Etiketler

, , , ,

osman_ozsoyİslamcı bilinen bir gazeteci ile 17-25 Aralık’tan (2013) üç hafta sonra 2014 yılı Ocak ayında bir kültür merkezinde söyleşimiz vardı. Soru cevap şeklinde ilerleyen söyleşi sırasında, 28 Şubat’a zemin hazırlayan Sincan’da düzenlenen Kudüs gecesi organizasyonuna olan katkısını, 2010 yılında gerçekleşen ve çok sayıda yurttaşımızın öldüğü Mavi Marmara’nın hazırlığına yönelik gayretlerini anlattı.Hatta bunlara ilave olarak yakın tarihimizde çok ses getiren başka olaylar da zikretti.Dilipak PerinçekNe tesadüftür ki, her birinde en önde gelen aktivist bir isim durumunda olduğu halde, hatırlayabildiğim kadarıyla kimisine nezle olduğundan, kimisine ses kısıklığından ya da başka mazeretlerle son anda katılamadığını aktardı.

Aslında bunlar pek çok kez medyaya konu olmuş konular.
Aşağıda aktaracağım hadise ise konunun bir başka boyutu teşkil ediyor.

Söyleşinin üzerinden 2 yıl 4 ay geçmesine rağmen, salonu dolduran katılımcıların, “bu kadar tesadüf de fazla” anlamına gelecek şekilde “Ooo” diye ses çıkardığını şimdiki gibi hatırlıyorum.
Bu yazıyı bunları hatırlatmak için kaleme almadım.

Pazar günü Amerika’nın Boston şehrindeydim.

Amerika neden büyük devlet diye sorsanız, “dünyanın nabzının tutulduğu en önemli merkez olduğu için…” cevabı vermek asla abartılı olmaz.
Dünyanın her santimine projektör buradan tutuluyor.
Herkesin geçmişi, eskilerin tabiriyle cemaziyel evveli burada kayıt altında.

Bundan dolayıdır ki, Amerika vizesi aldığınızda diğer ülkelerden vize almakta asla zorlanmıyorsunuz. Her ülke biliyor ki, Amerika birine vize verirken, yedi göbek sülalesini, para trafiklerini, sosyal medyada yazdıklarını, hatta e-maillerini bile didik didik ediyor.

Dünyadaki her türlü sosyal, ekonomik, diplomatik, istihbari trafik, hatta bilimsel çalışmalar ve üzerinde çalışılan buluşlar bu ülkenin yakın takibi altında..
Boston’da Türkiye’yi yakından izleyen hatırlı bir dostla Türkiye üzerine konuşurken, kritik dönemlerde öne çıkan isimler konusunda ilginç değerlendirmelerde bulundu.

12 Eylül 1980 Darbesine gerekçe yapılan en önemli başlıklardan biri de, Milli Selamet Partisi’nin Konya’da düzenlediği Büyük Kudüs Mitingi olmuştu. Miting darbeden sadece 6 gün önce 6 Eylül’de yapılmıştı.

O gün orada, 28 sürecinde Sultanahmet’te türbenin kubbe üstüne çıkıp açılan bayraklar gibi, irtica kalkışmasını andıran, öyle bir görüntü oluşturan semboller asılmıştı.
12 Eylül’den önceki Konya Mitinginde de zinde güçler, miting sırasında açılan pankartları rejim açısından tehlikeli görmüşler ve medya aracılığıyla günlerce köpürterek darbeye giden yolda önemli bir gerekçe olarak sunmuşlardı. (Benzer örnekler için tıklayınız; O. Özsoy; Bu bayrak her çıktığında darbe oldu!”)
Kudüs üzerinden ülkeyi aldatmakla, Kudüs üzerinde tarihsel iddiası olan “izm” arasındaki bağlantıyı burada olmasa da çoğunuz ahirette öğrenirsiniz.
Sözü uzatmayayım.

Boston’da öğrendiğim şu oldu;

Meğer Konya Mitingi organizasyon heyetinin o tür provokatif pankartlardan haberi yokmuş.
İddia şu; Yazının başında bahsi geçen ve hayatı tesadüflerle dolu gazeteci, kendi getirdiği pankartları kalabalığın eline tutuşturmuş, fotoğraflarını çektikten sonra oradan ayrılmış. Medyaya servis edilen de onun çektikleriymiş.

Bana anlatılan iddiaya göre, olaya tanıklık eden dönemin Milli Gazete genel yayın müdürü bu durumdan hemen Erbakan Hoca’yı haberdar etmiş.
Verdiği cevap, onun kim olduğunu ve kime çalıştığını en azından biliyoruz. Dışlasak, onun yerine kim olduğunu bilmediğimiz başkasını gönderirler cevabı vermiş.
Kritik zamanlarda öne çıkanlara dikkat etmeli.
Her provokatör içinde göründüğü sosyal çevrede pimi çeker.

Hizmet Hareketine yakın gibi duran, hatta içinde gibi göründüğü halde, sonradan 180 derece çark eden isimlerin de UYUYAN, zamanı gelince harekete geçirilen HÜCRELER olduğunu düşünüyorum.

Mesela Aykut Edibali önderliğindeki Milli Mücadele Hareketi’nin neden dağıldığı konusunda tanıdığımız bazı isimlerin anlattıklarına pek çoğumuz inandık.
Şimdi düşünüyorum da; Aykut Edibali’nin çizgisinde 50 yıldır değişiklik yok.

Edebince, hayatın bir kıyısında kirden, pastan uzak bir şekilde ihtiras göstermeden ömrünü sürdürüyor. 1991 de olduğu gibi, istese sonrasında da pek çok partiden vekil de olabilirdi

Demek oluyor ki, aslında bunlar Aykut Edibali’den değil, bunların kim olduğunu öğrenen, hisseden Aykut Edibali bunlardan uzaklaşmış. Son geldiğim nokta bu…

Aykut Edibali’den birden 180 derece uzaklaşanlarla, Hizmet Hareketine bir gecede sırt dönen bazı isimleri görünce, herkes yanlış yolda da, 17-25’ten sonra bir gecede aniden hidayete eren sadece bunlar mı doğru yolda diye sormamak elde değil.

Bunları yazmama sebep de, Yeni Hayat Gazetesinde dün okuduğum Nazif Apak imzalı yazı oldu.

Ergenekon’un farklı boyutlarıyla ele alındığı yazıda şu satırlar ilgi çekiciydi;

“Derin yapı soruşturmalarının en eksik kısmı İslamcılar idi. Ergenekon davasında her görüşten insan vardı; ancak muhafazakâr kişiler yoktu. Tuhaf değil mi? Sağcı solcu liberal Alevi Kürt vs. olacak; ama ‘İslamcı’ olmayacak! Siyasi irade öyle istemişti çünkü…

Ali Bulaç bir sırrı ifşa etti. Kendisine ‘Nurcular hakkında bilgi getir’ teklifi yapılır, Bulaç karakolda yapılan teklife hayır der ama sonra öğrenir ki bazı arkadaşları emre amade olmuştur çoktan. Adres belliydi ama muhatapları susmayı tercih etti. O günlerde bazı yazarlar daha da ileri giderek 28 Şubat döneminde Batı Çalışma Grubu’na resmen hizmet veren İslamcıların bu gün bakanlık koltuğunda oturduğunu iddia etti. Yine bir cevap gelmedi. Dahası da var: Şu an bakanlık yapan bir başka kişinin 28 Şubat döneminde Erdoğan ile Çevik Bir Paşa arasında mekik dokuduğu ve ‘Paşamın selamı var, bu Erbakan’dan bizi ancak o kurtarır’ dediği ifade edildi. O gün bugündür çıt yok…

Geçenlerde bir Ak Trol (Ama adı sanı bilinen bir trol) Başbakan Davutoğlu’nu yerden yere vuruyor ve 28 Şubat gibi İslamcıların kıyıma maruz kaldığı dönemde ‘nasıl oluyor da Hoca Harp Akademileri’nde ders verebiliyordu’ diyerek sorgulama yapıyordu.

Hiç bir kimsenin günahını almayalım; lakin herkes de gayet iyi bilir ki ‘milliyetçi-muhafazakâr’ kitleler arasında öteden beri derin adamların varlığından şüphe duyulurdu. Mesela bir dönem büyük bir heyecana neden olan Milli Mücadele hareketi, içeriye sızan derin kişiler nedeniyle dağılmıştı. Dağılanlar da bir yerlere saatli bomba gibi yerleşmişti. Bir başka örnek: Pek çok dindar insanı da katleden Hizbullah’ın Jitem’in bir uzantısı olduğuna dair onlarca somut sorular soruldu; cevap alınamadı. Bir ara derin yapılar tarikat şeyhi seçti, dini-milli damarlar oluşturdu, parti kurdurdu…

İslami gruplara ve partilere sızan derin adamlar en kritik zamanlarda telafisi çok zor hamleler yaparak muhafazakâr kitleye çok ağır darbeler vurmuştur. 12 Eylül öncesi canlı yayınlanan mevlit programında Atatürk’e dua edilirken Fatih Camii’ni protestolarla inletenler, ya da Erbakan Hoca’nın Konya mitinginde İstiklal Marşı’mızı yuhalatıp oturma eylemi yapanlar kimlerdi acaba?

Yazı böyle…

Bu soruları sadece geçmişteki hadiseler için sormayın…

Şu an HİZMETE SALVO ATEŞİ yapanlar için de sorgulayın…

HİZMET olduğu yerde aynen durduğu halde, birden bunlara ne oldu acaba?

Bu kadar olay gerçekten tesadüf mü?

Bugün, 27 Nisan E-Muhtırasının dokuzuncu yılı.

Olayların izleyicisi olmayın, sorgulayıcısı da olun.

Düşman sandıklarınız işbirlikçi kardeş olmasın sakın!

Prof. Dr. Osman ÖZSOY – RotaHaber

Reklamlar