Etiketler

, , ,

A Turan AlkÜlkemiz, tarihinin en ağır dış politika krizinin tam ortasında. Suriye sınırımızda süper güçler ağır silahlı askeri birlikleriyle mevzilenmiş durumda. Milyonlarca basiret sahibi insan her gün bir çılgınlık eseriyle Türkiye’nin sıcak savaşa bulaşmaması için dua ediyor. Güneydoğu il ve ilçelerindeki olağanüstü durum ortada.

Böyle ağır şartlar altında bile kamuoyu Cumhurbaşkanı’nın başkanlık kaprisinden kaynaklanan sistem sıkıntılarıyla meşgul olmak zorunda kalıyor. Sayın Erdoğan’ın gereksiz inadı gündemi âdeta tıkadı.

İnanılmaz günler yaşıyoruz; geçen hafta AYM kararıyla tahliye edilen iki gazetecinin durumuyla ilgili olarak sayın Erdoğan –tıpkı Cumhurbaşkanlığı gibi- bir anayasal kurum olan AYM’nin kararlarına saygı duymadığını, karara uymak zorunda olmadığını belirtti. Aynı günlerde keyfi ekran karartma uygulamalarından birine daha şahit olduk. Samanyolu grubu televizyonlarından sonra İMC ekranı ve Bengütürk TV de, bir savcılık yazısıyla uydudan düşürüldü.

Hükümet yönetiminin olup-bitenden hoşnutsuzluğu âşikâr, zira Türkiye aslında pekâlâ yaşamayabileceği problemlerin altında bunaldıkça hükümetin yönetme alanı daralıyor. Kamuoyu kadar hükümet de sayın Cumhurbaşkanı’nın hiç de tarafsız olduğu ileri sürülemeyecek beyanat ve direktiflerinden rahatsız. Tıpkı bir parti lideri gibi muhalefet partileriyle söz düellosuna girişen Sayın Erdoğan, gündelik politikanın merkezini işgal ederek hem hükümetin, hem parlamentonun rahat çalışmasını engelliyor.

‘Cumhurbaşkanı’na hakaret iddiaları’ndaki yükselen istatistik, bu gerçeküstü durumu bir başka açıdan izah ediyor. Fikir ve duygularını ifade ederken biraz olsun abartıya düşen veya öyle algılanan herkes adeta otomatiğe bağlanmış şekilde kendisini mahkeme huzurunda buluyor ve haklarında kamu davaları açılıyor. Bu olgu, devletin en yüksek makamının bariz şekilde politik bir aktör haline geldiğini vurguluyor.

Cumhurbaşkanı, seçildikten sonra ülkenin en sancılı gündem maddesi olmayı başarabildi. Onu aslî görev ve sorumluluklarına dönmeye ikna edecek otorite yok. Parlamento, Cumhurbaşkanı’nın doğrudan kontrol ettiği AKP grubuyla fonksiyonunu ve denetim görevini adeta unuttu. Yargı, bir anayasal kurum olarak itibarını büyük oranda kaybetti. Hepimizi ilgilendiren en önemli kararlar tek kişinin takdirine göre alınıyor.

Sayın Erdoğan, anayasadaki görev sınırlarına dönmeye rıza gösterse başta eski partisi, hükümeti ve meclis grubu olmak üzere, bütün bürokrasi ve anayasal kurumlar rahatlayacak, asli görev çizgisini hatırlayacak, fakat bir toplu illüzyon hali yaşıyoruz. Anayasal kurumlar dahil hiç bir güç, Sayın Erdoğan’ı ‘bağımsız ve tarafsız’ davranmaya ikna edemiyor. Anayasayı kaleme alanlar, belli ki böyle bir ihtimâli hiç akla getirmemişler; dolayısıyla Türkiye’nin anayasal düzeni ve hukuk nizamını yeniden hatırlayıp anayasal fabrika ayarlarına dönmesi, Sayın Erdoğan’ın takdir ve insafına kalmış durumda. İşin daha garibi, sayın Erdoğan bu tuhaf durumu örnek göstererek, anormalliğin son bulması için gönül rızamızla başkanlığı için destek vermemizi istiyor.

Bu tuhaf bir durum ve sürdürülebilmesi imkânsız. Bile-isteyen körüklenen bu buhran, yakın bir gelecekte –Sayın Erdoğan’ın arzu ettiği gibi- başkanlık sistemine geçilse bile yatışacağa benzemiyor.

Olayların sıcağıyla belki henüz farkedilemedi ama TC devleti şu anda bile hayli tehlikeli bir eksen kaymasına mâruz kalmış durumda. ‘Devlet’ kavramı muhteva değiştirmeye başladı; eskiden devlet, anayasal çatısı üzerinde yükselen kurumların işbirliğinden müteşekkil partiler üstü bir algıya sahipti; şimdi ‘parti devleti’ safhasını geçtik, devlet algısı ‘tek adam yönetimi’ne dönüşmekte.

Sayın Erdoğan birkaç yıl boyunca kendisi için risk teşkil edebilecek kurum ve grupları ‘paralel tehlike’ bahanesiyle ikna etmeyi başardı ve geçici desteklerini sağladı. Şimdi artık meselenin paralel tehlikeyi aşarak başka bir çehreye büründüğü ortaya çıktı.

Durumun gerçeküstü (veya mizâhî) boyutunu şöyle tasvir edebiliriz: Sayın Erdoğan öyle dilerse Türkiye çok rahatça kısa zamanda Ortadoğu batağından sıyrılabilir; anayasal kurumlar rahatlar, siyasi tansiyon normale döner ve geleceğimi tehdid eden kamplaşma tehlikesi kolayca ortadan kalkar!

Başka nasıl anlatılabilir ki bu saçma durum?


Not: Bu yazı, Aksiyon Dergisi’nin 7 Mart 2016’da yayınlanacak nüshası için yazılmış, ancak derginin bu sayısının dağıtımı kayyım marifetiyle engellendiği için yayımlanamamıştır.

Ahmet Turan Alkan / 8 Mart 2016

Reklamlar