Dersim'in nar taneleri: Keşişin torunları

NOKTA | Müjgan HALİS 

 

NOKTA | Müjgan HALİS 

Dersim ile Ovacık arasında bir köydür Halvori. Şimdilerde doğa harikası gözeleriyle bilinse de, 1937-38’de Halvori Kayalıkları’nda yüzlerce insan kurşuna dizilir. Kurşuna dizilenler arasında; Dersim’deki en büyük Hıristiyan mabedi olan Halvori Surp Garabed Manastırı’nın keşişi ve keşişin ailesi de yer alır. Manastırdan alınan dini semboller Dersim isyanının lideri Seyit Rıza ile ilişkilendirilerek dönemin gazetelerinde, Seyit Rıza’nın bir ‘din hokkabazı’ olduğu bolca yazılır. Ermenicede manastır anlamına gelen ‘Vank’ ismiyle de tanınan manastır, 1937’de uçaklar tarafından bombalanarak yerle bir edilir. Keşiş ailesinden az sayıda kişi ise, Türkleştirmek ve İslamlaştırmak için Türkiye’nin değişik illerine dağıtılır. Zorla isimleri değiştirilir, erkekler sünnet edilir, kelime-i şehadet getirilerek Müslümanlaştırılır.

Dersim’in Kayıp Kızları’ndan tanıdığımız Kazım Gündoğan’ın son eseri Keşişin Torunları’nda; ülkenin ve aslında dünyanın dört bir tarafına nar taneleri gibi yayılan keşiş ailesinin hikâyesini anlatıyor. Konya, Bolu, Dersim, Elazığ, İstanbul, İzmir, Isparta, Fransa, Almanya’ya dağılan ailenin fertlerinin öykülerini; NOKTA okurları için dinledik, yazdık… Başlamadan söyleyelim, kitaba konu olan torunlar önümüzdeki haftalarda gösterilecek “Vank’ın Çocukları” adlı bir belgesel filmin de ana konusu.

SAĞ KALANLAR DÖRT BİR YANA DAĞITILDI

2005’ten beri sistemli olarak Dersim tarihini, kültürüne ve sosyal yapısına dair çalışmalar yapan Kazım Gündoğan; coğrafyanın hakikatini, hem tarihsel hem toplumsal hem inanç hem de etnik kimlik bütünlüğü içerisinde ortaya çıkarmaya kendini adamış bir araştırmacı-yazar. Bunun nedenini “Çünkü bazı coğrafyalar halkların tarihinde önemlidir, Dersim de bu yurtlardan biridir” diye açıklıyor. Dersim Ermenilerini 2011 yılından beri çalışan Gündoğan; araştırmanın bir yerinde Dersim Ermenileri açısından çok önemli olan Halvori Surp Garabed Manastırı’nın ve oradaki keşiş ailesinin öyküsüyle karşılaşmış. 1915’ten yara almadan kurtulan manastır, 1937’de bir Ermeni yetimi olduğu iddia edilen Sabiha Gökçen tarafından bombalanmış.

Daha sonra da devletin teşvikiyle define arayıcıları tarafından yerle bir edilmiş. Şu anda yerinde yeller esiyor, manastırın duvarlarından alınan taşlar ise köy evlerinde tek tük fark ediliyor. Gündoğan; keşiş ailesinin üyelerini şöyle tanıtıyor: “Agop Kiremitçiyan, oğlu ve kızları Aslıhan (5-6) ile Zıverta (7-8) katliamdan sağ kurtulur. Agop, oğlu ve kızı Zıverta Bolu’ya, kızı Aslıhan ise Konya’ya sürgüne gönderilir. Aslıhan’ın halası Tığso biri yaralı üç çocuğu (Mişan, Abkar ve Murad) ile katliamdan kurtulur. Tığso, üç çocuğu ve Agop’un kızı Aslıhan’la birlikte Konya’ya sürgüne gönderilir. Ayrıca katledilen Garo’nun kızları Kühet (7-8), Sultan (9-10) ve yeğeni Varte (11-12) de kurtulanlar arasındadır. Agop’la birlikte Bolu’ya gönderilirler. Ayrıca Varte isminde bir kadın daha kurtulur. Dersim köylerinde saklanır, sürgüne gönderilmez. Yine Toros Vartabetyan katliamdan kurtulur ve Denizli’ye sürgüne gönderilir.”

ÜÇ KARDEŞ: BİRİ ALEVİ, BİRİ SÜNNİ, BİRİ HIRİSTİYAN

Kazım Gündoğan’ın dünyanın dört bir tarafında sürdüğü izlerden anlaşıldığı kadarıyla Dersim Ermenilerinin ‘Vank’ diye bilinen kutsal mekânı Surp Garabed Manastırı’nın keşişi Tığso’nun kocası Mağar. Katliamda öldürülen keşiş Mağar’ın üç çocuğunun hikâyesi ise içler acısı. Çünkü biri Alevi, biri Sünni, biri de Hıristiyan olarak yaşıyor: Üç çocuktan en büyüğü Mişan; katliamdan onlarca sürgün yarası alarak kurtulur. Mişan, sürgün yeri olan Beyşehir’de Alevi Kürtlerden biriyle evlenir ve Alişan ismini alır. Sonraki yıllarda İstanbul’a yerleşen, Ermeni kimliğini bilerek Alevi inancıyla yaşayan Alişan; tüm çabalara rağmen yazarla görüşüp yaşadıklarını anlatmak istemez. Onun yaşadıklarının bir kısmını, yurtdışında yaşayan ve Türk adını değiştirerek Abkar adını alan oğlu anlatır: “Babam korkuyor, çok korkuyor. Babam bize anlatırdı. Büyük dedemin adı Andon’muş. Babamın babası da Mağar. Biz keşişin torunlarıyız. Fakat 1938’de hepsi katledilmiş. Babam da, annem de yaralı kurtulmuşlar. Babamın sırtında, annemin kafasında hâlâ süngü izleri var.”

Alişan’ın kardeşi olan Abkar ise Sünni olarak Abdullah adıyla Bolu’da yaşamını sürdürür. Kazım Gündoğan; onunla İstanbul’da görüşür, fakat o da, “Benden bunu istemeyin, Bolu gibi bir yerde nasıl yaşarım o zaman?” diyerek kapıları kapatır.

1970’lerde yurtdışına giden ve orada çocuklarıyla tekrar Hıristiyan olan Murad ise, Paris’teki evinde kendisiyle görüşen Kazım Gündoğan’a şunları anlatır: “Babam 1938 Katliamında 50 yaşlarındaymış, bütün keşiş ailesi öldürülüyor. Babamın adı Mağar, dedemin adı Andon. Keşiş benim babam. 1915’de bizim ailemize bir şey olmamış. Dedemler o zaman Amerika’ya gidip geliyorlarmış. Annemin adı Tığso… 1982 yılında manastırı, doğduğum toprakları görmek için annemle birlikte Dersim’e Vank’a gidip kurban kestim. Bir operasyon yapıldı oradan apar topar ayrılmak zorunda kaldık. Kurbanımızı bile yapmadık. Nasıl hak arayalım, nasıl sahip çıkalım oralara?”

1938 yılında tekrar bombalandıktan sonra Surp Garabet Manastırı

Gündoğan; keşişin oğlu Murad’a dair şu izlenimleri de aktarmayı ihmal etmiyor: “Murad pek çok şey konuşmak istiyordu; dedesinin Bağdat’a gidişini, Seyit Rıza ile babasının dostluğunu, 1915 kırımını ve daha başka konuları. Ancak büyük oğlu engelledi. ‘Konuşursan ne seni, ne bizi, hiçbirimizi Türkiye’ye sokmazlar. Ayrıca memleketteki bütün mal varlığına el koyarlar’ dedi. Bu uyarıdan sonra Murad geri çekildi. ‘Sana söz veriyorum, memleketteki mülklerimizi satalım, tüm ayrıntılarıyla konuşacağım’ dedi.”

ÖLÜMÜNE AZ KALA ERMENİ OLDUĞUNU SÖYLEDİ

Gündoğan’ın araştırma sırasında bulduğu bir isim de Dersim’in kayıp Ermeni kızlarından Aslıhan Kiremitçiyan’dır. Adı soyadı çoktan değiştirilmiş, Fatma Yavuz yapılmıştır, gerçek bir Sünni gibi büyütülmüştür, namazında niyazındadır ama ölümüne birkaç yıl kala kızına Ermeni olduğunu fısıldamıştır. 5-6 yaşının belleğinde hatırladıkları şunlardır: “Köyde büyük bir ceviz, etrafında yine ceviz ağaçları vardı. Bir tabur adam geldi. İnsanları götürdüler orada sıraladılar. Takır takır vurdular ittiler, vurdular ittiler, vurdular ittiler. Milleti vurmaya başlayınca tek başına bir adam dağdan geldi, beni ekinin içine soktu, üstümü örttü ‘sus’ dedi. Ondan sonra beni köye getiren mi olmuş, nasıl gitmişim ona aklım ermiyor. Halam alıp götürüyor mağaralara. Sonra mağaralardan almışlar Türkiye’ye dağıtmışlar. Bunları hatırlıyorum.”

Keşiş ailesinden Aslıhan Kiremitçiyan önce Beyşehir’de bir albaya hizmetçi olarak verilir, ismi Fatma yapılır. Albayın tayini çıkınca bir nüfus müdürünün yanına yerleştirilir. Çok dayak yediği için bu evden kaçar ama sonraki aileden de aynı işkenceleri görür. Henüz çocukken 35 yaşında biriyle evlendirilir, Sünni Müslüman olarak yaşar. Çocukları onun Ermeniliğini ancak 1995 yılında öğrenir. Küçük kızı nüfus kütükleriyle uğraşıp soyağacını çıkartır, ardından da ablası Zıverta’nın ve halası Tığso’nun çocuklarını bulurlar. Zıverta; Bolu Mengen’de Dersim sürgünü bir Alevi Kürt’le evlenir, ‘af’ çıkınca Dersim’e dönerler. O kız kardeşinden farklı olarak çocuklarına ‘keşişin torunu’ olduğunu anlatır. Ancak, yazık ki kardeşi Aslıhan’la buluşamadan bu dünyadan ayrılır.

KEŞİŞ AİLESİ’NDEN DERSİM’DE KALAN TEK İSİM; VARTE

Gündoğan’ın bulduğu keşiş ailesinin diğer fertleri ise katliamda öldürülen Garo Leng’in tesadüf eseri kurtulmuş iki kızı ve bir yeğeni: Kühet, Sultan ve Varte. Bolu’ya sürgün edilen kızlar; Zıverta’nın babası Agop tarafından büyütülür. Kızların Türk Müslümanlarla evlenme ihtimalinden korkan büyükleri, normal zamanlarda adetten olmadığı halde onları Dersimli Kızılbaşlarla evlendirir. ‘Af’ çıktıktan sonra üçü de eşleriyle Dersim’e döner. Ancak Kühet Dersim’e döndükten sonra Sultan ile Varte’den bihaber yaşayıp bir daha onları göremeden yaşamını yitirir. Sultan ise bir Alevi dedesiyle evlendikten sonra Dersim’de bir Alevi gibi yaşar. 38 sürgününden sonra, bu kez de 1994’de köyleri boşaltılır ve Elazığ’a yerleşir ve ömrünün kalanını orada sürdürür.

Aslıhan, kızları Zeynep ve Hatice

Keşiş ailesinden kurtulup sürgüne gitmeyen tek kişi, Bolu’ya gönderilen Varte ile adaş olan diğer Varte’dir. Eşini ve çocuklarını katliamda kaybeden Varte; uzun zaman mağaralarda, ormanlarda saklanır. Dersim’de olmasına rağmen ancak 1947’de af çıkınca köyü Vank’a geri döner. Fakat orada yıkılmış manastır duvarlarından başka bir şey bulamaz. Geri dönen Alevi Kürtler, köyü yeniden inşa ederken ona da küçük bir ev yaparlar. Varte, yaşamını manastırın yıkık duvarlarını korumaya adar. Belli zamanlarda, orada mumlar eşliğinde ibadetini yapar. Varte 1976’da ölür ve 1938’den sonra manastırın yanındaki Ermeni mezarlığına gömülebilen tek Ermeni olur.

Keşiş ailesinden ‘artakalan’ son isim ise Toros Vartabetyan’dır. Manastırın değerli eşyaları için işkence gördüğü söylenen ve eşyaların yerinin ondan öğrenildiği iddia edilen Vartabetyan, artık hayatta değil. Kazım Gündoğan, onunla ilgili bilgileri kızı Meryem’den öğrendiğini aktarıyor. Katliam sırasında 15-16 yaşlarında olan, Denizli’ye sürgün edilen keşiş ailesinin üyelerine sahip çıkmaya çalışan, çok geçmeden İstanbul’a gelip Ermeni kimliğini yaşayan Toros’la ilgili kızının anlattıkları şöyle: “Konya’dan İstanbul’a gelene kadar babamın Ermeni olduğunu bilmiyordum. İstanbul’da Toros olduktan sonra çok şey değişti. Mezar taşını da Toros olarak yazdırdı. Komşularına ben Ermeni’yim diyebiliyordu, kiliseye gidip duasını yapabiliyordu. Konya’da komşularımız bizi Alevi olarak biliyorlardı, çünkü Alevi insanını Ermeni’den daha hoş karşılıyorlardı.”

“DERSİM, ULUS KİMLİĞİ ÜZERİNDEN ANLAŞILAMAZ”

Yüzyılın başında Dersim nasıl bir yerdi? Kazım Gündoğan’ın anlatımları Dersim’e şimdi dahi, başka bir gözle bakmamızı gerektiriyor. Çünkü 1915 öncesi Dersim de henüz ulus üzerinden bir kimlik tanımı yoktu, topluluklar ulus öncesi kimlikleriyle biliniyor ve esas olarak inançları üzerinden tanımlanıyordu. Kırmanclar/Kızılbaşlar, Hıristiyanlar/ Ermeniler ve Müslümanlar gibi. 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nda sistemli olarak tutulan tahrir defterlerine bakıldığında Dersim’de kayıtlı nüfusun yüzde 50’den biraz fazlasının Hıristiyan (az sayıda Rum olduğuna işaret edilirse de ağırlıklı olarak Ermeni) olduğu görülmektedir. Kaynaklar Dersim ve çevresinde çok köklü bir Ermeni uygarlığı olduğunu, bu uygarlığın ekonomide, eğitimde, zanaatta oldukça kurumsal bir tarih bıraktığını kanıtlıyor. Tarihin ilk Hıristiyan ulusu olan Ermenilerin; hâlâ ayakta kalan kiliseleri ve manastırları da bölgenin kadim halklarından biri olduğunu ortaya koyuyor.

ERMENİLER İLE ALEVİLERİN İNANÇ YAKINLIĞI

Dersimli Ermenilerin önemli bir kısmının 1915’ten nasıl kurtulabildiklerini anlamak için ise, Dersimli Kızılbaşlar ile Dersimli Ermenilerin ilişkilerine ve çok eskilere dayanan inanç yakınlıklarına bakmak gerekiyor. Gündoğan, iki toplumun da tek tanrılı dinlere yeterince tabi edilememiş inançlardan geldiğini savunuyor. Her iki toplumda da Pagan inanç ritüellerinin etkisini görmek, bunun önemli bir işareti. Kürt coğrafyasında Hilafetçi Osmanlı ile ‘din kardeşliği’ yaşayan Şafi/Sünni Kürtlerin aksine Kızılbaş Kürtler, Kızılbaş Zazalar genel olarak Ermeni kırımlarına katılmadılar.

Kitaptan

GÂVUR KANI, MÜSLÜMAN KANINA KARIŞMASIN

Dersim ‘meselesi’nde bir de Dersimli Ermeniler ‘meselesi’ vardı. Cumhuriyet devletinin Dersimli Ermenileri iki kategoride ele aldığını görüyoruz: Alevileşen Ermeniler ve Hıristiyan Ermeniler. Ermeni kimliği bilinse de, Nazimiye ilçesinin Hakis, Derovan köyleri, Mazgirt ilçesinin Xozinkeğ, Danaburan, Sorpiyan, Şorda, Çuxur köyleri ve Hozat ilçesinin bazı köyleri, Haydaran, Demenan ve başka bölgelerde bazı Ermeniler, Kızılbaşlara tabi olmuşlardı.

1937-38’de buralardaki Alevi Ermeniler, genel olarak tabi oldukları aşiretlerin akıbetini yaşadılar. Ancak Dersimli Hıristiyan Ermenilere yönelik özel bir politika uygulandı. Bir örnek vermek gerekirse; 1938’de Hozat’a bağlı Sin bölgesinde sağ kalan bir tanığın şu anlatımı son derece çarpıcıdır:

“Köyümüzde yaklaşık on hane Ermeni komşumuz vardı. Bizi toplayıp katletmeye götürdüklerinde onları bizden ayırıp bir dereye götürdüler. Büyüklerimiz onları neden ayırdıklarını sordular. Yüzbaşı ‘Gâvur kanı Müslüman kanına karışmasın’ dedi. Sonra onları da, bizi de kırdılar.”

TARİHSEL OLARAK DERSİMLİ ERMENİLER

Dersimli Ermeniler, bölgede bugüne ulaşmış etnik grupların en eskisidir. Dersim’i kapsayan Yukarı Fırat Havzası’nda Urartu devletinin yıkılışından beri varlığı belirgin olan Ermeniler, en az 2.600 yıllık bir geçmişe sahiptir. Hititlerle komşu olan Kemah merkezli Hayasa uygarlığı Ermeniliğin eski yerleşik damarı olarak hesaba katılırsa, bu geçmişin 3.500 yıldan daha uzun olduğu söylenebilir.

Osmanlı hâkimiyetinin başlarında, 16. yüzyılın ilk yarısında tutulan tahrir defterlerinden, bölgedeki Ermeni köylerinin sayısının ve nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu anlaşılıyor. Defterlerde, bugünkü Dersim sınırlarıyla örtüşen Çemişgezek Sancağı’ndaki toplam hane sayısının yüzde 52’si ila yüzde 57’sinin gayri Müslim olduğu ve bunların ezici çoğunluğunun “Cema’at-ı Eramine” olarak kaydedildiği görülüyor. Az sayıdaki Rum ve Süryani hanelerin de bu oranın içinde yer aldığını düşünerek, günümüzden 500 yıl önce bölge nüfusunun (kayıt altına alınabilmiş) yarısını Ermenilerin oluşturduğunu söyleyebiliriz.

16. yüzyıl sonları ve 17. yüzyıl başlarında, Celali isyanları ve Osmanlı Devleti’nin bu isyanları bastırma hareketleri, Ermeni nüfusun birçok yerde azalmasında önemli rol oynamıştır. Kemahlı Rahip Krikor Daranağtsi’nin el yazması kronolojisine göre, bu çatışma ortamında her iki taraftan talana uğrayan, kasabaları ve köyleri harabeye çevrilen Ermeniler, 1600’lerin başında Kemah, Erzincan, Eğin, Divriği çevrelerinden İstanbul’a ve Trakya’ya göç etmek zorunda kalır.

NOKTA |

Reklamlar