Etiketler

, , , , , ,

Ekrem DumanlıBaşbakan Yardımcısı Bülent Arınç, acı bir itirafta bulunmuş: “İsraf konusunda karnemiz kırıktır… İsrafın önünü alsak sizden vergi almamıza gerek kalmaz.” Manzara bu maalesef! ‘Dava çilesi’nin varıp dayandığı yere bakar mısınız Allah aşkına! Daha önce de duyuldu benzer serzenişler; ama tek bir adım atılmadı.

Mesela eski Anadolu Ajansı genel müdürü müstear isimle yazdığı bir yazıda; “Hiç bilmediğimiz bir yerden hesaba çekildik, paradan, makamdan, mevkiden… Bu davanın çocukları imtihanları kaybetti, günahlara battı, gaflete daldı…” demişti. Kötü gidişatı durduracak bir hamle yapıldı mı? Yazık ki ne yazık…

Daha pek çok kişi tarafından (gizli-açık) yapılan itirafları dinlerken/okurken büyük sahabi Ebûzer gelmez mi aklınıza hiç! Bir zamanlar “siyasal İslam”ın her fırsatta  Ebûzer’den nasıl ilham devşirdiğine cümle âlem şahittir. Onun hayatı üzerinden bir zamanlar “tağutlara meydana okumak”, “yerleşik düzene başkaldırmak”, “devlet zulmüne dur demek” gibi mesajlar verilirdi. O vaktiyle ‘devrimci Müslümanlar’ın isyan sembolüydü.

Aslında Ebûzer gibi örnek bir sahabiyi sadece siyaset üzerinden okumak, onun hayatından ideoloji üretmek doğru değildi. O, ümmetin Ebûzer’i idi. Zühdüyle, takvasıyla, cesaretiyle, tutkusuyla tam bir iman timsali idi. Onca güzel hasleti içinde bir özelliği vardı ki onu dillere destan yapmıştı: Hakperestlik içinde yaşayıp dünyanın cazibesine boyun eğmemek! İşte bu müstağni tavrı siyaset yoluyla İslam’a hizmet etmeyi düşünen ve ‘çevre’de durup ‘merkez’i eleştirenler için ilham veriyordu. O, lükse, debdebeye, saltanata, yönetici kibrine, devlet zulmüne başkaldırıyor; hasbî kıyam içinde şahsî bir beklentiye girmiyordu.

Peygamber safına katılan ilk çilekeşlerden biriydi Ebûzer. Gizliden gizleye Mekke’ye gelmiş, onca badireyi aşarak Hazreti Muhammed (sas)’e erişmiş, O’nun muhabbetiyle tevhid hakikatini haykırmıştı. Zalimlerin hışmı yüzünden Mekke’de çok duramamış, yıllar boyu hasret içinde yanıp kavrulmuştu. Nice zaman sonra Medine’ye gelip “Sevgili’ye kavuşunca kendisini ilme, ibadete vermişti.

Müminler arasında lüks hayat yaygınlaşmaya ve devletin mekanizmasında bürokratik zümreler oluşmaya başladığında ilk isyan çığlığı Ebûzer’den duyulmuştu. Kur’an’dan şu ayeti okuyordu herkesin yüzüne: “Altını, gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları acı bir azabın beklediğini müjdele! Yığılan bu altın ve gümüş cehennem ateşinde kızdırılarak, bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün onlara: ‘İşte! denilecek, sizin nefisleriniz için yığıp hazineye tıktıklarınız!’” (Tevbe 9/35-36)

YEŞİL SARAY VE LÜKS DÜŞKÜNLÜĞÜ

Ne var ki Ebûzer’in sesi yüksek kulelerden duyulamıyor, bürokrasinin etten duvarlarına çarpıp boğuluyordu. Bir gün Şam valisinin huzuruna dikiliverdi. Çünkü vali, Romalı ve İranlı mimarların çizimleriyle Yeşil Saray’ı inşa ettiriyor, bu dev ve görkemli yapı ile devletin azametini ispat ediyordu güya. Saltanatının ilk ucubesi: Yeşil Saray. Ebûzer kükredi: “Bunları kendi paranla yapıyorsan israf; devletin parasıyla yapıyorsan ihanettir!”

İktidar sahiplerinin hoşuna gitmedi bu yaklaşım ve aynen şöyle dediler: “Eğer bir sahabeyi öldürecek olsaydım o sen olurdun ya Ebazer!” Yazık! Hiç tanımamışlardı Ğıfar Oymağı’nın arslanını. O yiğit sahabiyi korkutmak mümkün değildi ki! Anlayamıyorlardı Ebûzer’i. Onun gözü, kimsenin servetinde değildi ki! O İslam’ın erozyona uğrayan safvetini arıyordu ve o güzel dinin sadeliğini yerle bir edenlerden hesap soruyordu. Makam mevki beklemiyordu, adanmıştı, müstağniydi.

Ebûzer’i susturmak; hatta satın almak için tuzaklar hazırlandı. Bir köle üzerinden kumpas kuruldu mesela. “Eğer bu altın keseyi Ebûzer’e kabul ettirebilirsen özgürsün; yoksa son nefesine kadar köle kalacaksın.” dediler. Köle can havliyle Ebûzer’e geldi. Ona bir kese altını kabul ettirmek mümkün mü! Allah’a kul olan, paranın, makamın, sarayın, saltanatın vs. kölesi olur mu hiç! Kölenin teklifini şiddetle reddedince adamcağız yalvarmaya başladı. “Benim özgürlüğüm senin kabul edeceğin bu paradır.” deyince Ebûzer tarihe mal olacak şu muhteşem cümleyi söyleyiverdi: “Benim köleliğim ise bu parayı almaktır.”

Ey bir kese altın için özgürlüğünü feda edenler! Bir makam uğruna zulme ortak olup köleliğe râm olanlar! Saraylarda, villalarda, yatlarda yaşamak için bütün mukaddes değerleri feda edenler! Gelin Ebûzer’i bir daha düşünelim! Dün o güzel sahabeyi düşleyerek insanlık âlemi için kristalize edilmiş bir dünya vaat ediyorduk. Herkesin eşit olduğu, zengin-fakir uçurumunun sıfırlandığı, hiçbir ferdin devlet zulmüne maruz bırakılmadığı, her fikrin ve hayalin kendini özgürce ifade ettiği bir dünya tahayyül ediyor; tahassürle Ebûzer örneğine sarılıyorduk.

Yüz yıllık çilenin meyveleri üzerinde tepinmek, insan kaynaklarını hovardaca tüketmek, kendi menfaati uğruna her gün onlarca yalan üretmek için miydi onca verilen mücadele? Nice zamandır “siyasal İslam” Ebûzer’i ağzına alamaz oldu. Nasıl alabilir ki! Herkes dönüp etrafına bir bakıversin Allah aşkına; on yıl önceki mal varlığı ile bugünkü arasında oluşan fark neyse, insanların Ebûzer’e, sahabeye, Hazreti Muhammed (sas)’e uzaklığı da odur işte. Peygamber’in istirahati sonrasında yüzündeki hasır izlerini gören Hazreti Ömer gözyaşları içinde “Ya Resulallah! Kisralar, krallar, saraylarında kuş tüyü yataklarda yatarken Sen sadece kuru hasır üzerinde uyuyorsun, Senin yüzünde iz bırakıyor o hasır.” demişti de şanı yüce Nebi “İstemez misin ya Ömer; dünya onların, ahiret bizim olsun.” buyurmuştu. Hazreti Peygamber’in devlet adamlığında (haşa) gurur, kibir, lüks, debdebe yoktu. Ebûzer de aynı safveti, şehameti, ismeti talep ediyordu. Herkes karar vermek zorunda: Ya Karun gibi yaşamak ya Ebûzer gibi Peygamber yolunda yürümek…


Hukuk ters yüz edilince…

Birkaç gündür azgın medyanın yazdıklarına bakılırsa yine yargı, siyasetin emrine veriliyor ve algı operasyonu yapılıyor. Müşteki ile zanlı yer değiştiriliyor; yavuz hırsız ev sahibi yapılıyor. Müsaadenizle yandaş medyanın son fırıldak olayını kısaca özetleyeyim.

1-İftira ve hakaret içeren yayınlarından dolayı yaklaşık iki sene önce tetikçi bir internet sitesini savcılığa şikâyet ettik. Sadece bize değil, Taha Akyol, Hasan Cemal, Şahin Alpay, Aslı Aydıntaşbaş, Cengiz Çandar gibi onlarca meslektaşımıza en ağır hakaret ve iftiraları yayınlamaktan çekinmeyen bu pervasız site hakkında yapılan şikâyetler her ne hikmetse savsaklandı ve sonunda takipsizlik kararlarıyla sonuçlandı. Bu durum, sitenin arkasında dönemin başbakanının damadının kardeşi olduğu söylentilerini güçlendiriyordu.

2-Bir süre sonra avukatlarımız, malum site ile ilgili Kartal Adliyesi’ne bir başka yazarımız tarafından yapılan şikâyet üzerine başlatılan soruşturmaya bizim de ifade vererek iştirak edebileceğimizi bildirdi. Bunun üzerine önce aynı iftira ve hakaretlere maruz kalan bazı Zaman yazarları, Vatan Emniyet’e gidip doğrudan şikâyette bulundu. Ben ve Kerim Balcı ise Zaman merkez binasına gelen görevlilere (yandaşların yazdığı gibi AVM’de değil) yazılı ifade vererek şikâyette bulunduk.

3-Sonradan öğrendiğime göre bütün bu ifadeler, aynı soruşturmayla ilgili ve aynı şüphelilerin yer alması nedeniyle soruşturmanın bağlı bulunduğu savcılığa intikal etmiş.  Yani? Yandaşların iddia ettiği gibi soruşturma benim ve Zaman yazarlarının şikâyeti ile başlamadı; biz hukukî sürecin ilerleyen bir bölümünde şikâyetçi olduk. Anayasal hakkımızı kullanarak resmen şikâyet dilekçesi verdik. Hak hukuk bilmez ve hakareti gazetecilik sanan kişilere karşı şikâyet dilekçesi vermeyip de bizzat ihkak-ı hak mı yapsaydık?

4-Müşteki durumda olan kişilerin ifadesinin ille de karakolda alınması gerekmiyor. Çok sayıda örneği olduğu gibi polis herhangi bir yerde de ifade alabiliyor. 2559 sayılı Polis Vazife ve Selâhiyet Kanunu buna müsait. Diğer medya yöneticilerinin ifadesi de medya merkezlerinde alınmıştı. Üstelik bu fiili ve yaygın uygulama 2559 sayılı kanunun 15. maddesine göre iş yerine ve evinize polis geliyor ve şikâyetçi olduğunuz konuda ifadenizi alıyor.

5-Asıl korkunç olan şu: İki sene önce resmen şikâyetçi olduğunuz dosyayı tersine çevirip size zanlı muamelesi yapıyorlar. Neymiş? Polislerle ve davayı yürüten savcılarla örgüt bağlantısı arıyorlarmış. Hukuk ancak bu kadar çarpıtılabilir! Aramızda bir bağ olsa ve yandaşın alçakça söylediği ‘talimat’ verme gücümüz olsa neden o kadar yazar  resmî işlem yapıp şikâyet dilekçesi versin ki! Yandaşınki tam bir sahtekârlık!

6-Şayet hukukî yolları kullanarak dilekçe vermek ve müfterileri şikâyet etmek suç ise ve bununla savcıları, hakimleri, polisleri suçlamakta bir beis yok ise, insanlar haklarını nasıl arayacak? Bugün haksız ithamlarla dolu dilekçeleri kabul eden ve işlem yapan savcılar, polisler korkunç bir suç işlemiş olmuyor mu?

SONUÇ: Ey hak-hukuk tanımayan efendiler! Adaleti ters yüz ederek suçluları müşteki durumuna sokarak hukuka güvenen ve adalete müracaat edenleri suçlu ilan edemezsiniz. Bu tavrınız hem ma’şeri vicdanı yaralayıp sizi rezil eder; hem de bu güzelim ülkeyi dünyaya küçük düşürür.


PANORAMA

Seçimler yaklaştıkça parti ve milletvekili adaylarının reklamları gündeme geliyor. Bazen okur, bir partinin reklamını görüp diğerlerini göremeyince gazetesinin partizan bir tutum takındığını sanıyor. Diğer gazeteleri bilmem; ancak bizim tavrımız açık: Hangi partiden gelirse gelsin gazetemiz ayrım yapmaz; yeter ki nefret suçu, ayrımcılık ve ırkçılık işliyor olmasın. Yani, herhangi bir partinin reklamına rastlamıyorsanız, bu bizim siyasî tutumumuzdan değil; reklam veren siyasî oluşumun kendi ayrımcılığından kaynaklanmaktadır…

Yazık! Vaktiyle “Bu ülke Özbekistan gibi olur; yani devlet akrabalık ilişkileri ile  yönetilir” denmişti de inanmamıştık. “Olur mu hiç?” deyip binlerce yıllık devlet geleneğinden bahsedenler olmuştu. Oysa her geçen gün devlet baba-oğul, çocuklar ve onların arkadaşları, yakın akrabalar üzerinden yönetiliyor. VIP torpil listeleri devletin her kademesinde liyakatin değil akrabalığın esas alındığını ortaya koyuyor. Hal böyle olunca Bilal Erdoğan’ın Diyarbakır’da okul müdürleri ile toplantı yapması ya da Emine Erdoğan’ın Kazakistan’da büyükelçiyi kameralar önünde azarlamasını yadırgamamak gerekiyor…

Reklamlar