Etiketler

, ,

Ekrem DumanlıSabahattin Ali’nin ismi Twitter’da zirve yapmasa, pek çoğumuz onun ölüm yıldönümünü hatırlayamazdı sanırım. 2 Nisan günü on binlerce insan Sabahattin Ali deyince 1948’de yaşanan o feci hadiseyi yeniden düşünmek zorunda kaldım. 

Malum olduğu üzere Ali, 1932’de bir dost meclisinde eleştirel bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklandı. Cumhurbaşkanı’na hakaret suçundan hapsedildi. Konya ve Sinop Cezaevi’nde mahpus kaldı. “Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma” mısraları Sinop Cezaevi’nin rutubetli duvarlarında yankılandı ilkin. Hâlâ da o yankı sürüp gidiyor…

Sadece o yanık şiir ve beste yankılanmıyor tarih sayfalarında; aynı zamanda yaşadığı çile pek çok çağrışımıyla bugüne ışık tutuyor. Mesela affediliyor, serbest bırakılıyor ama işsiz kalıyor. Af dilemesi, kendini ispat etmesi isteniyor. Mudayaka halindeki şair telkinlere ‘peki’ diyor; ama yeterince samimi bulunmuyor. Mahrumiyetler, mazlumiyetler, mahkûmiyetler…

Bir adam memleket meselelerine kafa yorar da gazetecilik mesleğiyle yolu kesişmez mi hiç… O da öğretmenlikten sonra gazetecilik yapıyor; ama matbaalar tahrip edilince yine işsiz kalıyor. “Milli Şef”le alay ettiği söyleniyor ve hakkında dava açılıyor. Ve tabii ki yeniden hapis cezası. Korkunç baskılardan nefes alamadığı günlerde aynen şöyle diyor: “Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek ne kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi…”

Ve o feci hadise! Yazacak gazete bulamamış, öğretmenliğe dönememiş yazar, yurtdışına çıkmak ister. Vize verilmez Sabahattin Ali’ye. O da insan kaçakçılarından medet umup doğduğu topraklara (Gümülcine’ye) gitmek ister. Bir MİT elemanı, onu sınırdan geçirmeye söz verir. Yolda başına geleceklerden habersizdir Sabahattin Ali. MİT merkezindeki yetkililere bilgi sunan ajan, “öldür” emri almıştır. Yazarı yolda vahşice öldürür; sonra yaptığı o kirli işi ispat için eşyalarını alır, saklar. Uzun süre kendinden haber alınamayan yazarın yakınları ve dostları hadisenin izini sürer ve gerçek ortaya çıkar. Devletin istihbaratı bir aydını güpegündüz ve ıpıssız bir yerde infaz etmiştir.

Emniyet katilin peşine düşer, adamı bulunca ve o da melanetini itiraf edince MİT telaşa kapılır, derin devlet mahkemeye baskı yapar. Cinayetin sebebi bildik şu müdafaa cümlesinde gizlidir: “Milli hislerin tahrik olması”. Katile 4 yıl gibi çok kısa süreli bir ceza verilir. O bile kesmemiş olsa gerek ki, katil Ali Ertekin, çıkarılan bir yasa ile birkaç hafta sonra serbest bırakılır.

Ne dersiniz; çok şey değişmiş mi memlekette? Aradan geçen onca uzun süreye rağmen bazı hokkabazların “Başkanlık olsaydı, şüphelendiğimiz bildiğimiz kanıtı olduğumuz herkesin bir kere kellesi daha çabuk uçardı.” demesi bu karanlık günlere duyulan özlem değildir de nedir? Kendini Ali Ertekin gibi gören küçük adamların unuttuğu bir nokta var: Artık insanlar ne 1940’lı yıllardaki Milli Şef diktatörlüğüne boyun eğer ne de haris/habis duygular eşliğinde yeni Sabahattin Ali’lerin katledilmesine razı olur. İstihbaratın çapsız dublörü olmayı kendine şiar edinen ve kelle avcılığına soyunanların gazetecilikle bir bağı olamaz. Ayrıca unutmamak gerekir ki bugün yapılan kışkırtma ve hedef göstermenin hesabı adalet huzurunda mutlaka sorulur…

Ekrem Dumanlı / Zaman

Reklamlar