Etiketler

, , , , , ,

Nazlı IlıcakErgenekon’un ilk ipucu Ümraniye’de ele geçirilen bombalardı (12 Haziran 2007). Ümraniye’de bombalar ele geçirildikten sonra, Savcı Zekeriya Öz, meselenin üzerine gitmeseydi, kamuoyu bu bombaların PKK’ya ait olduğunu düşünecekti. Bombaların bulunduğu o gecekonduda 3 yıldır Ali Yiğit isimli bir vatandaş oturuyordu. Babası Şevki Yiğit, o evde bombaları görmüş, oğlunun başına bir iş gelmesin diye, Trabzon’a dönünce Jandarma’ya ihbarda bulunmuştu:“Mithatpaşa Caddesinin Samanyolu Caddesiyle kesiştiği noktada, Kardak Balıkçısının bitişiğindeki tek katlı binanın çatısında, el bombası ve C-4 patlayıcıları var. Tam adresi veriyorum: Ümraniye Çakmak Mahallesi, Muhtarlığın karşısında tek katlı bina.”

DANIŞTAY’DA ŞÜPHELİ

Evin sahibi Mehmet Demirtaş’tı; Demirtaş, Ali Yiğit’in dayısıydı. Operasyon yapıldı. Demirtaş, bombaların, askerdeyken komutanı olan Oktay Yıldırım’a ait olduğunu söyledi. Ali Yiğit, dayısı Demirtaş’a ait LPG istasyonu ve manava, emekli asker Mahmut Öztürk ile Oktay Yıldırım’ın sık sık geldiklerini, gizli görüşme yaptıklarını beyan etmişti. Ayrıca, ismini bilmediği bir başka kişiyi de tarif etmiş, onu, siyah bir Mercedes’le, manav dükkânının önünde gördüğünü söylemişti. Ali Yiğit, Muzaffer Tekin’i fotoğrafı üzerinden teşhis etti. Muzaffer Tekin, Danıştay cinayeti soruşturmasında da şüpheli konumda görülmüş ama, tutuklanması, devreye giren bir takım güçler sayesinde engellenmişti.

ZEKERİYA ÖZ’E TEHDİT

Zaten, bombalar ortaya çıkıp da, Oktay Yıldırım gözaltına alınınca Muzaffer Tekin, “Bu bombalar hurda. Çalışmıyor; çöplükten Oktay Yıldırım tarafından toplanmış olabilir” diye beyanat vermişti. Onun bu beyanatı da, Savcı Zekeriya Öz’ün dikkatini çekti. Zira Ümraniye’deki bombaları hiç kimse görmemişti. Tekin, hurda olduklarını hangi gerekçeyle beyan ediyordu? Savcı Öz, Muzaffer Tekin’in gözaltına alınması talimatını verdi. İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürü Selim Kutkan, bu emri dinlemedi. Öz, talimatı 3 defa tekrarladı. Bu sırada devreye İstanbul Başsavcısı Aykut Cengiz Engin girdi. Engin, Öz’ü aradı; Tekin ile ilgili onu uyardı: “Dikkat et sonun Ferhat Sarıkaya gibi olur” dedi.

DARBE BELGELERİ

Aslında Ümraniye baskını gerçekleştiğinde, kimse, ucu Ergenekon’a uzanacak önemli bir davanın taşlarının döşenebileceğinin farkında değildi. Zekeriya Öz, dosya kendisine tevdi edildiğinde, “PKK’ya ait mühimmat ele geçirildi” diye düşünmüştü. Ama gelişmeler, Oktay Yıldırım’a, Muzaffer Tekin’e, Danıştay cinayetine kadar varınca olayların seyri değişti. Hem Oktay Yıldırım’ın hem de Muzaffer Tekin’in bilgisayarından “Ergenekon-Lobi” isimli -o tarihte tam ne olduğu anlaşılamayan- belgeler çıktı.

Muzaffer Tekin’de, “Ergenekon Lobi” dokümanının yanı sıra, bir CD de ele geçirildi. Bu CD’de, darbe toplantılarını andıran belgeler, planlar, MGK’da konuşulan konular yer almaktaydı. O CD, Savcı Zekeriya Öz’e teslim edilmedi. Bunun için İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın talimatı bekleniyordu. Cerrah, 1. Ordu Komutanlığı’na haber verdi. Zekeriya Öz de Vatan Emniyet’te toplantıya çağrıldı. Orada, 1. Ordu’dan geldiklerini beyan eden subaylar, Zekeriya Öz’e “Bu CD’yi bizim almamız lâzım” dediler. Öz, resmi bir yazı istedi. CD’nin 1. Ordu’ya gayriresmi olarak, iadesine karşı çıktı.

16 NOLU CD

Ergenekon iddianamesine “16 Nolu CD” diye giren bu CD’de, askerlerin hükümeti nasıl yıpratacağına dair belgeler bulunmaktaydı. Öz’ün direnişi sayesinde, o bilgiler dosyaya dahil edildi.

Bugünden itibaren Ali Fuat Yılmazer’in konuyu aydınlatmaya yönelik cevaplarını gazetemizde okuyacaksınız.

“İtalya’daki GLADiO neyse Türkiye’de ERGENEKON odur”

“Avrupa’da, bu oluşumların, dış tehditlere yönelik yapılandırılmış olmalarına rağmen, iç siyasal rekabetlerde rol üstlendikleri tespit ve deşifre edilmiş, bunun üzerine lağvedilmişlerdir. Aslında, komple lağvedildiklerini kabul etmek de güçtür.”

“Hedef, halkın yanlış (!) tercihleri sebebiyle istenmeyen bir siyasi iktidar işbaşına gelmişse, milis güçlere verilmiş kontrgerilla eğitimleri, stoklanmış silah ve mühimmat avantajlarını kullanarak, siyasal cinayetler de dahil, şiddet eylemleriyle ülkede istikrarsızlık üretmek ve iktidarı devirmektir.”

– Ergenekon’un ana dökümanları nelerdi?

2007 yılındaki operasyon safahatında “Ergenekon terör örgütünün ana dokümanları” dediğimiz“ERGENEKON-ANALİZ Yeni Yapılanma, Yönetim ve Geliştirme Projesi (29 Ekim 1999), LOBİ (Aralık-1999)” ve bunların yanı sıra ‘Fabrikatör’, ‘Panzehir’… Tali konularda 10’dan fazla doküman ile, ‘Sarıkız’, ‘Ayışığı’, ‘Yakamoz’ gibi darbe planları, İrtica ile Mücadele Eylem Planı, İnternet Andıcı, Kafes Eylem Planı gibi belgeler de, Ergenekon terör örgütünün dokümanları olarak kabul edilmektedir. Bunlar farklı zamanlarda farklı kişilerden ele geçirilmiştir.

VELİ KÜÇÜK KABUL ETTİ

Ergenekon-Lobi belgesinin ilk olarak Muzaffer Tekin’de bulunduğunu hatırlıyorum. Daha sonra birçok adresten ele geçti. En son Veli Küçük gözaltına alındığında, onda, üzerinde kendisine ait yazı ve notların yer aldığı (fotokopi değil, ıslak kalemli) dokümanlar bulundu. Ve onların gerçek sahibinin Veli Küçük olduğu anlaşıldı. Veli Küçük, ifadesinde, bu belgeleri kabul etti. Dolayısıyla, bunların polisin bir kumpası olmadığı, Küçük’ün ifadesiyle de teyit edildi.

Bu dokümanlar, kesinlikle polis tarafından üretilmiş ve adreslere (kumpas olarak) konulmuş değildir.

Biz son tahlilde şuna kanaat getirdik: Ana dokümanların 1999 yılında hazırlandığı anlaşılıyor. 28 Şubat 1997‘post modern darbesinin’ hemen sonrası… Belli ki Ergenekon, bu post modern tarzı pek sevmemiş, daha farklı arayışlar içerisine girmişler.

– Ergenekon’dan, ilk defa bahseden kişi, Tuncay Güney’di. 2001 yılında başka bir suçtan dolayı gözaltına alınmış ve İstanbul Kaçakçılık Organize Şube Müdürlüğü’nde Veli Küçük ile Ergenekon’un yapısı hakkında bilgiler vermişti. Fakat o tarihte konunun üzerine ciddiyetle gidilmedi. Ümraniye operasyonundan sonra, birçok kişide Ergenekon Lobi belgeleri ele geçirilince, savcılık, Emniyet’e, Ergenekon isimli bir örgütten daha önceden haberdar olup olmadılarını sordu ve Tuncay Güney’in ifadesi bu şekilde gün ışığına çıktı. Ergenekon ile dönemin İstanbul Kaçakçılık ve Organize Şube Müdürü Adil Serdar Saçan’ın sorguladığı (2001) Tuncay Güney’in nasıl bir ilgisi vardı?

 

 

Ergenekon soruşturması, 12 Haziran 

2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda 
gizlenmiş 27 adet el bombası ve TNT
kalıplarının bulunmasıyla başladı.

KÜÇÜK’ÜN TALİMATIYLA HAZIRLANDI

Ergenekon dokümanlarının hazırlanmasında başat kişiler Veli Küçük ve Doğu Perinçek… Özellikle Perinçek ekibinin (Aydınlık) dokümanların yazımında görev aldıkları anlaşılıyor.

2001 yılında Veli Küçük’ü çok iyi tanıdığını beyan eden Tuncay GÜNEY isimli şahıs yakalanmış ve ikametinde yapılan aramada ERGENEKON ve LOBİ isimli belgeler ele geçirilmiştir. 2007 ve 2008 yıllarında düzenlenen operasyonlarda ise, aynı belgeler, yani ERGENEKON ve LOBİ belgeleri, Veli Küçük’ün ve daha birçok kişinin ikametinde bulunmuştur. Tuncay GÜNEY bu belgelerle ilgili olarak o tarihte şunları söylemişti:“ERGENEKON’un yeniden yapılandırılması için söz konusu ERGENEKON belgesi, Veli Küçük’ün talimatıyla Doğu PERİNÇEK, Hasan YALÇIN, Deniz BİLGE, Albay Suphi KARAMAN tarafından Bilecik’te hazırlanmıştır.”

İLLEGAL DEĞİL, GAYRİRESMİ

– Dava konusu edilen Ergenekon tam olarak nedir? Ergenekon eğer kontrgerilla ise, bunun Seferberlik Tetkik Kurulu ya da bir başka adla Özel Harp Dairesi’nde yuvalanması gerekmez mi? Ergenekon Türk Silahlı Kuvvetleri’nin darbe altyapısını oluşturmak için kurduğu bir taşeron örgüt müydü?

Geçmişte, Türkiye’de “Ergenekon” adı altında, devlet içerisinde gayr-i resmi (illegal demiyorum-izah edeceğim) bir yapılanmanın mevcut olduğu bilinen ve hatta inkâr da edilmeyen bir husustur. Can Dündar’ın kitabında bahsi geçen Ergenekon, genelde o kapsamda gündeme gelen iddialarla ilgilidir. “Derin Devlet”olarak nitelendirilen o yapının, Türkiye’de ilk olarak oluşması genelde şöyle izah ediliyor:

Türkiye NATO’ya girdikten sonra, tüm NATO üyesi ülkelerde yapılandırıldığı üzere (soğuk savaş döneminin güvenlik konsepti çerçevesinde) blok üyesi ülkelerin SSCB işgaline karşı korunması amacıyla, bir işgal ya da (o dönemin bir nevi işgal ya da sömürge şekli olan) rejim değişikliği (komünist kadroların devrimle ülke yönetimini ele geçirmeleri) durumunda, işgalci güçlere karşı bir direniş başlatmak üzere;

– Toplumsal bazda milis güçlerin örgütlenmesi,

– Ve öyle bir zamanda direnişi başlatacak milis güçlerin (sivil unsurlar) kullanımı amacıyla, ülkenin değişik bölgelerinde gizli sığınaklara silâh ve mühimmat stoklanması,

– Yine bu amaçla, milis güçlerin süreklilik arz edecek bir şekilde eğitimli ve bilinçli tutulmasına yönelik faaliyetler icra etmek üzere, resmi devlet mekanizmalarının dışında, ÇOK GİZLİ olarak yapılandırılan bir teşkilatlanmadır.

Bu yapılanmalar, tüm NATO ülkelerinde ABD tarafından örgütlenmiştir. Bu teşkilatlanma kapsamındaki faaliyetlerin ve üye şahısların devletin resmi arşivlerinde kaydının tutulmaması da (devlet yönetiminin başkaları tarafından ele geçirilmesi durumunda) işgalci güçlerce deşifre edilmemesi düşüncesinden kaynaklanmaktadır.

Sadece Türkiye’de değil, tüm Avrupa ülkelerinde yapılandırılmıştır; onun için gayr-i resmidir ama illegal değildir.

‘İllegal değildir’ derken, kuruluşu devlet tarafından gerçekleştirilmekte, tüm lojistiği ve masrafları da devlet tarafından (daha doğrusu NATO-ABD kaynaklarından) karşılanmaktadır. Ancak bu faaliyetler devlet içerisinde çok az sayıda yetkili makamın dışında, hiç kimse tarafından bilinmemektedir.

‘Gayr-i resmi’ derken, devletin resmi kayıtlarında gözükmemekle birlikte, devletin resmi kurumlarının dışında, sivil görünümlü mekanizmalarda ÇOK GİZLİ usullerle, bir şekilde kayıtları da tutulmuştur. İlk zamanlar, kendine özgü bir sistematikle denetimleri de yapılmış, depo kayıtları, lojistik imalleri, isim bazında üye şahıs/kadro (milis güçler) listeleri, verilen eğitimler, tatbikatlar gibi faaliyetler raporlanmıştır.

Sabah ve Taraf dahil bütün gazeteler Ergenekon iddianamesini manşete taşımıştı. Dava ağır mahkumiyetlerle neticelendi. Star, haberi “Derin devlete müebbet” başlığıyla verdi.

YABANCI DEVLETİN KONTROLÜNDE

Esasen, kuruluş amaçlarına ilişkin spekülatif tartışmalar bir yana, sonuçta, soğuk savaş döneminin kendine özgü güvenlik ihtiyaçlarına göre yapılandırılmış olan bu oluşumun, tartışmalara sebebiyet veren en önemli hususiyeti, hiç kuşkusuz, bir dış devletin kontrolünde, eğitiminde, angajmanlığında ve finansmanlığındaicra ediliyor olmasıdır.

Sonuçta: Bu tarz yapılar, 2. Dünya savaşı sonrası dönemde, tüm Avrupa ülkelerinde faaliyete geçirilmiş, ancak her ülkedeki misyonu, faaliyet türleri ve ülke içi siyasette belirleyici etkileri itibariyle (aynı misyon ve amaçla teşkilâtlandırılmış olsalar da), ülkelerin siyasal ve sosyo-kültürel özelliklerine bağlı olarak, birbirlerinden farklı gelişim, süreç ve trendleri izlemişlerdir. Bu anlamda, İtalya’daki GLADİO ne ise, Türkiye’deki ERGENEKON da odur…

Avrupa’da, bu oluşumların, dış tehditlere yönelik yapılandırılmış olmalarına rağmen, iç siyasal rekabetlerde rol üstendikleri tespit ve deşifre edilmiş, bunun üzerine lağvedilmişlerdir. Aslında, komple lağvedildiklerini kabul etmek de güçtür.

LAĞVEDİLMEYEN TEK ÜLKE

İç siyasette üstlendikleri rolleri şu şekilde sıralayabiliriz:

– Belli bir siyasi yapının (ya da sosyal zümrenin) iktidarı devamlı elinde tutmasını sağlamak,

– İstenmeyen siyasal kadroların (sosyal sınıfların) ülke yönetiminde işbaşına gelmelerini önlemek,

– Şayet bir şekilde (halkın yanlış (!) tercihleri sebebiyle) seçimlerde işbaşına gelmişse, –milis güçlere verilmiş savaş (kontr-gerilla) eğitimleri, stoklanmış silâh ve mühimmat avantajlarını kullanarak, siyasal cinayetler de dahil şiddet eylemleriyle ülkede istikrarsızlık üreterek- işbaşındaki iktidarı yönetimden düşürmek.

Avrupa ülkelerinde teşkilâtlanmaları sona erdirildiği belirtilen bu yapılarla iltisaklı şahıslardan, suçları tespit edilenlerin yargılanmaları da sağlanmıştır.

İddia odur ki, tüm NATO üyesi ülkelerde oluşturulan bu yapıların lağvedilmediği ya da hukuk devleti çerçevesinde yeniden yapılandırmadığı tek yer Türkiye’dir. “Ergenekon” dendiğinde anlaşılması gereken budur.

NAZLI ILICAK / Özgür Düşünce / 2 Şubat 2016 

***

“DERİN DEVLET REJİMİN GÜVENLİĞİNİ KORUYOR”

“Türkiye, kendine özgü hassasiyetler çerçevesinde, halen rejimin güvenliğine yönelik giderilememiş tehditlerin varlığını gerekçe göstererek derin devlet yapılanmasını lağvetmeye yanaşmamış, direnmiştir.”

“Ergenekon denilen derin devlet yapılanması, TSK bünyesindedir. Ergenekon’un tasfiyesi hiçbir zaman söz konusu olmamıştır; ihtiyaç durumunda, değişen konjontüre göre reorganizasyona gidilmesi planlanmıştır.”

“Sözde, devletin güvenliği ve bekası için yola çıkılmış ama terör tehdidi, bir aşamadan sonra Türkiye’de hep canlı tutulmuştur. Bu yapı, ülkede terör tehdidini ortadan kaldırmak bir yana, onları kontrol altına alarak kendi amaçlarına uygun şekilde kullanmış ve hayatiyetlerini sürdürmelerinin de asli sebebi olmuştur.”

Ali Fuat Yılmazer, NATO üyesi ülkelerde, Ergenekonvari yapıların lağvedildiğini söylemekle birlikte, tam olarak kaldırılmadıklarını, bir ölçüde faaliyetlerinin sürdüğüne inandığını da ilave ediyor.

– Bu tarz yapılanmaların Avrupa’da hala, belirli ölçüde faal olduğunu neye dayanarak iddia ediyorsunuz?

Bu tarz teşkilatların, iç siyaset aracı haline dönüşüp suça bulaştıklarının tespiti üzerine Avrupa’da lağvedildikleri sıklıkla dile getirilen ve yaygın kabul gören bir anlayış olsa da, aslında iki sebepten ötürü komple lağvedildiklerini kabul etmek güçtür.

Bu gibi gizli ve tabii ki devlet gücünün sağladığı imkânlarla toplumun bütününde örgütlenmiş yapıların, salt adli süreçlerle tamamen deşifre edilip yok edilmesi, fiilen imkânsız denecek ölçüde zordur.

TÜRKİYE’DEKİ HASSASİYETLER!

Avrupa devletleri, halen NATO üyesi ülkeler durumundadır ve NATO’nun konjonktürel değişimlere bağlı olarak güvenlik konseptindeki öncelikler değişse de, asli güvenlik düzlemi ve mantalitesinde bir değişim olmadığı sürece -ki olmamıştır- bu teşkilatlanmalarla amaç edinilen güvenlik ihtiyacını karşılayacak yeni enstrümanların hayata geçirilmiş olması zorunluluğu vardır. Muhtemelen, amaca uygunluğu konusunda(bütünüyle NATO merkezi yönetiminin inisiyatifine terk edilmeden) yerel ülkelerce daha etkin denetim mekanizmalarının da devreye girdiği ve özellikle de harcamaların daha sıkı kontrol altına alındığı alternatif oluşumların hayata geçirildiği varsayılmalıdır.

Dolayısıyla bu yapıların Avrupa’da da bir şekilde kökten lağvedilmek yerine, kuruluş amaçlarına uygun bir şekilde reorganize edildiğini söylemek daha makul görünmektedir.

Bu tarz teşkilatların Avrupa ülkelerinde lağvedilmesi sonrasında, NATO bünyesindeki bütçeleri de kaldırılmıştır. Bu yüzden Türkiye’ye gönderilen NATO tahsisatı kesilmiştir.

Türkiye, kendine özgü hassasiyetler çerçevesinde, halen rejimin güvenliğine yönelik giderilememiş tehditlerin varlığını gerekçe göstererek bu teşkilatlanmayı (Ergenekon) kaldırmaya yanaşmamış, direnmiştir. Derin devlet yapılanması olan bu tarz teşkilatların, ülkedeki rejimin güvenliğini korumayı amaç edinmiş olduğu da dikkatlerden kaçmamalıdır!…

YAPILANMA TSK BÜNYESİNDE

Ergenekon/ANALİZ dokümanında “AMAÇ” başlığı altında şu tanımlama yapılmıştır:

“Bu çalışmanın amacı; … Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde faaliyet gösteren Ergenekon’un reorganizasyonuna katkıda bulunabilmektir.”

Bu cümleden önemli çıkarımlar yapmamız mümkündür:

Ergenekon denilen ‘derin devlet yapılanması’ TSK bünyesindedir.

Ergenekon’un hiçbir zaman tasfiyesi/ lağvedilmesi söz konusu olmamıştır; ihtiyaç durumunda değişen konjonktürel şartlara bağlı olarak reorganizasyona gidilmektedir.

“…katkıda bulunmaktır” tabirinden de, bu çalışmayı yapanların aslında bir şekilde sistemin dışında oldukları ve dışarıdan destekleyici bir gayret sergiledikleri izlenimi edinilmektedir.

ABD, Türkiye’deki bu yapının tüm işlevselliği ile birlikte mevcudiyetini devam ettirmesinin gerekliliğine inandığından, örtülü bir şekilde Türkiye’deki bu derin devlet gerçeğinin destekleyicisi olmuştur. Avrupa ülkeleri de, Türkiye’nin kendine özgü rejim tehdidi hassasiyetlerinden kaynaklı bu istisnai durumunu anlayışla karşılamış ve sessiz kalmayı tercih etmiştir.

Bizdeki askeri darbelerin ABD tarafından yaptırıldığı iddialarının asıl dayanağı budur.

Ergenekon’un isim bazında lağvedilmesi sonrasında, bu tarz faaliyetler “Seferberlik Tetkik Kurulu”, “Özel Harp Dairesi” ve benzeri şekilde farklı isimlerle yapılandırılmış, “Bilgi Destek Daire Başkanlığı” gibi yeni birimler bünyesine kaydırılmış ve muhtemelen darbelerle şekillenen anayasal sistemin sağladığı avantajlardan da istifade ile -kurum dışı sivil denetime karşı korunmalı hale getirildiğinden- bu faaliyetler, TSK içerisinde değişik birimler arasında paylaşılmıştır.

Ümraniye’de bulunan bombaları aklamaya çalışan eski Yüzbaşı Muzaffer Tekin, emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün elini öperken objektiflere yakalanmıştı.

DENETİME KARŞI ZIRH

Soğuk savaş döneminin konjonktürel gerçeklerine bağlı olarak, tüm Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, kuruluşlarını müteakip hemen kısa bir süre sonra suça bulaşan, suikastlar düzenleyen, sözde milis güçleri adıyla terör örgütleri kuran ve zamanla etkinliklerini geliştirmelerine bağlı olarak, ülke içerisindeki sosyal, siyasal, ideolojik, ekonomik vs. gibi tüm alanlardaki örgütlü yapıların içine nüfuz ederek kontrol altına alan bir yapıdan söz ediyoruz. Denetimsiz bir şekilde, sınırsız yetki kullanımları, hukuktan bağımsız faaliyet göstermeleri, devlet destekli şiddet kapasiteleri (devlet terörü) bu yapıları tartışmasız bir şekilde ülke yönetimlerinde baskın (dominant) hale getirmiştir.

Bu teşkilatlanmalar, Avrupa’da, ayyuka çıkan ve deşifre olan suç faaliyetleri sebebiyle lağvedilirken (ya da ciddi anlamda disipline edilirken), Türkiye’de tam tersi bir süreç yaşanmış, (her ne kadar isim değişikliğine gidilmişse de) işlevsel anlamda gerçek bir dönüşüm sağlanmadığı gibi, askeri darbelerle kavuştuğu kazanımlar sayesinde koruyucu yasal zırhlar oluşturulmuş, zamanla bu avantajların temin ettiği cüretkârlıkla çok daha güçlü ve kurumsal statüler elde edilerek her türlü suçu rahatlıkla işler hale gelmişlerdir.

YASAL GÖRÜNÜM ALTINDA

İllegal faaliyetlerin, yasal görünümlü birimler içerisinde yuvalandığını ileri sürüyorsunuz. Nitekim Ergenekon davası sürecinde bunlara rastladık.

Ergenekon kapsamında soruşturma konusu edilen faaliyetler, uzunca bir süre Seferberlik Tetkik Kurulu ve özellikle de Özel Harp Dairesi bünyesinde icra edilmiştir. Daha doğrusu bu yapılanmanın illegal faaliyetlere angajmanlı kadroları, devlet içerisinde yasal görünümlü bu tarz resmi birimler bünyesinde kamufle edilmiş ve sözde yasal bir statüye kavuşturulmuştur. Bu birimlerin faaliyetleri devlet bütçesi ile icra edilmiş, ancak harici bir denetim olmadığı için, yasal görünümlerin arkasında, daha başka ne gibi faaliyetlerin yürütüldüğü gözlerden kaçırılmıştır.

TERÖR ÖRGÜTLERİNİ KULLANDILAR

Bu anlamda Ergenekon yapılanmasının her dönemde ağırlık merkezi TSK olmuştur. Askeri darbeler sayesinde kurumsal olarak dış denetime kapalı yapısı da, bünyesinde örtülü bir faaliyet olarak Ergenekon sistematiğinin barındırılmasına imkân sağlamıştır.

Fakat bu birimler (bünyelerinde illegal faaliyetler de icra edilmekle birlikte) bütünüyle illegal değildir. Bunların, devlet ve güvenlik sistematiği açısından izah edilebilecek meşru görünümlü (!) faaliyetleri de söz konusudur.

Burada en büyük sorun, bu birimlerde kamufle edilen gücün, yasal amaçlarına uygun kullanılıp kullanılmadığıdır. En büyük sorun bu düzlemdedir. Sözde devletin güvenliği ve bekası için resmi olarak teşkilatlandırılan bu birimler, varlığına gerekçe olarak kullandığı terör tehdidini, bir aşamadan sonra, Türkiye’de hep canlı tutma ihtiyacını hissetmiştir. Bu amaçla da, ülkede, terör tehdidini ortadan kaldırmak bir yana, tam aksine terör organizasyonlarını kontrolü altına alarak kendi amaçlarına uygun şekilde kullanmış ve devamlı canlı kalmalarının da asli sebebi olmuştur.

Soruşturmaların başlangıcından önceki yıllara baktığınızda, kendi içlerinde -en üst düzeydeki yönetim kademelerinde- bir kararsızlık var; tartışmalar yaşanıyor, ancak fikir birlikteliği sağlanamıyor (Özden Örnek’in günlüklerindeki anlatımlar). Nitekim, 1. Ordu Komutanı Çetin Doğan’ın Balyoz Darbe Planı (sözde Plan Semineri) Komuta kademesinin bilgi ve onayı alınmadan icra edilmiş/harekete geçirilmiş bir teşebbüstür.(Bu Plan Semineri’nin oynanmasına dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman izin vermiyor.) Bunun için de zaten akim kalmıştır. Aslında Balyoz Darbe Planı’nın (sözde plan semineri adı altında) meşru görünümlü bir çerçevede ele alınmış olması, yukarıda anlattıklarımı destekleyen bir örnektir. Legal görünümlü faaliyet alanları, bu gizli örgütün illegal faaliyetleri için kamufle edici bir fonksiyona sahiptir.

MEDYAYA NÜFUZ ETTİLER

– Ergenekon hakkında deliller nasıl elde edildi? Ve bizde, kimi deliller neden kabul görmedi? İnandırıcı olmadı?

Ergenekon’un Türkiye’de ne gibi suçlar işlediği, konuyla ilgili herkes tarafından bilinmekte ve kabul edilmektedir. Ancak buradaki güçlük, bu tarz faaliyet ve kadroların deşifresi, adli olarak delillendirilip yargı önüne çıkarılmasıdır. Ne yazık ki, bu, öyle zannedildiği kadar kolay bir şey değildir. Bu soruşturma bir şekilde başlayıp hayata geçtiği andan itibaren, tüm devlet mekanizması engelleyici, baskılayıcı bir tavır geliştirmiştir.

Avrupa ülkelerinde, derin devlet yapılanmalarının tasfiyesini tetikleyen, destekleyen ve takibini yaparak bir sonuca kavuşmasına olanak sağlayan, esasta sivil alandaki demokrasi bilincidir. Bizim ise bu konudaki en önemli dezavantajımız, ne yazık ki toplumun en güçlü örgütlenme araçları olan siyasi partiler de dahil olmak üzere, böyle bir süreci destekleyebilecek ölçüde kurumsallaşmış, demokrasi adına işlevselleşmiş sivil toplum kuruluşlarının bulunmayışıdır.

Türkiye’de sivil toplum adına en önemli güç SİYASET KURUMU ve MEDYA’dır ve ne yazık ki bunlar da, Ergenekon sistematiğinin en güçlü şekilde sirayet ve nüfuz ettiği ve bir şekilde kontrol altında tuttuğu alanlardır.

ERDOĞAN YALNIZ KALDI

Geçmiş dönemin delil olabilecek belgeleri zaten çoktan yok edildiğinden (ya da bu yapının uluslararası boyutu itibariyle, yurt dışındaki güvenli merkezlere aktarıldığından) geçmiş dönemdeki faaliyetlerin adli yönden delillendirilebilmesi mümkün olmamıştır.

Ergenekon’dan tutuklanan şüpheliler, cezaevlerinde devamlı surette yakın markaj altında kalmış, onlara bir taraftan cesaret aşılanırken bir taraftan da örgüt aleyhine ifade vermelerini engelleyici baskı ve tehditler uygulanmıştır. Özellikle dönemin Genelkurmay Başkanı İlker BAŞBUĞ, bu anlamda süreci ciddi şekilde sabote etmiştir ve şüphelilerin olayın çözümlenmesine katkı sağlayıcı ifade vermelerini engellemiştir. Bu sürecin en büyük handikabı da, sadece adli mekanizmalarla sınırlı kalmasıdır. Siyaset kurumu (iktidar ve muhalefetiyle) destekleyici olmadığı gibi, hep ayak diremiş, mani olmuş, idari tasarruflarla hiçbir şekilde süreç desteklenmemiştir.

Recep Tayyip ERDOĞAN görünürde destek vermişse de, onun bu kişisel katkısı, gerçek anlamda siyasal iktidarın kurumsal desteğine dönüşmemiş, devlet mekanizmalarına, sürece fayda sağlayacak bir işlevsellik kazandıramamıştır. Erdoğan’ın her şeyden önce, siyasal vizyonu, demokrasi anlayışı kökten çözüm için yetersiz kalmaktadır. Başının sıkıştığı bir zaman diliminde, son bir şans olarak meseleye dahil olmuş, ancak o dönemde yeterince gücü bulunmadığı için, devletin kurum ve kuruluşlarına tesir edememiştir.

Devletin kurum ve kuruluşları bir tarafa, süreç boyunca iki kez Adalet Bakanı’nın değişmiş olması ve yine değiştirmeye çalıştığı halde değiştiremediği İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın mutlak surette süreci engelleyici tavırları, ERDOĞAN’ın desteğinin kişisel kaldığı, kendi kabinesini bile ikna edemediğinin en önemli göstergesidir.

CERRAH’I DEĞİŞTİRMEDİ

Başbakan ile 2008 Şubat’ında ilk görüştüğümde, İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın bu operasyonları nasıl engellediğini, TEM Şube Müdürü Selim KUTKAN’ın operasyon hedefi şahıslarla iş birliği içerisinde, çalışmaları nasıl sabote ve deşifre ettiğini etraflıca anlattım.

Başbakan “Bu konular çok önemli mutlaka çalışalım. Sen onları düşünme, hemen değiştiririz. Cerrah için şimdilik acele etmeyelim” diyerek TEM Şube Müdürlüğü’ne benden isim bildirmemi isteyince, ben de kendisine bir teklifte bulunmuştum. İlerleyen zamanda, Cerrah görevden alınamadığı gibi, Vali yapılarak taltif edilmiş oldu. Onu bırakın, TEM Şube Müdürü Selim KUTKAN bile görevden alınamadı. Erdoğan, Beşir ATALAY üzerinden üç kez talimat göndermesine rağmen, Cerrah, bu görev değişikliğini gerçekleştirmedi. Selim KUTKAN, 2008 yılının Temmuz ayında bir üst rütbeye (Emniyet Müdür Yardımcılığı) terfi sebebiyle TEM Şube’den ayrıldı. Bu arada AKP malum kapatma davasının en kritik süreçlerini yaşıyordu. O günlerde Başbakanın durumu buydu. Selim KUTKAN, bugün Polis Başmüfettişi olarak, Paralel yapı operasyonlarını başlatan kişi.

NAZLI ILICAK / Özgür Düşünce / 3 Şubat 2016 

***

“BAŞBUĞ KAFES’İ ENGELLEMEK İSTEDİ”

“Genelkurmay Adli Müşaviri Çubuklu, Valiliğe geldi, ‘Dosyayı, resmi kayda girmeden ya imha edin ya da bize teslim edin’ dedi. Bu teklifi kabul etmedim.”

“Biz Ergenekon’un şiddet içeren faaliyetlerinin yargılanmasına odaklandık. Yoksa genel anlamda, devlet içerisinde kurumsallaşmış varlıklarının sadece adli suç soruşturmasıyla tasfiyesi mümkün değil.”

“Derin devlet sistematiğinin ülke güvenliğine ilişkin fonksiyonları muhafaza edilecekse bunu hukuki sınırlar içerisine alacak ve yeniden yapılandıracak bir anayasal reform gerekliydi. Tıpkı Avrupa’daki gibi.”

Ali Fuat Yılmazer, Ergenekon’u, ne ad konulmuş olursa olsun, legal yapılar içinde illegal faaliyet yürüten gizli bir oluşum diye tarif ediyor. Legal görünüm, Özel Harp Dairesi veya şimdiki adıyla Özel Kuvvetler Birliği.

Askeri darbeler geleneğinden gelen bir Türkiye’de, bu illegal yapıların katkısını öğrenmek istedim ve sordum:

– Ergenekon, TSK’nın darbe altyapısını oluşturmak için kurduğu taşeron bir örgüt müdür?

Bu tanımlama, eksiktir ve Ergenekon sistematiğinin bütünüyle anlaşılmasını engeller.

Mesele, sadece darbe yapma meselesi değil. Bu yapılanma, bir ülkedeki mevcut yönetim dinamiklerini (sadece siyasal iktidar da değil, tüm alanlarda) devamlı surette kontrol altında tutan bir sistematik olarak düşünülmüş. Aslında (bugünlerin tabiriyle) tam anlamıyla bir ‘Paralel Derin Devlet Yapılanmasından’ söz ediyoruz.

SİYASİ VİZYON YOKTU

Olay, özellikle 1980 askeri darbesinden sonra ‘derin devlet’ olmaktan çıkmış; 1980 Anayasası’nın sağladığı kurumsal avantajlarla “Paralel Devlet Yapılanması” şekline dönüşmüş. Fakat öyle bir paralel yapı ki, resmi ve meşru devlet ve anayasal kurumlar büyük ölçüde işlevsizleştirilmiş, asli devlet kurumları hizmet ve adaleti tevzi edemez hâle getirilmiş.

Sonuç olarak, bizim deşifresine çalıştığımız Ergenekon -ki biliyorsunuz bu isim kendilerine ait- elbette geçmişten itibaren gelen bir sistematiğin uzantısı durumundadır.

Ancak biz bu yapının, adli süreç içinde, şiddet içeren faaliyetlerinin yargılanmasına odaklandık. Yoksa genel anlamda, devlet içerisinde kurumsallaşmış varlıklarını, sadece adli suç soruşturması ile tasfiye etmek mümkün değildir.

Adli soruşturmaya, mecburen, yasalarda tanımlaması bulunan suçlarla iltisaklandırabilecek boyutu dâhil edildi. Zaten adli düzlemde başka türlü hareket etme imkânı da söz konusu değildir. Bunun ötesinde, bu işin tam olarak devlet kademelerinden temizlenmesi, güçlü bir siyasi irade ile olabilecek bir durumdu. Ama bizde, gerçekten bu bilinçte ve dirayette siyasetçiler olmadığı hatta böyle bir vizyonları da bulunmadığı için bu hedef gerçekleşemedi.

AYNI SİSTEMATİĞİN UZANTISI

– Can Dündar, Celâl Kazdağlı ile birlikte kaleme aldığı “Devlet İçinde Devlet Ergenekon” isimli kitabını, 1990’lı yılların sonunda yazdı. Ortada Ergenekon davası filan yoktu. Tümgeneral Memduh Ünlütürk, Erol Mütercimler’e, “Ergenekon” adlı bir üst örgütten söz etmişti. Ünlütürk, 12 Mart döneminde işkence yapıldığı ileri sürülen Ziverbey Köşkü’nün komutanıydı. Memduh Ünlütürk’ün sözünü ettiği Ergenekon ile 2007’den itibaren hedef aldığınız Ergenekon arasında bir irtibat var mı?

1-Evet var.

Ergenekon, zamanla değişik isimlerle anılır olsa da, günümüze kadar aynı sistematiğin uzantısı olan bir yapılanmadır. Bizim soruşturma konusu ettiğimiz örgütsel yapı da, bu sistematiğin bir uzantısı, bir parçasıdır. Asıl yapılması gereken (aynen Avrupa ülkelerinde olduğu gibi) bu derin devlet sistematiğini toptan lağvedecek ve özellikle de uluslararası bağlantılarını kesinlikle ortadan kaldıracak, hukuki sınırlar içerisinde ülke güvenliğine bakan fonksiyonlarını da, demokratik ve hukuk devleti ilkesine uygun anayasal bir reformla yeniden yapılandıracak bir değişimi gerçekleştirmekti. Tıpkı Avrupa’daki reorganizasyon gibi.

2-Hayır, yok.

Bizim dönemimizdeki soruşturma, devletin siyasal sistemini reforme etme kabiliyetine haiz bir süreç değildi; olamazdı da zaten. Bizimki, temelde, adli suç soruşturmasıdır. “Ergenekon Terör Örgütü” tanımlamasından da anlaşılacağı üzere, soruşturma kapsamı, bu sistematiğin illegal terör eylemleri ile iltisaklandırılabilecek faaliyetleriyle sınırlıdır. Ergenekon soruşturmaları, Türkiye’de kurumsallaşan bu yapıyı bütünüyle deşifre edip yargı önüne çıkarma ve tasfiye etme kabiliyetine haiz değildi. Bizim soruşturma konusu ettiğimiz şahıslar, zaten bir şekilde (sebebi her ne olursa olsun organik bağlantılar yönünden), asli sistemin dışında konumlandırılmış pozisyonda idi. Yargılanan kişiler, bir dönem bu yapılanmanın içerisinde aktif rol üstlenmiş olmakla birlikte, ya emeklilikleri sebebiyle sistem dışı kalmış, ya da pozisyon kaybının tepkiselliğiyle, -sistemden bağımsız- müstakil inisiyatifler geliştirmiş bir grubun hareketlenmiş unsurlarından ibaretti.

ETKİN POZİSYON

– İlker Başbuğ’a terör örgütü lideri denilmesi yadırganacak bir olay değil mi?

“Ergenekon Terör Örgütü” kavramı, olayı tam olarak karşılayan bir kavram değildir. Türk hukuk sistemindeki (darbelerle şekillenen) mevzuat yetersizliğinden kaynaklı bir durumdur. Bu açıdan, Genelkurmay Başkanlığı yapmış birisine (kamuoyunda algılandığı şekliyle) “terör örgütü yöneticiliği” isnadı ile yadırganıyor olabilir. Ancak terör örgütü konusundaki algılarımızı bir kenara bırakırsak, Ergenekon sistematiğine bağlı, devlet içerisindeki ‘derin çeteler’in soruşturma konusu edildiği bir davada (hele ki bu yapının, Türkiye’deki askeri darbelerin arkasıdaki gerçek örgütlü güç olduğu hususunu da dikkate alarak) Başbuğ’un yönetici pozisyonunda bulunduğu iddiasının yadırganacak bir tarafı yoktur. İlker Başbuğ’un faaliyet ve söylemlerini doğru analiz ederseniz, Ergenekon derin devlet yapılanması içerisinde etkin bir pozisyonda olduğunu rahatlıkla fark edersiniz.

Ancak, yasal mevzuatın işletilmesinde göz önünde bulundurulan, teknik detaylardan kaynaklı zorunluluklar sebebiyle bu şekilde tanımlanması söz konusu olmuştur. Başbuğ’un Ergenekon kapsamındaki faaliyetlerden ötürü suça bulaştığı anlaşılmıştır.

TUTUKLANMASINI İSTEDİ

– Başbuğ’un tutuklanmasını Tayyip Erdoğan’ın talep ettiğini söylediniz BUGÜN televizyonunda.

Bu konuya dolaylı vakıfım. Ancak edindiğim bilgilerin doğru olduğu konusunda hiçbir tereddüdüm yok. Kaldı ki, Erdoğan’ın ne kadar tutuklama meraklısı olduğunu en iyi ben biliyorum. Benim için sürecin en büyük handikabı, Başbakan’ın ısrarla tutuklamaların fazla olması yolundaki talep ve sitemlerine maruz kalmış olmamdır. Zaten, bugün de aynı şeyi görüyoruz. Beni açıkça televizyonda tehdit etti. Aynı şekilde Can Dündar’ı da. Ardından tutuklamlar geldi. Daha da örnekler var. Başbuğ’un tutuklanması için ciddi telkinler yapmıştır.

Öncesinde bu telkini yapıp hemen sonrasında neden farklı beyanatta bulunmuştur? 

Asıl tereddütlü tarafı burasıdır. Çünkü daha önceki süreçlerde yapılan işlemlerin arkasında durur ve hatta kendisinden kaynaklı olduğunun bilinmesini istercesine, güçlü bir şekilde sahiplenirdi. Bu sefer neden hemen aleyhte bir görüntü (imaj) verme ihtiyacı hissetti? Bu önceden planladığı bir yaklaşım mıydı? Yoksa öngöremediği bir tepkisellik ile karşılaşınca farklı bir tavır sergileme ihtiyacı mı hissetti?

Doğrusu benim çözemediğim tarafı bu!.. Tutuklanmasını istediği kesin ama sonrasında neden bu işe karşıymış görüntüsü vermeye çalıştı bunu tam çözemiyorum. Benim kendisiyle görüştüğüm dönemlerde, bana verdiği perspektifin hep arkasında durmuştu. En çok tartışmalı olan Oda TV konusunda Ahmet ŞIK’ın kitabı hakkında yaptığı “Bazı kitaplar bombadan tehlikelidir” açıklaması gibi… KCK’da çok tartışılan Büşra ERSANLI konusundaki açıklamaları gibi…

SONRA TAVRI DEĞİŞTİ

İlker Başbuğ’un tutuklanması gerçekleştiğinde ben yaklaşık son 10 aydır Başbakan ile hiç görüşmemiştim. Bunun bir sorun oluşturmadığını zannediyordum, ama sonradan anladım ki, bu süreçte Başbakan bizim düzlemimizden gittikçe uzaklaşmış. Başbuğ’un tutuklanmasından bir ay önce ben zaten istihbarattan çıkarılmıştım. Bu yüzden, Başbakan’daki tavır değişikliğini tam değerlendiremiyorum. Belki seçim dönemiydi. Seçimleri olumsuz etkiler diye de tedirginlik yaşamış olabilir.

– 2009 tarihini taşıyan Kafes Eylem Planı, gayrimüslimlere yönelik korkutucu eylemler ve suikastlar düzenleneceğinden söz ediyordu. Sonradan bunun düzmece olduğu Ergenekon sanıkları tarafından iddia edildi.

“KAFES’İ SORUŞTURMAYIN”

Kafes Eylem Planı’nda hiçbir tereddüt yok. Kesinlikle gerçek bir plan ve askeri personelce hazırlanmış. Şuradan biliyorum: Bu operasyonu yaptığımız günlerde (operasyondan bir hafta kadar sonra), ben gelişmeleri Başbakan’a arz etmiş ve “Kafes Eylem Planı”nın bir suretini de kendisine vermiştim.

O operasyonlar sürecinde (öncesinde ve sonrasında) kendisine kapsamlı dosyalar arz ediyordum. O da bu konulara vakıf olunca Genelkurmay Başkanı ile görüşüyor ve ondan bu işlerin izahını istiyordu. Tabii ki tatmin edici bir açıklama yapılamıyordu. Ama bu sayede, her geçen gün, Başbakan Geelkurmay’a karşı kendini daha güçlü hisseder hâle gelmişti.

Kafes Eylem Planı’ndan da Genelkurmay’ı haberdar eder etmez (1 hafta sonra) Vali Muammer Güler beni mnakamına çağırdı. Gittiğimde orada (kendisini ilk defa gördüğüm) Genelkurmay Hukuk Müşaviri Hıfzı ÇUBUKLU vardı. Benimle görüşmek isteyen o idi.

Bana elindeki Kafes Eylem Planı’nı göstererek “Müdür Bey, operasyonda bu dosyayı ele geçirmişsiniz. Bu, bizim için çok hayati bir konu. Bunun soruşturma kapsamı dışında tutulmasını istiyoruz. Ya imha edilsin ya da bir şekilde bize teslim edin. Ancak hiçbir şekilde kayıtlara girmesin” dedi. Bu konuşmayı çok iyi hatırlıyorum. Bu cümleler neredeyse ayniyle onun beyanlarıdır.

Daha önceki operasyon aşamalarında da Genelkurmay’a ait çok gizli askeri belge ve dokümanlar ele geçirilmişti. Bunlar içerisinde soruşturmayı doğrudan ilgilendirmeyen (deşifre olduğunda devlet güvenliğini ciddi anlamda haleldar edebilecek belgelerden) çok miktarda Genelkurmay’a teslim edilmişti.

“KAYITLARA GİRMESİN”

Gerçi onlar hepsini istiyorlardı ve tutanak tanzim edilmeden, kayıtsız bir şekilde elden tesliminde ısrar ediyorlardı. Savcılık makamı buna yanaşmıyordu. Gerçekten deşifresi çok sansasyon yaratacak belgeler ayıklanıyor ve “gereği Genelkurmay tarafından yapılmak kaydıyla” onlara resmi kayıtlı olarak veriliyordu.

Ancak bu ilişki 1. Ordu Komutanlığı üzerinden yürütülüyor, teslim edilen belgeler de Genelkurmay’a iletilmek üzere, olara tevdi ediliyordu.

İlk defa Genelkurmay Başkanlığı’ndan Hukuk Müşaviri kendi şahsen gelerek, daha önce Savcılıkça her seferinde reddedilmiş bir talebi, “Kayıtlara girmeden Genelkurmay’a iade edilmesi” talebini doğrudan bana iletmişti.

ÇUBUKLU’YA RED

Kendisine “Bu konuda benim yardımcı olmam mümkün değil. Sizin bu meseleyi savcılık makamı ile doğrudan görüşmeniz lazım” dediğimde, Hıfzı Çubuklu, “Doğru ama ne yazık ki Savcılık Makamı bizim bu konudaki hassasiyetlerimizi gözetmiyor. Ben sizin sorunu daha rahat anlayacağınızı ve Savcılık makamını ikna edebileceğinizi düşünüyorum’’ cevabını vermişti.

Ben de kendisine, “Evet konunun hassasiyetini anlıyorum. Ancak dediğim gibi, benim yapabileceğim tek şey, talebinizi Savcılık makamına iletmek olur. Takdir onlarındır. Onların da kendilerine göre zorunlulukları var. Sonuçta adli bir süreç. Bunlar polis tutanaklarında yer alıyor. Dolayısıyla sonrasında kayıtsız bir işlem yapmak onlar açısından da mümkün olmuyor. Ben iletirim ama en güzeli sizin doğrudan görüşmenizdir”demiştim.

‘SAKIN SIZMASIN’

“Müdür Bey, o zaman bir istirhamım daha olsa, bu tarz belgeler genelde basına yansıyor. Bunun acaba basına yansımamasını sağlayabilir misiniz?” diye sorması üzerine ben de şu karşılığı vermiştim: “Elimden geldiğince buna gayret sarf ederim. Bizim elimizdeki tek suretse, zaten bir sıkıntı olmaz. Ancak bu belgeler o kadar çok kişinin elinde var ki, zaten yayılmış. Ne kadar ilgisiz insanlardan bu belgelerin ele geçirildiğini siz de biliyorsunuz. Ben, bizim elimizdeki belgenin asla sızmayacağı konusunda sizi temin ederim.”

Bu anlattıklarım, belgenin gerçek olduğunu apaçık gösteriyor.

Dolayısıyla “Kafes Eylem Planı”, azınlıklara yönelik tehdit oluşturması bir yana; tehdidin gerçek kaynağını apaçık gösteren bir dokümandır. İlker Başbuğ’un pozisyonunu da bu düzlemde görebilirsiniz. Malum… Hukuk Müşaviri Hıfzı Çubuklu’nun Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un bilgi ve talimatları olmaksızın, bu görüşmeyi yapmak üzere İstanbul’a gelmesi asla söz konusu olamaz.

KAFES EYLEM PLANI

 

Levent Bektaş’ta ele geçen DVD ve CD’ler okunur hâle getirilerek çözüldü; arşivleme ve sıkıştırma dosyalarına ulaşıldı ve Kafes Eylem Planı ortaya çıktı. Bu planda “Gayrimüslimler üzerinde korkutucu propaganda icra edilecek ve kara propaganda ile bu faaliyetlerin AKP ve ona destek veren şer odaklarınca icra edilmiş gibi gösterilmesi sağlanacaktır. Duvarlara ‘Bu Adalar kimin?’, ‘Ya öl ya terk et’ gibi sloganlar yazılacak; Agos gazetesi abonelerine, tehdit telefonları edilip tehdit mesajları gönderilecek; Agos gazetesi civarında ses bombaları patlatılacak. Gayrimüslim iş adamı ve sanatçılar kaçırılarak ya da onlara ait iş yerleri kundaklanarak olayların, irticacı örgütler tarafından üstlenmesi temin edilecek” deniliyordu. Belgede bir de şöyle bir bilgi vardı: “Silah, malzeme ve teçhizatın bir bölümü Emniyet’in eline geçmekle birlikte, müteakip operasyonlar için elimizde yeterli malzeme mevcuttur.”

HIFZI ÇUBUKLU Genelkurmay Adli Müşaviri’ydi. 4 yeni kara propaganda sitesinin kurulmasına dair belgenin üzerinde onun da imzası vardı. Daha önceki dönemlerde Genelkurmay Başkanlığı tarafından tesis edilen 40 civarında internet sitesi kapatılmış, onların yerine, hükümete yönelik kara propagandayı da içermesi düşünülen 4 yeni site oluşturulmuştu fakat, hiçbiri faaliyete geçemedi. Eski siteler, -Taraf’ın Genelkurmay bünyesinde kara propaganda yayınları yapıldığı haberi üzerineaskıya alınmış (4 Şubat 2009), İrtica ile Mücadele Eylem Planı haberi Taraf’ta çıkınca da (12 Haziran 2009), sitelerin Bilgi Destek Dairesi’ndeki arşivi, 35 kez art arda silinerek imha edilmişti.

Gölcük Donanma Komutanlığı’dan çıkan “Proje” isimli, son kayıt tarihi 2008 olan belgede, gri ve kara propaganda yöntemleri kullanabilecek nitelikte sanal ağ siteleri kurulması ve kurumu riske atmayacak biçimde güvenilir kişiler üzerinden uygun personel tarafından oluşturulması öngörülüyordu. 4 yeni site, Proje’de belirtildiği gibi şube müdürleri üzerine, onların kredi kartlarıyla kuruldu. Çubuklu, Kafes Eylem Planı ortaya çıkınca, bizzat valiliğe gelerek soruşturulmasını engellemeye çalıştı.

NAZLI ILICAK / Özgür Düşünce / 4 Şubat 2016 

***

‘DERİN DEVLET CUMHURİYETİNDEYİZ’

“Serdar Öztürk, İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nı, bürosuna benim yerleştirdiğimi iddia etmişti. Oysa aramalara İstanbul polisi katılmadı. Bir başka dilekçesinde, Adnan Oktar’ın bayanları vasıtasıyla belgenin ofise konulduğunu söyledi. Soyut, dayanaksız iftiralar.” “Koç Müzesi’ndeki denizaltıda da patlayıcı bulundu. Fikret Emek’in annesinin evinde de, Poyrazköy’de de… ‘Polis koydu’ diyorlar. Polis kumpas kursa, o kişiye ait adrese yerleştirir. Kaldı ki mühimmata, operasyonlarda ele geçen dokümanlardaki bilgiler sayesinde ulaşıldı.” Ergenekon operasyonu sırasında ortaya çıkan ve dosyaya giren bütün belgelerin sahte olduğunu iddia etmek, psikolojik harekâtın bir sonucuydu. Böylece, dava kökten çökertilmek isteniyordu. Bu amaca hizmet edecek gazetecileri, ya da siyaset adamlarını bulmak zor değildi. Bu bakımdan, Ali Fuat Yılmazer’in dün Kafes Eylem Planı hakkında anlattıkları, çok önemli. En çok tartışılan belgelerden biri de, Bilgi Destek Dairesi’nde görevli Albay Dursun Çiçek’in kaleme aldığı İrtica ile Mücadele Eylem Planı’ydı. Bu belgenin sahte olmadığı, ıslak imzanın Dursun Çiçek’in elinden çıktığı Jandarma Kriminal, Emniyet Krimirnal ve Adli Tıp gibi kurumlar tarafından onaylanmıştı. Ama, Dursun Çiçek, bir türlü gerçeği kabul etmek istemedi. Sadece o değil, avukat Serdar Öztürk de, kendi bürosundaki arama sırasında ele geçirilen İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nı “Ali Fuat Yılmazer büroma koydu” dedi.

– İrtica ile Mücadele Eylem Planı, avukat Serdar Öztürk’ün bürosundaki aramada ortaya çıktı. Sonra Serdar Öztürk, bu belgenin sizin tarafınızdan bürosuna konulduğunu söyledi.

Kendisi hakkında şikâyetçi oldum. Dava süreçleri var. Serdar ÖZTÜRK’ün isnatları kesinlikle yalandır ve mahkeme kararıyla da tescillenmiştir. Kısaca özetleyeyim:

DAVALARI KAZANDIK

Serdar Öztürk tutuklanır tutuklanmaz, cezaevinden hemen hakkımda şikâyet dilekçesi gönderdi. “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”nın benim tarafımdan bürosuna yerleştirildiğini iddia etti. Daha sonra ikinci bir dilekçede, benim tarafımdan kullanılan Yardımcı İstihbarat Elemanı kriminal şahıslarca, bir başka dilekçesinde de Adnan OKTAR Grubu’ndan bazı bayanların vasıtasıyla bu belgenin ofisine konulduğuna dair iddialarda bulundu. Her seferinde, ayrı ayrı Savcılık makamına bu şikâyet dilekçeleriyle ilgili ifade verdim. Benim o tarihlerde Ankara’ya hiç gitmediğim, bizzat tarafımca çalıştırılan hiçbir Yardımcı İstihbarat Elemanı görevlisinin bulunmadığı, Şube Müdürü olarak asla bu düzeyde ilişkilere girmediğim, Adnan Oktar Grubu’ndan olup belgeleri koyduğu iddia edilen iki bayanla hiçbir tanışıklığımın ve irtibatımın olmadığı, Serdar ÖZTÜRK’ün Ankara’daki avukatlık ofisindeki aramaya İstanbul’dan hiçbir polisin katılmadığı, bizzat savcı nezaretinde Ankara Emniyet Müdürlüğü görevlilerince aramanın yapıldığı konusunda bilgi verdim. Serdar Öztürk’ün şikâyet dilekçelerinin hepsi takipsizlikle sonuçlandı. Ayrıca, hem benim hem de Adnan OKTAR Grubu’ndan oldukları söylenen bayanların Serdar ÖZTÜRK aleyhinde açtığımız davalar kazanıldı. Hiçbir şekilde ciddiye alınmayacak, soyut/dayanaksız iftiralar bunlar.

KROKİLERDEKİ CEPHANE

– Poyrazköy’de ve diğer başka yerlerde bulunan mühimmatın polis tarafından koyulduğu da belirtildi.

Bu iddialar da tamamen asılsızdır. Oralarda bulunan mühimmat, askeri mühimmattır. Polisin koyduğu iddiaları kesinlikle yalandır. Bir de bunlar neden inkâr ediliyor ya da yadırganıyor anlayabilmiş de değilim. Sanki “Türkiye’de asla böyle şeyler söz konusu olamaz” gibisinden bir refleks gösteriliyor. Basbayağı bir“Derin Devlet Cumhuriyeti’nde” yaşadığımızı herkes unutmuş gibi. Sonra, şayet polis “kumpas” amacıyla bu tarz mühimmatı koyacak olsa, niye Allah’ın dağına taşına gömsün. Kime kumpas yapmak istiyorsa ona ait bir adrese koyar ve oradan ele geçirir. Bu mühimmat, ihbar üzerine falan da bulunmadı. Ergenekon operasyonlarında rastlanan dokümanlarda yer alan bilgiler üzerine tespit edilen adreslere gidildi ve mühimmata ulaşıldı. Ergenekon soruşturması kapsamında elde edilen mühimmat, Poyrazköy’le sınırlı değil. Örneğin, Fikret EMEK’in annesinin evinde de 11 kilo C-3 tipi plastik patlayıcı, 1 adet kanas tipi dürbünlü tüfek, 1 adet kalaşnikof otomatik tüfek, 1 adet av tüfeği, M-16 mermileri, 10 adet Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu yapımı savunma ve taarruz tipi el bombası, 2 adet MKE yapımı olmayan el bombası, gaz bombası, sis bombaları, 210’ar gramlık 12 TNT düzeneği, 6 adet yarımşar kiloluk TNT kalıbı, 1 adet 1,5 kilogramlık TNT kalıbı, 1 kilogramlık tahrip kalıbı, naylon torbada ateşleme mühimmat ele geçirilmişti. Ve inkâr da edilmedi. Aynı şekilde; KOÇ Müzesindeki denizaltına patlayıcı yerleştirildiği tespiti üzerine, arama yapmaya gidildiğinde, müzenin güvenlik görevlisi, “Daha önceki bir tarihte denizaltıda, bir poşet içinde plastik patlayıcı bulduğunu ve bunu Kuzey Deniz Saha Komutanlığı yetkililerine bildirerek onlara teslim ettiğini” beyan etti. 14 Kasım 2008’de, müzedeki Uluç Ali Reis isimli eski denizaltıda 100 gram TNT içeren 2 burgu fişeği, patlayıcı kalıbı ile 160 santim eski saniyeli fitil ve 6 mekanik fünyeden oluşan mühimmat çıkmıştı. Kuzey Deniz Saha Komutanı Ahmet Feyyaz Öğütçü durumdan haberdar edilmişti. Polis sorumluluk bölgesinde bulunan patlayıcılar, Özel Sat Timi tarafından alınarak Beykoz’daki Sualtı Taarruz Komutanlığı’nda, 17 Kasım 2008’de imha edilmişti. Askeri Savcılık, mühimmatı, denizaltıda eskiden beri unutulmuş kabul ederek soruşturma açmamış, sadece kalıpların imhasına karar vermişti.

YALAN BEYANLA ÖRTBAS

Patlayıcıyı teslim alan görevliler hakkında, Savcılığa suç duyurusunda bulunmadıkları gerekçesiyle soruşturma açıldı. Bu kişiler savunmalarında, “Patlayıcı denizaltının mühimmatıdır; içinde unutulmuştur diye düşündük ve bize teslim edilen patlayıcıyı da imha ettik” diye ifade verdiler. Sonradan, kesinlikle denizaltıların bu tarz bir mühimmatı olmadığı, aksine hiçbir şekilde içine bu türden yanıcı-yakıcı tehlikeli maddelerin sokulmadığı, yani yalan beyanla olayın örtbas edilmeye çalışıldığı anlaşıldı.

BEKTAŞ’IN BİLGİSAYARINDAN

Öğrencilerin, Rahmi Koç Müzesi’ni ziyareti sırasında bomba patlatılacağının yer aldığı eylem planı, emekli Binbaşı Levent Bektaş’a ait bilgisayarda çıkmıştı. Levent Bektaş’ta, aynı zamanda, Amirallere Suikast ve Kafes Eylem Planı da ele geçirilmişti. Levent Bektaş, Poyrazköy’deki arazide bulanan mühimmatla ilgili soruşturma çerçevesinde tutuklanmıştı.

DÜNDAR’IN KİTABI: ERGENEKON

Can Dündar’ın 1997 yılında yazdığı “Ergenekon: Devlet İçinde Devlet” isimli kitabında, Erol Mütercimler’den naklen Ergenekon şöyle anlatılıyor: “Memduh Ünlütürk Paşa, kendisinin de bu Ergenekon’un içinde olduğunu söyledi ve dedi ki: ‘Ergenekon, Genelkurmay’ın da, hükümetlerin de, bürokrasinin de, her şeyin üstünde bir örgüttür. Yasayla filan kurulmamıştır. 27 Mayıs darbesinden sonra CİA, Pentagon tarafından kurdurtulmuş. Ergenekon’un içinde insanlar, buraya hizmet ederler. Ama vatana ihanet olsun diye değil. Vatanı kurtarıyoruz, vatana hizmet ediyoruz, yararımız dokunuyor düşüncesiyle bu örgüt içinde yer almışlardır. Özellikle Amerika’da kontrgerilla eğitimi görmüş olan, bu kurslardan geçen generallerin bir bölümü, geri geldiğinde bu kontrgerilla içinde yer alır.’ Sonuçta ben daha başka insanlardan araştırdığımda Ergenekon’da şunu gördüm: Bunun içinde subaylar var, Emniyetçiler var, profesörler var, gazeteciler, işadamları, hatta sıradan insanlar var.”

O tarihte ne Cemaat piyasada, ne askere kumpas iddiaları var, ne de AK Parti iktidarda. Türkiye, faili meçhul cinayetlerden yakınıyor ve derin devletten söz ediyordu. Bugün tam bir inkâr zihniyetiyle karşı karşıyayız. Can Dündar’ın da o tarihte yazdığı gibi, Ergenekon Lobi belgelerinde, sivil toplum kuruluşlarından, gazetecilerden ve akademisyenlerden nasıl yararlanılacağı uzun uzun anlatılıyordu. Kara propaganda kitapları yazdırmak, psikolojik harekât siteleri kurmak, Ergenekon faaliyetleri içindeydi. Ali Fuat Yılmazer’in ayrıntılarına girerek anlattığı gibi, başka ülkelerde bu tarz yapılar önemli ölçüde tasfiye edilir ya da yasal sınırlar içine çekilirken, biz ülkemizde bunu başaramadık. Davalar sayesinde, bir noktaya kadar gelinmişti ama her şey 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra altüst oldu.

İRTİCA İLE MÜCADELE

İşte İrtica ile Mücadele Eylem Planı’ndan bazı bölümler:

– Laik ve demokratik düzeni yıkarak, şeriata dayalı bir İslâm devleti kurma hayali bulunan AKP hükûmeti ve ona destek veren çeşitli gruplar ile Fethullah Gülen grubu başta olmak üzere, radikal dini oluşumlar hakkındaki gerçekleri gün yüzüne çıkarmak, kamuoyunun desteğini kırmak üzere bilgi destek faaliyetleri icra edilecektir. (Bilgi destekten kasıt, psikolojik harekât ve propaganda. N.I)

“Fethullah Gülenciler gemi azıya aldı, doğrudan TSK’ya saldırıyor” teması işlenecek. Muhafazakâr vatandaşları bile ‘Pes doğrusu, biz de Müslümanız ama FG’ciler resmen TSK’ya saldırmak için provokasyon yapıyorlar’ dedirtecek çalışmalar gerçekleştirilecektir. Işık evleri baskınlarında, silâhlı terör örgütü oluşturmak doğrultusunda, silâh, mühimmat, plan bulunması sağlanacak, FG grubu “silâhlı terör örgütü” kapsamına aldırılacak ve soruşturmalar askeri yargı kapsamında yürütülecektir. Silâh ve mühimmatın yanı sıra, Yahudilik, CIA, Mossad, Moon tarikatı gibi oluşumlara ait objelerin aynı ortamda bulunması sağlanacak, bunun yanı sıra, Alevi düşmanlığını körükleyici bilgi ve belgeler de bu evlerde ele geçirilecektir.

– Milli Eğitim Bakanlığı’na ait okul öğrencileri için, ibadet haberlerinin yoğun olarak medyada yayınlanması sağlanarak, Milli Eğitim Bakanı (Hüseyin Çelik) kamuoyu nezdinde yıpratılacaktır.

– AKP mensuplarının ekonomik krize rağmen lüks yaşamlarından taviz vermedikleri yönünde haberler yaptırılacak, bu durumun hem İslâm anlayışıyla hem de halk adamı yaklaşımıyla çeliştiği söylenecektir. AKP içinde ciddi anlamda anlaşmazlık ve bölünmeler yaşanıyormuş şeklinde bir algı yaratılacaktır.

BORU/KÂĞIT PARÇASI

21 Nisan 2009’da Poyrazköy’de Bedrettin Dalan’ın arazisinde başlayan kazılarda 15’i dolu 22 LAW silahı bulunmuştu. Yaklaşık bir hafta sonra basının karşısına geçen Orgeneral İlker Başbuğ’un bu konudaki değerlendirmesi “Bunlar silah değil, boru” şeklinde olmuştu. Bu açıklamadan iki ay sonra, bir başka toplantıda, İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nı da “kâğıt parçası” olarak nitelemişti. İlker Başbuğ, Ergenekon ve Balyoz davalarında, olayların üzerini örtmek için kayda değer çabalar harcadı.

NAZLI ILICAK / Özgür Düşünce / 5 Şubat 2016 

***

ASKERİ CASUSLUK VE FUHUŞ DOSYASININ İÇİNDEKİ PORNOGRAFİK GÖRÜNTÜLER, JİGOLOLAR İÇİN ÖDENEN PARALAR, UYUŞTURUCU TEDARİKİNE İLİŞKİN BELGELER…

‘HÜSEYİN ÇAPKIN, BAŞBUĞ’A DOSYAYI GÖSTERDİ’

“Dosyanın içinde, pornografik fuhuş görüntüleri, jigolalar için ödenen paralar, uyuşturucu tedarikine ilişkin belgeler ve 2 ülke adına yapılan casusluk bilgileri mevcuttu.”

“Ergenekon soruşturması başlamasaydı, AK Parti kapatılırdı. Derin yapılar, kendilerine angajmanlı isimleri tekrar etkili pozisyonlara getirir, Türkiye dindarlar, Kürtler ve azınlıklar için yaşanmaz bir hale gelirdi. Şimdi derin odakların bu politikalarını AKP eliyle uyguluyor olmaları kaderin bir cilvesi.”
Yılmazer, Askeri Casusluk ve Fuhuş operasyonu hakkında konuştu: ‘Hüseyin Çapkın, Başbuğ’a dosyayı gösterdi’

Ali Fuat Yılmazer, askerlerin sahte olarak tanıttığı bazı belgelerin gerçek olduğunu, isim, yer ve teferruatlı bilgi vererek yalanlıyor. Sahtecilik iddialarının en fazla yoğunlaştığı davalardan biri, Casusluk ve Fuhuş operasyonuydu. Bunu da, Yılmazer’e sordum:

– Sahte olduğu iddia edilen belgelerden biri de, İstanbul’da yapılan Casusluk ve Fuhuş operasyonu…

EN GÜÇLÜ DOSYAİlker Başbuğ bu konuda çok aleyhte propaganda yaptı. İstanbul’da fuhuş ve casusluk operasyonu, Ergenekon soruşturma safahatındaki en güçlü dosyadır. O konudaki tüm iddialar yüzde yüz teyitlidir ve her bir sanık açısından somut delillerle de sabittir. Dosya münderecatını incelerseniz, bunu çok rahatlıkla görebilirsiniz. Fakat dosyaya girmeyen hususlar da vardır. Deniz Kuvvetleri’nden tutuklanmanın çok olmasının en önemli sebebi, bu çalışma kapsamında ele geçen ve tereddütsüz bir şekilde doğrulukları tespit ve teyit edilen deliller sebebiyledir. Biz o soruşturmada, şu an bile ifadelendiremeyeceğim içler acısı bir durumla karşılaştık. “Milli Orduya kumpas!” diyenler, sözde milli(!) ordu mensuplarının ne hale getirildiğini de yürekleri yetiyorsa çıkıp açıklasınlar. Şu kadar söylemiş olayım ki, akla gelebilecek en ileri derecede ahlaksızlıklara saplanmış ve çoğunlukla da üst rütbeli komutan(!) ve eşlerinin, artık kurumsallaşmış bir sistematikle nasıl yozlaştırıldığının inkâr edilemez delillerine ulaştık.


BAŞBUĞ: YETER ARTIK
‘İnkâr edilemez’ tabirini şöyle izah edeyim:
Operasyondan hemen sonra, yine adet olduğu üzere, dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un aleyhte beyanları basına yansımıştı. O günlerde gerçekleştirilen bir organizasyon sebebiyle (Harp Akademileri mezuniyet töreni olabilir) İstanbul’da bulunuyordu. Bu toplantıda İlker BAŞBUĞ, İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin ÇAPKIN’a “Yeter artık Müdür Bey, buraya kadar geldi!..” diyerek elini boğaz hizasına götürüp sitemde bulununca, Hüseyin ÇAPKIN, “Efendim, konu bildiğiniz gibi değil. Uygunsanız ben size programdan sonra detayları aktarayım” diyor.

GÖRÜNTÜLERİ İZLETTİRDİK

Benim tarafımdan kendisine ulaştırılan kapsamlı bir dosyayı Vali Muammer GÜLER ile birlikte İlker BAŞBUĞ’a, dört Kuvvet Komutanının da belli mesafede yanlarında olduğu bir ortamda aktarıyorlar. Notebook üzerinden bütün görseller ve tabii ki operasyon hedefi şahısların kendi çekim şaheserleri olan(!) pornografik görüntüleri de İlker Başbuğ’a mecburen izlettiriyorlar. Yanlış hatırlamıyorsam iki saate yakın bir sunumdur bu ve sonunda İlker Paşa’nın sözleri şöyle olur: “Yaa, ben böyle bilmiyordum. (Kuvvet Komutanlarını göstererek, argo bir hitapla) bunlar bana işin bu tarafını anlatmıyor ki! Tamam ben anladım, teşekkür ederim Müdür Bey… Lütfen bu konudaki gelişmeleri bundan böyle benimle paylaşabilir misiniz?” 
Gel gör ki Başbakan Tayyip Erdoğan, İlker Başbuğ ile doğrudan bilgi paylaşımına müsaade etmedi. Bu gelişmenin hemen sonrasında bizzat bana yaptığı tembihatta “Tamam bir sefer olmuş, ama bir daha gidip aktarmasınlar. Siz tüm bilgileri bana getirin. Benim üzerimden hangi kuruma nasıl gidecekse, biz takdir ederiz” dedi. Genelkurmay Başkanı’nın doğrudan bilgilendirilmesine karşı çıktı. Bu dosya, işte bu kadar inkâr edilemez, bu kadar ikna edicidir. Anlattığım hususlar bütünüyle gerçektir. İsimleri de zikrederek detaylarıyla aktarmış oldum.
DÜNYAYA REZİL OLURUZ

Bu fuhuş boyutu. Bir de bu dosyada, TSK içerisinde bir kısım muvazzaf subayların yabancı iki ülke hesabına casusluk faaliyetlerinde bulunduğuna dair de, aynı şekilde somut tespitler yapılmıştır. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yanına gittiğimde, İlker BAŞBUĞ’dan kendisine iletilen hassasiyetler konusunda bana tembihatta bulundu: “Aman bu dosyadaki bilgileri çok iyi muhafaza edelim. Özellikle ‘casusluk’ konusu çok önemli! Dünyaya rezil oluruz; bütün itibarımız iki paralık olur! Bunların Genelkurmay üzerinden gereğini yapsak olmaz mı? Başbuğ gereğini yapabileceklerini söylüyor” dedi.
Esasen doğru olan da buydu. Söz konusu delillerin ifşa edilebilmesi asla kabullenilecek bir durum değildi. Savcılık, dosyanın bu kısmını tefrik ederek, gereği yapılmak üzere Genelkurmay Başkanlığı’na intikal ettirdi. Genelkurmay’daki casusluk soruşturması başladı mı? Yoksa üzeri kapatıldı mı? Bilemiyorum.
Dış merkezlerle (küresel emperyal güçlerle) gizli angajmanlık içerisinde, kirli ittifaklara girerek, bu toprakların gerçek sahibi Anadolu insanının üzerine kâbus gibi çökenler, medyayı bütünüyle susturup, bir süreliğine yalan ve iftiralarla bu gerçekleri karartmış olsalar dahi, kendilerini kurtarabileceklerini mi zannediyorlar?

Bunlara iftira diyenler… TSK içerisine sızmış (sızdırılmış) derin çeteleri, dış merkezlere angajmanlı Ergenekoncu casusları koruyup, olayı ‘Milli Ordu’ kandırmacasıyla (Perinçek ağzı ile) kamufle etmeye çalışanlar, Yalçın AKDOĞAN ve İlker BAŞBUĞ, birlikte çıkıp AÇIKLASINLAR:PORNOGRAFİK GÖRÜNTÜLER

Dönemin İstanbul Valisi Muammer GÜLER ile İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin ÇAPKIN’ın, İlker BAŞBUĞ’a bizzat elden teslim ettikleri dosyada yer alan;
– Deniz Kuvvetlerindeki rütbeli subaylara ait (kendi çekimleri) pornografik fuhuş görüntülerini,
– ’Swinger’ uygulamalarını ve bunun için kendilerince hazırlandığı açıkça belli olan eşli pornografik tanıtım videolarını,
– ’Jigalo’lar için ödenen paraları, bu paraların kimler tarafından ödendiğini,
– Deniz Harp Okulu bayan öğrencilerinin (kendileri poz vermek suretiyle) nasıl erotik fotoğraflarının çekildiğini, bu fotoğrafların altında yer alan tanıtım bilgilerinde hangi cinsel fantazilere yatkın olduklarını ve tanıtım fotoğraflarının hangi komutanlara gönderilmek üzere hazırlandığını,
– Ve bütün bunların nasıl sistematik bir şekilde kayıt altına alındığını, neden bu şekilde sistemli ve kurumsal nitelikli kayıt takip sisteminin oluşturulduğunu,
– Aynı zamanda uyuşturucu tedarikinin de sağlandığı bu organizasyonda dönen bütçenin ne kadar olduğunu ve bu paranın kimler arasında, nasıl pay edildiğini,
– Bu sisteme dahil olmayan (kendi çekim pornografik görüntüler göndermeyen, cinsel taleplere yanaşmayan)öz be öz hakiki vatan evlatlarının ve TSK mensuplarının hangi gerekçelerle ordudan nasıl ilişiklerinin kesildiğini,
Anlatsınlar!..
Ben anlatamıyorum… Edebim, namusum, hamiyet duygularım detayına girmeme izin vermiyor!..
Çıksın onlar anlatsınlar; yürekleri yetiyorsa ‘Milli Ordu’nun kimler tarafından ne hale getirildiğini bir bir anlatsınlar bu topluma!..
Bu vesile ile ‘Millilik’ten ne anladıklarını da bir zahmet izah etsinler.

AKP KAPATILIRDI
– Ergenekon soruşturması başlamasaydı, AK Parti aleyhindeki kapatma davası nasıl neticelenirdi?
AKP kesinlikle kapatılmış olurdu; bunda hiçbir tereddüt yok. Özellikle Veli Küçük’ün gözaltına alınmasının (Ocak 2008) hemen sonrasında, Aydınlık Grubu’na yönelik operasyonel çalışmalar kapsamında, AKP aleyhinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan iddianameye ilişkin Doğu Perinçek ve İlhan Selçuk üzerinden şekillenen girişimler tespit edilerek delillendirilmiştir. O zamanlar ‘Google iddianamesi’ diye adlandırılan ve bütünüyle medya haberlerinden derlenen bilgilere dayalı kapatma davası iddianamesinin, aslında ‘fabrikatör’ lakaplı Aydınlık (Doğu Perinçek) tezgâhlarında maksatlı üretilmiş, kara propaganda haberleriyle şekillendiği, somut delilleriyle birlikte açığa çıkmış oldu.
Zaten Aydınlık Grubu’na yönelik operasyonun hemen öncesinde, Başbakan dahil herkes kapatma kararına kesin gözüyle bakıyordu. Melih Gökçek’in Yüksek Yargı mensupları nezdinde (o günlerde pek güvenilen, kendine özgü imkânlarını seferber ederek) yaptığı tüm girişimler sonuçsuz kalmıştı.
Aydınlık operasyonu aslında gerçekleştiği tarihten 2 ay kadar önce yapılacaktı. (Başbakan’ın da bilgisi vardı.) Ancak Aykut Cengiz Engin ve Celalettin Cerrah, TEM Şube görevlilerini bloke ederek, operasyonun gerçekleşmesini önlediler. Savcı Zekeriya Öz de önceden talimatını verdiği operasyonu başlatamadan geri adım attı.

CESARETİ KIRILMIŞTIAydınlık operasyonu zamanında yapılabilmiş olsaydı zaten bu iddianame hiçbir şekilde Anayasa Mahkemesi’ne gönderilemezdi.

Fakat yapılamadı. Başbakan da o süreçte olaya müdahil olamadı. Kolu kanadı düşmüş, cesareti kırılmıştı. Bana “Şu dava sürecinin sonucunu bekleyelim hele” diyerek, tüm çalışmaların durdurulmasını istedi.

Bu arada Celalettin Cerrah, İstihbarat Şubesi’ne adeta çöktü. İstihbarat Şube içerisinde kendisine bir makam odası hazırlattı. Sık sık gelerek Şb. Md. Yrd. ve Büro Amirleri ile toplantı yapmaya başladı. Kendi imzasıyla bir görevlendirme yazısı hazırlayarak, Şb. Md. Yrd. ve büro amirlerinin görev dağılımını değiştirdi. Örneğin bu çalışmalardan sorumlu Şb. Md. Yrd. Erol Demirhan’ı İstihbarat Şube’nin Anadolu yakasında bulunan hizmet binasına gönderdi ve Vatan Caddesi’ndeki Şube merkezine gelmesine yasak koydu.AKP ELİYLE HAYATA GEÇTİ


– Ergenekon süreci olmasaydı AK Parti kapatılırdı diyorsunuz. Peki o zaman siyaset nasıl gelişirdi?
O günün konjonktürel şartları çok farklıydı. Yeniden bir 28 Şubat süreci yaşanabilirdi. Geçmişte askeri darbeleri yapanlar (re-organize edilmiş Ergenekon sistematiği içerisinde) örgütlü toplumsal yapıları yeniden formatlayarak, en az 10 yıllık bir yol temizliği gerçekleştirebilirlerdi. Derin yapılar, kendilerine angajmanlı isimleri tekrar etkin pozisyonlara getirecek, AB reformları ülke gündeminden düşürülecek, demokratik kazanımlar tırpanlanacaktı. Laikçi, ulusalcı, Kuvvacı, medeni dünyadan soyutlanmış, devletçi ideoloji tahkim edilmiş olacaktı. Bu ülke hiçbir dönemde olmadığı kadar dindarlar, Kürtler ve azınlıklar için daha bir yaşanmaz hale gelecekti. Ulusalcı söylemlerle toplumsal ayrışma körüklenecek, ülkeyi bölünmeye götürecek bir vasat oluşturulacaktı. Çünkü ulusalcı söylem ve politikalar (asli olarak) ülkede birlik ve bütünlüğe değil, ayrımcılığa hizmet eder. Hele ki bizim gibi çok kültürlü ülkelerde…
O günlerde bu politikaların önünde bir engel olarak gördükleri AKP’yi kapatmak için ciddi uğraş veren derin odakların, bu günlerde politikaları AKP eliyle açıktan uygulayabiliyor olmaları da kaderin bir cilvesi galiba…

İSTANBUL CASUSLUK VE FUHUŞ OPERASYONU

İstanbul’daki Casusluk ve Fuhuş operasyonunu düzenleyen dönemin Organize Şube Müdürü Nazmi Ardıç’tı. Ardıç, sahte delil iddialarıyla ilgili şu bilgileri veriyor:

“O gün itibariyle bu operasyon bizim için yabancı kadınları zorla alıkoyarak, cebir ve şiddet yöntemleriyle fuhuşa zorlayan bir suç örgütüne karşı yapılmıştı. Aramalarda ele geçen dijital materyaller tarafımızdan bilinmiyordu. Çoğunluğu itibariyle kriptolanmış şifreli dosyalar olduğu laboratuvar incelemesinde ortaya çıktı. Aslında operasyon anında da, özellikle askeri personelin adreslerinde yapılan aramalarda garip durumlarla karşılaştık. Askeri mahallere ait krokiler, bazı askeri personel hakkında yazılı materyaller. Hatta bir adreste, üst düzey bir askeri personele ait olduğu değerlendirilen, üzerinde şahsın adının yazılı olduğu bir delil poşeti içerisinde sperm bulaşığı olan bir iç çamaşırı görmek bizi şaşırttı. Aramalar iki hazurun ve şüpheli eşliğinde yapılmıştır. Kamera ile de kayda alınmıştır. Arama işlemine nezaret eden şüpheli ve hazurunlar da arama tutanağına imza atmıştır. Kamera kayıtları da dosyaya eklenmiştir. Sahte delil iddiaları, arama esnasında değil, aylar sonra yargılama safahatında dile getirilmiştir. Arama esnasında böyle bir iddia dile getirilse, hazırun olanlar da bunu teyit etseler, o takdirde ciddiye alınabilecek bir iddia sayılabilirdi. Ancak delilleri şüpheli hale getirmenin bir yolu olarak, aramadan çok sonra, dava açılıp mahkeme görülmeye başladığı süreçte, bu iddianın dile getirilmesi nedeniyle mahkemece de itibar edilmemiştir.”

NAZLI ILICAK / Özgür Düşünce / 6 Şubat 2016 

***

‘ERGENEKON, CEMAAT KUMPASI DEĞİL’

 “Cemaat’in sürece destek vermesi ve bu desteği görünür kılması, benim, 2008 Şubat’ından itibaren Başbakan ile görüşmeye başlamam sonrasında ortaya çıktı. 2008’e kadar Cemaat’e yakın diye bilinen kişiler, destekleyici bir tavır içerisinde değillerdi.”

Ergenekon davası Cemaat’in bir kumpası mı?
Bizim içinde bulunduğumuz ERGENEKON operasyonları süreci, 12 Haziran 2007 tarihindeÜmraniye’de el bombalarının bulunmasıyla başlayan süreçtir. Bu süreç, Trabzon Jandarma’ya yapılan bir ihbarın İstanbul Jandarma’ya gönderilmesi, onların da polis bölgesi olması itibariyle, ihbarı İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne intikal ettirmesiyle başlamıştır. O zamanın Trabzon Jandarması malum. Asla bir Cemaat bağlantısından söz edilemez. Hrant Dink cinayetindeki Trabzon Jandarması’nın tavrı ve rolünü hatırlayalım.
Kaldı ki ihbar üzerine belirtilen adrese ilk sevk edilen ekip, Ümraniye İlçe Emniyet Müdürlüğü Araştırma ekibidir. Adresten, ihbarda belirtildiği şekliyle el bombaları çıkınca, konu Terörle Mücadele Şubesi’ne (TEM) intikal ettirilerek, soruşturmayı devralmaları sağlanmıştır.
O günkü TEM Şube Müdürü Selim KUTKAN’dır. Bugünlerde cemaate yönelik -düzmece- ‘paralel devlet yapılanması’ operasyonlarını ilk başlatan Polis Başmüfettişi… Adres civarındaki bir esnafın, polis ekiplerine ‘’Bu adrese Muzaffer Tekin ve Oktay Yıldırım da geliyordu.’’ şeklinde ifade vermesi üzerine, bu şahıslar hakkında arama ve yakalama kararı alınmıştır.
KUMPAS DEĞİL
Başlangıç budur. Ve bundan sonrası ‘delilden sanığa’ mantığı içerisinde, elde edilen delillere göre şekillenmiş bir süreçtir. İstihbarat Şube’nin teknik imkânları, personelinin de üstün görev anlayışı ve gayretli çalışmaları sonucu, eldeki mevcut tespit ve olgulardan hareketle ilişkiler ağı deşifre edilerek, adli delillendirmeler gerçekleşmiştir.
Öncesindeki hiçbir belge (ne Tuncay Güney’den ele geçen ne de başka türlü) bu operasyonel sürecin başlangıcına dayanak oluşturmamıştır. Operasyonun ilerleyen aşamalarında, Tuncay Güney’in önceki ifadeleri de değerlendirilmiş, ancak sadece onun beyanları esas alınarak hiçbir işlem tesis edilmemiştir.
Adli olarak delillendirme imkânı olmayan hiçbir iddia, soruşturma safahatına dahil edilmemiştir. Bu açıdan kamuoyunda ismi çok bilinen (geçmişte Susurluk vs. şekilde ‘derin devlet’ iddialarına adı karışmış) birçok kişinin operasyonlara dahil edilmemiş olması da, bu yüzdendir. Bir dönem, bu husus, operasyonlar hakkında, kamuoyunda tereddütlere ve tartışmalara da yol açmıştır. Bunun en önemli sebebi, bu şahıslar hakkında adli süreçte delil olarak kullanılabilecek somut olgulara ulaşılamamış olmasıdır.
2001 yılında, Adil Serdar Saçan’ın İstanbul Organize Şube Müdürlüğü döneminde, gözaltına alındığında Tuncay Güney’den ele geçen belgeler/dokümanlar ve ifadesindeki anlatımlar, 2007 yılındaki soruşturmanın dayanağı olarak kabul edilemez. 2007 yılındaki soruşturma, bu konulara ilişkin önceki safahatlardan tamamen bağımsız, kendi düzleminde gelişmiş bir süreçtir. Bütün bu anlattıklarımdan, Ergenekon davasının bir Cemaat kumpası gibi görülemeyeceği anlaşılmaktadır. 

C-5 Büro’nun oluşumu ve geliştirilmesindeki gerçekler de esasen bunu doğrular niteliktedir. (Danıştay cinayeti -17 Mayıs 2006- sonrasında, ben, İstihbarat Daire Başkanlığı C Şube Müdürü iken, bu saldırıda parmağı olabileceğini düşündüğüm ulusalcı yapıları izlemeleri için 2 komiseri görevlendirmiştim. Benden sonra da, bu istikametteki çalışmalara devam edilmiş ve 2012 yılında C-5 isimli bir büro oluşturulmuştu.) İstihbarat Daire Başkanlığı Çalışma Yönetmeliği gereği takibi ile yükümlü bulunduğumuz “Aşırı Sağ Faaliyetler” kapsamında, o günlerde kimsenin inkâr edemeyeceği bir tehdit olarak gelişen “Ulusalcılık faaliyetlerini” takip etmeye başlamıştık.“Ulusalcılık faaliyetleri” hususunda gündeme gelen ve bizim de üzerinde çalıştığımız konular sanal ve soyut isnatlar değildi.

Azınlıklara ve Kürt vatandaşlarımıza yönelik şiddet ve nefret söylemli grupları takibe almış olmamız, İstihbarat Çalışma Yönetmeliği gereğince bir zorunluluktur. Bu konularda çalışmamış olmamız esasen suçtur ve ciddi anlamda da sorumluluk yükler.

Nitekim İstanbul İstihbarat Şube’nin Hrant Dink konusundaki en büyük kusuru da budur. Şimdi herkes İstanbul’u neden bu konularda çalışma yapmadı diye suçlu kabul ediyor. Tüm müfettişler de istisnasız bir şekilde onları kusurlu buldular. Yani yasal zorunluluktan kaynaklı yaptığımız görevler sebebiyle ‘cemaat’ iftirasına maruz bırakılıyoruz! Kaldı ki o günlerde bu işi cemaatin gündemleştirdiğine dair de hiçbir söylem yok.AVCI, UZUN, GÜLER

Aksine, o günlerde, haklarında cemaatçilik iddiaları bulunan kişiler, benim bu ilk dönem çalışmalarıma karşı da ciddi tavır geliştirmişlerdir.

O günlerde Hanefi Avcı, Sabri Uzun, Ahmet İlhan Güler ve bunların etrafında şekillenen bir grup, cemaate yakınlıklarıyla bilinen etkili kişilerdi. Üzerine gittiğim bu konulara ilk karşı çıkanlar bunlar oldu.Ben “terörle etkin bir şekilde mücadele edebilmek için devlet içerisindeki derin çetelerle mücadeleye öncelik vermemiz lâzım” şeklinde ifade edilebilecek görüşlerimi, her kesimden insana anlatabilmek ve onları ikna ederek desteklerini sağlayabilmek için, büyük çaba sarf ettim. İlk dönemlerde, kesinlikle cemaat yoktu.

Daha sonra sürece nasıl dahil olduğu ve nihayetinde bu sürecin sanki tek sahibiymiş gibi bir görüntünün nasıl ortaya çıktığı ayrı bir konu. Bu gelişme üzerinde, müstakillen, ayrıca durmak lâzım.

KANLI SENARYOLAR
Şimdilik şu kadarını söyleyeyim:
Anladığım kadarıyla, cemaat uzunca bir dönem, bu hususta, kendi içinde ciddi tartışmalar yaşadı. O dönemin önde görünen kadroları, benim bu tarz çalışmalarım ortaya çıkar çıkmaz, bu işe ayak dirediler ve kendilerini işin dışında tuttular.

Cemaatin, sürece tam anlamıyla destek vermesi ve bu desteğini görünür kılması, benim 2008 Şubat’ından itibaren Başbakan ile görüşmeye başlamam sonrasında, Başbakan’ın da Ergenekon’a karşı yürütülen faaliyetleri sahiplenmesi üzerine olmuştur.2006’dan itibaren, en az iki yıl boyunca, cemaate yakın diye bilinen ve önde görünen kişiler, bu işi onaylayan bir tavır içerisinde değillerdi. Sonunda sağduyu galip geldi. Zaman ve Samanyolu gibi medya organları bu operasyonları destekleyen bir yayın politikası benimsedi.

Aslında benim o günkü çizgim (o günlerde yaşanan tartışmalar çerçevesinde) ‘Biz bu hükümetin arkasında durmalıyız!’ şeklinde ifade edilebilecek bir vaziyet alıştı. Fakat hükümetin kırılgan durumu hiç güven telkin etmiyor, bu yüzden de onun yanında pozisyon alma, derin çetelerle mücadele, tam anlamıyla bir çılgınlık gibi görünüyordu.“Hanefi Avcı ve Sabri Uzun, Gülen’e yakın olduğu bilinen Kemalettin Özdemir’in grubundandı. Ben, ulusalcı yapıların üzerine gitmeye başlayınca, Avcı ve Uzun ile o dönem cemaatçi diye bilinen kişiler buna muhalefet etti. Sonradan anladım ki, onların olumsuz tavrı, Özdemir’den kaynaklanıyordu.”

Böyle bir mücadelenin başarı şansı “sıfır” olarak kabul ediliyordu. Benim için, o günlerde “uçmuş, dengesiz, takıntılı” gibisinden hakaretamiz yakıştırmalar da yapılıyor, bu isnatlar da daha çok cemaate yakın diye bilinen Hanefi Avcı ve çevresindeki kişilerden geliyordu. Bunlar, eskiden beri, İstihbarat, TEM ve Kaçakçılık gibi operasyonel kadrolarda etkin (dolayısıyla da sözlerine itibar edilir) kişiler olduklarından, karşı çıkışları benim açımdan büyük bir handikap oluşturuyordu.

Bu işleri ilk gündemleştirmeye başladığımda, kurumsal anlamda hiçbir grup yanımda ve arkamda değildi. Birkaç tane çok samimi arkadaşım bana hak veriyor ve moral açıdan destekliyordu… Hepsi o. Büyük bir tehlikenin her geçen gün büyümekte olduğunu ve sırf siyasi iktidarı değiştirebilmek için Türkiye’yi kaos ortamına sokacak kanlı senaryoların hazırlandığını görüyordum. (Zaten o günlerde akamete uğrayan kanlı senaryolar, bizim -paralel aldatmacasıyla- Emniyet’ten tasfiye edilmemiz sonrasında, şimdilerde icra edilmektedir!…)
Bu gücü kendimde nasıl hissettim, ben de bilmiyorum. Ama inandım! Bir şekilde bu şizofren kafalara direnmemiz gerekiyordu. Çocuklarımın bir korku cumhuriyetinde yaşamalarına rıza gösteremezdim. Birileri bir şekilde bu riski göze alıp harekete geçmeliydi. Olanları çok net görebiliyordum. ‘Provokatif eylemler’, bariz bir şekilde, adeta ‘kör göze parmak’ hoyratlığı içerisinde cereyan ediyordu. Aslında sırf ben değil, o dönemki derin çetelerin, süreci, (sokakları, derme çatma grupları ve hatta çok bilindik terör örgütlerini) nasıl provoke ettiklerini herkes görüyordu; ama görmezden geliniyordu. Tam anlamıyla ‘Öğrenilmiş Çaresizlik’ sendromu söz konusuydu.
SONUÇ OLARAK:
Bu işlerin benimle başladığı hususunda, herkes hemfikir. Bunu inkâr eden, aksini iddia eden de kimse yok. Benim de durumum bu işte! İnanın bana, o günlerde benim arkamda ne kurumsal anlamda bir cemaat, ne AKP hükümeti, ne İsrail, ne ABD vardı! Ne içeriden, ne dışarıdan kurumsal anlamda hiçbir desteği yanımda bulamadım.

Gerçekten benimki de tam anlamıyla bir çılgınlıkmış!

ÖZDEMIR’IN TEMASLARI

 
Kemalettin ÖZDEMİR kimdir? Ona da Cemaat’in polisteki imamı deniliyordu. Emniyet bünyesinde ne gibi temasları vardı?
Kemalettin ÖZDEMİR, Nurcu gruplar içerisinde yer alan (Said-i Nursi’nin talebesi diye bilinen) Said ÖZDEMİR’in oğludur. Kemalettin Özdemir, 2005 yılına kadar, Fethullah Gülen grubu içerisinde etkin bir pozisyonda idi. (Belki ilk 10 kişiden biri gibi!) Ankara’da ikamet ediyordu ve daha ziyade kamu görevlileriyle (özellikle İçişleri Bakanlığı/Emniyet) yakın teması vardı. Fakat ne olduysa, Cemaat ile olan ilişkilerinde sorunlar yaşamaya başladı. (Bu sorunlar, daha da öncesine dayalı imiş; ama ben tam olarak bilmiyorum.)
2001-2005 yılları arasında, Şanlıurfa’da şark görevini yapıp Ankara’ya (İstihbarat Daire Başkanlığı’na) döndüğümde, bütün bunlardan habersiz olarak C Şube Müdürü sıfatıyla çalışmalara başladım. Eskiden tanıdığım insanlarda bir tavır değişikliği hissediyor, ama sebebini anlamıyordum. (Hanefi Avcı’nın kendisi ve ekibi ile Sabri Uzun’un söylemlerindeki değişiklikleri kastediyorum.) Halbuki geçmişte onların olaylara bakış açısı daha farklıydı; benim fikirlerimle örtüşüyordu. Biz kendi aramızdaki değerlendirmelerde, devamlı demokrasi vurgusu yapar, Emniyet İstihbaratı’nın nasıl yapılandırılması gerektiği konusunda yeni açılımlar ve arayışlar üzerine tartışırdık.
Bizim ilk kuruluşumuz, MİT modellenerek, adeta bir casusluk teşkilatı gibi yapılandırılmıştı. Gelişen modern güvenlik stratejileri çerçevesinde, iç istihbarat-dış istihbarat ayrımına gidilmesinin icap ettiğini vurgular, bizim de bir iç istihbarat teşkilatı olarak (FBI tarzı) örgütlü suç soruşturmalarına yönelik bir istihbarat anlayışı geliştirmemiz gerektiği üzerinde dururduk.
Fakat 2005 yılında Ankara’ya döndüğümde, AKP iktidarına yönelik olarak, Türkiye’de yeniden darbe şartları oluşturulmaya başlayınca, (geçmişte tanıyıp itimat ettiğim) birçok insanın bu düşüncelerden savrulmuş, uzaklaşmış olduğuna şahit oldum.
Ben, her şeye rağmen -kendi görev alanımdaki konular itibariyle- bir süreç geliştirmeye kalkışınca, bana ilk muhalefet eden Hanefi Avcı ve Sabri Uzun etrafında şekillenen ve o dönem itibariyle de cemaatçi diye bilinen kişilerdi. Daha sonra anladım ki, onların tavrı, aslında Kemalettin Özdemir’in muhalefetinden kaynaklanıyordu.
MİT’E ANGAJE OLMUS
Cemaat’e yönelik yaygın bir suçlama vardır, bilirsiniz: “Devletle ters düşmemeye hassasiyet gösterirler.”Onların davranışını, bu çizgideki genel bir hassasiyete yordum. Ve şunu anlatmaya çalıştım:

“Asıl devlet biziz; devlet Anayasa ve yasalar demektir. Hukuka aykırı davranan biz değiliz, bu derin çeteler. Bunlar devletin içine sızmış illegal yapılar. Bunların suçlu olduklarını (suç faaliyetlerinin içine karıştıklarını)
ispat etmek de bizim görevimiz” gibisinden söylemlerim oluyordu; bana garip gelen, hiçbir şekilde onları ikna edemiyordum.
Sonradan anladım ki, Kemalettin Özdemir etrafında kümelenen bu grup, gizlice, -kamuoyuna açıktan deklare edilmeksizin– kendilerince farklı angajmanlıklar içerisine girmiş.
Bu “farklı angajmanlıklar” tabiri izaha muhtaç! Bunun nereden kaynaklandığının adını tam olarak koyamıyorum. MİT angajmanlı unsurlar bu grubun içerisine girip, onları böyle yönlendirmiş de olabilir –ki cemaat eskiden beri istihbarat teşkilatlarının yakın takibindedir- ya da -sonuçta insan unsurundan söz ediyoruz– kendini, özellikle babasının konumundan ötürü, önemli ve ayrıcalıklı gören Kemalettin Özdemir, bazı bağımsız inisiyatifler geliştirmiş olabilir. Bir de kamu görevlilerinden de etrafında çok kişi olduğu için, şahsında bir güç vehmetmiş de olabilir.
Bunlar, o günlerdeki gözlemlerime dayalı değerlendirmeler.
Yoksa bugün gelinen noktada işin rengi çok değişti. Geçenlerde Kemalettin Özdemir hakkında “MİT’te ofisi olduğuna” dair haberler çıkmıştı.
Bugün, Kemalettin Özdemir, hükümetin, cemaati bitirme planının baş danışmanıdır. Hükümet, Kemalettin Özdemir’e ve Özdemir’in çevresinde şekillenen cemaatten kopma gruba güvenerek, bu CADI AVI’nı başlattı. Plan, cemaati bölüp, Fethullah Gülen’i yalnızlaştırmaktı.
NAZLI ILICAK / Özgür Düşünce / 7 Şubat 2016 
***

“EMNİYET’TEKİ CEMAATÇİLER LİSTESİNİ AHMET GÜLER HAZIRLAMIŞTI”

“Ahmet İlhan Güler, Kemalettin Özdemir’in çevresindeki grubun en etkin elemanlarındandı. Hem Cemaat’le hem hükümetle hem derin odaklarla iyi ilişkisi vardı. Birinden feragat etmesi gerektiğinde, hükümeti feda etti.” “Kemalettin Özdemir ve onun Emniyet’teki uzantıları durumunda olan Hanefi Avcı ve Sabri Uzun, çevrelerindeki ekip kenarda kalınca bu sefer iyice derin odaklara yanaştılar ve onlarla ittifak içerisinde, benim ve benimle birlikte çalışan kadroların tasfiyesi için çok uğraştılar.” Dünkü söyleşimizde, Ali Fuat Yılmazer, bir zamanlar Hanefi Avcı’nın ve Sabri Uzun’un, Cemaat’in önemli adamlarından biri olarak adı geçen Kemalettin Özdemir ile yakın ilişki içinde olduklarını anlattı. Yılmazer, İstihbarat Daire Başkanlığı C Şube Müdürlüğü görevindeyken, ulusalcı yapıların üzerine gittiğini, fakat, Hanefi Avcı, Sabri Uzun ve onların yanındaki grubun direnciyle karşılaştığından söz ederken de, bu tavırlarını, Kemalettin Özdemir’in telkinine bağladı.

Bugün, Cemaat-Emniyet ilişkileri hakkındaki kanaatlerini aktarmaya devam ediyor. Ahmet İlhan Güler için de çok önemli bir iddiada bulunuyor. Sözü Yılmazer’e bırakalım:

ÖZDEMİR’İN EKİBİ

“Benim devlet bünyesindeki derin çetelerle mücadele başlatmam, cemaat içerisindeki tartışmaların boyutlanmasına sebebiyet verdi. Ben, sırf seçilmiş meşru hükümet olduğu gerekçesiyle, hükümetin desteklenmesi ve hükümeti devirmeye yönelik gayr-i meşru, illegal faaliyetlerin de üzerine gidilmesi gerektiğini düşünüyordum. Sonradan anladım ki, cemaat içerisinden buna karşı çıkanlar, Kemalettin Özdemir’in etrafında kümelenmiş şahıslarmış. Zaman içerisinde, Başbakan da sürece dahil olunca (2008 Şubat), Cemaat’e yakın medya organları, bu mücadelede hükümetin desteklenmesi yönünde daha güçlü bir inisiyatif geliştirdi. Ve bu destek sayesinde, o günlerde çok cılız imkânlarla başlayan mücadele, kamuoyunda da, -hiç değilse belli bir kesimdendestek görmeye başladı.

İşte o zamanlarda, zaten geçmişe dayalı sıkıntıları olan Kemalettin Özdemir, iyice cemaatten uzaklaştı. Fakat yine bunu açıkça kamuoyuna deklare etmedi. Gizliden gizliye, cemaat içerisinde küçük paralel bir grup olarak biraz da kenara itilmiş bir şekilde varlıklarını devam ettirdiler. Ahmet İlhan Güler, işte bu grubun en etkin elemanlarından biridir. Onlar, bütün kurulu düzenlerinin benim tarafımdan bozulduğuna inanıyorlardı. Kendilerini nasıl bir çerçeveye oturtmuşlarsa, hem cemaatle hem hükümetle hem de derin odaklarla iyi ilişkiler geliştirmişlerdi. Hepsini birden idare ediyorlardı. Türkiye’de, o dönemde gelişen konjonktürel sürece bağlı olarak, birinden feragat etmeleri gerektiğinde, hükümeti feda ettiler. Cemaat içerisinde ve hükümetle ilişkiler bağlamında konumu zayıflayan Kemalettin Özdemir ve çevresindeki dar bir grup, beni tam anlamıyla düşman ilan etti. Aydınlık’a “İşte Emniyet’teki Fethullahçı yapılanma” başlığıyla yayınlanan ve içinde benim ismim de bulunan 57 kişilik listeyi, Aydınlık Gazetesi’ne Ahmet İlhan Güler hazırlayıp gönderdi.

2011’DE BAŞBAKAN DEĞİŞTİ

Kemalettin Özdemir ve onun Emniyet’teki uzantıları durumunda olan Hanefi Avcı ve Sabri Uzun, çevresindeki ekip kenarda kalınca bu sefer iyice derin odaklara yanaştılar ve onlarla ittifak içerisinde, benim ve benimle birlikte çalışan kadroların tasfiyesi için çok uğraştılar. Uzunca bir süre başarılı olamadılar.

2011’den sonra, her nedense Başbakan’ın tavrı değişti. Bu değişim daha önce tamamen aleyhinde olan derin odaklara ve tabii ki, bir dönem hükümeti feda edip derin odaklara yanaşan Kemalettin Özdemir grubuna alan açtı. Birdenbire Fethullah Gülen’e ve o çerçeveye oturtulduğum için de bana karşı tavır geliştirdi.

TERSİNE DÖNDÜ

Halbuki geçmişte Fethullah Gülen, devletin içindeki derin güçleri karşısına almama hassasiyetlerini de bir kenara bırakarak ve hiç umut vaat etmediği bir dönemde, bu hükümete, Tayyip Erdoğan’a sahip çıkmıştı.Evet, bu süreci ben başlattım ama sonrasında Cemaat’in medya organlarıyla destekleyici bir tavır geliştirmesi hükümeti de cesaretlendirdi. Aslında o dönemde, hükümet içerisinde de ciddi karışıklıklar/ayrışmalar vardı. Erdoğan her geçen gün yalnızlaşıyor (o günkü algılara göre) siyaseten sona yaklaşıyordu. Ergenekon süreciyle ve aldığı bu desteklerle yeniden güce kavuştu.

Bir anda her şey tersine dönmüştü!

Biz halkın seçtiği bu hükümete sahip çıkalım diye, olmadık işlere girdik; Allah’ın izni ile o süreçten de selâmetle çıktık. (Bugünkü soruşturmalar hiç önemli değil! Bütün iftiraların ne kadar boş ve asılsız olduğu nasıl olsa açığa çıkacak. Çünkü asla hukuka aykırı bir iş yapmadık.)

İŞÇİ PARTİSİ

Fakat kaderin cilvesi, kendisi için olmadık risklere girdiğimiz Erdoğan, zamanında kendisine her türlü düşmanlığı yapmış kadrolarla ittifak geliştirdi ve bize karşı (zamanında etrafında hiç kimsesi kalmadığı bir dönemde kendisine sahip çıkmış insanlara) bu zulmü reva gördü.

Türkiye’yi, (sözde) bugün bir AKP hükümeti yönetiyor.

Zavallı halkım!

Halbuki tam anlamıyla İŞÇİ PARTİSİ iktidarda.

Onlar (İşçi Partisi) her zaman darbe yoluyla devleti ele geçirmek isterlerdi. Ve hatta geçmiş darbe süreçlerinde de paydaşlıkları vardır. Ama onları kullanan darbeciler bile, devlet yönetiminde, onlara, bugün Erdoğan’ın açtığı kadar alan açmamıştı. İlk defa bu ölçüde derin çeteler devleti ele geçirmiş oldular. Biz, hırsızlarla, ideolojik takıntılı şizofrenlerin ve menfaat tasmasıyla onlara eklemlenen sözde dindarların kurbanı olduk!

Bunlar, benim kendi açımdan yaptığım değerlendirmeler. Bu süreçlerin, benim görebildiklerimin çok daha ötesinde farklı boyutları mutlaka bulunmaktadır. Her bir konu müstakilen ele alınıp ince ince değerlendirilmelidir.

Benim de esasen, bu anlamda ciddi bir özeleştiriye ihtiyacım var. Ben ne olursa olsun “seçilmiş hükümetten yana tavır almalıyım” diye düşünüyordum. Ama yanılmışım… Şimdilerde, siyasi yönden neyin doğru olduğuna karar veremiyorum.

28 ŞUBAT

28 Şubat döneminin bütün mekanizmalarında görev aldım. Generallerin katıldığı en gizli toplantılara İçişleri Bakanlığı temsilcisi olarak gidiyordum. İnanın bana, o günün kadroları, bugünlerle kıyaslanmayacak ölçüde insani ve vicdani hassasiyetlere sahiptiler. İşin doğrusu anlatıldığında herkes ikna oluyordu. Onlar, suçlu olduklarına inandıkları insanların üzerine gidiyorlardı; isnat edilen suçun vaki olmadığı anlaşılınca ikna oluyor ve geri adım atıyorlardı. O beğenmedikleri (!) Bülent Ecevit, Mesut Yılmaz demokrasi adına çok güçlü bir tavır geliştirdiler.

Velhasıl, işin siyaset boyutu itibariyle duygularım karma karışık!…

Ancak, kişisel düzlemde yaptıklarımdan hiç pişman değilim. Yine olsa, böyle bir mücadelenin içerisine yine girerim. Ben çocuklarıma çok onurlu bir miras bıraktığıma inanıyorum.

SABRİ UZUN, TUNCAY GÜNEY VE CEMAAT

Eski İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun, Fatih Altaylı’ya, 2009 yılında gönderdiği mektupta, “Trabzon’dan gelen bir ihbarla Ergenekon’u başlattılar” diyor ve Cemaati suçlayarak şöyle devam ediyordu: “Türkiye’nin ‘Ergenekon’ adını taktığı şeyle (asla terör örgütü demedim, demiyorum, diyemeyeceğim), 14 Haziran 2001 günü tanıştım.” Sabri Uzun, 2001 tarihi derken, dönemin İstanbul Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü (KOM) Adil Serdar Saçan’ın Tuncay Güney’i sorgulaması sırasında ortaya çıkan belgeleri kastediyordu. Trabzon’dan gönderilen ihbar derken de, Ümraniye bombalarının bulunduğu evde oturan Ali Yiğit’in babası Şevki Yiğit’in Jandarma’ya ihbarını. Malum Ergenekon, Ümraniye’de bulunan bombalardan sonra adım adım bir soruşturmaya dönüştü. Sabri Uzun, “2001’de başaramadıklarını, 2007’de başardılar”demek suretiyle, Cemaat’in ikinci teşebbüsünde sonuç alabildiğini belirtiyordu.

Bu hususta, Ali Fuat Yılmazer’in görüşünü şöyle özetleyebiliriz:

“Sabri Uzun’un, 2001 yılında bu dokümanların kimin tarafından kendisine sunulduğunu ve Adil Serdar Saçan tarafından gerçekleştirilen bir operasyonu, cemaatle nasıl ilişkilendirdiğini açıklaması gerekir! 2001 yılında, bir şekilde İstihbarat Daire Başkanlığı’na intikal eden o dönemki dokümanlardan benim hiçbir şekilde haberim olmadı. Zaten o dokümanlar, genel arşive de (İDP-İstihbarat Değerlendirme Projesi) dahil edilmemiş, geldiği şekliyle Başkanlık/Organize Şube Müdürlüğü’nde muhafaza edilmiş.

GÜNEY, YARDIMCI İSTİHBARAT ELEMANI

Tuncay Güney, bir dönem Veli Küçük ile yakın temas içerisinde bulunmuş biri; onun adına bir nevi arşivcilik yapmış, sekreteri gibi özel bilgilerini muhafaza etmiş, medyaya haber üretmiş, kara propaganda faaliyetleri icra etmiş ve bu vesile ile o dönem cereyan eden olaylara ve derin devlet ilişkilerine de büyük ölçüde vakıf olmuş.

Bir ara Fethullah Gülen cemaati içerisine de sızdığını dikkate alırsak, İstihbarat kuruluşlarınca ajan (Yardımcı İstihbarat Elemanı) olarak kullanılan birisi olduğu da anlaşılıyor. Güney, hem Veli Küçük (Jandarma) hem de (muhtemelen MİT ile iltisaklı), alabildiğine kaypak ama belli ölçüde de zeki ve çok şey bilen birisi. Bize göre hiçbir şekilde güven telkin etmiyor. (Bu yorumu bir istihbaratçı olarak yapıyorum.)

Kendi beyanlarıyla da, Organize Şube’de gözaltına alındığında, sorgusunda o günün görevlilerine bol bol hikâye anlatmış. Kendisi şu tarz beyanlarda bulunmuştu:

“Adil Serdar Saçan bana durmadan Veli Küçük’ü soruyordu. Halbuki ben onlara çok daha önemli ve ciddi konulardan bahsediyordum. Fakat benim anlattıklarımı anlayabilecek hiç kimse yoktu içlerinde. Konulara vakıf olmadıklarını anlayınca ben de onlarla dalga geçiyordum.”


FIRILDAK BİRİYDİ

Bu önemli bir husus. Tuncay Güney gibi elemanlar biraz fırıldak olur, üzerlerine gittikçe olmadık anlatımlara girerler. Bildikleri somut gerçekler olduğu için de, onun etrafına spekülatif yalanlar ekleyerek sanki doğru anlatımlarmış gibi başkalarını da inandırabilirler. Bu tam anlamıyla Aydınlık grubunun taktiğidir. Belli ki onların tezgâhından da geçmiş. Ellerine ulaşan (ulaştırılan) bazı bilgi ve belgeleri kullanarak toplumu manipüle edici kara propaganda uzmanıdırlar. Böyle tiplere asla güvenilmez, çok dikkatli olmak lâzım. İfadesindeki anlatımlar belli; gerekli hassasiyetler gözetilerek o anlatımlar soruşturma safahatında bir şekilde kullanıldı. Ancak, onun anlatımlarından çok daha fazlasına, operasyonlarda ele geçirilen belgelerden zaten ulaşılmıştı.

NAZLI ILICAK / Özgür Düşünce / 8 Şubat 2016 

***

‘ADİL SERDAR SAÇAN ŞANTAJLA ÜNLENMİŞTİ’

“Organize Şube Müdürlüğü döneminde, tehdit ve şantaj ile nasıl kumpas kurulduğu televizyonlarda canlı anlatımlara konu olmuştur. Emniyet teşkilatında şantaj iddialarıyla gündeme en fazla gelen kişidir.”

“Saçan, Güney’in anlatımlarının kendisine şantaj imkânı sağlayacağını düşünmüş ve onu, belli kişiler hakkında ifade vermeye zorlamış olabilir.”

– Tuncay Güney’in ifadesini ilk alan Adil Serdar Saçan’dı… Tuncay Güney, karışık ve önemli bilgiler vermişti. Ama bunun üzerine gidilmedi. Sabri Uzun ise, “Cemaat, ilk kumpası 2001’de kurdu” derken bu ifadeleri kastediyor. Adil Serdar Saçan’ın rolü nedir?

SAÇAN VE GÜLCÜ

Ben İstihbarat Dairesi’nde (İDB) ilk göreve başladığımda (1989) A. Serdar Saçan, o dönem İDB’de Haberalma Şube Müdürü olan (sonrasında İstihbarat Daire Başkan Yardımcısı oldu) Mustafa Gülcü’nün maiyetinde çalışıyordu. Teşkilatta Mustafa Gülcü’nün adamı olarak bilinir. Ve her ikisi de Milli Görüşçülerle yakın ilişki içerisinde olmakla birlikte, aynı zamanda bu kişilikleriyle bağdaşık olmayan dikkat çekici iltisaklara da sahiptirler.

AYDINLIK İLİŞKİSİ

Mustafa Gülcü’nün eskiden ‘solcu’ olduğu söyleniyor. 80’li yıllardan itibaren de ‘milli görüşçü’ kimliği ön planda. Ancak bu süre içerisinde, aynı zamanda Aydınlık Grubu ile de yakın ilişkisi var. Teşkilat içerisinde Fethullah Gülen karşıtlığı ile şöhretlenmiş biri. (Hanefi Avcı da ‘Haliç’te Yaşayan Simonlar’ kitabında, Gülcü’nün Gülen karşıtı olduğunu yazıyor.) Ve son süreçte Beşir Atalay’ın en yakın adamı. Aydınlık Grubu ile olan ilişkisi de şuna dayanıyor: İrfan Erbarıştıran ile çok eski yıllara uzanan bir münasebeti mevcut. İrfan Erbarıştıran, Aydınlık Grubu’ndan (2000’e Doğru Dergisi). İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilen bir ihbar mektubunda, Erbarıştıran’ın Mustafa Gülcü’nün adını kullanarak yasadışı işlere bulaştığı ileri sürülüyordu. Erbarıştıran dolandırıcılıktan gözaltına alındı. İfadesinde Mustafa Gülcü ve bazı emniyet müdürleri aleyhinde beyanlarda bulundu. Ciddi soruşturmalık konulardı ama kapatıldı…

Adil Serdar Saçan’ın nasıl bir polis müdürü olduğunu herkes bilir. En iyi de Sabri Uzun’un bilmesi lazım. Fethullah Gülen Cemaati ile uzaktan yakından ilgisi yoktur (Bunu söylememin sebebi, Uzun’un 2001’deki Tuncay Güney operasyonunu Cemaat’e mal etmesi.) Saçan, 2001’de Organize Şube Müdürlüğü döneminde siyasilerle yakın ilişki kurmuştu. Ayrıca o dönemde, Özel Yetkili Başsavcı vekili Aykut Cengiz Engin ile de samimi idi. Gücünü buralardan almaktaydı.

Adil Serdar Saçan’ın Organize Şube Müdürlüğü döneminde tehdit ve şantaj yöntemleri ile nasıl kumpaslar kurulduğu, televizyonlarda canlı anlatımlara konu olmuştur. Emniyet teşkilatında, hakkında şantaj iddiaları gündeme en fazla gelen kişi, hiç tartışmasız Adil Serdar Saçan’dır.

Teşkilattan ihraç edildikten sonra böyle kötü şöhretli bir polis müdürünün Yeditepe Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak işe alınmış olması da, onun kişisel durumu hakkında fikir vermektedir. Yeditepe Üniversitesi’nin Ergenekon sanığı ve askerlere çok yakın olduğunu bildiğimiz Bedrettin Dalan’a ait bir vakıf üniversitesi olduğunu hatırlatmak isterim.

O dönemde Adil Serdar Saçan, Tuncay Güney üzerinden bir şeye niyetlenmiş. Muhtemelen, o anlatımların bir şantaj imkânı sağlayacağını düşünmüş ve Tuncay Güney’i belli kişiler hakkında ifade vermeye zorlamış. Tuncay Güney de zoru görünce hem istenilen doğrultuda ifade vermiş, hem de akıllıca bir taktikle istenilenden fazlasını anlatarak dosyayı altından kalkılamaz hale getirmiş. Polislik mantalitesi, tehdit ve şantaj üzerine kurulu olan (hukuktan nasipsiz) Adil Serdar Saçan da belli ki baştan bu işe sevinmiş; nasıl tufaya getirildiğini fark etmeksizin savcılıktan (Aykut Cengiz Engin) soruşturma izni alarak işi hemen projeli bir çalışmaya dönüştürmüş. Fakat zamanla bu konulara çalışmanın risklerini fark etmiş, sırtını dayadığı insanlar üzerinde bu yapının etkisini ve yaptırım gücünü görünce çark etmiş. Bu dosya iki yıla yakın bir süre açık kaldığı halde, kendi başlattığı projeli çalışmayı, hiçbir işlem yapmadan yine kendisi kapatmış.

DEDİKODU YAPIYOR

Bunun benimle, 2007 yılında başlatılan Ergenekon soruşturması ile ya da cemaat ile ne ilgisi var?

Sabri Uzun, ilk kumpasın 2001’de Tuncay Güney ile kurulduğunu iddia ediyor. O dönemde önüne gelen dokümanların kumpas olduğunu gördü ise, neden üstüne gitmemiş? Kendisi İstihbarat Daire Başkanı; hem yetkisi hem de gücü var! Neden kumpası açığa çıkarmamış? İş yapma makamında iken hiçbir işlem yapmamış, şimdi dedikodusunu yapıyor!…

“KENTEL TUTUKLANACAK” İDDİASI TEZGÂHTI

“Bayramoğlu konuşsun, kimlerin tezgâhtar olduğu ortaya çıksın.”

 

“Amaç, beni ve Ergenekon davasını itibarsızlaştırmaktı. O yalan ve iftiralar, Türkiye’yi bugünkü kanlı senaryolara taşıma projesinin bir parçasıydı.”

Ali Fuat Yılmazer, KCK operasyonları ve bu operasyon sırasında Ferhat Kentel’in tutuklanma iddiasına da açıklık getiriyor: “Özgür Düşünce gazetesinde, Hüseyin Keleş, Ferhat Kentel ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Röportajda, benimle ilgili de çok önemli bir detay var. Kentel şöyle diyor: “KCK operasyonlarından sonra, bana tutuklanacaktın ama bunu Erdoğan engelledi bilgisini verdiler. Şu anda, bana bu haberi getiren kişinin bile, bizzat bu işin içinde olduğunu düşünüyorum… Belli ki bir tür korkutma, güvensizleştirme hesapları yapılıyordu. Tutuklanacak mıydık bilmiyorum.”

Türkiye’deki derin odaklar, devlet sistematiğinin önemli bir parçası olarak ‘siyasi irade’nin ele geçirilmesinde beni kendileri için büyük bir engel olarak gördüklerinden, aleyhimde yoğun biçimde yalan ve iftiralara dayalıİTİBARSIZLAŞTIRMA KAMPANYALARI yürüttüler. İşte bu konu da, aleyhimde kullanılan kara propaganda argümanlarından biri olarak, ismim de açıktan zikredilmek suretiyle, sistematik bir şekilde haberleştirildi.

İddia ilk olarak Ali Bayramoğlu tarafından şu şekilde gündeme getirildi: “KCK soruşturmaları kapsamında, Ferhat Kentel’in gözaltına alınacağı söylentileri dolaşmaya başlamıştı. Biz de konuyu teyit edebilmek için hükümete yakın bir arkadaştan bu işi araştırmasını rica ettik. O da, dönemin bu soruşturmalarda etkin bir ismi olan İstihbarat Müdürü’ne (Beni kastediyor) sorduğunda, söylentinin doğru olduğu anlaşıldı. Ferhat Kentel, çok üst düzeyde, hükümetin müdahalesi ile gözaltına alınmaktan kurtuldu.”

Ali Bayramoğlu’nun anlattıkları doğru değil ya da benimle görüşen gazeteci (Mustafa Karaalioğlu’nu kastediyor. N.I.) tarafından yanlış yönlendirilmiş olabilir. O gazeteci, bana, “Kentel ve Çandar tutuklanacak mı?” diye sorduğunda şu cevabı vermiştim: “KCK çalışmasında Çandar ve Kentel’in isimleri yok. Adları fezlekede yer almıyor. Ancak gözaltındaki şüpheliler, Çandar ve Kentel’i tanıyan kişiler. Savcılık sorgusunda aleyhte ifade verirlerse, ne olur biz bilemeyiz. Savcı çağırıp ifadelerine başvurabilir. Yoksa polise bakan yönüyle bu kişilerin gözaltına alınması söz konusu değil.”

Bu konuşma, o gazeteci tarafından “tutuklanacaklar” diye aksettirilmiş olabilir. 17-25 Aralık operasyonlarından sonra, olay tamamen şirazesinden saptırıldı ve “KCK operasyonlarının arkasında Cemaat vardı. Zaten Tayyip Erdoğan’ı da onlar etkiledi” bilgileri sıkça kullanıldı.

Halbuki, operasyonların arkasında siyasi irade vardı. Zaten Tayyip Erdoğan, Büşra Ersanlı’nın tutuklanması üzerine “Siyaset Akademisi’nde ders vermiyor mu bu kişi?” demiş, Ersanlı’nın tutuklanmasını eleştiren gazetecilere, G-20 Zirvesi için Fransa’nın Cannes şehrine giderken şu uyarılarda bulunmuştu (4 Kasım 2011):“KCK’ya sahip çıkan arkadaşların kendilerini gözden geçirmeleri lazım. KCK denilen örgüt nedir? Bunun başında kim var? Kime dayanıyor? Arkadaşlarımızın bunlar üzerinde durmaksızın bu işi sahiplenmeleri gerçekten üzücüdür. KCK’nın, PKK terör örgütüyle bir ilişkisi olmadığını mı iddia ediyorlar? Bu iş İmralı’ya dayanıyor mu, dayanmıyor mu, ona bakılmalı…”

Ben iftiraları yalanladıktan sonra, benimle görüşen gazetecinin de ismi duyuldu ama kendisi hiçbir şekilde bu hususta konuşmadı. Ali Bayramoğlu da sustu.

O tarihlerde, Ferhat Kentel hakkında, bana, yakın bir dostum da sormuştu: “Kentel’in Şehir Üniversitesi’nde göreve başlatılması düşünülüyor. Acaba bunda sakınca var mı?” Ona da, “Bizimle ilgili herhangi bir husus yok. Siz nasıl uygun görüyorsunuz, karar verirsiniz” demiştim. Kentel, bugün hâlâ Şehir Üniversitesi’nde görev yaptığına göre, demek ki hakkında menfi bir beyanım olmamış.

Medyada yoğun bir şekilde bu tartışma yürürken Oda TV ve KCK davasının savcılarından bir açıklama gelmişti (13 Aralık 2013):

“Ne Ahmet Hakan ne Ferhat Kentel, soruşturmalarda yer almamıştır. İddialar kesinlikle yalan. ‘Alınacaklardı’ denilen kişiler gelsinler baksınlar dosyaya.”

Özgür Düşünce gazetesindeki o röportajda Ferhat Kentel’in, “Belli ki bir tür böyle korkutma, güvensizleştirme hesapları yapılıyordu” sözleri dikkat çekici. Madem Ali Bayramoğlu, zamanında bu konuyu tedavüle soktu ve bu suretle, Kentel’in korkutulup güvensizleştirilmesi projesine alet oldu, meselenin bütün detaylarını kamuoyu ile paylaşma durumundadır. Anlaşılıyor ki, o söylentileri çıkaranların bir hesabı vardı. O yalan ve iftiralar, Türkiye’yi bugünkü kanlı senaryolara taşıma projesinin bir parçası idi. Bir algı operasyonuydu. Herkes konuşsun ki, kimlerin gerçek anlamda “TEZGÂHTAR” olduğu açığa çıksın; hiç değilse kimse bu ucuz tezgâhlara düşmesin. Ben şahsen bir özür beklemiyorum fakat, AKP’nin nasıl ele geçirildiğinin anlaşılmasına katkı sağlayacak bu konunun daha esaslı bir şekilde vuzuha kavuşturulması gerektiğine inanıyorum.”

AVCI ERGENEKON’A İNANIYORDU

Sabri Uzun, Ergenekon davasının tamamen bir kumpastan ibaret olduğuna inanıyor. Hanefi Avcı da, şimdi onu destekliyor. Nitekim, Avcı, Haliç’te Yaşayan Simonlar kitabının ikinci bölümünde, Ergenekon’un boş bir dava olduğunu belirtiyordu. Oysa, kitabının birinci bölümünde Ergenekon örgütünün varlığına inandığını şu cümlelerle ifade ediyordu.

İşte kitabında yazdıkları:

“…Tuncay Güney’de bulunan Ergenekon’un reorganizasyonu dokümanına bakıldığında, rejimi korumak amacıyla ağırlık merkezi silahlı kuvvetler içinde bulunan, sivil unsurlarca da desteklenen ve her türlü illegal yol ve yöntemleri kullanabilen Ergenekon isimli bir örgütün mevcut olduğu, faaliyetlerde bulunduğu, bu örgütün günün şartlarına göre yeniden yapılandırıldığı, görüş ve önerilerin örgüt içindeki birimlerce üst yönetime yazılmış olduğu iddiaları boş şeyler değildi; uydurma olamazdı; doğru olma ihtimali çok yüksekti…

…Ergenekon, devletin, rejim için öngördüğü temel ölçütleri yerine getirmeyen veya getirmek istemeyen bir siyasi görüşün iktidar olmasına mani olmak veya iktidar olmuşsa, zorla, antidemokratik yöntemlerle onu devirmek anlayışını savunanların adıdır. Daha açık bir ifadeyle, Ergenekon, demokratik yöntemlerle iktidara gelmiş bir yönetimin ve siyasi kadroların, illegal yöntemlerle, zorla, şiddetle, militarist araçlarla devrilmesini, siyasi kadroların ve onların siyasi anlayışının tasfiye edilmesini savunan ve bu düşünce çerçevesinde bir araya gelen bir gruptur.”

***

Gördüğünüz gibi, Hanefi Avcı, Ergenekon üzerinde düşünmüş, analiz yapmış; Ergenekon’un varlığına inanmış. Değerlendirmeleri 2001 yılında Tuncay Güney’de ortaya çıkan belegelere kadar dayanıyor. Aslında kitabının birinci bölümünde söyledikleri, Ali Fuat Yılmazer ile paralellik arz etmekte. Kitabın ikinci bölümünde, Ergenekon’un varlığına itiraz etmesi ise, Ali Fuat Yılmazer’in, “Hanefi Avcı, Kemalettin Özdemir’in tesiriyle belirli bir dönüşüm geçirdi” şeklindeki iddiasını da doğrulamaktadır. Bir zamanlar, Ergenekon denilen derin yapıların varlığına inanırken birden bire farklı bir çizgiye girmesi başka nasıl izah edilebilir?

-SON-

NAZLI ILICAK / Özgür Düşünce / 9 Şubat 2016 

 

 

 

 

Reklamlar