Etiketler

, , , ,

İrfanCenderesinden geçtiğimiz sürecin belkide en çok konuşulan meselesi ‘Gülen’in Yaşadığı Mekân’dı. Bazıları Pensilvanya ifadesini Kandil, İmralı gibi güya orada oturan zatın ismi anılmaya değmez anlamında kullanıyor, benim maksadım o değil. İsimle eyalet özdeşleştirildiği için okuyucu yazının içeriğini daha kolay tahmin etsin diye bu başlığı attım.Anlaşılacağı gibi, yazı Hocaefendi’nin yaşadığı yeri ve orada tanık olduklarımı konu ediniyor. Bir grup arkadaşın Gülen Hocaefendi’yi ziyaret edeceğini öğrenince,-bir mahsuru yoksa-beni de kafileye dahil etmelerini istedim. Öyle ya, dışarıdan birini götürmek istemeyebilirlerdi. Dışarıdan tabirini kendimle cemaat arasına bir sınır koymak için kullanmıyorum. Bilakis, ahlâk mayalayan gruplarla adımın yan yana anılmasından ancak şeref duyarım. Dışarıdan tabiri gördüklerimi objektif olarak yansıtacağımın bilinmesi içindir.Maksadım hem Hocaefendi’nin yaşadığı mekânla ilgili spekülasyonların doğru olup olmadığını öğrenmek, hem de gecikmiş bir teşekkürde bulunmaktı. Tutuklu olduğum dönemler Hocaefendi’nin ciddi bir yardımını görmüş, bir türlü teşekküre fırsat bulamamıştım.

Uzun bir yolculuktan sonra önce Newyork’a, oradan da bazı gazetelerin Hocaefendi’nin sarayı diye takdim ettikleri köye geldik. Köy diyorum çünkü burası şehrin çok dışında etrafı ağaçlarla kaplı tipik bir Anadolu köyünü andırıyor.

Cemaatin kalbinin attığı mekân 60-70 dönümlük bir arazi üzerinde kurulu. İçinde her biri 110-120 metrekarelik bir zemin üzerine inşa edilmiş 8 tane iki katlı ev var. Bu evler misafirhane olarak kullanılıyor. Odalar genellikle 2 veya 3 kişilik. Her odada tuvalet, banyo, elbise dolabı ve birkaç kitaptan oluşan bir kitaplık bulunuyor. Bu evlerin dışında ibadet veya toplanma mekanı diyebileceğimiz 3 katlı iki ayrı bina mevcut. Biri yeni yapılmış Ramazan ayında kullanılıyor takriben 400 metrelik bir alana inşa edilmiş, ötekisi ise Hocaefendi’nin yaşadığı daha küçükçe bir bina. Misafirhaneler prefabrik malzeme ile yapılmış, oda duvarları kartonpiyer. Yani maliyetler mümkün olduğunca düşük tutulmuş, her birini 50 bin dolara çıkarabilmek mümkün.Girişte, nizamiyede bütün elektronik aletler bırakılıyor. İçeri girenin dış dünya ile temasının en aza indirilmesinin amaçlandığını sanıyorum. Burada kafilenin kalacağı odaların anahtarları teslim ediliyor. Nizamiyeden girdikten hemen sonra Hocaefendi’nin kaldığı 3 katlı yukarıda bahsettiğim bina var.

Birinci kat yemekhane ve mutfak olarak kullanılıyor, günde 3 öğün yemek çıkıyor. Sabah kahvaltı, akşam çorba, öğleyin iki kap yemek. Yemekler tabildot usulü, herkes tabağını alıp servisini kendisi yapıyor. Belki abarttığımı düşünenler olacak ama son yıllarda yediğim en leziz yemekleri orada yedim. Hep tekke yemeğinin tadını mekanın manevi havasından aldığını söylerlerdi de inanmazdım. Mekanın tadı yemeklere de sirayet etmiş.

İkinci katta mescit olarak kullanılan yaklaşık 70-80 metre büyüklüğünde bir salon ve içinde bir kitaplık mevcut. Namazlar burada kılınıyor. Namaz saatleri dışında herkes ya Kur’an, ya Cevşen yahut dini bir kitap okuyor. Müthiş bir sessizlik, insana huzur veren bir sükut var. Arada bir çevrilen kitap sayfalarının sesi kulağınızda ilahi akisler bırakıyor.

Üst kat Hocaefendi’nin gününün tamamını geçirdiği mekan. 40 metrekare büyüklüğünde Bam teli çekimlerinin yapıldığı salona girdiğinizde, sizi hemen karşı duvarda fon kağıdından yapılmış bir Türk bayrağı karşılıyor. Salon Hoca efendinin odasına açılıyor. Bazı medya organlarının saray benzetmesi yaptığı Hocaefendi’nin odası en fazla 25-30 metre kare büyüklüğünde son derece mütevazı döşenmiş duvarları kitaplarla kaplı bir oda, yine kitaplığın üzerinden sarkıtılmış Türk bayrağı Hoca efendinin her anına eşlik ediyor.

Toplu bulunan mekanlarda duvarlara monte edilmiş LCD ekranlardan günün her saatinde ayetler, hadisler, şiir ve güzel sözler akıyor. İçeri girenin nazarının değdiği her yerde İslami bir mesajla karşılaşması murat edilmiş. Ne bir lüks ne bir şatafat göremiyorsunuz. Halısından duvarına kadar sinmiş bir gül kokusu ciğerlerinizi dolduruyor.

Günlük program namaz ve ibadetlere göre tanzim edilmiş. Gece saat 04.00 de kalkılıp teheccüt ve toplu olarak 4 rekat hacet namazı kılınıyor. Sonra sabah namazına kadar dua, Kur’an veya tefekkür. Sabah namazının sünneti kılındıktan sonra Hoca efendi müsaitse üst kata çıkılıp beraberce namaz eda ediliyor. Sonra uzun bir tesbihat faslı, esma-i hüsna çekilmesi ve dua… Kahvaltı saat 8.30 da. 10.00 ile 12.00 arası Hoca efendi özel talebeleri ile ders yapıyor. Ardından öğle namazı ve yine uzun bir Risale-i Nur geleneğine mahsus tesbihat faslı. İkindi namazına kadar mescit olarak kullanılan mekanda herkes bir köşeye çekilip Kuran, kitap veya namazla meşgul oluyor. İkindi namazında yine sünnetler alt katta, farz üst katta Hoca efendi ile birlikte kılınıyor. Akşam namazından yarım saat önce bir dua saati var. Bam telinin çekildiği küçük salonda herkese dua kitapları dağıtılarak belli sayfaların okunması isteniyor. Biz oradayken bir hafta boyunca Füyuzatı Rabbani okundu. Tabi Hocaefendi bu dua faslına riyaset ediyor. O okumasını bitirince kitaplar toplanıyor.

Hocaefendi genelde dua saatinden sonra sorusu olan olunca, kısa kısa sohbetler yapıyor. Öyle sanıldığı gibi günlük siyasete dair bir sohbet söz konusu değil. Daha çok dini konular konuşuluyor ama zaman zaman anlatılanların günümüze bakan yönlerini de hissediyorsunuz. Akşam namazından sonra yatsıya kadar aynı Kuran, kitap okuma veya nafile namaz faslı devam ediyor. Yatsıdan sonra duruma göre Hoca efendi küçük sohbetler yapabiliyor. Bu bazen öteki vakitlerde de olabiliyor, yeter ki düşüncesine çöp dürtebilen birisi çıksın.

Gördüğüm kadarıyla insanlar oraya manevi bir temizliğe geliyorlar. Bir kaç gün de olsa dünyanın hay huyundan kaçarak sığınılacak bir liman gibi görüyorlar. Bütün manevi mekanlarda hissettiğinizi orada da hissediyorsunuz. Birkaç saat içinde içinize derin bir huzur çöküyor. O kadar ki hiç kıpırdamak istemiyorsunuz,saatlerce günlerce öyle içinize kapanmış bir halde kalmak istiyorsunuz. Barınma imkanları talepleri karşılayamadığı için insanlar 3-5 ay öncesinden yer ayırmaya çalışıyorlar. Benim gittiğim grubun yaklaşık bir yıl uğraştığını orada öğrendim.

Hoca efendi’nin yoğun bir trafiği var. Bir taraftan yukarıda saydığım meşguliyetler, öte taraftan dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen heyetler… Bu tempoya adanmamış bir insanın bir ömür dayanabilmesi çok zor. Dünyevi hiçbir karşılık bu fedakarlıkları bir insana yaptıramaz. Bir insan ancak Allah için bu kahırlara, bu zorluklara bu nobranlıklara katlanabilir.

Gittiğimizin ikinci günü kendisiyle tanışma ve yüz yüze görüşme imkanı bulduk. “Biliyorum siz yaptığınız iyilikleri unutursunuz ama bizde gördüğümüz iyiliği unutmayız” dedim. Mahpushane faslını hatırlatarak gecikmiş bir teşekkürde bulundum. Nasıl mahcup oldu, nasıl utandı anlatamam. Çocuk saflığında bir edaya büründü. ‘Bu arkadaşlar dedi, komünizme karşı dik durdular. Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları eğilmediler, onunla çok görüşür, çok sevişirdik’ diyerek ağlamaya başladı, o günün sohbeti de o teessür ifadesiyle sona erdi. Sonraki günlerde de birkaç defa kendisini dinleme imkanı bulduk.

Dikkatimi çeken şeyleri kısaca şu şekilde özetleyebilirim:

Hoca efendi bir defa lafı eveleyip gevelemeden Türk Milleti diyor. Öyle milletimiz filan gibi saçmalıklara rağbet etmiyor.

Dışarı çıkınca bahçede takke benzeri şeyler giyilmesine müsaade edilmiyor.Takip edilmekten duyulan bir korku var. Ben bu korkuyu hayra yordum. Bu korku ABD’nin kontrolündeler iddiasını çürütüyor. ABD’nin emrinde olsalardı bu korkuya gerek var mıydı?

Yeni bir buluş yapan bir ekip geldi, meyve ve sebzelere serpilen kimyasal ilaçların etkisini yok eden tamamen doğal bir ilaç üretmişler. Bütün deneyler müspet. TÜBİTAK’tan da teyit ettirmişler. Hoca efendi ‘sizi engellemediler mi’ diye sordu, ‘Engellediler, onun için Patent almaya buraya geldik’ dediler. Hoca efendi ‘Keşke Afrika’ya gidip orada alsaydınız, onlar Türk Milletini daha çok severler’ dedi.

Oraya gelenlerin profiline dikkat ettim; hepsi saygılı, eğitimli, kariyer yapmış, birkaç dil bilen insanlar. Yani, bir başka ifadeyle; en zor idare edilebilen, dinlediklerine eleştirel bakabilen toplum kesimi. Bu kalitede insanlar Hocaefendi’de en küçük bir sapma veya enaniyet belirtisine tanık olsalardı, bir gün bile orada kalmazlardı.

Hocaefendi’nin müthiş bir birikimi var. Çok zengin bir kelime dağarcığına sahip. Yaşayan edebiyatçıların hiç birinin konuşurken ve yazarken onun kadar çeşitli kelime kullanabileceğini sanmıyorum. Bir soru sorulduğu zaman irtibatlı onlarca ayeti, hadisi, hatta şiiri sıralayabiliyor. Birikimi dini bilgilerle sınırlı değil. Örneğin ‘Sultan-ı Şuara’ tabirini önce Fuzuli’nin kendisi için kullandı, sonra Mehmet Akif’e yakıştırdılar ama Akif kullanmadı, en son Necip Fazıl için kullanıldı dedi. Edebiyatçıların çoğunun bile bilemeyeceği bir ayrıntı.

Yazılanların aksine orada kimseye beddua edilmiyor. Sadece Sabah ve akşam namazlarının farzlarının son rekatlarında rükudan sonra eller semaya açılarak kunut duaları okunuyor.Böyle bir duruma ilk defa şahit olduğum için sordum,Allah resulünün çok sıkıntı çektiği dönemlerde sabah ve Akşamın farzlarını böyle eda ettiğini söylediler.

Bir çok dini grup, tarikat ve cemaatle zaman içinde temasım oldu. Hepsini sevdim,saygı duydum. Ama en eğitimli, dünyayı en iyi bilen ekip Hoca efendi cemaati. Bu insanlar Türkiye’nin geleceğini temsil ediyorlar. Batının işine yarayacak sapkınlıkları yok. Kolayca manipüle edilebilme potansiyeli taşımıyorlar. Hem Müslüman hem aydınlar.Son 15-20 yılda Amerika’ya eğitime giden binlerce gence klavuzluk yapmış, heder olup gitmelerine mani olmuşlar. Hala kızını oğlunu Amerika’ya gönderenler mutlaka cemaatin kontrolünde olan evleri tercih ediyor. Bu potansiyel siyasetin temelsiz saldırılarıyla kolay kolay yok edilemez.

Pioneer isimli bir okula gittik. Temizliğinden düzeninden çok etkilendim. Bize okulu gezdiren müdür yardımcısı 140’ı yatılı 240 öğrencileri olduğunu söyledi. Hepsi de Türk ailelerin çocukları. Bu okullar sayesinde dillerini, dinlerini, tarihlerini unutmaktan, savrulup gitmekten kurtulmuşlar. Müdür Yardımcısına ABD’de farklı dillerle eğitim yapılıp yapılmadığını sordum. Amerika’da eğitim tek bir dille İngilizce yapılır. Sadece yeterli talep olursa bazı bölgelerde İspanyolca seçmeli olarak öğretilir dedi. Yani farklı dillerle eğitim taleplerine ABD geçit vermemiş…

Hocaefendi klasik bir din adamı tipi değil. Onun için bazılarının şablonlarına uymuyor. Hem din adamı hem lider.. Rahatsızlık da buradan kaynaklanıyor. Öngörüleri sağlam, zihni 77 yaşında olmasına rağmen hala çok berrak, çağrışımları güçlü.

Şimdiye kadar yürütülen kampanyanın okullar yönünden hiç zarar vermediğini hizmetlerin aynen devam ettiğini söyledi. Sadece Azerbaycan’da okullar devredilmiş, ama yine o okullardan yetişen öğrencilere. ‘Sahip önemli değil, hizmetin yürütülmesi önemli’ sözünü bir çok kişiden duydum.

Orada olduğumuz süre boyunca, Hocaefendi sevenlerine; ‘Hep kıvamınızı koruyun, kimseye kapıları kapatmayın, yarın hatalarını anlayanların dönecek yüzü olsun’ telkininde bulundu. ‘Mazlum olmak için size yapılan haksızlıkları hissedecek, üzülecek ve bu üzüntüyü gayret ve himmetinizi artırmanın vesilesi yapacaksınız’ dedi.

NBA’deki gururumuz Enes Kanter hafta boyunca oradaydı. Başında takkesi sırtında sadece Hoca efendinin talebelerinin giydiği cübbemsi pardösüsüyle orada görünce gurur duydum. Bir zamanlar sporun bazı dalları sadece Batılılaşmış ailelerin çocuklarının mahsustu. Onlar üzerinden sporcu solcu olur, sanatçı solcu olur denilerek, çocuklarımızı etkilemek için ne kampanyalar yürütülürdü. Hakan Şükür ve benzeri sporcularla bu algı kırıldı.

Soğuk aldığım için bulunamadığım bir sohbette (çünkü -4 ile -18 derece arasında değişen bir soğuk ve yarım metrenin üzerinde kar vardı) ‘Askerler ültimatom verince Mursi’ye Mısır (veya Kahire) müftüsü vasıtasıyla haber gönderdik, hemen seçim kararı al’ dedik, Türkiye’den gidenler buna mani olup tam tersini telkin ettiler, ‘Yemen’e başında bir diktatör de olsa karışmayın, demokratikleşmesine katkıda bulunun’ dedik ‘bir şey olmaz’ dediler, sonuçlar ortada.

Hoca efendi çok hassas çok duygulu bir insan. Muarızlarının bu yönünü iyi analiz ettiklerini düşünüyorum. Yapılan hamlelerin çoğu tamamen Hoca efendiyi üzerek, sağlığını bozmaya onu böyle bir yöntemle yok etmeye yönelik.

Bir sohbette Firavunla şeytan arasında geçen bir kıssayı – günümüze de ayna tuttuğu için – anlatmasını istediler.

Hoca efendi şunları anlattı.

‘İnsan gelişebilen bir varlık kötülükte şeytanı, Allaha kurbiyette melekleri geride bırakacak istidada sahip. Şeytan bile bazı insanların hile ve desiselerinden dehşete düşmüştür. Onlardan biri de Firavun’dur. Şeytan bir gün Firavun’a, ‘Utanmıyor musun; şu yaşa geldin, bir ayağın çukurda hâlâ ‘ene rabbikümül âla’ (ben sizin rabbinizim) diyorsun?’ demiş. Firavun, ‘Yarın gel sana Rabliğimi göstereyim’ demiş. Hemen münadilerini salarak; bir mahalleye ‘siz yarın köpek gibi havlayacaksınız’, bir başka mahalleye ‘siz koyun gibi meleyeceksiniz’, ötekine ‘öküz gibi böğüreceksiniz’ demiş.. Yani bugün medyanın yaptığı algı operasyonuna benzer şeyler yapmışlar. Sabah şeytan Firavuna giderken bir mahallede havlayanları, birinde meleyenleri, ötekinde böğürenleri görünce şaşırmış. Firavuna çıkıp ‘bu ne’ diye sorunca; “İşte ben bunların Tanrısıyım!.. Musa ve kardeşi Harun’a yıllardır bunların hiç birini dedirtemedim, hiç bir dediğimi yaptıramadım’ demiş… Hoca efendinin bu kıssayla ‘bize de dedirtemeyecekler’ mesajı verdiğini algıladım.

Gördüğüm farklı şeyler de var ama, yazılmasının faydası yok. Cemaat planında bir suç yapılanmasının olduğuna asla inanmadım, yanılmadığımı da hakkel yakin müşahede ederek gördüm… Fert, fert yanlış yapanlar olabilir. Ama yürütülen kampanya suçla suçluyla mücadele değil, tamamen bir sivil toplum hareketini yok etmeye matuf. Küçümsedikleri, basit bir imam diye hafife aldıkları adam orada mütevazi kürsüsünde 163 ülkeye Türkçe sesleniyor.

Bütün bunları şunun için yazdım; amacım kimseye meydan okumak değil, çok acımasız bir kampanya yürütülüyor. Bu 12 Eylül’den önce bize, Ülkücülere de yapıldı. Ne Amerikancılığımız ne faşistliğimiz kaldı. Hep vicdanlı bir sesin çıkıp bizi savunmasını bekledik. Ben burada gördüklerimi yazarak onu yapıyorum. Elçiye zeval olmaz. Gerisi herkesin kendi vicdanına kalmış. Üç beş tane adamın muhasebe yapmasına vesile olursa bile bu yazı görevini yapmış sayılır…
İrfan Sönmez / 19 Şubat 2016

Reklamlar