Etiketler

, ,

  • AB TRArtık dinin ve dindarlığın bazı emareleri sosyal politik ve ekonomik hayatta daha fazla görülür ve tolere edilir hale geldi. Bu gelişmeler Türkiye daha islami bir ülke haline mi geliyor sorusunu gündeme getirdi. Ben bu yazıda ülkelerin ne kadar “İslami” olduklarını belirlemeye çalışan iki ekonomistin makalesini özetleyeceğim.

  • Müslümanlar eğer dinlerini özüne uygun şekilde yaşarlarsa Allah’ın rızasını kazanacaklarını düşünürler. Müslümanların çoğunluğu Allah’ın rızasını kazanmaları sonucunda insanın hem ahirette hem de bu dünyada mutlu olacağını düşünür. Başka bir ifadeyle Müslümanlığı hakkıyla yaşamak sadece cenneti kazanmak için değil, bu dünyadaki refahı ve huzuru kazanmanın da anahtarıdır. Bununla birlikte Müslümanlık diğer birçok dinin aksine hayatın hemen her alanıyla ilgili belirlenmiş ve net kurallar ortaya koymaktadır. Öte yandan dünyayı biraz takip eden insanların genelde Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkelerin diğerlerine göre daha huzurlu ve müreffeh olmadığını bilir. Afganistan ve Norveç, Mısır ve Avustralya gibi karşılaştırmalar bu konularda hemen herkese bir fikir verebilir. Ben de Müslümanlığın dünya ve ahiret mutluluğu için doğru ve uygulanabilir prensip ve reçeteler sunduğunu kabul edenlerdeniz. Pekâlâ, teori ve pratikteki bu uyumsuzluğu nasıl izah edebiliriz?

    Rehman ve Askari isimli iki araştırmacı, bu konu üzerinde oldukça kapsamlı bir çalışma yapmışlar. Öncelikle birincil kaynaklardan yola çıkarak temel İslami prensipleri belirlemişler. Daha sonra da eldeki verileri kullanarak dünya üzerindeki ülkelerin bu prensiplere ne kadar uygun hareket ettiklerini incelemişler. Çalışmanın detaylarına girmeden önce şu noktayı hatırlatmak istiyorum. Bu gibi indeks çalışmalarının hemen tamamında bir kısım sübjektiflikler, bazen tutarsızlıklar, veri eksikliğine dayalı yakınsamalar, sebep-sonuç karışıklıkları vs. vardır. En temel milli gelir, insani gelişmişlik endeksi ve demokrasi endeksi gibi hususlarda bile bir sürü eksiklikler vardır. Doğal olarak bu konunun öncüsü olan ve hâlâ daha tam rafine hale gelmemiş bu indeks çalışmasında da bir yığın metodolojik problem dile getirilebilir.

    Rehman ve Askari önce dört alt endeks oluşturuyorlar. Bunlar 1) İktisadi endeks, 2) Hukuk ve yönetişim endeksi, 3) İnsani ve politik haklar endeksi, 4) Uluslararası ilişkiler endeksi. Bunların bir tür ortalamasını alıp ülkenin ne kadar “İslami” olduğunu belirliyorlar. Bu alt endekslerde ilk dikkat çeken husus normalde ilk bakışta “İslami” diye adlandırmayacağımız birçok faktörün değerlendirmeye alınması. Ancak araştırmacılar bu değerlendirmelerini temel İslami kaynaklara dayandırıyorlar.

    İktisadi endekste ilk akla gelebilecek faizli enstrümanların yaygınlığı, rüşvetli işlemlerin sıklığı gibi değişkenlerin yanında vergilerin adilliği, fakirlere eğitim, sağlık vs. alanlardaki sosyal yardımlar, özel mülkiyetin korunması gibi faktörlere bakılıyor. Hukuk ve yönetişim endeksinde kanun hâkimiyeti, yargının bağımsızlığı, yönetim etkinliği vs. gibi faktörler dâhil edilmiş. İnsani ve politik haklar endeksinde sivil ve politik haklar, kadın hakları gibi konular değerlendirmeye alınmış. Uluslararası ilişkiler endeksinde ise çevresel faktörlerden askeri harcamalara kadar değişik konular yer almış. Bu alt indeks değerleri eldeki veriler çerçevesinde 208 ülke için belirlenmiş ve daha sonra bunlar kullanılarak her ülke için temel “İslamilik” sıralaması yapılmış. Bence oldukça şaşırtıcı bir sonuç elde etmişler. İran, Suudi Arabistan, Afganistan gibi ülkeler sıralamada ilk elliye hatta ilk yüze bile girememişler. İslamilik endeksinde ilk üç sırayı Yeni Zelanda, Lüksemburg ve İrlandaalırken Danimarka, İngiltere, Norveç gibi gelişmiş ülkeler üst sıralarda yer almış. Hatta İsrail ikisi hariç İslamilikte tüm Müslüman ülkelerin önünde görünüyor.

    Genel anlamda Müslüman diye algıladığımız ülkeler arasında en üst sırayı Malezya 38.likle elde etmiş. Daha sonra 48. olan Kuveyt geliyor. Türkiye ise 208 ülke arasında en İslami 103. olarak değerlendirilmiş. Suudi Arabistan 131, İran 163 ve Afganistan 169. sırada.

    Genel trendlere baktığımızda ise büyük oranda gelişmiş ülkelerin üye olduğu OECD ülkeleri ve yüksek gelirli ülkeler, İslam Konferansı Örgütü üye ülkeleri ve fakir ülkelerden daha İslami olarak gözleniyor.

    Pekiyi bu çalışmadan çıkarabileceğimiz ne gibi dersler olabilir? İlk olarak Müslümanları iyimserliğe sevk edecek bir sonuç çıkarılabilir. İslami prensipleri uygulayan toplumlar en azından bu dünyada huzurlu ve müreffeh bir sosyal, ekonomik ve politik yaşama ulaşabiliyorlar. İslami prensipleri uygulayan ama Müslüman olmayanların ahiretteki durumları konusu ise benim ilgi alanım dışında olduğundan o konuya girmiyorum. Ancak huzur İslam’da diyenlerin en azından bu açıdan bakıldığında haklı olduğu görülüyor.

    Ancak çalışmanın ikinci ve belki de karamsar denilebilecek sonucu ise İslami olmak öyle sanıldığı kadar kolay olmuyor. Dine samimi olarak inanan, dini ibadetlerini yerine getiren yöneticilerin olduğu ülkelerde İslami prensipler otomatikman toplum hayatına hâkim olmuyor. İnanç ve ibadet İslamiyet’in sadece bir boyutu ve diğer öğretileri içselleştirilmediği zaman bu dünyada refah ve huzura kolay kolay ulaştırmıyor. Yine inanç ve ibadetin ahiret hayatı için anlamına girmiyorum. Hatta şunu da söyleyebiliriz, sadece yöneticilerin değil halkın da önemli bir çoğunluğunun inanç ve ibadetler yönüyle dindar olması toplumun huzur ve refaha ulaşması için yeterli olmuyor. Huzurun İslam’da olduğunu tekrar ifade etmekle beraber İslam’ın öyle çok kolay ulaşılabilen bir şey olmadığını söylemem gerekiyor. İnsanı da ve içinde yaşamış olduğu toplumları belirli psikolojik, sosyal, ekonomik ve politik kanunlar çerçevesinde yaratan Allah, bu kanunlara uymayı da bir yönüyle İslam diniyle emretmiş. Allah’ın emirlerine uyanlar hem emre uymalarının karşılığı olarak ahiretlerini kurtarıyorlar hem de bonus olarak bu dünyalarını cennete çeviriyorlar.

    Not: Yazıda bahsedilen araştırmanın tamamına ulaşmak isteyenler Global Economy Journal dergisinin 10. cilt (2010) 2. baskısına bakabilirler.

YORUM

  • Reklamlar