmay Başkanım (İlker Başbuğ) ifadesinde, benim 17 Ocak 2003’te 1. Orduya gittiğimi ve toplantıda söz konusu tatbikatın kabul edildiğini ifade diyor.

Bu ifadeyi kesinlikle iyi niyetli söylenmiş bir söz olarak kabul etmiyorum. Kafaları karıştırmak, tatbikatın zımmen benim bilgim dahilinde yapılıyormuş hissi vermek amacına yönelik kötü bir niyet ifadesi olarak görüyorum.

O tarihte 1. Ordu’ya gittiğimi hatırlamam mümkün değil. Gitmiş de olabilirim. Sözü edilen

görüşmede

emrime aykırı bir plan semineri arz edilmiş olsa idi derhal müdahale eder, semineri iptal ettirirdim.”

Yalman’ın eleştiri ve suçlamaları devam ediyor. Başbuğ’u bir kadronun elamanı olmakla da itham ediyor. Doğan’ın “rutin dışına” çıkan plan yazısını kendisinden neden sakladığını, plana ekleme yaptığını soruyor. Başbuğ’la ilgili suçlamalar çok fazla olduğu için sadece bir kısmını buraya alıyorum;

BAŞBUĞ 2003’TE GÖREVİNİ YAPSAYDI BALYOZ OLMAZDI

BAŞBUĞ ASTLARININ İFADESİYLE TUTUKLANDI

“Ben bir kadronun adamı olmadım. Çünkü ben teamüllere aykırı olarak kendi gayretimle yükseldim. Ben hayatımın 11 yılını şarkta, 18 yılımı da hudutlarda ve terör mücadelesinde geçirdim…

Şimdi size soruyorum. Göreviniz beni orduda yapılacak seminer konusunda bilgilendirmek olduğu halde, bilgilendirmediniz. Amacınızı hala anlamış değilim.

Neden verdiğim emri sulandıracak bazı hususları bilgim dışında ilave ettiniz. (Emrin 2. Maddesi. OEYTS maddesi.) Neden seminer ile ilgili dosyayı takip etmediniz? Ordudan gelen senaryoyu niçin bana göstermediniz? Bütün bu bilgileri bana aradan yıllar geçtikten sonra, Mart 2010 yılında 1. Ordu Komutanı’nın konutunda gösteriyorsunuz? (Balyoz’dan hemen sonra Başbuğ ve Yalman’ın 1. Ordu Komutanı’nın evinde buluştukları anlaşılıyor.)

Balyoz gündeme geldiğinde Genelkurmay Başkanı değil miydiniz? O zaman neden arkadaşlarınıza sahip çıkmadınız? İnternet Andıçı konusunda arkadaşlarınız tutuklanınca neden ortaya çıkıp onları savunmadınız? İddianame çıkmadığı için açıklama yapmadım demek gerçeği gizlemektir. Astlarınızın açıklamalarıyla tutuklandınız?…

İçi boş laflarla beyanda bulunmaktan sizi men ederim. Bu konuda daha fazla doğru bilgiler almak isterseniz konu ile ilgili olanlarla görüşün… Siz Emekli Orgeneral Başbuğ, Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı olarak görevinizi yapsaydınız! bugün Balyoz olarak isimlendirilen dava olmayacak, yüzlerce suçsuz insan cezaevinde olmayacaktı… Önce kişisel öz eleştirinizi, bilahare kurumsal özeleştirinizi yapınız.”

SUÇSUZLAR, SUÇLULARIN ORTAYA ÇIKARILMASINA ÇALIŞABİLİRLERDİ

Aytaç Yalman, dava süresince ve sonrasında kendisine yapılan eleştirilere de sık sık cevap verme ihtiyacı hissetmiş kitapta. Niçin gerçek sorumluyu açıklamadıklarını da yargılanan isimlere sormuş.

“Bana çeşitli şekillerde saldıran kişiler, bu seminerin emre aykırı olarak yapılmasından kaynaklanan mağduriyetlerine kimlerin sebep olduğunu niçin bir kere bile sorgulamazlar… Suçsuzlar, suçluların ortaya çıkarılmasına daha çok çalışabilirlerdi.”

HAVA, DENİZ, JANDARMA’NIN SEMİNERDE NE İŞİ VAR?

Aytaç Yalman kitabında ilginç bir noktaya daha dikkat çekmiş. 2003 yılı Mart ayında “seminer adı altında yapılan toplantıya” Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Hava Kuvvetleri Komutanlığı ve Jandarma Komutanlığı’nın nasıl, hangi ve kimin emriyle katıldıklarını sormuş.

Taraf’ın Balyoz haberinden sonra, bu konu gündeme gelmişti. “Bu rutin seminerse bu komutanlıkların temsilcilerinin orada ne işi var” sorusu sorulmuştu.

Bu soruyu boşa çıkarmak için “apoletli medya ve temsilcileri” olmadık gerekçeler ileri sürdüler. Asker bu sorulara cevap veremiyordu ama 28 Şubat kalemşörleri, bunun normal, yasal ve teamül gereği olduğunu yazıyorlardı. Her zaman olduğu gibi yine doğruyu yazmıyorlardı. Söyledikleri, yazdıkları doğru değildi.

Bakın bu beyefendilere, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman kitabında nasıl bir cevap vermiş; “Seminere katılan Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na mensup personel, Genel Kurmay Başkanlığı ve kendi kuvvet komutanlarının bilgisi dahilinde mi bu seminere katılmıştır?”

Yalman, dönemin Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlarını da bazı konuları açıklamaya davet ediyor; “Varsa bu komutanların seminere ve söz konusu planlara ilişkin bilgileri, kamuoyuyla paylaşmalarının faydalı olacağını düşünüyorum.”

Yalman, dava sürecinde neden konuşmadığı eleştirilerine de şu cevabı veriyor; “Seminer ile ilgili verdiğim yazılı emir varken, ben onları nasıl koruyabilirdim. (Seminerde darbeyi konuşmak için kılıf bulunan OEYTS planını oynamayın yazılı emri var, M.B.) Ayrıca beni zamanında bilgilendirmemek suretiyle yapılan emre itaatsizliğe ne demeli? (İlker Başbuğ’u suçluyor)”

YAVUZ HIRSIZ MİSALİ MEDYAYI KULLANDILAR

Bu satırların ardından tekrar Doğan ve Başbuğ’u eleştirip, “medyayı yavuz hırsız misali kullandılar” diyerek, isim vermeden eleştirilerini sıralıyor. Kaleminden, “lanetliyorum” satırları dökülüyor; “Çok ağır cezalara mahkum edilen arkadaşlarımın ciddi bir haksızlığa uğradığını bilen ve sebep olan bu insanları lanetliyorum. Kuşkusuz onlar kendilerini biliyorlar. Ancak, vicdan sahibi olsalardı, günahsız insanların bu hale gelmesine sebep olmazlardı. Hatta ‘yavuz hırsız misali’, bir grup medyayı kullanarak, toplumu yanlış yönlendirmezlerdi. Bugüne kadar bu hususları ifade etmememiz asaletimizdendir.”

Bu satırlardan Yalman’ın başkalarını suçladığını düşünmeyin. Devamındaki satırlarda adresi çok net olarak tarif ediyor.

Yalman, kendisini TV’de eleştiren Çetin Doğan’ın eşine de cevap vermiş kitabında; “Herkes bu konuda bir şey söyleyebilir ancak beni itham eden o bayanın hiç konuşmaya hakkı yoktur. Çünkü meselenin bu noktaya gelmesinde tek sorumlu eşinin kendisidir. Emre itaatsizliğin tevil edilecek bir yanı var mıdır?”

HERŞEYİ YASAL HUDUTLAR İÇİNDE TUTMAYA ÇALIŞTIK

Yalman, “Zorlu Yıllar” dediği süreçle ilgili ilginç bir cümle daha kullanmış kitabında: “Ordu bir bütündür. Sıkıntılı bir dönemden geçerken her şeyi yasal hudutlar içinde tutmaya çalıştık. Orduda emir-komuta zinciri ve bütünlük çok önemlidir.”

Çetin Doğan’ın neden hırslarına yenik düşüp, bazı oluşumlar içerisine girdiğini de anlatmış kitabında. En çarpıcı bölümlerden biri de 2003 yılında Çetin Doğan’ın Kara Kuvvetleri Komutanı olmayı beklerken, 1. Ordu Komutanlığı’na atanması ve bu hayal kırıklığıyla hukuk dışı icraata girişmiş olması.

DOĞAN, KARA KUVVETLERİ KOMUTANI OLAMAYINCA EMİR DIŞINA ÇIKTI

İHTİRASINA YENİK DÜŞÜP, ARKADAŞLARININ HAYATINI KARARTTI

“Söz konusu mülakatta anılan şahıs, 1. Ordu Komutanlığı’na atanınca, Kara Kuvvetleri Komutanı olmasını engellemek için hakkımda yalan bilgilerden oluşan bir fezleke hazırlandığını iddia ediyor… Sağlam kaynaklardan aldığım bilgiye göre, kendisinin Kara Kuvvetleri Komutanı olacağı hususunda bazı duyumlar almış ve kendini fikren bu yönde hazırlamış, ancak bazı insanların telkini ile bu akim kalmış. Nitekim 2003 yılı YAŞ’ının son günü bile kendi emir subayı bizim durumumuz belli değil diyordu…

İşin aslı, söz konusu Orgeneral Çetin Doğan, zamanın Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu ile görüşmüş ve K.K.K. olacağı sözünü almış. Ancak aldığı bazı bilgilerden sonra Genelkurmay Başkanı bu niyetinden vazgeçmiş. Kendisinin bundan haberi olmadığı için büyük bir beklenti içine girmiştir. Atanamayınca ihtiraslarının esiri olup emre itaatsizlik yaparak arkadaşlarının hayatlarını karartmıştır. Olayın aslı budur, isteyen tahkik edebilir.”

ÇETİN DOĞAN’A ÖNCE TABİ, SONRA TESLİM OLACAKSIN

Doğan’ın yükselmesinde, terfi almasında katkısı olduğu için pişman olduğunu da kitabına yazmış Yalman;

“Bugün bulunduğu rütbeye yükselmesine onay verdim. Tabii ki pişmanım ancak yalnız ben değil ona komutanlık yapan herkes pişmandır. Org. Doğan’la çalışmak için onun yaptıklarını önce hoş göreceksin, sonra görmeyeceksin, daha sonra tabi olacaksın. En sonda teslim olacaksın. Benim karakterimde bunlar yoktur.”

Yalman kitabının Balyozla ilgili son bölümünde yine sözü ses kasetlerine ve Çetin Doğan’a getiriyor. Kendisini tekrar suçluyor. Suçlamalar uzun. Kısa bir bölümü içinde tekrarlar olsa da buraya alacağım;

TOPLUM ANLAMASIN DİYE BİLGİ KİRLİLİĞİ YARATTILAR

“Seminerden sonra kendisini telefonla hemen aradım. ‘Yaptığını beğendin mi’ dedim. Bilahare detayı kitabın içinde yazılan kişilerle temas kurarak haddini bilmeyen bu generalin muhtemel aşırılıklarını önlemeye çalıştım. (Muhtemel aşırılıkların ne anlama geldiğini sanırım açık. M.B.)

İstanbul havalimanında iki generalle, İzmit’te dört korgeneralle, ayrıca yemek sonrası bir general ile özel olarak görüştüm. Niçin görüştüm acaba? (Yalman yine susmayı tercih ediyor ancak darbe toplantısını kastettiğini kitabın her satırında yazıyor. M.B.)

Ben 2003 yılında yaşananlardan bilgi sahibi değildim. Ancak, emekli olunca aynı dönemin kuvvet komutanlarının bazı rahatsızlıklar hissettiğini ve bunu Genelkurmay Başkanı ile paylaştığını öğrendim.

Ben şükürler olsun K.K.K’lığı döneminde hasta olmadım. Ancak, hasta kafalar Taki Doğan’a benim hasta olduğum yalanını yazdırdılar. Kimler yazdırdılar acaba? Yazdıranları biliyorum onların yüzü kızarıyor mu acaba? (Yine isim yok ama biz aslında haberi kimin yazdırdığını tahmin ediyoruz. M.B)

 

K.K.K verdiği mesaj emrinde OEYTS söz konusu değildir. Bunlar kendilerini haklı göstermek için yapılan anlamsız çabalardır. Toplumun olayı anlamaması için özellikle bilgi kirliliği yaratılmıştır. (“Yavuz hırsız misali medyayı kullandılar” dediği bölüm ve kişiler. M.B.)

Hatırlarsa, İstanbul’a geldiğimde kendisini hastanede ziyaret etmiştim. Kimin şeytan olduğu yaptığım açıklamalardan anlaşılmıştır.”

Aytaç Yalman yazdığı kitapta, yüzlerce ayrıntı vererek, Balyozun aslında ne olduğunu, “Zor Yılların” nasıl aşıldığını, satır arasında da olsa anlatmaya çalışmış. 2003’teki “seminer adı altında yapılan toplantının” perde ardına kapı aralamış.

Kitabında, “disiplin suçunun gereği komutan olarak tarafımdan yapılmıştır” dese de sorumlular ile ilgili herhangi bir hukuki işlem o dönem yapılmadı. Yalman’ın kastettiği Doğan’ın emekliliğe sevk edilmesi ki bu da rutin bir işlemdi.

Yalman’ın kitabından kısa bir özet sundum. “İktidar ve apoletli medyanın” özenle saklamaya çalıştığı kitaptaki bazı ayrıntılardı yazdıklarım. Bu gerçeklerin hiçbirini kamuoyu maalesef bilmiyor. Kitaptaki gerçekler de özenle kamuoyundan saklandı. Balyoz’un aklanması için bu şarttı ve öyle de yapıldı. Yalman’ın bu kitabından ve yazdıklarından kaçınızın haberi var?

Kitap ve içindeki bilgilerle ilgili yorumu sizlerin takdirine bırakıp, Balyoz’u aklayan Kartal Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararındaki bölümlere geçeceğim. Bu karar da tıpkı Yalman’ın kitabı gibi “iktidar ve apoletli medya” tarafından itinayla, özenle saklandı. Kamuoyunun duymaması istendi. Çünkü Balyoz’un kapatılması, aklanması tartışılır hale gelecekti.

Mahkemenin davayı kapatma ve aklama gerekçeleri, Yalman’ın kitabında yazdıklarından daha korkunç. Okuyunca siz de yazdıklarıma hak vereceksiniz.

ÖZKÖK, KASAPTAKİ ETE YİNE SOĞAN DOĞRAMADI

Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararının ardından Balyoz davasını aklayan mahkeme, Hilmi Özkök’ü tanık olarak dinledi. Bir iki soru sordu ve detaya girmeden tanıklığı bitirdi. Özkök, görev yaptığı dönemde, darbe planı yapıldığına dair herhangi bir duyum almadığını mahkemede söyledi.

Taraf’ın Balyoz haberinden sonra Çetin Doğan’ın kamuoyuna açıkladığı mektuptaki bir ayrıntı da kendisine mahkemede soruldu. Çetin Doğan, “Hilmi Özkök, 2003 yılında 1. Ordu içinde bazı emekli orgenerallerin ve bazı sivillerin de bulunduğu bir grup tarafından ihtilal hazırlıkları yapıldığı yönünde bilgiler geldiğini ve bunun doğru olup olmadığını bana sormuştu” diye mektubunda yazmıştı.

İşte bu mektup ve bilgi kendisine hatırlatılınca, Özkök, “kulaktan dolma sözler geliyordu bana” dedi ve detaya girmeden kasaptaki ete yine soğan doğramadı.

Hilmi Özkök gibi Aytaç Yalman’ı da tanık olarak dinledi mahkeme heyeti. Darbeyle ilgili herhangi bir duyum almadığını açıkladı Yalman. Kitapta yazdığı bilgi ve detayları ise hiç anlatmadı mahkemede. Bu yönde de kendisine soru sorulmadı. Tanıklığının ardından kitabı piyasaya çıktı.

Kitaptaki gerçeklere rağmen, Balyozu aklayan mahkeme, Yalman’ı tekrar tanık olarak çağırmadı. Mahkemede yeminli ifade veren Yalman’a en azından şu soru sorulmalıydı; “Haberim yok dediğiniz olaylarla ilgili kitapta yüzlerce ayrıntı yazmışsınız. Bu çelişkinin nedeni ne?”

Normal bir hukuk devletinde, Yalman’ın kitabının ardından olması gereken buydu. Ancak aklanma kararı önceden verildiği için sadece usul işlemlerinin tamamlanması yapılıyordu mahkemede.

Mahkeme tanıkları dinledikten sonra “bu isimlerin darbeye karşı çıktıkları ve engelledikleri gibi bir durumun söz konusu olmadığının anlaşıldığına” diyerek, bu parantezi kapattı. 14 Mayıs 2016

***

Erdoğan ve Gül’ü tutuklama planı yapmak askerin görevi!

Balyoz Baransu 6

– Dizinin ilk bölümünde Aytaç Yalman’ın Balyozla ilgili yazdığı kitaptan alıntılar yaptım. Bu bölümünde, “Balyoz” davasını kapatan İstanbul Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararını sizlerle paylaşacağım.

Başta da dediğim gibi beraat kararında öyle gerekçeler var ki okuyunca sizler de şaşıracaksınız. Davanın nasıl kapatıldığını sanırım kamuoyu ilk kez bu yazı dizisiyle öğrenecek. 17-25 Aralık sonrası “Milli Orduya Kumpas” diye bir “maymuncuk” icat edildi. Bu maymuncuk her kapıyı açar oldu. Kapının ardına gerçekler saklandı, darbe davaları bir bir kapatıldı.

Dizinin bu bölümde, Balyozu aklayan mahkeme kararıyla, bundan sonra darbelerin önünün nasıl açıldığını okuyacaksınız. Yorum yapmayacağım. Kimsenin zahmet edip okumadığı, mahkemenin gerekçelerini sıralayacağım. Dizinin bitiminde, Balyoza “kumpas” diyen siyasetçi, akademisyen, gazeteci ve aydınların yorumlarını da merak ettiğimi söyleyeyim. Yapacakları eleştirileri dikkatle not edeceğim.

Bu küçük girişin ardından gelin hep beraber Balyoz davasının nasıl kapatıldığını birlikte okuyalım. Kamuoyuna “kumpas” denilen ancak farklı gerekçeyle kapatılan darbe davası…

Gerekçeli karar yaklaşık 900 sayfa. 840 sayfası ilk mahkememin yargılamasıyla ilgili elde ettiği deliller, ifadeler ve raporlara ayrılmış. Balyozu aklayan mahkeme ise yaklaşık 60 sayfalık gerekçe yazmış. Bu 60 sayfada yüzlerce skandal gerekçeye sığınarak, darbe iddialarını kapatmış. Enteresan olan ise kamuoyuna “kumpas” denildiği için kimsenin bu 60 sayfada ne yazdığını okumaması.

Bakın o 60 sayfada neler var.

O KORKUNÇ PLANLAR ASKERİ MEVZUAT GEREĞİYMİŞ

Mahkeme kararına göre, dönemin Başbakanları, Tayyip Erdoğan’ı, Abdullah Gül’ü, AKP’lileri ve yüz binlerce muhalif “devlet düşmanını” tutuklamak, bunla ilgili askerlerin plan yapması, listeler oluşturması, bunları kayıt altına alması, “askeri mevzuat, kanun gereği ve yasalmış.” Balyoz seminerinde de bu yapılmış.

Şaşırdığınızın farkındayım. Sizlere, bizlere söylenen “kumpas” kelimesinden bambaşka şeyler yazıyor gerekçede. Böyle planlar yapmanın askerin görevi olduğunu söylüyor mahkeme. “Sahte, kumpas” ise demiyor, diyemiyor.

İsterseniz şaşkınlığınızı bir adım daha yukarı taşıyayım.  Erdoğan, Gül ve yüz binlerce insanın tutuklanma planları yapılması mahkemeye göre “ifade özgürlüğü” kapsamındaymış dersem, acaba bu yazdıklarıma kaçınız inanır. Pekiyi, Hrant Dink’i ölüme götüren yazı,  Balyoz’un beraat gerekçesi yapıldığını yazsam, kaçınız bu detayı biliyor?

Askerlerin Abdullah Gül ve Erdoğan’ı tutuklamak istemeleri, hükümeti devirmeye teşebbüs değil, hükümetten bağımsız, sadece bu isimlerle sınırlı diye bir gerekçe öne sürülerek Balyoz’un kapatıldığını, hangi gazeteci, hangi aydın, hangi siyasetçi sizlere anlattı? Balyoz’u aklayan mahkemenin gerekçeli kararında bunun yazdığını biliyor musunuz? Bu gerekçeyle 1969 yılına ait bir Yargıtay kararının bulunup, darbe planlarının aklandığından bu ülkede kaç kişi haberdar?

Balyoz kararında buna benzer yüzlerce gerekçe var. Ben sadece sizlerle bir kaçını paylaşacağım. “Kumpas” diye bir kelime icat edilip, ardından kirlilikler temizlenmeye çalışıldı. Kimse de  “mahkeme Balyozu acaba hangi gerekçelerle kapattı?” diye merak edip, kararı okumadı.

Davayı yakından takip edenler bilecektir. Darbe planları, “Olasılığı En Yüksek Tehlikeli Senaryo” diye bir plan içerisine saklanmıştı.  Çetin Doğan, işte bu planı oynayacağını üstlerin aktardı. Genelkurmay Başkanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı, Doğan’ın niyetini bildiklerinden “oynamayacaksın” diye emir verdiler. Emir yazılı hâle de getirildi.

 Çetin Doğan’ın ne yaptığını biliyoruz. “Yapılmayacak” emrine rağmen, kendisine bağlı birliklere, bu plan kapsamında çalışma yapılması emri verdi. Birlikler de gözaltı, tutuklama, el koyma, insanları statlarda sorgulayıp, askeri cezaevlerine atma, muhtıra, hükümeti yıkma, milli mutabakat hükümeti kurma gibi yüzlerce plan yaptılar.

Bu planları mahkeme sahte diye kapattığını zannediyor kamuoyu. Çünkü kamuoyuna “kumpas” diye açıklama yapıldı. Bakın mahkeme o korkunç planları hangi gerekçeyle kapatmış.

TÜM TUTUKLAMA VE GÖZALTILAR MİLLİ GÜVENLİK SİYASET BELGESİ KAPSAMINDA YAPILMIŞ, SUÇ DEĞİLMİŞ

Mahkemeye göre bu planlar, “1998 tarihli Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne istinaden yapılmış ve bu da yasal çalışmaymış.” Yanlış okumadınız, gerekçeli kararda aynen bu ifadeler var. Kimsenin okumayıp, kamuoyu gündemine getirmediği gerekçede yazıyor bunlar. “Kumpas, sahte belge olduğu için kapattık” demiyor mahkeme. Bu gerekçeye sığınıyor. Yasal olduğu söylenen bu planlarda neler vardı?

Çatışma olacak, eylemler artacak, kalkışma olacak, ayaklanma çıkarılacak, iç karışık artırılacak, ardından tüm devlet kurumları dâhil, yönetim ele geçirilecek, siyasi liderler bir gecede tutuklanacak,  yüzbinlerce muhalif stadyumlarda toplanıp, sorgulanacak, cezaevine konacak, cezaevi yetmezse kışlalar cezaevi yapılacak, kamu kurumlarına asker atanacak, yetmezse emekliler göreve çağrılacak, muhtıra verilecek, milli mutabakat hükümeti kurulacak, Erdoğan ve Gül dâhil iktidardaki parti mensupları tutuklanacak…

Plan böyle uzayıp gidiyor. Yaptıkları ve seminer adı altındaki toplantıda hazırlayıp okudukları planlarda bunlar yazıyordu. İnkâr da etmediler. Ses kayıtlarını doğruladılar ama kağıttan, bilgisayardan bire bir okudukları, cümle cümle aynı olan planlara sahte dediler…

1998 tarihli Milli Güvenlik Siyaset Belgesi niçin çıkarılmıştı?

İrticayla mücadele adı altında dindar kesimi yok etme projesinin belgesiydi. “Tehdit” sıralamasında irtica PKK’yla aynı sıraya, birinci dereceye yükseltilmişti. İşte bu belge, Balyoz’un aklanma gerekçelerinden biri yapılmış. Erdoğan ve Gül dâhil insanları tutuklamak, o korkunç planları ve konuşmaları yapmak Milli Güvenlik Siyaset Belgesi gereğiymiş ve yasalmış.

Bunu ben demiyorum. Balyozu aklayan mahkemenin gerekçeli kararı diyor. Kimsenin zahmet edip okumadığı gerekçeli kararda yazıyor bunlar. “Kumpas ve sahte” kelimelerini arıyorsunuz ama nafile. Bu gerekçelerle kapatıldı planlar.

Dizinin ilerleyen günlerinde, darbe yapmanın suç olmaktan çıkarılıp, nasıl yasal hale getirildiğini de okuyacaksınız. AKP’liler “kumpas” denilerek aslında bu ülkeye nasıl bir kumpas kurulduğunu görecekler. Birileri kendilerinin ağını örüyor ama farkında bile değiller ne yazık ki.

Balyoz’un ses kayıtlarını mahkeme nasıl aklamış sizce?

BİNLERCE SES KAYDINDAN SADECE DÖRT SAYFA KARARA ALINDI

Anlatayım… Biliyorsunuz o korkunç planların okunduğu ses kayıtları yaklaşık 500 sayfaya yakındı. Power point sunum ve planlarla birlikte üç bin sayfanın üzerindeydi.

Mahkeme bu üç bin sayfayla ilgili ne yapmış derseniz, hemen cevaplayayım. Ses kayıtlarıyla ilgili sadece ve sadece dört sayfalık bir bölüm almış kararına. Balyozu aklamaya karar verdiği için kendilerini ve sanıkları zor duruma sokacak kayıtlara hiç girmemiş kararında. Yokmuş gibi davranmış. Bu kayıtları kararında gizlemeye özen göstermiş. “Muhtıra, tutuklama” gibi skandal cümlelerden hiç bahsetmemiş. Bunlar da hiç yokmuş gibi davranmış.

Gerekçeli kararına aldığı kayıtlar ve “suç unsuru yok bunlarda” diye kapattığı bölümler şunlar; 7 sanık hariç, diğerleri beraat ettirilip, karar kesinleştiği için konuşmalardaki komutanların isimlerini vermiyorum.

“Klasörler burada yanımızda getirdik komutanım. (Bahsedilen klasörler tutuklama, gözaltı vs. listeleri. Mahkeme bunlara da hiç değinmemiş. M.B) İstanbul ili için daha çok bilgiye ihtiyacımız olmasına rağmen, yeterli bilgi var. Fırınlardan, pastanelere kadar hepsini çıkardık. Listelerimiz hazır. Örgütlerin nerelerde olduğu, vakıflar nerede, sinagoglar, kiliseler… yeterli bir çalışma yaptık sanırım…”

Bu konuşmanın devamın da korkunç cümleler var ama mahkeme burada kesip, o konuşmaları saklama ihtiyacı hissetmiş. Bakın ne demiş gerekçesinde.

SIKIYÖNETİM KAPSAMINDA PLANLAR, ASKERİN GÖREVİ

Korkunç konuşmalar, planlar, gözaltı, tutuklama listeleri ve devamında almadıkları konuşmalarda suç unsuru yokmuş mahkemeye göre. Neden mi?

“Tüm bunlar Sıkıyönetim Uygulamaları kapsamında yapılmıştır.” Bu açıdan suç unsuru yokmuş ve askerin yasal göreviymiş. “Kamu görevlerinin devir alınması için önceden belirlenmiş olan personel görevlendirmeleri icra edilecektir” konuşması da Sıkıyönetim kapsamında ve yasalmış.

Bu gerekçenin Türkçesi şu; Tutuklanacak, görevden alınacak kamu görevlilerinin yerine askerlerin atanması, yetmezse emeklilerin görevlendirilmesi yasal. Çetin Doğan ve arkadaşları askeri kanun gereği yapmış tüm bunları.

Dizinin ilk bölümünde, Aytaç Yalman’ın yazdığı kitaptan alıntı yapmıştım. Yalman aynen şunu yazmıştı kitabında; “Emir vermediğimiz hâlde EMASYA planını uygulamışlar. Onu bırak, Sıkıyönetim Faaliyetlerini irdelemişler. Böyle bir yetkileri yok.”

Bavulla teslim ettiğim belgeler arasında ıslak imzalı, tarihli, sayı numaralı belgede de Sıkıyönetim faaliyetlerini irdeleyemeyeceği yönünde yazılı emir vardı zaten.

Çetin Doğan’ın seminerde Sıkıyönetim Planları’nı uygulama yetkisi bile yokken, yaptığı suçken, mahkeme suç olan bir fiili aklama gerekçesi yapıyor. Mahkeme heyetine sormak gerekiyor. Doğan ve arkadaşlarının Sıkıyönetim Planları yapma yetkisi bile yokken, siz nasıl “Sıkıyönetim kapsamında planları yapmışlar” diye o korkunç planları akladınız?

Bu soruya cevap veremeyeceklerini hepimiz biliyoruz.

BELEDİYE BAŞKANINI TUTUKLAMAK ASKERİN İŞİ

Seminer adı altında yapılan toplantıda isim verilerek ne denilmişti? Üsküdar, Pendik, Ümraniye Belediye Başkanları görevden alınacak, hatta bazılarının perdeye yansıtılan yansılara göre tutuklanacaktı. İşte bu planlar ve konuşmalar da “sıkıyönetim” kapsamındaymış mahkemeye göre. Suç unsuru yokmuş ve yasalmış.

Abartıyorsun diyenler, mahkemenin gerekçeli kararına bakabilir.

Mahkemenin bu kararının anlamı şu; Darbe planı yapmak, tutuklanacak, gözaltına alınacak kişilerin listesini oluşturmak, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül dâhil, 250 bin kişiyi stadyumlara doldurup, sorguladıktan sonra tutuklamak gibi plan ve konuşma yapmak suç değil. Askerin Sıkıyönetim kapsamında görevi…

Tüm bunlara suç diyemeyen mahkeme seminerde Tayip Erdoğan, Abdullah Gül, İdris Güllüce gibi gerçek isimlerin kullanılmasını, konuşulmasını nasıl aklamış sizce?  Yazayım;

“Her ne kadar seminerde isim belirtilmemesi gerekiyorsa da sanıkların bunu belirtmesi darbe yapma hazırlığında olduklarını göstermiyor… Bunun belirtilmiş olmasının sanıkların darbe hazırlığında olduklarını göstermeyeceği düşünülmüştür.”

“Kumpas” algısı oluşturulup, gerçekte bu şekilde aklanan mahkemenin bu kararıyla ilgili yorum bile yapma gereği duymuyorum. Yorumu sizlere bırakıyorum.

Seminerdeki başka bir konuşma. Yine sıkıntılı konuşmalar mahkeme heyetince özenle sansürlenmiş. Kısa bir bölüm alınmış; “Böyle bir kalkışmada bazıları bizim vereceğimiz emirlere uyabilir, bazıları flu, böyle bir kalkışmada, böyle bir durum oluşması halinde verdiğim talimatlara 8 belediyenin uyabileceğini değerlendiriyorum.”

Bu konuşma da Sıkıyönetim Planı kapsamında ve suç değilmiş.

İDRİS GÜLLÜCE’Yİ GÖREVDEN ALMAK DA ASKERİN GÖREVİYMİŞ

Yine seminerden bir konuşma: “Tuzla Belediye Başkanı İdris Güllüce, Sultanbeyli Belediye Başkanı Y. K. yerine tespit edilen personelle değiştirilecek. Kartal’da 12, Pendik’te 2, Sultanbeyli’de 3 olmak üzere toplam 17 amacını dışında faaliyet gösteren kurum kapatılacak.”

Mahkemenin aklama gerekçesi ise yine tanıdık; Bu konuşma ve planlar da sıkıyönetim kanunu kapsamında ve suç değilmiş. Asker, bu tür planlar yapıp, bunları seminer adı altında konuşabilirmiş. Bu da onların yasal hakkıymış.

Bir plan düşünün. Askerler oturmuşlar. Yüz binlerce insanı gözaltına alacağız, tutuklayacağız, pastaneden, alışveriş merkezine, fırından, alışveriş merkezine el koyacağız, devlet kurumlarına el konulacak,  tanklar şu şu sokakta olacak, siyasiler bir gecede tutuklanacak gibi 12 Eylül’ün aynı planını yapıp, dört gün bunu konuşuyorlar.  Mahkeme buna “darbe değil, sıkıyönetim kapsamında yasal olarak toplanıp, plan yapmışlar” diyor.  Üstelik toplantıda askerlerin sıkıyönetim planı yapma yetkisi de yok.

Başka bir konuşma: “Sokak hâkimiyetinin sağlanmasına müteakip bu gösterilen hassas bölgelere darbe şeklinde operasyonlar icra edilerek… hafif piyade taburumuz çevre emniyeti alırken, motorlu taburlarımız, kolluk kuvveti arama tarama faaliyeti icra edecek… yakalanan şüpheliler Hasdal’da askeri cezaevine götürülerek sorgulamaları yapılacak..”

İNSANLARI SORGUSUZ SUALSİZ ASKERİ CEZAEVİNE ATMAK DA ASKERİN GÖREVİYMİŞ

Mahkeme bu konuşmadaki “darbe” kelimesinin “hükümete karşı darbe yapma” anlamına gelmediğine karar vermiş. Bu yorum tartışmaya açık olsa da kabul edilebilir. Ancak, “yakalanan şüpheliler Hasdal cezaevine götürülecek” kısmına mahkemenin hiç yorum yapmayıp, bunu yok kabul etmesi, devamındaki konuşmaları almaması ise tartışılacak bir karar.

Seminerde yine bir başka isim konuşuyor. “Komutanım, yine kolordu planında emredildiği üzere bazı bölgelere süratle darbe harekâtı yapabilmem, yapmam emredilmişti. Özellikle zırhlı unsurları kullanarak gözdağı vermek, cezalandırmak şeklinde… Metro meydanı var komutanım, Cem Evi, Gazi Mahallesi mezarlığı, Gazi Kültür Evi, bir önceki yansıda da var. Senaryoda da belirtildiği gibi otuz kişinin öldüğü Fatih bölgesinde artık bizim copla kalkanla davranmamız geride kalmıştır. Belli olan evler ve kritik bölgeler süratle etkisiz hale getirilecektir. Bu olay duyulduğunda, Avcılar’da, Bakırköy’de kimse böyle bir olaya kalkışmayacak”

DARBE TEK BÖLGEYLE Mİ SINIRLI KALIR! DARBE DEĞİL BU

Bu konuşmadaki “darbe” kelimesinin de hükümete karşı olmadığına karar vermiş mahkeme. Ancak devamında ise skandal denilebilecek bir karara, gerekçeye imza atmış heyet.

“Konuşmanın bütünü, gerekse darbenin bazı bölgelerle sınırlı kalmasının (heyet, kararında buranın altını çizmiş) mümkün olmaması, sanığa tek başına darbe yapmasının başkası tarafından emredilmesinin mümkün olmaması, sanığın o dönemki rütbesi dikkate alındığında, konuşmalar iç tehdit yönünden bu tehdide karşı yapılacakları anlatıyor.”

Yanlış okumadınız. Çetin Doğan, emrinde görevli bir komutana, “Gazi, Eyüp, Bakırköy, Avcılar gibi” bölgelerle ilgili plan yap diye emir veriyor. Kendisi de sorumlu olduğu bölgeyle ilgili plan yapıp bunu seminerde anlatıyor. Mahkeme ise “darbe sadece bu bölgeyle mi sınırlı olur? Tek kişi darbe mi yapar” gerekçesine sığınıyor.

Oysa seminere katılan her komutana, kendi sorumlu oldukları bölgeyle ilgili plan yapmaları, liste hazırlamaları emredilmiş. Gözaltı, tutuklama, el koyma gibi listeler ve planlar yapılmış. Hatta basın bildirileri bile hazırlanmış. Muhtıra, Milli Mutabakat Hükümeti hazırlanmış. 1. Ordu Güneydoğu, Ankara’yla ilgili planlar yapmış.  

Ancak, mahkeme tüm bu gerçekleri saklayıp, “Balyozu kapatacağım” diye, “darbe sınırlı bölgeyle mi olur, Avcılar, Eyüp, Bakırköy’le mi ülke yönetimine el konulur, hem tek kişi mi darbe yapar” gerekçesiyle, aklımızla alay etmiş maalesef. Keşke Anadolu Kartal 4. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti Balyozu kapatacağım diye kendisini bu kadar yormasaydı.

DARBE YAPACAK KİŞİ CAYDIRICILIKTAN SÖZ ETMEZ, DİREKT DARBE YAPAR

Çetin Doğan’ın şu konuşmasını almış kararına mahkeme heyeti;  “Yooo yoo. Durmayın. Bilgi sahibi olmamızın, bazılarını bazı faaliyetlerde caydırmada etkisi olur. Silahlı kuvvetler olarak bazı bilgilerin istenilmesi… bu adamların cüret ve cesaretlerini (Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, hükümet kastediliyor) kırma bakımından şeyler olur.” Bu küçük bölümle Doğan’ın tüm konuşmaları bakın nasıl aklanmış.

“Bu yüzden  “Sanığın, darbe hazırlığı yapması halinde konuşmasında belirttiği gibi caydırıcılıktan söz etmesinin hayatın olağan akışına uygun olmadığı düşünülmüştür.”

Kararın anlamı şu; Darbe yapacak kişi “caydırıcılıktan söz etmez, direkt darbe yapar. Çetin Doğan, caydırıcılık dediğine göre, darbe niyeti yok.”

MUHTIRA, MİLLİ MUTABAKAT HÜKÜMETİ PLANI HOŞ OLMAMIŞ

Mahkeme gerekçesini bu noktada bıraktı diye düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Bakın muhtıra verilmesi ve sonrasında Milli Mutabakat Hükümeti kurulması planlarını nasıl aklamış mahkeme heyeti.

“Çetin Doğan’ın, ‘Genelkurmay Başkanına, Kuvvet Komutanlarına diyeceğim ki, siz meclisi ve hükümeti uyarıcı, bu gidişi dur deyici bir ultimatom verin. (muhtıra diye okuyalım. M.B.) Gerekirse çağırın, bu işin sonu b…tur, işte sonunuz böyledir, bu konuda gerekli tertip ve tedbirleri alın.’ Sanığın hükümetin ordu tarafından uyarılması gerektiği şeklindeki söylemlerinin hoş olmadığı açıktır.”

Şaşırdığınızın farkındayım. Muhtıra verilmesi teklifi, “söylemler hoş olmamış” denilerek kapatılmış.

HÜKÜMETİ UYARACAĞIM DENİLİYOR, DARBE YAPAN UYARI YAPMAZMIŞ

Biraz daha şaşırmaya hazırsanız, mahkeme heyetinin Balyozu aklayacağım diye kendisini parçaladığı şu gerekçeyi sizlerle paylaşayım; “Ancak, sanığın isnat olunan suçu işlemesi ve darbe hazırlığında bulunması halinde beyanlarında belirttiği gibi hükümeti uyarmaktan söz etmeyeceği, bunun hayatın olağan akışına uygun olmadığı düşünülmüştür.”

Sabrınızın sınırlarının zorladığının farkındayım. Mahkemenin gerekçesine göre; “Çetin Doğan darbe planlamış olsa, hükümeti uyarmaktan, muhtıradan söz etmezmiş. Olağan hayatta, darbe yapacak kişi hükümeti uyarmaz, direkt darbe yaparmış. Çetin Doğan uyarmaktan söz ettiğine göre, darbe niyeti yokmuş.”

Bu ülke, 1960 ve öncesini yaşadı. Cunta faaliyetlerini gördü. 1971 muhtırası, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan dün gibi hafızalarda. Onlar da önce hükümetleri uyarmışlardı. Caydırıcılıktan söz etmişlerdi. Sonrasını Anadolu 4. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti unutmuş ama bu ülke unutmadı. Darbe ve yüzbinlerce ölüm, işkence. Demokrasinin katledilmesi.

Sık sık yazıyorum. Tekrardan sıkılmayacağım. Kamuoyu Balyoz’un, “kumpas, sahtecilik” gerekçesiyle aklandığını zannediyor değil mi? Oysa durum hiç de bizlere anlatıldığı gibi değil. Yazdıklarım, mahkeme kararından. Kaldı ki ben sizlere skandal gerekçelerin henüz yüzde birini bile yazmadım.

KONUŞMA AMACINI AŞMIŞ AMA…

Yine bir başka isim yaptığı planları seminerde anlatıyor: “Getiririm İstanbul’un üzerine çökerim. Ve Belediye Başkanıymış, yok ondan sonra savcıymış, hâkimmiş, kaymakammış, bu konuya olumsuz bakan tablolarda yer alan insanları (Perdede bu kişilerin isimleri gösteriliyor. Sahte diyemedikleri CD’lerde bu bilgiler var. M.B) gerekirse belediye başkanlarını, komutanları görevde uhdesinde olacak şekilde görevlendirmek suretiyle ağır baskı ve biraz evvel ifade ettiği gibi ben komutan arkadaşıma katılıyorum. (Katılıyorum dediği, bu kişilerin görevden alınması, gözaltına alınıp, tutuklanması vs. M.B.)”

Konuşmanın devamını yine almayan mahkeme bu beyanları da Sıkıyönetim Kapsamında değerlendirmiş. Mahkeme bu bölümde ilk kez “ancak” diyerek, içimize su serpen şu değerlendirmeyi de gerekçeli kararına eklemiş; “Ancak, söyleniş tarzı itibariyle Ş. Beyin ifadelerinin amacını aştığı düşünülmüştür.”

Balyozu aklayan mahkemenin gerekçeli kararını okuduğunuzda gözünüze tek bir nokta çarpıyor.  Ortada bir suç ya da yasa dışı bir fiil mi var. Mahkeme heyetinin gerekçesi hazır; “Hoş olmamıştır, amacını aşmıştır, ancak bunları darbe planı olarak düşünemeyiz. Hayatın olağan akışına aykırı…”

Kamu kurum ve kuruluşlarıyla ilgili “Sıkıyönetim planı kapsamında yapılmış, yasal, suç yok” diyen mahkeme heyeti, sivillerle ilgili gözaltı, tutuklama, mallarına el koyma planları hakkında ise hiçbir yoruma girmemiş. Bunları da kararına almayıp, yok kabul etmiş. Çünkü, bu planları Sıkıyönetim kapsamında açıklayamayacağı ve aklayamayacağı için yok kabul etmiş.

Sivillerle ilgili planı yazsa, Sıkıyönetim kapsamı gerekçesine sığınamayacak. Sanıkları kurtaramayacak. Aklayamayacak. Listeler ortaya çıkacak. Yok sayıp, darbe planlarını suç olan gerekçeyle aklama yöntemini tercih etmiş heyet.

Bu nedenle, 250 bin kişinin tutuklanması, gazetelere el konulması, Kürtlerin, solcuların tutuklanması, sivil askeri cezaevlerinin yüz binlerce insanla doldurulması gibi onlarca detay ve plan kararda yok hükmünde sayılmış.  15 Mayıs 2016

***

Balyoz Planı hukuksuzmuş ama suç yokmuş!

Balyoz Baransu 7

Bizlere “kumpas” denilerek, farklı nedenlerle kapatılan Balyoz kararlarına devam edelim.

Yine bir isim seminerde konuşuyor. “12 Eylül gibi yapalım” diyor. Bu bölümler yine kararda yok ama devamını almış mahkeme. “12 Eylül öncesinde ülke yangın yerine dönmüş, her gün 50 tane insan ölüyordu. Sağ-sol birbirine girmişti. Ama bir 12 Eylül darbesi bütün bunların hepsini ortadan kaldırdı. O ülke sütliman haline geldi.”

 

Mahkemenin bu sözleri nasıl kapattığını sanırım artık tahmin edebiliyorsunuz; “Sanığın söylemleri amacını aşmıştır. Ancak suç unsuru yoktur.”

Mahkeme heyeti binlerce sayfalık ses kaydı ve kaydın okunduğu planları, bir iki sayfalık alıntıyla bu şekilde geçiştirip, ses kaydıyla ilgili final cümlesini bağlamış; “Diğer bir kısım sanıkların da benzer nitelikli konuşmaları, Olasılığı En yüksek Senaryonun oynanması kapsamında, o dönemki askeri mevzuat sınırları içinde kaldığı sonucuna varılmıştır.

Her ne kadar plan seminerinde bir kısım sanıklarca amacını aşan konuşmalar yapılmış ise de isnat olunan suça ilişkin yasa maddeleri uyarınca bunların suç oluşturabilmesi için kişisel düşünce ve fikirlerin açıklanması bazında kalmayıp daha ileri bir aşamaya geçilmesi, en azından bir araya gelinerek darbe yapılması konusunda maddi olgularla desteklenecek şekilde bir anlaşmaya varılması gerekmektedir. Sanıkların maddi olgularla desteklenecek şekilde ittifak yaptıkları yönünde bir kanaat ve sonuca varılamamıştır.”

BU PLANLAR SPOR OLSUN DİYE Mİ YAPILDI

Mahkemenin bu gerekçesini okuyunca insan sormadan edemiyor. Abdullah Gül’ü, Tayyip Erdoğan’ı, binlerce AKP’liyi, yüzbinlerce solcu, Kürt, dindar insanı gözaltına alıp, tutuklama planları spor olsun diye mi yapıldı?

Mahkemenin “askeri mevzuata uygun” diyerek akladığı bu planın aynısını, bizler 12 Eylül’de yaşadık. Balyoz’la 12 Eylül askeri darbe planlarının bire bir aynı olmasının nedenini de en iyi mahkeme heyeti biliyor. Çünkü, Çetin Doğan’ın emriyle, 12 Eylül darbe planı olan Bayrak Harekat Planı arşivlerden indirilip, 2003 yılına uyarlandı. 12 Eylül gibi yapalım denmesinin nedeni de buydu.

Balyoz’u aklayan mahkeme heyeti, 12 Eylül darbe planının yargılamasını yapsa ortaya çıkan manzara, gerekçeli kararları hiç kuşkusuz şu olacaktı; “12 Eylül planları yasal, askeri kanunlara uygun, sıkıyönetim planları kapsamında yapılmış, Askeri İç Hizmetler Kanunu 35. Madde kapsamında olduğundan, suç unsuru yok. Darbe değil.

Demirel, Ecevit, Türkeş’in tutuklanması ifade özgürlüğü kapsamında. Küçük çocukların yaşlarının büyütülerek asılması hoş olmamış.”

Bunu uzatabilirim. Mahkeme heyeti farkında değil ama Balyoz’la ilgili gerekçeleri işte bu kadar iç acıtıcı.

PLANLAR İÇ HİZMET KANUNU KAPSAMINDAYMIŞ

“Kumpas, sahte delil” algısıyla Balyoz’un nasıl kapatıldığının bir bölümü bu okuduklarınız.

Mahkeme heyetine göre Balyoz’daki tüm planlar “Askeri İç Hizmet Kanunu 35’inci madde kapsamında yapılmış.” Asker, “Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyetini kollamak ve korumakla görevli olduğu için” yapılan tüm planlar, konuşmalar, insanların tutuklanması da bu kapsamda yasal ve kanuniymiş. Bu kapsamda tüm planlar yapılmış.

Bu kanun maddesi de 13 Temmuz 2013’te yani Balyoz seminerinden çok sonra değiştirilmiş.  Çetin Doğan ve arkadaşları Mart 2003’te o toplantıyı yaptıkları, yasa da o tarihte yürürlükte olduğu için askeri kanun kapsamında, yasalmış. Suç yokmuş.

Mahkemenin bu gerekçesinin anlamı çok açık ve şunu söylüyor heyet; Hükümete muhtıra verilmesi, hükümetin düşürülmesi, Milli Mutabakat Hükümeti kurulması, darbe planı yapılması, yüzbinlerce insanın tutuklanması, gazetelerin, sendikaların kapatılması suç değilmiş. Bunlar kanuni ve yasal.

İktidar sarhoşluğuyla bugünlerde ortalıkta “sarhoş” olarak gezen bazı AKP’liler, uyandıklarında ya da uyanabildiklerinde bu gerçeklikle karşılaşacaklar. Yalçın Akdoğan’ın “milli orduya kumpas” sözünün aslında neleri kapattığını, nelerin önünü açtığını görecekler.

GÜNEYDOĞU BAHANESİYLE DARBE KANUNU GERİ GETİRİLMEK İSTENİYOR

Derinlerin komaya soktuğu AKP’lilere “eski bir dost” olarak bir hatırlatma daha yapayım. Bugünlerde Güneydoğu’daki savaş bahane edilip, birileri tüm yetkinin askere verilmesini ve Askeri İç Hizmet Kanunu 35’inci maddenin değiştirilmesini, tekrar eski haline getirilmesini istiyor. Tayyip Erdoğan’la cenazelerde tokalaşan Doğu Perinçek grubunun gazete manşetlerinde bu konuyu gündeme getirmesi de tesadüf olmasa gerek. Erdoğan’ın çevresini kimler kuşattı?

Sorular, sorular, sorular… AKP, “eski devletçe” ele geçirildi, “yeni Türkiye” adı altına eski pazarlanıyor.

Bu yazdıklarıma da birileri “kumpas, sahte” diyebilir. Balyozu aklayan mahkemenin gerekçeli kararının 801’inci sayfasından alıntı yaptım sizlere. Balyoz, “Milli orduya kumpas, sahte belge” gerekçesiyle kapatılmadı. “Yarınlarda kullanılmak üzere üretilen” gerekçelerle dava kapatıldı. .

Balyozu kapatan mahkemenin başkanının bir süre önce Daire Başkanı yapılması da düşündürücü. Hak ederek bu göreve getirildiğinde kuşku yok. Başkan dâhil heyetin Balyoz davasını aklarken kullandığı bir cümleleri vardı; “Bu durum hayatın olağan akışına aykırı” olmuş.

Balyozu aklayan gerekçeli karardan bir başka paragrafla devam edeyim;

DARBE ÖNCESİ PLAN YAPILMASI MEVZUAT GEREĞİYMİŞ

“Gözaltına alınacak kişi ve kuruluşlar, gözaltına alınacak gazeteciler, yararlanılacak basın mensupları, ceza evi, fırın, hastane, pastane, itfaiye gibi birçok kurum ve kuruluşlar, korunması gereken hassas bölgeler gibi birçok listenin bulunduğu ve bu listelerin seminerde tartışıldığı beyan edilmiştir. Tüm seminer kayıtları incelendiğinde, bu konuşmaların, planların askeri mevzuat içinde kaldığı düşünülmüştür. Seminerde gerçek kişi isimlerinin kullanılmaması gerekiyor ise de bunun kullanılmış olmasının sanıkların atılı suçu işledikleri anlamına gelmeyeceği düşünülmüştür.”

Bu gerekçe de aklama kararından. Yorumu sizlere bırakıp, şunu söyleyeyim.

Balyoz sanıkları, avukatlar, medyadaki bazı isimler, işte bu gerekçede bahsedilen tüm bu belgelere ve CD’lere sahte dediler. Onların sahte dediği belge ve CD’lere mahkeme ne demiş kararında; “Bu belgeler, listeler, bahsedilen planlamalar doğru ama biz bunları darbe suçu olarak düşünmüyoruz.”

Şimdi Balyoz sanıkları ve avukatları yanı sıra asıl medyadaki Balyoz sevenler derneğine üye kalemlere şunu sormak gerekiyor; “Balyozu aklayan mahkeme, bu kararıyla yıllarca sahte dediğiniz belge ve planların doğru olduğunu kabul etmiş. Siz neye göre, niçin ve neden sahte diye yazılar yazdınız?

Bu isimler sanırım cevap vermek yerine şunu söyleyeceklerdir. “2003’teki seminerde, 2007’de piyasaya çıkmış yazı fontuyla yazılan belgeler var. Sen de buna cevap ver?” 

Balyozu aklayan mahkemenin gerekçeli kararında bu konuya ışık tutacak bilgiler de var. Konuyu farklı yönlere taşıyacak önemli ipuçları var. Bu dizi içinde o bölüm de olacak.

PLAN HUKUKSUZMUŞ AMA SUÇ YOKMUŞ

Tekrar millete “kumpas” denilen ancak farklı gerekçelerle kapatılan karara döneyim.

Çetin Doğan ve arkadaşları, seminerde, “savaşan düşman” diye bir tabir de kullanmıştı. Bu terim, seminer boyunca tartışılmıştı. Seminerin ardından da yine bu terim kapsamında çalışmalar ve planlamalar yapılmıştı. Sanıkları mahkûm eden bir önceki mahkemenin kararında bu terime de vurgu yapılmıştı. Bunun hukuk devletiyle bağdaşmayacağı belirtilmişti.

Kararda şöyle denmişti; “Savaşan düşman kavramıyla Darbe harekâtı sonucunda hedef kitleyi ülkenin hukuk düzeni dışında bir yöntemle bertaraf etme amacına yönelik düşüncesini yansıtmakta olduğu, dosyadaki delilleri doğruladığı belirtilmiştir.”

Balyozu aklayan mahkeme ise ilk mahkemenin bu yoruma bakın ne demiş; “Bir önceki mahkemenin bu yorumuna katılıyoruz. İlk mahkemenin, seminerde ‘savaşan düşman’ teriminin konuşulması ve seminer sonrası aynı konu üzerinde çalışmaların devam etmesinin, hukuk devleti kavramı ile bağdaşmayacağı yönündeki değerlendirmesi mahkememizce de kabul edilmiştir.”

Hukuk dışı çalışmaları bu satırlarıyla kabul eden mahkeme devamında nasıl bir gerekçe üretmiş derseniz karardan yazayım; “Ancak bunun sanıkların darbeye hazırlık yaptıkları anlamına gelmediği düşünülmüştür.”

Balyozu aklayan mahkeme kararında bilerek “savaşan düşman” kavramının ne anlama geldiğini saklamış ama ben sizler için yazayım. Darbe sonrası toplumun nasıl şiddetle kontrol altına alınacağı yönünde yapılan planlardı. Bunlar detaylandırılmıştı.

SAHTE DİYEMEDİKLERİ CD’LERİ NASIL YOK SAYDILAR

Balyozu aklayan mahkeme, savcılığın Taraf gazetesinden istediği, tutanakla teslim ettiğimiz CD’lerle ilgili de gerekçeli kararında değerlendirmede bulunmuş. Yine zorlandığı alanlar olmuş. Zorlandığı diyorum çünkü hukuken açıklama getiremediği yerlerde tekrar “hoş olmamıştır” türü cümlelere sığınmış.

CD’lerle ilgili gerekçeli karara geçmeden küçük bir hafıza tazeleyeyim.

Taraf Gazetesi’nin Balyoz haberini yayımlaması üzerine, bazı aydınlar savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu. Savcılık da soruşturma açmıştı. Bizden de elimizde bulunan belgeleri istemişti. Bize 3 DVD ve 1 CD gelmişti ve biz de savcılığa bunları teslim ettik.

(foto 1. Ordu kom) Aynı günlerde, 1. Ordu Komutanlığı Askeri Savcılığı da kendi içinde bir soruşturma açmış. Onlar da bizden belgeleri istediler. Onlara da CD’lerin bir kopyasını verdik.

Haberden dokuz gün sonra ise o meşhur bavul geldi. Bavul içerisinde ıslak imzalı belgeler, yazışmalar, raporlar, ses kayıtları, teyp kasetleri, CD’ler, fotoğrafların olduğu binlerce sayfalık doküman. Bunları da savcılığa tutanakla teslim ettik. Bavulda toplam 19 adet de CD vardı. 16.Mayıs 2016

***

Tüm CD’ler sahte… 3 CD sahte… Vazgeçtik, 2 CD sahte

Balyoz Baransu 8

 Balyoz sanıkları ve avukatları, işte bu CD’lere iki yıl sahte dediler. Sonra rakamda indirime gittiler. Sayıyı üçe indirdiler. 19 CD’nin değil, üç CD’nin (11, 16, 17 Nolu CD’ler) sahte olduğunu söylediler. “Sahte CD” sayısını 19’dan üçe düşürünce sanık ve avukatları bu kez yeni bir söylem geliştirdiler. Tüm iddialar bu üç CD’den ibaretti, bunlar da sahte olduğu için dava düşürülmeliydi.

Önce tüm CD’lere sahte dediler. Ancak, diğer CD’ler üzerindeki el yazılarını yazan görevliler, yazıların kendilerine ait olduğunu kabul ettiler. CD şifrelerini doğruladılar. Çıkan raporlar da sahte olmadığını ortaya koydu. Kanıtlar güçlü olunca bu CD’lere sahte diyemediler. Sayıyı üçe indirdiler.

Ardından, CD’lerde iki bine yakın çelişki bulduklarını açıkladılar.  Başta Ertuğrul Özkök olmak üzere birçok yazar, iki bin çelişki rakamını köşelerine taşıdılar. İki bin rakamındaki çelişkinin bin 500 tanesini iddialarına göre 16 No’lu CD içindeydi. CD içindeki dosyalarda kayıt tarihinden önce çıktı alındığı görünüyordu. İddialarına göre henüz oluşturulmayan CD’den kayıt alınması imkânsızdı. Anayasa Mahkemesi’ne yaptıkları müracaatta bunları tekrarladılar. 11, 16, 17 No’lu CD’ler sahte dediler.

Bu doğru olmayan bilgiyi yaklaşık iki yıl dolaşımda tuttular. Onların dediği gibi sanıklar üç değil, tüm CD’lerden suçlanıyorlardı. Bunun yanı sıra ıslak imzalı belgeler, ses kayıtları, yazışmalar, fakslar da deliller arasında vardı.

Raporlar, ifadeler, “el yazıları bize ait” itirafları üzerine bu kez yeni bir bilgi dolaşıma soktular. “Bu CD’lerden suçlanmıyoruz” dediler. Bu doğru olmayan bilgiyi dolaşıma sokmalarının nedeni ise darbe planlarının, listelerin, gerçek isimi listelerin bu CD’lerde olmasıydı. Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan’ı tutuklamaya götürecek planlamalar, gözaltı listeleri bu CD’lerdeydi. .

Kamuoyu bunları konuşmasın diye “tüm suçlamalar 11, 16, 17 No’lu CD’de” diye algı oluşturmaya başladılar.

Sonra ne mi oldu? Dizinin ilerleyen bölümlerinde yine Balyozu aklayan mahkemenin kararından yazacağım. İki bin çelişki bir anda yüzün altına indirildi. Sahte CD sayısı da üçten ikiye düşürüldü. Altı yıl boyunca sahte dedikleri 16 No’lu CD’nin gerçek olduğuna hükmetti Balyozu aklayan mahkeme.

Balyozu aklayan mahkemenin aldığı son bilirkişi raporuna göre altı yıldır sahte dedikleri 16 Numaralı CD’nin sahte değil gerçek olduğu ortaya çıktı. “CD içinde kayıt yapılmadan önce çıktı alınmış, bu yöntemle iki bin sahtecilik tespit ettik” dedikleri iddiaya da bilirkişi son noktaya koydu; Önce çıktı alınıp, sonra farklı kaydet yöntemiyle dosyalar kaydedilmiş. Önce çıktı alınıp, sonra farklı kaydet yöntemiyle kayıt yapılabilir. Dosya da son kaydedildiği tarih ve saati gösterir.

Alt yıldır Balyozcular tarafından dolaşımda tutulan, Ertuğrul Özkök dâhil onlarca kaleme yazı yazdırtılan iki bin çelişkisi, 16 No’lu CD sahte iddiası Balyozu aklayan mahkeme tarafından sessiz sedasız böylece tedavülden kaldırıldı. İki bin çelişki yazıları yazıp, “sahte” diyenlerin bu yeni durumdan haberi var mı, onu da bilemiyorum.

SUÇLANMIYORUZ DEDİKLERİ CD’LER MAHKEME KARARINDA

Balyoz sanıkları ve avukatları tarafından yıllarca sahte denilen, gerçek olduğu ortaya çıkınca da bu kez “biz o CD’lerden suçlanmıyoruz” denilen CD’lerden bazıları, 1, 2 ve 3 No’lu CD’lerdi. Balyozu aklayan mahkemenin gerekçeli kararına da girdi bu CD’ler.

1, 2 ve 3 No’lu CD’lerde, “İç güvenliğin sağlanması safhası” başlığı altında, “sorumluluk bölgesinde bulunan daha önce sakıncalı faaliyetleri gözlenen şahıs, dernek, parti, dernek üyeleri ile yönetici ve personelin gözetim altına alınacak, gerekli görülenler hakkında kanuni işlem yapılacaktır” denilen planlar var.

CD’lerdeki planlarda her bölge komutanı, sorumluluk bölgesinde listeler hazırlamış. Gözaltına alınıp, tutuklanacak isimleri Çetin Doğan’a sunmuş. Basın yayın organlarından tutun, siyasi partilere, dernek ve kuruluşlara, binlerce kişi ve kurum bu listelerde yer almış.

İşte bu CD’lerde bu listeler ve daha fazlası var.

TUTUKLAMA GÖZALTI LİSTELERİ İSTİHBARİ ÇALIŞMAYMIŞ

Tüm bilirkişi raporları da bu CD’ler gerçektir dedi. Kimse de yalanlayamadı. Balyozu aklayan mahkeme dâhil. Ancak mahkeme her nasılsa bu CD’lerin içeriğine kararında girmedi. CD’lerin doğru olduğunu kabul ediyor ama içerisinde neler olduğunu özellikle saklama yolunu tercih ediyor.  Çünkü, bunları kararına yazması durumunda darbeyle birlikte “tutuklanacak, gözaltına alınacak, el konulacak” gibi ayrıntılı planları ifşa etmiş olacak. Kapatma gerekçesi bulamayacak. Ayrıca “kumpas, sahte CD” iddiaları da tartışmaya açılacak. Gerçek oludğu ortaya çıkacak.

Bu CD’leri mahkeme nasıl akladı diye merak ediyorsanız yazayım: “Bunlar da tarafımızca Sıkıyönetim kapsamında değerlendirilmiştir. Ele geçirilen bir kısım istihbari çalışmalarla ilgili belgeler sayılmış ise de sadece istihbari çalışma yapılmasının sanıkların atılı suçu işledikleri anlamına gelmeyeceği düşünülmüştür.”

1, 2, 3 No’lu CD içinde neler vardı tekrar yazalım. Gözetim altına alınacak, tutuklanacak şahıs, dernek, parti yöneticileri… Sadece AKP değil, ANAP, DYP, MHP dâhil birçok parti ismi CD’lerde vardı. Mahkeme işte bu listelerde suç unsuru görmemiş ve istihbari çalışma kabul etmiş listeleri. Listelerdeki isimler karşısında, listelerin başlığında neler yazdığını da yine saklama ihtiyacı hissetmiş mahkeme heyeti.

Bir darbe sonrası el konulacak kurumlar, gözaltına alınıp, tutuklanacak isimler, kaldı ki bunlar arasında medya organları ve sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve siyasi parti organları, üyeleri var. Mahkeme bunları olağan kabul edip, “sadece istihbari çalışma, darbe anlamına gelmez” diye gerekçe üretip, konuyu kapatıyor.

BÖL, PARÇALA, AYIR.., DARBEYİ AKLA YÖNTEMİ

Balyoz davasını kapatan mahkeme, suçlamaları boşa çıkarmak için bir biri arasında bağlantı olan olayları ayırma yoluna gitmiş. Aralarında bağlantı yokmuş gibi davranmış. Ses kayıtlarının birebir okunduğu CD’leri ve planları ayrı değerlendirip, kayıtların binde birini kararına yazıp, bunların da “darbe anlamına gelmeyeceği” yorumunda bulunmuş. CD’lerin gerçek olduğunu bildiği anlarda ise “Askeri kanuna, Sıkıyönetim” gerekçesine sığınıp, suç unsuru yok demiş.

Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve siyasi parti temsilcilerinin gözaltına alınması, liderlerin bir gecede tutuklanacağı, muhtıra gibi planları ise şu gerekçeyle kapatmış; “Bu nedenle mahkememizce diğer delillerle ilgili olarak dijital delillerle bağlantı kurulmaksızın yüklenen suçu oluşturup oluşturmadıkları yönünden değerlendirme yapılmıştır.”

SAHTE DENİLEN CD’LERDE GERÇEK CD’LERDE OLAN BİLGİLER VAR

“19 adet CD’nin tamamı sahte” diye başlayıp, sonra “üçe”, Balyozu aklayan mahkeme kararıyla da “ikiye” düşürülen CD’lerle ilgili mahkeme heyeti gerekçeli kararlarında çelişkili yorumlara da imza atmaktan imtina etmemiş. Onlarca sayfada doğru olduğunu kabul ettiği 17 adet CD içeriğinde, aklayamayacağı bilgi olduğunu gördüğü anda “bu CD’lerin de aynı isimler tarafından oluşturulmuş olduğu şüphesi” diyerek delil olarak bunu dikkate olmadığını yazmış. Oysa o CD’leri hazırlayanlar da, üzerindeki el yazılarının kime ait olduğu da belli. Üstelik CD’yi hazırlayan sivil memurlar, “evet bu CD’leri biz hazırladık. Yazılar bize ait. Şifreler bize ait” diye ifade vermelerine rağmen.

İfade veren isimlerden biri Melek Üçtepe adlı bir sivil memur. Üçtepe ifadesinde 12 adet CD’yi kendisinin hazırladığını, üzerindeki el yazılarının kendisine ait olduğunu kabul ediyor. (1, 2, 3, 6, 9, 10, 12, 13, 14, 15, 18 ve 19 numaralı CD’ler) Üçtepe, 4, 5, 7, 8 No’lu CD’ler üzerindeki yazıların ise birinci orduya ait olduğunu belirtiyor.

Mahkeme gerekçeli kararında sahte olduğunu “kuvvetli şüphesi” olduğu yönünde karar beyan ettiği 11 nolu CD içerisinde gerçek olduğunu kabul ettiği 2, 3, 4, 14 ve 15 Nolu CD’lerde bulunan belgelerin “büyük bir bölümünün olduğunu” da kararına yazmış.  Ancak CD’lerin gerçek olduğunu bildiği için de “bunları delil kapsamına almamış.”

Delil kapsamına almış olsa, başta Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül olmak üzere tutuklanacak AKP’liler, tankların sokak sokak konulduğu planlar, gözaltı listeleri gibi onlarca ayrıntıyı sanıklara sormak zorunda kalacaktı mahkeme. Çünkü bu CD’lerde, EMASYA ve Sıkıyönetim kapsamında olmayan belgeler, planlar vardı ve bazı sanıklar bunu açıklamakta zorlanacaktı. Mahkeme de gerekçe bulmakta zorlanıp, Balyozu kapatamayacaktı.

Mahkeme bu riske girmek yerine kestirmeden, “bunları delil olarak kabul etmiyoruz” diyerek kolay yolu tercih etmiş.

ISLAK İMZA İNCELEMESİ YAPAMADIK AMA SANIKLAR SUÇSUZ

Savcılığa teslim ettiğimiz belgeler arasında, ıslak imzalı belgeler de vardı. Bu belgelerin önemli bir bölümü de birliklere gönderilen ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın emrini yok sayan yazışmalardı. Birliklere çekilen resmi fakslar da vardı. Gözaltı listelerinin bir bölümü de yine imzalıydı.

Balyoz sanıkları “davanın üç CD’den oluştuğunu, ıslak imzalı belgelerin olmadığını” da yıllarca seslendirdiler. Bu da doğru değildi. Gerçeği yansıtmıyordu.

Balyozcular ıslak imzalı belge yok deseler de kendilerini aklayan mahkeme bile ıslak imzalı belgelerin varlığını kabul etmek zorunda kaldı. Islak imzalı belgelerin neler olduğuna kararında değinmeyerek bunları da aklamış. Detaylar kararda yine saklanmış: “Gazeteci Mehmet Baransu tarafından teslim edilen belgeler ve yapılan aramalar sonucu elde edilen belgelerden ıslak imzalı olmayan, bilgisayar çıktısı şeklinde olan belgelerin sanıklarla doğrudan bağlantısı kurulamadığından delil niteliği bulunmadığı düşünülmüştür.

Bir kısım dijital veriler içinde ıslak imzalı belgelerin taranmış şekilde bulunduğu anlaşılmıştır. Bu belgelerden asılları elde edilemeyen belgelerle ilgili olarak sanıklara aidiyeti yönünden imza incelemesi yapılamadığından, sanıklarla doğrudan bağlantısı kurulamadığından delil niteliği bulunamadığı düşünülmüştür.”

Islak imzalı belgelerin varlığını kabul edip, onlardan hiç bahsetmeyen mahkeme, ıslak imzalı belgeleri bu gerekçeyle aklamış. Tabii burada akla şu soru geliyor. Ergenekon davasında, Kafes Eylem Planı belgesinde birçok belge dijital veri içinde imzalıydı. Orada da asıllarına ulaşılmamıştı ama imza incelemeleri yapıldı.  Balyozu kapatan mahkemeye ise imza incelemesi yapmayıp, bu gerekçeyle olayı kapattı. “Asıllarına ulaşılamadığından” denilerek, bu durum neden kapatıldı? Ve en önemli soru, Bu belgeler nelerdi? Niçin kararda bu belgelerin neler olduğu yazılmadı?

Mahkeme gerekçeli kararın bir yerinde de “ıslak imzalı belgelerin hiçbirinin sanıkların üzerine atılı suçu işlediklerini ispatlar yeterlilikte olmadığı düşünülmüştür” diyerek, bu bölümü de bu şekilde kapatmış.

TUTUKLAMA LİSTELERİ SUÇ DEĞİL, SADECE FİŞLEMEYMİŞ. BU DA 2003’TE YASALMIŞ

Dizinin başından itibaren dikkatinizi çekmiştir. Mahkeme heyeti, Balyoz davasını kapatabilmek için hukuku bir hayli zorlamış. Akla, hayale gelmeyecek gerekçelerle olayı kapatmış. Islak imzalı belgelerle ilgili bulduğu bir gerekçe ise bu kadar da olmaz dedirtecek türden.

Yüz binlerce insanın tutuklanacağı, gözaltına alınacağı, partilerin kapatılacağı, kurum, kuruluşlara el konulacağı gibi bazı fişleme belgeleri ıslak imzalıydı. İmzalı olmayan listeler de vardı.

Mahkeme, içerisinde ıslak imzalı olan bu listeleri nasıl aklamış derseniz yazayım. “Bir kısım ıslak imzalı belgelerin kişilerle ilgili fişleme şeklindeki belgeler olduğu anlaşılmıştır. Ancak fişleme şeklindeki bu belgeler, tek başına sanıkların üzerlerine atılı suçu işlediklerinin kabulü için yeterli görülmemiştir.”

Dikkat ettiyseniz Balyozu aklayan mahkeme yine, ısrarla bu ıslak imzalı belgelerin neler olduğunu kararında özenle saklıyor. Bu gerekçenin hemen ardından yazdığı ikinci bölüm ise daha büyük bir skandalı ortaya koyuyor;

“TCK 135. Maddesinde kişilerin siyasi, felsefi veya dini görüşlerine, ırki kökenlerine, ahlaki eğilimlerine, cinsel yaşamlarına, sağlık durumlarına veya sendikal bağlantılarına ilişkin bilgilerin hukuka aykırı olarak kişisel veri olarak kaydedilmesi yaptırım altına alınmıştır. Ancak bu eylem, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ancak, fişleme şeklindeki belgelerin düzenlendiği tarihte bu eylem suç oluşturmamaktadır.”

Yani mahkeme heyeti bizlere diyor ki “Balyozcuların fişleme yaptığı tarihte bu kanun yoktu. Suç değildi. O yüzden bu suçlamayı da düşürüyorum.” Oysa suçlamalar arasında fişleme diye bir iddia yoktu. Çünkü bu belgeler, fişleme değil, yönetime el konulması sonucu tutuklanacak yüzbinlerce ismi, el konulacak kuruluşları, gazeteleri, sendikaları gösteren yüz binlerce kişinin listesiydi. / 17 Mayıs 2016 /

***

Reklamlar