Etiketler

, , , , ,

Zekeriya ÖzÖz’den Nazlı Ilıcak’a 17 Aralık açıklaması: Ciğeri kediye teslim edemezdik…

Operasyondan hemen önce polisler bana gelip, “Hepimizi görevden alacaklar. Emniyet’te son haftamız. Haftaya olmayabiliriz; dosyalar kapatılabilir” dediler. Nitekim 17 Aralık’tan sonra soruşturmayı kapatmak isteyenler polisleri değiştirdi.

Dinlemeyi kesip, bakanların evrakını TBMM’ye yollarsak, soruşturma deşifre olmaz mı? Savcının, ciğeri kediye teslim etmesi mi isteniyor? Soruşturmayı nasıl tamamlayacağız? Bu delil karartma suçudur.

Röportaj: Nazlı ILICAK- BUGÜN GAZETESİ

Sadece Zekeriya Öz değil, bütün polisler, savcılar ve hâkimler konuşmalı. Çünkü, bugüne kadar onların suskunluğundan istifade ederek çok şey söylenildi. Bazı usul hataları gündeme getirilerek, Ergenekon davası, topyekûn karalandı. Savcı Zekeriya Öz’ün yazdığı iddianamede ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararında yer alan ciddi delillere rağmen, şüpheliler suçsuz ilân edildi; yargı ve emniyet mensupları suçlu sandalyesine oturtuldu. Üstelik hepsi, hayali bir örgütün emrindeki elemanlar olarak taktim edildi. Ergenekon davası, kara propagandanın gölgesinde kaldı. Öyle ki, Balyoz’da “sahte” diye ileri sürülen belgeler bile, sanki Ergenekon davasıyla ilgiliymiş gibi gösterildi. Bu iki dava ve sahtecilik iddiaları bilinçli bir şekilde birbirine karıştırıldı. Dosyaları okumak yerine, internetteki haberler ve birkaç sloganla yetinen zihinler, kolayca aldatıldı. Polisin, savcının ve hâkimin konuşmaması buna meydan verdi.

Sıra yolsuzluk operasyonlarına geldi… Suçlamaların muhatabı olan kişiler, aynı “iftira modelinden” yararlanarak, gene Cemaati hedef tahtasına oturttular. Görüntülenen paralara, inkâr edilmesi mümkün olmayan ses kayıtlarına rağmen, haklarındaki iddiaları boşa çıkarmaya çalıştılar.

Ama artık hâkimler ve polisler konuşuyor. Her biri, olayın bir başka yönünü kendi bilgileri çerçevesinde değerlendiriyor. Zekeriya Öz ile söyleşimizi okuyunca, darbe iddialarının nasıl dayanaksız olduğunu bir kere daha idrak edeceksiniz. İş ki vicdan gözünüz kapalı olmasın. N.I

SAVCI ENDER GÖRÜLECEK BİR CESARETLE GÖREVİNİ YAPTI

17 Aralık yolsuzluk soruşturmasında (1-Rıza Sarraf, 2- Anıtlar Kurulu), Başsavcı vekili sıfatınızla siz de görevliydiniz. Başbakan’ın tâbiri ile ‘darbe teşebbüsü’ içindeydiniz. Bu dosyaları anlatabilir misiniz? 17 Aralıkoperasyonunun soruşturması nasıl başladı?

Ben o tarihte İstanbul Çağlayan Adliyesi’nde, kaçakçılık suçlarından sorumlu olan Başsavcı vekili olarak görev yapıyordum. Bu büroda, bana bağlı çalışan savcılar vardı. 17 Aralık yolsuzluk operasyonuna konu olan dosyanın ne zaman ve nasıl başladığını ben bilemiyorum. Dosya sayısı çok olduğu ve savcılara asla müdahale etmediğim için, bulunduğum büroda yürütülen tüm soruşturmaları bilmem de mümkün değildi. Ben, büroda işlerin düzenli bir şekilde yürümesine nezaret ediyordum ve ancak sorun çıktığında, herhangi bir problemle karşılaşıldığında, ilgili savcının iletmesiyle dosyalardan haberdar oluyordum.

YÜZLERCE DOSYADAN BİRİ

Soruşturmaların önceki savcılardan kaldığını biliyorum. Celâl Kara, sadece iş bölümü gereği kendisine devredilen yüzlerce dosya arasında, bu 2 dosyayla da ilgilenmiş ve görevi neyse onu yapmıştır. Belki de hukuk tarihinde ender görülecek bir cesaretle, kamu adına üstüne düşen savcılık görevini yerine getirmiştir.

Geçtiğimiz günlerde Celâl Kara, Cumhuriyet Gazetesi’nde Can Dündar’a ve size bu konuları açıkladı.

Operasyondan hemen önce, polisler bana gelip, “Hepimizi görevden alacaklar. Emniyet’te son haftamız. Haftaya olmayabiliriz; dosyalar kapatılabilir” dediler. Bunun üzerine Celâl Bey’le bir değerlendirme yaptık. Soruşturmada görev alan emniyet görevlilerinin değişmesi halinde, bu soruşturmanın devam etmesi mümkün değildi. Zaten soruşturma kapsamında yakınları şüpheli konumunda bulunan siyasiler, Rıza Sarraf’ın söylemesiyle, soruşturmayı öğrenmeye çalışıyorlardı. Öğrendikleri anda bütün emniyetçileri hemen değiştirirlerdi.

DOSYAYI KAPATMAK İÇİN HUKUKSUZLUĞU SEÇTİLER

Nitekim 17 Aralık’tan sonra, soruşturmayı kapatmak isteyenler, önce emniyet görevlilerini değiştirdi. Böylece, soruşturmanın kapsamını tam olarak öğrenmiş oldular ve bu dosyaları kapatmak için hukuksuzluk yolunu seçtiler.

Aslında burası tam bir yol ayrımı oldu; hem bizim için, hem de ülkemiz adına. Kritik bir karar verilmesi gerekiyordu. Eğer biraz daha bekleyelim denilseydi, emniyet görevlilerinin görevlerinden alınmaları ve soruşturmanın deşifre olması an meselesiydi; operasyon asla yapılamayacak ve ülke kamuoyu da, dünya kamuoyu da eşi benzeri olmayan bu yolsuzlukları öğrenememiş olacaktı.

KİMSENİN HABERİ OLMAYACAKTI

Eğer o zaman Başsavcı vekili olarak ben, savcı olarak Celâl Kara ve emniyet görevlileri cesaret göstermeseydi, bugün 17 Aralık’tan sonra başımıza gelenlerin belki de hiçbirisi olmayacaktı. Ama boğazına kadar yolsuzluğa bulaşmış kişilerden ve yaptıklarından kimsenin haberi de olmayacaktı.

BU KADAR DELİLİN OLDUĞU BİR DOSYAYI HİÇBİR SAVCI GÖRMEZDEN GELEMEZ

Aslında, bu durumda, bir Cumhuriyet savcısının, bu kadar delilin bulunduğu bir dosyayı görmezden gelmesi, görevinin gereklerine aykırı davrandığı anlamına gelir. Çünkü Ceza Muhakemesi Kanunumuzda açık hüküm var. “Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi” başlıklı 160. madde aynen şöyle diyor:

ÖĞRENİR ÖĞRENMEZ

“(1) Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez, kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar.

(2) Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür.”

KORUMAKLA YÜKÜMLÜ

Yani suçun işlendiğini öğrenince, gereğini yapmak bir savcının, hem yetkisi, hem görevidir. Ben de kendi açımdan üzerime düşeni, yani kanunun bana verdiği görev ve yetkiyi kullanarak Celâl Bey’e bu konuda destek oldum ve sonuçta 17 Aralık’ta operasyon yapıldı. İyi ki yapıldı; herkes her şeyi öğrendi. Bu arada kimin hukuk karşısında ve güç karşısında nasıl davrandığını da görmüş oldu.

Nazlı ZekZekeriya Öz’e “Hep taş atıyorlar. Ben de kar topu atayım” dedim.

Yolsuzluk operasyonu öncesi dershaneler dolayısıyla Cemaat ile AK Parti arasında bir kavganın çıkması, yolsuzluk operasyonunun Gülen Cemaati’ne bağlanmasına yol açtı. Bu kavga olmasaydı, gene operasyon yapılacak mıydı?

Bu tür iddiaları, şimdi, yargıyı siyasallaştırarak ve yürütmeye tam bağlı hale getirerek kendilerine biat etmeyen insanları cezalandırmak için kullananlar ortaya atıyor. Meşhur bir söz var: “Kişi kendinden bilir işi” diye. Sorunuzu tek bir cümleyle cevaplandırabilirim: Tabii ki hayır.

BUGÜN BİZE İFTİRADA YARIŞANLAR…

Bu dosya, -Celâl Kara’dan dinlediğim kadarıyla- tamamen doğal bir şekilde adli yoldan başlamış. MASAK’ın raporu ve MİT’in bilgilendirmesi zaten bunun böyle olduğunu gösteriyor. Hatta bugün bize her türlü iftirayı ve hakareti atmak için yarışan malum medyada çıkan haberler de, bunun böyle olmadığının delili. Çünkü onlar bile 17 Aralık’tan önce Rıza Sarraf’ın faaliyetleri hakkında aleyhe haberler yayınladılar.

CARİ AÇIK KAHRAMANI YAPTILAR

Gerçi 17 Aralık’tan sonra Sarraf, birden bire “hayırsever bir işadamı” oluverdi ve “cari açık kapatma kahramanı” muamelesi gördü havuz medyasından.

Başta Rıza Sarraf takip ediliyordu. Asıl sorun, bakanların da dahil edilmesi. Ne zaman bakanların takibine geçildi?

Bu dosyada bakanlar hiçbir zaman takip edilmedi; hiçbir bakan hakkında dinleme kararı alınmadı ve hiçbir bakan hakkında teknik araçlarla izleme kararı alınmadı. Zaten anayasa hükmü gereğince, bunun olması mümkün değil. Anayasamızın 83’üncü ve 100’üncü maddelerinde yazıyor bu husus. Bu konuda, Cumhuriyet savcılarının, bakanlar ya da milletvekilleri hakkında doğrudan soruşturma yapması mümkün değil. Bakanların dinlendiği ve takip edildiği tamamen algı operasyonu çerçevesinde söylenen yalanlar.

GÜLER, SARRAF’LA KONUŞUNCA…

Bu husus evraklarda net olarak var. Ancak, hakkında dinleme kararı olan kişilerle bakanlar telefonda konuşunca, doğal olarak onlar da tesadüfen bu dinlemeye takılmış oluyor. Yani Sarraf, Bakan Muammer Güler’i arayıp konuşunca, Sarraf’ın telefonu dinlendiği için bakanın söylediği “Önüne yatarım” sözleri de hukuka uygun bir delil olarak dosyaya giriyor. Bu konuşmalar sonradan tape haline getirilirken de, karşılıklı diyaloglar da yazılıyor. Aksi halde metin anlaşılmaz hale gelir. İletişimin dinlemesiyle ilgili Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) yönetmeliği, görüşmenin tamamının deşifre edilmesini öngörüyor. Eksik yapsak, şüpheli, mahkemede, “Tamamını dinleseydiniz, lehime bir husus vardı” diye şikâyet edebiliyor. Zaten Rıza Sarraf’ın sözlerini alıp, kiminle konuştuğu belli olmayacak şekilde muhatabının cümlelerini çıkartırsak, o görüşmeyi anlamsız hale getiririz.

SUÇ AYDINLATILMADAN EVRAK AYRILMAZ

Ama bu noktada deniliyor ki, “Bakanların mevcut soruşturmaya dahil edilmesi yasaya, anayasaya aykırı. Onlarla ilgili deliller hemen tefrik edilerek TBMM’ye gönderilmeliydi.” Niçin gönderilmedi?

Aslında bunun cevabı çok basit. Bunun, hem hukuki, hem de zorunluluktan doğan sebepleri var. En başta, bu dosyalarda takip edilen kişiler bakanlar değil; asıl takip edilen kişiler, yasama dokunulmazlığı olmayan şahıslar.

ÇOCUKLARIN DOKUNULMAZLIĞI YOK

Bakan çocuklarının yasama dokunulmazlığı olmadığı malum. Bu kişilerin işlediği suçlar hakkında deliller toplanıyor. Bu husus, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 160. maddesi gereğince, savcının hem yetkisi, hem görevi. Bu maddeye göre, bir suçun işlendiği izlenimini edinen savcının kamu davası açmaya yer olup olmadığını belirlemek için, emrindeki kolluk görevlileri vasıtasıyla işin esasını araştırması, hem yetkisi, hem sorumluluğudur.

ENGELLEMEK İÇİN HER YOLU DENEDİLER

Bu soruşturmada, şüphelilerin işlediği suçlar kamu davası açma yeterliliğine ulaşacak derecede aydınlatılmadığı sürece, bakanlar hakkındaki evrakın ayrılması mümkün değildir. Aksi halde, soruşturma nasıl yürüyecek?

Tesadüfi olarak dinlemeye takılan bakanların, zaten yoğun olarak, Rıza Sarraf ve bağlantılı kişiler hakkında bir soruşturma ve dinleme kararı olup olmadığını ve varsa, soruşturmayı öğrenme, engelleme gayretlerini görüyoruz.

Bunu, hukuki olmayan her yolu deneyerek yapıyorlar. Bu durumda, evrakı, söz konusu kişilere göndermek hukuken doğru olur mu? Yani savcının, ciğeri kediye teslim etmesi mi isteniyor? Rıza Sarraf dinleniyor, bakan takılıyor. Dinlemeyi kesip, hemen TBMM’ye bu evrakı yollarsak, Sarraf’ın soruşturması deşifre olmaz mı? Daha sonraki delilleri toplayıp, soruşturmayı nasıl tamamlayacağız? Bu delil karartma suçudur?

Bir bakan 28 yaşındaki bir kişiye, hakkında işlem yapılması halinde önüne yatmaktan bahsediyorsa, mahkeme kararı gereği teknik takip yapan Mali Şube polislerini takip etmesi için, gayri resmi ve gayri hukuki olarak İstihbarat Şube polislerini Rıza Sarraf’ın evinin önüne gönderiyorsa, kendilerine sorun çıkaran bir polis amirini (Orhan İnce) Sarraf’ın isteği ile sürgüne yolluyorsa, bakanlar hakkındaki evrakı hemen ayırıp TBMM’ye ulaştırmak doğru olur muydu?

YAŞANAN HUKUK KATLİAMI

Asıl, soruşturma devam ederken bu evrak ayrılıp gönderilseydi, biz görevimizi ihmal etmiş, kötüye kullanmış olurduk. Her şeyi bir yana bırakalım, 17 Aralık’tan bu yana yaşanan hukuk katliamı ve o kadar delile rağmen kamuoyunun gözünün içine baka baka verilen takipsizlik kararları bile, bizim yaptığımız işlemlerin doğru olduğunu ortaya koymuyor mu?

DELİLLER OLGUNLAŞINCA…

Kısaca özetleyecek olursam, soruşturma kapsamında takip edilen kişiler hakkında deliller olgunlaşıp maddi gerçeğe ulaşınca, ancak o aşamadan sonra, yasama dokunulmazlığı bulunan ilgililer hakkında evrak TBMM’ye gönderilmeliydi; öyle de yapıldı zaten.

SUÇ ORTAYA ÇIKMASIN DİYE…

Kaldı ki, yasama dokunulmazlığı olan kişiler hakkındaki delillerin, hemen soruşturmanın başında gönderilmesi gerektiğine dair de bir kanuni zorunluluk yok. Bakanlar şüpheli konumunda olmadığı için, önce şüpheliler hakkında soruşturma tamamlanır, o zaman bakanlar hakkındaki evrak da ilgili makama gönderilir. Zira bakanların da hukuki durumları, eylemlerinin suç olup olmadığı, TBMM tarafından, ancak dosyanın tamamına bakılarak belirlenebilir.

UYGULAMA YILLARDIR BÖYLE

Aksi halde, her tesadüfi delilden sonra ayrı bir evrak göndermek gerekir. “Bakanlarla ilgili deliller hemen tefrik edilerek TBMM’ye gönderilmeliydi” diyenler, kendi suçları ortaya çıkmasın diye bu şekilde konuşuyorlar. Uygulama yıllardır böyle; biz başlatmadık.
Hâkim, savcı veya farklı hukuki statüye sahip kişiler de dinlemeye takılıyordu. Soruşturma tamamlandıktan ve delillerin hepsi toplandıktan sonra evrak HSYK’ya veya şüphelinin ilgili kurumuna gönderiliyordu.

CELAL KARA SÜRECİ ANLATIYOR

“Biraz daha bekleseydik operasyon asla yapılamayacak kamuoyu  eşi benzeri olmayan bu yolsuzlukları öğrenememiş olacaktı.”

17 Aralık diye anılan soruşturmanın başlangıcında ben yoktum. 2013 Haziranı’nda tayini çıkan bir savcının yerine getirildiğimde, onun elindeki 300 kadar soruşturma dosyasıyla birlikte bu da bana verildi. Tüm delilleri incelemem, son bir ayda oldu. Detaylar Aralık’ta netleşti. Aralık’ta operasyonu yaptığımda dosya 13 aylıktı. Yani uzun süre o dosyaya ben bakmamıştım… 2010 sonunda Rıza Sarraf’ın Rusya gümrüğünde parası yakalanmış. Rus yetkililer bizim makamlara bildirmiş. Biz o zamana kadar Sarraf’ı sadece magazin basınından biliyorduk. Yapılan inceleme sonucu “Burada şüpheli bir para hareketi var” denilmiş. Olay yeri İstanbul diye buraya bildirilmiş. 2012 Temmuz’unda, “Rıza Sarraf, Kapalıçarşı’da döviz şirketleri üzerinden kayıtsız para transferi ve altın ihracatı yapıyor” diye bir ihbar gelmiş. Bu ihbar üzerine polis araştırma yapmış. Ben devraldığımda dosya ve teknik takipler epey ilerlemişti.

DOSYA DEŞİFRE Mİ OLACAKTI?

Celâl Kara: Barış Güler’in kuryesi, 25 Ekim’de Orient Sokak’ta takibi fark ediyor. O Barış’a, Barış da babasına haber veriyor. Babası da “Acaba kim takip ediyor” diye istihbarata soruyor. Sarraf’ın evinin önüne bir izleme aracı koyuyorlar… “Deşifre edecekler” diye düşünerek 27 Ekim’de teknik takibi durdurduk. Operasyondan bir hafta önce yeniden başlattık.

17 ARALIK SORUŞTURMASI NASIL BAŞLADI?

KOM Daire Başkanlığı, Mali Suçlar ve Suç Gelirleriyle Mücadele Şube Müdürlüğü’nün Happani Grubu Değerlendirme Raporu’ndan (3 Haziran 2011):

“- İstanbul Muhabere Elektronik Şube Müdürlüğü’nün 7 Mayıs 2010 tarihli ve İhbar No: 6484 sayılı e-posta ihbar formunda, İranlı Rıza Sarraf isimli şahsın, yurtdışından milyonlarca doları Türkiye’ye soktukları, bu işi, Beyazıt Kapalıçarşı’da faaliyet gösteren Durak Döviz isimli işyerinde farklı kişileri kullanarak yaptıkları iddia edilmiştir.

– 21 Aralık 2010 tarihli ulusal basında, Moskova Havaalanı’ndaki gümrük görevlilerinin kontrolü esnasında, İstanbul’dan Rusya’ya giden 3’ü Azeri, biri İranlı olmak üzere 4 kişinin bavul ve sırt çantalarında 14.5 milyon dolar ve 4 milyon euro ele geçirildiği haberi yer almıştır. Bu şahıslar, önceden herhangi bir bildirimde bulunmadıkları için, haklarında Rusya’da, “kaçakçılık”isnadıyla soruşturma başlatılmıştır.

– 15 Nisan 2011 tarihli ulusal basında ise, “Milyonlarca doları bavulla kaçırdılar” başlığı altında bir haber yayınlanmıştır. Bu haberde, Rusya Federal Gümrük Servisi’nin çalışmaları neticesinde 14 kuryenin tesbit edildiği ve ülkemiz makamlarına bildirildiği, söz konusu şahısların Azeri işadamlarına ait olduğu belirtilen 40 milyon dolar ve 10 milyon euroyla 37 seferde valizlerle Rusya’ya taşıdığı, Rıza Sarraf’ın şoförü olan Turgut Happani’nin 14 kurye arasında yer aldığı belirtilmiştir.

– Bütün bu faaliyetler hakkında yürütülen çalışmaların birleştirilerek analize tâbi tutulması ihtiyaca hasıl olmuş, Durak Döviz ile ortakları Turgut, Abdullah, Serdal, Şenel Happani ve Rıza Sarraf isimli şahıslar mercek altına alınmıştır. Bu kişilerin, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama fiilini işledikleri, bu paraların Türkiye’de veya başka bir ülkede kayıt dışı ticaret kapsamında kazanılmış olabileceği değerlendirilmiştir.”

Bu rapor, İstanbul Mali Şube Müdürlüğü’ne gönderiliyor. Oradan da savcılığa intikal ediyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın soruşturma numarası 2012/120653 sayısına kayden, 17 Eylül 2012’de, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, kaçakçılık ve suçtan elde edilen malvarlığının aklanması iddialarına yönelik teknik takip çalışmalarına başlanıyor.

OPERASYONDAN ÖNCE MANŞET OLDU

Hem Akşam, hem Yeni Şafak gazeteleri, yolsuzluk operasyonundan çok önce kara para trafiğinin Maliye’nin incelemesi altında olduğu haberini yapmışlardı.

Nazlı Zek1Nazlı Zek2“ABİCİM SEN O KONUDA RAHAT OL”

Rıza Sarraf, 11 Ekim 2013’te, saat 19.51’de, İçişleri Bakanı Muammer Güler’i arayarak, hakkında bir takip olup olmadığını öğrenmek istiyor. Bu husus, Celâl Kara ve Zekeriya Öz’ün “Operasyon deşifre olacaktı” endişelerini haklı çıkarıyor. İşte Muammer Güler’in hakkında bir tahkikat yürütülüp yürütülmediğini soran Rıza Sarraf’a verdiği cevap: “Abicim hiç sen o konuda sen rahat ol sen rahat ol… Vallahi böyle bir şey varsa senin önüne ben yatarım ya… Senin İçişleri Bakanlığı’nda bir şeyin yok MİT’te bir şeyin yok, Mali Şube’de de bir şeyin yok.”

YARIN: Savcı Celal Kara’ya yolsuzluk dosyasını kim teslim etti?

** Rüşvet suçu tarihte hiç böyle tanımlanmamıştı…

Rüşvet suçu tarihte hiç böyle tanımlanmamış ve açıklanmamıştır. İleride hukuk normale döndüğünde tüm kurumlar hukuk çerçevesinde işlemlerini yapmaya başladıklarında, bu metin hukuk fakültelerinde ibretlik bir karar olarak okutulacaktır.

Anıtlar Kurulu ve Fatih Belediyesi dosyasına bakan savcı “Hayatımda, bu dosyadaki kadar rüşvetin alınıp verildiğini başka bir dosyada görmedim” diyerek çok sayıda delilin olduğunu ve rüşvetin ayağa düştüğünü belirtmişti.

Celâl Kara, soruşturmalar başladığında benim sorumlu olduğum büroda çalışmıyordu. Başsavcı Çolakkadı tarafından 2013 yılı yaz sonunda benim büromda görevlendirildi. Daha önce bu dosyada çalışan savcının tüm dosyaları O’na geçti.

Röportaj: Nazlı ILICAK- BUGÜN GAZETESİ

Zekeriya Öz ile söyleşimize kendisine yönelik iddialar üzerinden devam ediyoruz. Bu bölümde, kimliği hakkındaki tartışmaları ve Anıtlar Kurulu dosyasının nasıl başladığını soruyorum. N.I 

17 Aralık operasyonunun bir darbe olduğunu ileri sürenler, UYAP’a kaydedilmemesini de bunun delili olarak gösteriyorlar. Tabii ayrıca, Başsavcı Turan Çolakkadı’yı da haberdar etmediniz.  

Bu konunun ayrıntısını, yani UYAP’a hangi evrakın ne zaman eklendiğini Savcı Celâl Bey bilir. Ancak bugün hâlâ UYAP’a girilmeden yapılan soruşturmalar mevcut. Bu bazen sistemden doğan sorunlardan, bazen şüpheli sayısının fazlalığından kaynaklanıyordu. Soruşturmanın gizliliğinin korunması amacıyla da yapılmış olması mümkün. Zaten bu konuda yasal bir zorunluluk da yok. Biz Beşiktaş’ta çalışırken, örgütlü veya organize suçlarda, evrak, UYAP’a, bir veya iki kişinin ismiyle kaydedilirdi. Emniyet’ten gelen fezleke doğrultusunda, operasyonöncesi şüphelilerin kimlik bilgileriyle UYAP’a kaydı gerçekleştirilirdi. Bu uygulama teamül haline gelmişti. Herkes böyle yapıyordu. Aksi durumda, her şüphelinin adını açık kimliğiyle UYAP’a kaydettiğinizde, soruşturmaların gizliliğini muhafaza edemezsiniz.

ÇOLAKKADI’NIN DELİLLERİN SAĞLAMLIĞINI YETKİLİLERE SÖYLEDİĞİNİ SANIYORUM

Peki niçin Başsavcı Turan Çolakkadı’yı haberdar etmediniz?

Operasyona ilişkin arama kararları ve ayrıntılı bilgi notu 16 Aralık akşamı mesaiden sonra elime geçince, hemen ertesi gün sabah saat 8’de, mesai başlangıcında, Başsavcımıza bilgi ve belgeleri verip kendisini operasyondan haberdar ettim. Böyle bir zorunluluk da bulunmuyordu. Çünkü İstanbul Adliyesi’nde binlerce soruşturma dosyası var; bunların hepsini Başsavcı’ya haber vermek mümkün değil. Başsavcı vekilleri, başsavcı adına yetki kullanırlar. Ben de bu konuda, Başsavcımızın bana verdiği yetkiyi kullandım ve sorumluluğu üzerime almış oldum.

Kendisine son güne kadar haber vermememe rağmen, operasyondan sonra, buoperasyona engel olamadığı için, Başsavcı Turan Çolakkadı’yı etkisiz bir göreve alarak cezalandırmış oldular. Operasyondan sonra, Başsavcı Turan Bey’e dosya arz edildiğinde, o da delillerin ne kadar sağlam olduğunu gördü. Bu hususu, yani delillerin ne kadar sağlam olduğunu, kendisine bu soruşturma hakkında soru soran etkili ve yetkili kişilere de söylediğini sanıyorum.

HAYATIMDA BU KADAR RÜŞVETİN ALINIP VERİLDİĞİ BİR DOSYA GÖRMEDİM

Fatih Belediyesi dosyası nasıl başladı? Nasıl gelişti? Zira, Rıza Sarraf dosyasıyla hiçbir ilgisi bulunmayan Fatih Belediyesi’ne yönelikoperasyonun aynı anda yapılması da, darbe iddialarını delillendirmek için kullanıldı.

Fatih Belediyesi dosyasındaki ayrıntıları ben net olarak bilemiyorum, ama yaptığım araştırmalarda, bu soruşturmanın, önce sıradan bir silah kaçakçılığı dosyasıyken, bazı itfaiyecilerin rüşvet olayına karışmaları sonucu, dosyanın tefrik edildiğini, dosya savcısının bu dosyayı memur bürosuna göndermek istediğini, memur bürosuna gönderilen dosyanın tekrar aynı savcıya gelmesi sonucu, bu meslekte çok tecrübeli ve emekliliği yaklaşmış o savcımızın tayinini isteyip başka adliyeye gittiğini biliyorum. Anlatmak istediğim şu: O savcı bu dosyaya bakmayı arzu etmedi. Bilahare kendisiyle görüştüğümde “Hayatımda, bu dosyadaki kadarrüşvetin alınıp verildiğini başka bir dosyada görmedim”
diyerek çok sayıda delilin  olduğunu ve rüşvetin ayağa düştüğünü belirtmişti.

ANITLAR’DA RÜŞVETİ TAKİP EDERKEN FATİH BELEDİYESİ TAKILDI  

İtfaiyeciler dosyasının takibi sırasında, Anıtlar Kurulu üyelerinin de itfaiyecilerle kanunsuz işler yaptıkları tespit edilince, Anıtlar Kurulu’yla ilgili iddialar tefrik edilip ayrı bir soruşturma haline getirilmiştir. Bu dosyada, teknik takiplerin devam ettiği süre içinde, Fatih Belediyesi yetkililerinin de bazı şüpheli görüşmeleri dinlemeye takılmış, yapılan takiplerin genişletilmesiyle, belediye başkanı ve diğer kişiler soruşturma kapsamına kendiliğinden girmiştir.

Yoksa Fatih Belediyesi diye bir dosya mevcut değil. Anıtlar Kurulu takip edilirken, ortaya çıkan delillerden o şüphelilere ulaşılıyor.

İddia edildiği gibi, Anıtlar Kurulu ya da belediye yetkilileri için doğrudan soruşturma açılmamıştır. İlişkiler, tesadüfi delil olarak ortaya çıkmıştır.

İlk gün, “itfaiyeciler dosyası”na yönelik operasyon engellenmiş,  savcılar değiştirilmiş, savcıların değişmesine rağmen, ileriki bir tarihte gerçekleşenoperasyonda gene de birçok kişi tutuklanmıştır. İtfaiyeciler, Anıtlar Kurulu ve Fatih Belediyesi, -hepsinin imzaları zorunlu olduğundan- eski eserlerin onarım ve bakım işlerinde birbiriyle bağlantılı bir faaliyet içerisinde olduğu görülmüştür.

AYDINER’İN TAKİPSİZLİK KARARI İBRETLİK BİR METİN OLARAK OKUTULACAK

Ciddi deliller var denilen dosyalarda savcı Ekrem Aydıner takipsizlik kararı verdi. Bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Baştan sona hukuki hatalarla dolu ve bilimsel ciddiyetten uzak bir metin. O kadar çok yanlışlık var ki, hangisini dile getireyim? “Delillerin hukuka aykırı olduğuna ilişkin” açıklamaları mı, yoksa suçlara ilişkin yapılan hatalı tanımlamaları mı? Rüşvet suçu tarihte hiç böyle tanımlanmamış ve açıklanmamıştır. İleride hukuk normale döndüğünde ve bu ülkede hukukun üstünlüğü herkes tarafından kabul edildiğinde ve tüm kurumlar hukuk çerçevesinde eylem ve işlemlerini yapmaya başladıklarında, bu metin herhalde hukuk fakültelerinde ibretlik bir karar olarak okutulacaktır. Zaten söz konusu takipsizlik kararı, şüpheli müdafilerinin yazdığı bir savunmayı andırıyor üslûp olarak.

NE CEMAAT OKULUNDA OKUDUM NE YURDUNDA KALDIM

Bakanları soruşturmaya dahil ettiğiniz için, delillerin hukuka aykırı olduğu sonucuna vardı Ekrem Aydıner.

Söyleşinin başında, bu konuyu uzun uzun anlattım. Bakanlar hakkında ele geçen delillerin nasıl ve ne zaman tefrik edilerek TBMM’ye gönderileceğini açıkladım.

“17 ve 25 Aralık Cemaat darbesi” denildiğine göre, sizin de Cemaat’le bir ilginiz olmalı. Cemaat okulunda mı okudunuz? Yurtlarında mı kaldınız? Zaman Gazetesi’ne mi abonesiniz? Samanyolu mu seyrediyorsunuz? Size ne zaman “Cemaatçi” denilmeye başlandı ve kim ilk defa bu iddiayı dile getirdi?  

Cemaat okulunda okumadım, yurdunda da kalmadım. Hatta üniversitede Yalova’da dükkânımız vardı ve onu işleterek hem okudum hem çalıştım. Bursa- İstanbul -Yalova arasında mekik dokudum.

HAYATIMI DİDİK DİDİK ETTİLER  

Her insan gibi, her hâkim ve savcı gibi benim de dini, siyasi, felsefi inanç ve düşüncelerim mevcut. Bunları, ben iç dünyamda yaşıyorum; bunlar benim özelim. Herkes gibi ben de seçimde sandığa giderek oy kullanıyorum. Ancak bir hâkim, savcı için bence önemli olan mesele, dini, siyasi, felsefi düşüncelerini mesleğine yansıtmaması ve sadece hukuku referans alarak mesleğini icra etmesidir. O nedenle, ben bugüne kadar kimsenin inancı ya da yaşama tarzıyla ilgilenmedim. Kimsenin benim iç dünyamdaki hususlarla ilgilenmesini de doğru bulmuyorum. Ben de böyle davranmayı kendime şiar edindim. Ancak yine de şu kadarını söyleyeyim. Gülen Cemaati ile hiçbir ilgim ya da bağlantım yok. Zaten olsaydı, devletin imkânları da dahil her türlü yoldan tüm hayatımı didik didik edenler, bu konuda bir şeyler bulup çoktan yayınlarlardı.

HUKUKEN NESEBİ GAYRİSAHİH: HAVUZ MEDYASI  

Türkiye’de “Çamur at izi kalsın” sözünü maalesef kendilerine rehber edinen insanlar çok.

Şu an Zaman Gazetesi de dahil hiçbir gazeteyi takip etmiyorum; TV seyretmiyorum. Hiçbir kanalı da izlemiyorum. İnternetten, basın özetlerini kısaca takip ediyorum. Malum, hukuken nesebi gayrisahih olan ve kamuoyunda “Havuz medyası” denilen medyanın bir kesimi bana her vesileyle saldırıyor. Galiba böyle bir görevleri var. Onlarla ilgili, gerek kendim, gerek avukatım vasıtasıyla hukuki yollara başvurduğum için takip etmem  gerekiyor.

Geçmişte ve savcılık günlerimde önüme gelen, adliyelere gelen gazeteleri ayırım gözetmeden  tamamını okurdum. TV’de haberleri ve zaman zaman da dizileri seyrettiğim olmuştur. Kanal ayrımı yapmam; hangi kanalda sevdiğim şey varsa onu izlerim. Kanal taassubum yoktur.

ENGELE RAĞMEN 5 TUTUKLAMA

Sadece 17 ve 25 Aralık yolsuzluk dosyalarında değil, irili ufaklı çok sayıda soruşturmada da operasyon engellendi. Bunlardan biri, 16 Ocak 2014’te ortaya çıkan İtfaiye dosyasıydı. 17 Ocak tarihli gazetelerde, haber, “3. operasyon polis engeline takıldı” şeklinde verildi. Gerçekten de hükümet, yolsuzluğu takip eden polisleri görevlerinden almış, sözünü dinleyecek olanları atamıştı.

Zaten, arkadaşlarının akıbetini görenlerin adli kolluk vazifesini yapma mecali kalmamıştı. 16 Ocak 2014’te engellenen itfaiyeoperasyonu, zülfiyare dokunmayacak şekilde, 2 Ekim 2014’te gerçekleşti. 28 kişi gözaltına alındı; 5 kişi tutuklandı. Savcı Zekeriya Öz’ün beyanına göre, Anıtlar Kurulu soruşturması, işte bu itfaiye soruşturmasından, deliller tefrik edilerek açılmıştı. Fatih Belediye Başkanı ve diğer kişiler teknik takiplerde rüşvet alışverişi içinde görülmüşlerdi.

DOSYALAR CELAL KARA’YA KALDI

Hem Rıza Sarraf hem de Anıtlar Kurulu dosyası, Savcı Celâl Kara’da idi. Ve17 Aralık’ta birlikte operasyon yapıldı. Bu 2 dosyayı Celâl Kara’ya siz mi verdiniz? Konu darbe olduğuna göre, kumpas, dosyaların Celâl Kara’ya intikal etmesiyle başlıyor olmalı.

Celâl Kara, soruşturmalar başladığında benim sorumlu olduğum büroda çalışmıyordu. 2013 yılı yaz sonunda benim büromda görevlendirildi. Böylece, kendisinden önce bu dosyada çalışan savcının bütün dosyaları Celâl Bey’e geçti. 300-400 kadar dosyadan söz edebiliriz. Bu 2 dosya özellikle Celâl Bey’e verilmiş değildir.

CELAL KARA’YI ÇOLAKKADI GÖREVLENDİRDİ

Celâl Kara’yı kim görevlendirerek sizin sorumlu oldu- ğunuz büroya gönderdi? Bir savcının hangi başsavcı vekiline bağlı büroda çalışacağına kim karar veriyor?

Başsavcı belirliyor. Bu durumda, Başsavcı Turan Çolakkadı, Celâl Kara’yı benim büroma gönderdi. Nitekim hatırlatayım: Turan Çolakkadı’dan sonra onun yerine gelen Hadi Salihoğlu, savcıların görev yaptıkları büroları değiştirmek suretiyle, ellerinden malum dosyaları almıştı.

1,5 YILDA 10 SAVCI GELİP GİTTİ

Peki dosyaların hangi savcıya verileceği nasıl tayin ediliyor?

İlk başta, hangi dosyanın hangi savcıya gideceğini UYAP belirliyor. Şahsımın baktığı büroya yıllık 22.500 dosya gelmiş ve tamamı UYAP sisteminden, o anda görevli bulunan savcılara otomatik olarak tevzi edilmiştir. Benim görevim, aslında bu dosyaları tevzi edip, sonuçlanınca da “görüldü” diye paraf atmaktır. Dosyaları seçerek verseniz dahi, hangi savcının benim büromda ne kadar çalışacağını ben belirlemiyorum. 1,5 yılda, yaklaşık benim büroma, 10’dan fazla savcı gelip başka görevlere gitmiştir.

Dosya, Celâl Bey’den önce de, en az iki savcı değiştirmiş olabilir. Yani başsavcı vekili, dosyaların tevziini yapar; o dosya bir de biterken önümüze gelir.  Aradaki işlemlerden Başsavcı vekilinin pek haberi olmaz. İddianame veya takipsizlik kararının “görüldü”sünü yaparız. Savcı Celâl Kara, nezaketen, operasyondan bir gün önce bana soruşturma hakkındaki bilgileri vermişti.

SAVCININ ÖLÇÜSÜ SEVME SEVİLME DEĞİL HUKUKTUR

Sizi seven de var, sevmeyen de. Eleştirenler hangi noktalardan dolayı aleyhinizdeler?

Sevenimizin ve sevmeyenimizin olması, sonuçta bir tarafın lehine, bir tarafın da aleyhine karar veren bir meslek mensubu için, doğal bir durum. İşlediği suçlardan dolayı hakkında soruşturma yürüttüğüm, hakkında iddianame düzenleyerek cezalandırılmasına sebeb olduğum kişilerin beni sevmemesi normal, ama haklı değil. Çünkü ben olmasam, başka bir Cumhuriyet savcısı da aynı şeyi yapacaktı.  Bir kısım insanlara yasaları uyguladığınız için, ortaya çıkan sonuçlardan dolayı o kişiler ve yakınları size sevgi duymayabilir. Bazen de tersi olur;  mağdur ve yakınları size sempati duyabilir. Ama bir Cumhuriyet savcısı, işini yaparken sevilmeyi ya da sevilmemeyi kendisine ölçü alamaz. Ölçü daima hukuk olmalıdır.

Hiçbir soruşturmayı şöhret kazanma duygusu içinde yapmadım. Yaptığım en küçük soruşturmadan en büyüğüne kadar, adaletin tecellisi için çalışan bir insanım. Ama bazı soruşturmalar, dosyadaki şüphelilerin unvanları ya da toplumdaki yerinin farklı olmasına göre, kamuoyunun daha çok ilgisini çekiyor ve bu yüzden medyadaki alâka yoğunlaşıyor. Bundan çok memnun olduğum söylenemez. Tam aksine tanınmaktan rahatsızım.

BULGAR GÖÇMENİ AİLENİN ÇOCUĞUYUM

Nasıl bir aileden geliyorsunuz?

Balkan göçmeni bir ailenin çocuğuyum. Benim annem  ve babam 1951 yılında, Bulgaristan’dan göç etmişler. 6 kız, 1 erkek, 7 kardeşiz. Babam uzun yıllar ticaret yaptı; şu anda emeklidir. Ben de, üniversiteye kadar babamla birlikte ticaret yapıyordum; üniversitede de ticarete devam ettim. Kısa bir süre,  Bursa’da avukatlık yapıp, 1993 yılında Adalet Bakanlığı’nın açtığı sınavı kazanıp hâkim/savcı adayı olarak başladığım stajımı tamamladım. Kuradan sonra, 1995 yılında Cumhuriyet savcısı olarak mesleğime başladım.

HAKSIZLIKLARA ENGEL OLMAK İÇİN

Demek, Seyfi Oktay Adalet Bakanı’yken yargıya sızdınız! Daha sonra CHP’li Mehmet Moğoltay döneminde de, sızma harekatını sürdürdünüz! Tabii bu işin lâtifesi… Neden hukukçu oldunuz? Babanız mı size yol gösterdi yoksa şartlar mı bu noktaya getirdi?

Babam aslında ticaret yapmamı istiyordu. Ailenin tek erkek çocuğuydum. Ancak hukuk fakültesini bitirdikten sonra hâkim/savcılık mesleğine duyduğum sempatiden ve adalet dağıtmak, haksızlıklara engel olmak gibi nedenlerle bu mesleği seçtim.

TARAFSIZ OLMAK KADAR TARAFSIZ GÖRÜNMEK DE ÖNEMLİ

Kendinizi tarif ederseniz muhafazakâr mısınız? Milliyetçi misiniz? Ülkücü müsünüz?

Ben milliyetçi muhafazakâr dokunun hâkim olduğu bir çevrede yetiştim. Ama hiçbir partiye ve siyasi düşünceye sempati duymadım. Ailem, sıradan Anadolu insanının yaşantısı tarzında, İslâm dinini, geleneksel olarak yaşayan bir ailedir.

Aslında, bağımsız ve tarafsız bir şekilde bu mesleği yapması ve insanlara da güven vermesi gereken bir hâkim ya da savcının, kamuoyu önünde siyasi ve dini düşüncelerini açıklamasını çok doğru bulmuyorum. Bizim mesleğimizde tarafsız olmak kadar, tarafsız görünmek de önemli. Adalet aramak için adliyeye gelen bir kişi, kendi düşüncesinin tam aksi düşüncede olduğunu ilân eden bir hâkim veya savcıya nasıl güvenebilir?

TARAFSIZ GÖRÜNMEK

Her insan gibi hâkim ve savcıların da siyasi, dini veya felsefi düşüncesinin olması doğaldır. Ancak bunların aleni olarak dile getirilmesini çok doğru bulmuyorum. Bunun mahsurları, şu anda, 12 Ekim 2014 seçimlerinden sonra şekillenen HSYK’da açıkça görülmüyor mu? Bugün artık neredeyse en küçük adliyelerde bile, hangi hâkim ve savcının, hangi siyasi ve dini düşünceye sahip olduğu herkes tarafından biliniyor. Alevi bir vatandaşımızın, “Ülkücü” ya da “tarikat mensubu” olduğunu alenen söyleyen ve hissettiren bir hâkim veya savcıya güvenmesi mümkün mü? Ya da bir ilçede, örneğin, milliyetçi bir partinin yönetiminde yer alan bir vatandaş, sol düşünceye sahip olduğunu ilân eden bir hâkim ve savcıya itimat edebilir mi? Örnekleri çoğaltabiliriz. Hatta Yargıtay üyeliği seçiminde bile, çeşitli görüşten hâkim ve savcıların, liyakate göre değil de, kontenjana göre seçildiği basına yansımıştı. Burada siyasi ve dini düşüncelerini ilân eden meslektaşlarımızın mutlaka taraflı davranacağından bahsetmiyorum. Sadece, bu durumun, adalet hizmetinden yaralanan vatandaşlar tarafından nasıl algılanabileceğini söylüyorum. Yoksa, ben, aksine bir delil bulunmadığı takdirde, meslektaşlarımızın, hak ve adalet neyse ona göre hareket edeceğine ve karar vereceğine inanırım.

BİTARAF OLAN BERTARAF OLUR  

Mesleğe başladığım andan bu yana, bütün düşüncelere eşit uzaklıkta bir konumdayım. Bu şekilde yaşamaya çalışıyorum. Bir gün birkaç siyasetçinin bulunduğu bir ortamda, tesadüfen ben de yer almıştım. Siyasetçilerle görüşme âdetim olmadığını söyledim. “Savcıyım, tarafsız davranmak zorundayım ama, aynı zamanda tarafsız da görünmek mecburiyetindeyim” dedim. Halen devletin üst düzeyinde olan bir siyasetçi, bu cümlemi duyunca bana hatırlattı: “Bitaraf olan, bertaraf olur.”

Kim bu siyasetçi?  

Müsaade ederseniz adı bende saklı kalsın. Anılarımı yazıyorum, belki orada bahsederim.

HEM AKP’Lİ HEM DE ‘AKP DÜŞMANI’ DİYE ŞİKAYET ETTİLER

“Bana ilk defa, Ergenekon soruşturmasında bir şüpheli tarafından “Cemaatçi” iftirası atıldı ve HSYK’ya şikâyet ettiler. Böyle bir iddia ciddi bulunmadı. Dolayısıyla kapandı gitti. Bu olaydan yaklaşık 6 ay kadar önce de, henüz Ergenekon soruşturması başlamadan, AK Partili  bir belediye başkanının kardeşi ile ilgili bir soruşturmadan ötürü “AKP düşmanı” diye şikâyet edilmiştim. Ergenekon soruşturmasının başında ise, bu kez “AK Partili  olarak şikâyet edildiğimi” o tarihte Başsavcılık görevini yürüten Aykut Engin Cengiz bana söylemişti.  Anlayacağınız aynı yıl içinde hem “AKP’li” hem “AKP düşmanı” hem de “Cemaatçi” diye şikâyet edildim.

El Kaide’nin İstanbul’daki bombalamalarını gerçekleştiren Lui Sakka soruşturmasını yürüttüğümde de, “CIA ajanı” olduğum ileri sürülmüştü.”

YARIN: Zekeriya Öz‘e tahsis edilen zırhlı Mercedes’in hikâyesi…

****

Beni açığa alan HSYK üyesi Erdoğan’ın avukatının kardeşi…

Erdoğan kendi avukatı Ali Özkaya’nın avukat kardeşini HSYK’ya üye atadı. Beni açığa alan 2. Daire’de görev yapıyor. Şikayetçi Erdoğan, vekili Ali Özkaya, hakkımda kararı veren kardeşi. Ne güzel bir tablo!

Bugün ben dahil memlekette kim ağzını açıp eleştirel bir şeyler söylese, hemen dava açılıyor; evi basılıyor; polis kapısına gönderiliyor. Bu şekilde davranan savcılar, ödüllendirilip terfi ettiriliyor. 17 Aralık operasyonundan sonra Zekeriya Öz’ün uğradığı baskılar giderek arttı. Aleyhine bir linç kampanyası başlatıldı. En ağır iftiralara maruz bırakıldığı halde tekzipleri yayınlanmıyor, açtığı davalar takipsizlikle sonuçlanıyordu. Oysa Ergenekon Davası sırasında Erdoğan’ın kendisine zırhlı bir Mercedes tahsis ettiğini biliyorduk.

Röportaj: Nazlı ILICAK- BUGÜN GAZETESİ

Erdoğan hakaret ettiğiniz iddiasıyla, hakkınızda davalar açıyor. Oysa siz bir savcısınız. Neticede neyin hakaret olduğunu bilirsiniz. Erdoğan’a çok mu öfkelisiniz?

HUKUK ASKIYA ALININCA NE YAPILSA SUÇ OLUYOR

Sayın Erdoğan’a öfkeli değilim; ancak kendisinin bana karşı çok öfkeli olduğu kamuoyu önündeki konuşmalarından açıkça anlaşılıyor. Tabii ki, hukuku hiçe sayan uygulamaları ve sözleri nedeniyle ona katılmadığım çok konu var. Kendisini ilgilendirmeyen konularda yaptığım açıklamalardan dolayı bile, hemen hakkımda şikâyetçi oluyor; miting meydanlarında, basın önünde, yakışmayan bir üslûp kullanıyor hâkim ve savcılara karşı ve bu kapsamda bana karşı. Ülkede hukuk askıya alınınca, ne yapılsa suç oluyor.

İFADE VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ TEHDİT ALTINDA  

Zaten bir ülkede demokrasinin olup olmadığı ve kalitesi değerlendiriliyorken, esas alınan iki kriter, ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğüdür. Onlar da şu anda ülkemizde tehdit altında olduğundan, konuşulan her şeyden bir suç çıkarmak mümkün olabiliyor. Bunun örneğini Sedef Kabaş olayında da gördük; hergün başka başka olaylarda da görüyoruz. Buna karşılık havuz medyası, çarşaf çarşaf alenen bana hakaret ediyorlar, tehdit ediyorlar; buna karşı savcılar nedense hiçbir işlem yapmıyor ya da bana yönelik hakaretleri, bir avukat üslûbuyla yazılan metinlerle takipsizlik kararına bağlıyorlar.

ELEŞTİRENE DAVA AÇIP EVİNİ BASIYORLAR  

Oysa bugün ben dahil memlekette kim ağzını açıp eleştirel bir şeyler söylese, hemen dava açılıyor; evi basılıyor; polis kapısına gönderiliyor. Bu şekilde davranan savcılar, ödüllendirilip, terfi ettiriliyor.

Size çok ilginç bir şey söyleyeyim. Erdoğan’ın avukatı Ali Özkaya. Hakkımda, Erdoğan adına verilen şikâyet dilekçelerinde de, Erdoğan’ın avukatı olarak onun imzası var. Avukat Ali Özkaya’nın, kendi gibi avukat olan kardeşi Avukat Muharrem Özkaya, Erdoğan tarafından HSYK üyeliğine atandı. Şu anda 2. Daire’de HSYK üyesi olarak görev yapıyor. Benim de açığa alınma işlemimiHSYK 2. Dairesi gerçekleştirdi. Bu şartlarda, yani Erdoğan’ın, avukatının kardeşini HSYK üyeliğine atadığı bir ortamda, yargı organları nasıl bağımsız olabilir ki? Hakkımda şikâyetçi olan Erdoğan ve onun vekili Av. Ali Özkaya; bu şikâyet konusunda kararı veren Erdoğan’ın atadığı avukatı Ali Özkaya’nın kardeşi Av. Muharrem Özkaya. Ne güzel bir tablo değil mi hukuk adına?

Erdoğan, hangi sözlerinizden dolayı dava açtı? Bir iki örnek verebilir misiniz?  

Meselâ bazı tweetlerimden dolayı:

“Zorbalıkla devlet yönetmeye kalkanların acı sonlarını bilmeyen yoktur. Demokrasi ve hukuk çağında tiranlığı savunanlar yalaka ve zorbalardır.”

“Son asırda kimse diktatörlüğe özenmesin, sonu Saddam gibi, Kaddafi gibi olacaktır. Kim olursa olsun hukuksuzluğu benimseyen hesabını verecektir.”

“Hırsızlığı ortaya çıkarıp hiçbir beklentisi olmayan devlet görevlilerini ihanet şebekesi olmakla suçlayanlar, hırsızlığı örtme gayretindedir.”
Bu tweetlerle, o zaman Başbakan olan Erdoğan’a görevinden dolayı tehdit ve hakaret ettiğim iddia edildi.  Ancak bu sözleri Erdoğan’a  yönelik olarak söylediğimin nasıl anlaşıldığına dair iddianameyi düzenleyen Başsavcı, bir açıklama yazamamış. Kullandığım hangi ifadeyi Erdoğan’a yönelik söylediğimi izah edememiş.

Zekeriya Öz, Twitter hesabının giriş sayfasında Yavuz Sultan Selim’in “Cesaretiyle yaşamayan, esaretiyle ölür” cümlesine yer veriyor. Ayrıca, hakaret olmadığı takdirde, eleştiriye tahammül edilmesi gerektiğini söylüyor.

ELEŞTİRİYE EVET HAKARETE HAYIR  

Konu edilen tweetlerde kişi adı zikredilmemiş, hiç kimse hedef gösterilerek hakaret ve tehdit edilmemiş. Paylaşımlara bir bütün olarak bakılırsa, ülkemizi ve tüm dünyayı ilgilendiren siyasi ve sosyal alanlarda var olan sorunlarla ilgili güncel ve devam eden tartışmaların söz konusu olduğu görülecektir. Zaten Twitter hesabımda, başlıkta, hakaret ve kötü sözün kullanılmaması yönünde uyarılarım var: “Eleştiriye evet, hakarete hayır” diyorum.

CEZA VERİLİRSE AİHM’E KADAR BAŞVURACAĞIM

Bu davalardan dolayı herhangi bir ceza verilirse mecburen bireysel başvuru hakkımı kullanacağım, sonra da AİHM‘e başvuracağım. Çünkü AİHM, her vatandaş gibi hâkim ve savcıların da geniş bir ifade özgürlüğüne sahip olduğunu kabul etmektedir. AİHM, 26.02.2009 tarihinde verdiği Kudeshkina/Rusya davasında bunu açıkça ifade etmiştir.

HAKİM VE SAVCININ SUSKUN KALMA ZORUNLULUĞU YOK  

AİHM, bu kararıyla hâkim ve savcıların kendisini yöneten kişilere karşı suskun kalma zorunluluğunda olmadığını belirtiyor. Daha da önemlisi  AİHM, bu kararıyla, son zamanlarda yürütme organı üyeleri ve onlara yakın çevrelerde sık sık vurgulanan “hâkim ve savcılar kararlarıyla konuşmalılar, kendilerine karşı söylenen sözlere bile sessiz kalmalı, tahammül etmeli” şeklindeki yaklaşımın, uluslararası hukuk açısından bir değerinin olmadığını ortaya koyuyor. Hâkim ve savcılar da, kendilerini yöneten kişilere karşı eleştiri hakkını kullanmak hakkına sahiptir ve bizi  yönetenlerin de bu eleştirilere katlanmak mecburiyeti vardır. Yani politikacıların hoşgörülü olması gerekir; zira onlar yöneten konumda.

HAKKIMDAKİ İDDİANAMEYİ HAVUZ MEDYASINDAN ÖĞRENİYORUM  

Geçen gün hakkımda yine bir dava daha açıldığını duydum retweetlerden dolayı. Yani başkası tweet atmış, ben onu sadece takipçilerimle paylaşmışım. Müştekilerin Bilal Erdoğan, Yasin El Kadı ve Tayyip Erdoğan olduğu yazıyordu basında. Henüz elime iddianame gelmedi ama, iddianamedeki bütün ayrıntılar havuz medyasında yer alıyordu. Hukuk askıda olunca ve yargı, asli görevini yapamayınca, basının bir linç aracı olarak kullanılması normal hale geliyor. Düşünün hakkımda dava açılıyor ve ben bunun bütün ayrıntılarını basından öğreniyorum, iddianame bana tebliğ edilmeden.

Zekeriya Öz’ün, kendisini, Bursa’ya davet eden 2 hukukçunun uzlaşma teklifini reddetmesinden hemen sonra, bizzat Başbakan’ın start verdiği bir kampanya başladı. Erdoğan, “O savcı iş takibi yapmak istemiş, Belediye Başkanım onaylamayınca, onu gözaltına aldırmış” dedi. 

ZEKERİYA ÖZ TEHDİT Mİ EDİLDİ?

19 Aralık günü İstanbul Başsavcı Vekili Zekeriya Öz, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne gitti. Soruşturmada görev alan polisler farklı yerlere atanmış, yeni gelenlerin ise, hazırlanan soruları değiştireceği haberini almıştı. Bu bilgi, kendisine, savcı Celâl Kara tarafından iletilmişti. Öz’ün Emniyet ziyaretinin sebebi, soruşturmanın müdahalesiz yürütülmesini sağlamaktı. Bu ziyaret, büyük tartışma yarattı. Başbakan Erdoğan da, hem bu ziyareti baskın olarak değerlendirdi hem de Öz’ün yurtdışı seyahatlerini, Ali Ağaoğlu’yla ilişkilerini sorgulayan beyanlarda bulundu. Fatih Belediyesi’ne aracı olarak gittiğini, istediğini alamayınca Belediye Başkanı’nı tutuklattığını ileri sürdü. Savcı Zekeriya Öz, bütün bu iddialar karşısında, 8 Ocak 2014’te bir basın açıklaması yaptı. İşte o basın açıklaması:

“Hakkımdaki bu iddialar, Sayın Başbakan tarafından açıklanmadan önce Yüksek Yargı kökenli olan, daha önceden tanıştığım ve saygı duyduğum iki kişi bizzat Sayın Başbakan tarafından bana gönderilmiştir. Bursa’da bir otelde görüştüğüm bu kişiler; Sayın Başbakan’ın bana çok kızgın olduğunu, hakkımda ağır lâflar ettiğini, bir mektup yazarak kendisinden özür dilemem gerektiğini, hükümete yönelik soruşturmaların derhal durdurulmasını, aksi takdirde zarar göreceğimi ve bunun sonuçlarının benim için ağır olacağını, Emniyet’e neden gittiğimi, bunun herkesi çok kızdırdığını söylediler.

SORULAR DEĞİŞTİRİLDİ…

Tehdit niteliğindeki bu haberi getiren değerli kişilere; soruşturmanın benim dışımda vicdanları ve kanunlar çerçevesinde görev yapan savcılar tarafından yürütüldüğünü, kaldı ki kuvvetli deliller nedeniyle birçok şüphelinin tutuklandığını, kuvvetli deliller bulunduğunu, Emniyet Müdürlüğü’ne de, yeni atanan personelin şüphelilere sorulmak için hazırlanan soruları değiştirdiği yolunda bir ihbar yapılması üzerine gittiğimi ve sorulacak soruları kapalı zarf içinde mühürlü olarak teslim aldığımı, başıma gelebilecek en kötü şeyin ölüm olduğunu, görevim nedeniyle ölmem halinde de görev şehidi olacağım için bunun benim için şeref olacağını ifade ettim. Bu cevabımdan sonra çok zarar göreceğim tarafıma söylendi.

Daha sonra, kamuoyunda 2. yolsuzluk operasyonu olarak isimlendirilen dosyada, ilgili savcılarla görüşerek bu soruşturmaya müdahale etmem, işin farklı boyutlara kaydırılması konusunda yardımcı olmam gerektiği söylendi. Ben de, o soruşturmadan bilgimin olmadığını, soruşturmanın TMK 10. maddesi ile yetkili Başsavcı Vekilliği tarafından yürütüldüğünü belirttim.

SALDIRILAR HÂLÂ SÜRÜYOR

Bu görüşmeden bir gün sonra Sayın Başbakan tarafından şahsıma yönelik gerçek olmayan iddialar dile getirildi. Bazı basın yayın organları da bundan sonra, şahsıma yönelik yıpratma kampanyasına başladı ve halen bu saldırılar devam etmektedir. Bu konuda gönderdiğim tekzipler de yayımlanmamaktadır.”

ÖZÜR DİLEMEYİ KABUL ETMEYİNCE…

8 Ocak 2014’te bir basın açıklaması yapmıştınız. Bu açıklamanızdan, uğrayabileceğiniz baskıları tahmin ettiğiniz anlaşılıyor. Zira Başbakan adına geldiğini söyleyen 2 kişinin sözlerinden tehdit edildiğiniz izlenimine kapılmıştınız. Medyaya yansıdığı kadarıyla, o 2 kişi Kamu Başdenetçisi Nihat Ömeroğlu ve Yargıtay 13. Ceza Dairesi Başkanı İsmail Rüştü Cirit idi.

Ben açıklamamda hiçbir isim kullanmadım. 19 Aralık’ta, gözaltındaki şüphelilere sorulacak soruların değiştirilmek istendiğini öğrenince,  Savcı Celâl Bey’in talebi üzerine Emniyet Müdürlüğü’ne gittim. Döndüğümde beni daha önce ziyarete gelen yüksek yargı kökenli tanıdığım kişilerden biri vardı, ancak hiçbir talepte bulunmadı.

“BU İŞE BAŞBAKAN ÇOK SİNİRLENDİ”  

8 Ocak 2014 tarihindeki basın açıklamamda da belirttiğim gibi, 25 Aralık operasyonundan sonra, beni Bursa’ya görüşmek için bir otele çağırdılar. Emniyet’e niçin gittiğimi, bu işe Başbakan’ın çok sinirlendiğini, savcı Celâl Kara’nın görevden alınması gerektiğini ısrarla söylediler. Başbakan’ın bana çok kızdığını belirterek, ona bir mektup yazıp, olayları anlatmamı ve özür dilememi tavsiye ettiler. Ben kabul etmeyince, bu işten çok zarar göreceğim söylendi ve hemen ertesi günü Başbakan Erdoğan televizyonda da, “O savcı benim belediye başkanımdan iş takibi istemiş, yapmayınca da gözaltına aldırmış” şeklinde asılsız olan iddiaları dile getirdi. Hemen arkasından Dubai haberleri, iftira ve linç kampanyası arka arkaya medyada yer aldı. Birçok yazar da şahsımla ilgili asılsız yazılar ve tweetler atmaya başladı.

“SORUŞTURMAYI BİRAZ YUMUŞATAMAZ MIYIZ”

Sizi Bursa’ya çağıran 2 kişi, sizi tehdit etmiyor, belki de dikkatli olun diye sizi uyarıyordu.  Bursa’daki görüşmenin sonunda, ayrılırken söylenen sözlerin hangi amaçla sarf edildiğini tam olarak bilemiyorum. Ancak ben bu görüşmenin içeriğinden ve bana söylenen sözlerden, hemen ardından bana bir taarruzun başlamasından, Erdoğan’ın isteği ile gerçekleştiği izlenimini edindim. Son olarak “Bilal Erdoğan’ın soruşturmasını biraz yumuşatamaz mıyız­?” dediler. Ben de “O soruşturmalarla ilgim yok. Ona TMK savcılığında, 25 Aralık’tan sonra atanan hükümete yakın 3 savcı bakıyor” cevabını verdim. “Biz senin Adliye’deki ağırlığını biliyoruz ve gördük onun için sana söylüyoruz” diye ısrar ettiler. Bu konuşmaların ardından, otelden ayrıldım. Ertesi akşam şahsıma Başbakan Erdoğan tarafından adeta bir bombardıman başlatıldı ve bu giderek bir linç kampanyasına dönüştürüldü.

ZULM İLE ABAD OLANIN…

Bütün bu linç kampanyaları karşısında benim açtığım davalar takipsizlikle neticeleniyor, mağdur durumda olmama rağmen, Tayyip Erdoğan, sürekli dava açıyor. 8 Ocak 2014 basın açıklamamdan da –iftira attığım gerekçesiyle- şikâyetçi olmuşlar. Erdoğan’ın avukatı Ali Özkaya, HSYK’ya başvurmuş. HSYK savunmamı istedi. Geçmişte bir şiir okuduğu için, eski Türk Ceza Kanunu’nun meşhur 312’nci maddesinden 10 ay ceza alan ve hapis yatan bir kişinin, paylaşılan “Zulm ile abad olanın, sonu berbad olur” sözünden bile rahatsızlık hissedip, şikâyet etmesi karşısında daha ne söylenebilir ki!

ERGENEKON İNFAZ KARARI VERMİŞTİ

Ergenekon soruşturmasının başlarında örgüt tarafından ailem ve benim hakkımda infaz kararı verilmiş ve bir çete taşeron olarak görevlendirilmiş. Bir emniyet görevlisiyle konuşurken tesadüfen öğrendim.

Tehdit aldığınız için Erdoğan’ın size bir zırhlı koruma aracı tahsis ettiği söyleniyor. Bu doğru mu?

İNFAZ İÇİN TAŞERON ÇETEYE GÖREV

Benim hiç kimseden veya makamdan zırhlı araç verin diye bir isteğim veya başvurum olmadı. Ama Ergenekon soruşturmasının başlarında örgüt tarafından ailem ve benim hakkımda infaz kararı verilmiş ve bir çete taşeron olarak görevlendirilmiş. Benim bundan haberim yoktu o zaman. Aileme koruma istemem gerektiği söylenince tehdit mi var diye kuşkulandım ve istemek zorunda kaldım. İki ay sonra bir Emniyet görevlisi telefonda konuşurken bu meseleyi tesadüfen duydum ve tehdit olayından haberdar oldum. “Niye haberim yok” diye sorunca; Bakanlar Kurulu’nda “Savcı Öz’e haber vermeyin yoksa çekinebilir ve soruşturmayı bırakabilir” diye konuşulmuş, bu yüzden bana haber verilmemiş. Beni tanımadıkları belli oluyordu.

YOLDA SU KAYNATMIŞ  

Daha sonra da Beşiktaş Emniyet Müdürlüğü’nden bir amir geldi ve bir yazı getirdi. Orada, bulunduğum şartlar nedeniyle zırhlı araçla korunmamın zorunlu olduğu yazıyordu. Bu yazıyı Başsavcı Vekilimiz Turan Çolakkadı’ya götürdüm. O da Adalet Bakanlığı’na gönderdi. Bakanlık elinde bulunan kullanılamaz durumdaki zırhlı bir Ford Taunus marka aracı bana tahsis etti. Araba o kadar kötü durumdaydı ki Ankara’dan İstanbul’a gelirken Bolu Dağı’nı geçememiş ve arızalanmıştı. Tamiri için çok para gerekiyordu. Bana soruldu, “Tamir edilirse ben binerim sorun olmaz” dedim. Ama tamir için ödenek bulunamadı ve araba aylarca Adliye bahçesinde park edilmiş halde bekledi. Halen Adliye garajında duruyor olabilir.

Soruşturmanın başlamasından yaklaşık 1,5 yıl sonra İçişleri Bakanlığı bir zırhlı Mercedes tahsis edildiğini bildirdi. Aracın Erdoğan’ın daha önce kullandığı ve sonrasında Emniyet’e tahsis edilen bir araç olduğunu duydum.

YASAL ZORUNLULUK  

Yolsuzluk operasyonlarından sonra, koruma polislerinizi bile  aldılar. İfrat ve tefrit diyebilir miyiz?  

17 Aralık soruşturmasından sonra, önce korumalarım isteğim dışında değiştirildi; hemen ardından Emniyet’in koruma aracını geri çektiler. Bakanlığın aracı kaldı; bir süre sonra da koruma kararını kaldırıp o arabayı da geri çektiler. Danıştay’a dava açtım; yürütmeyi durdurma kararı aldık. Tekrar korumaları verdiler.

Danıştay kararında, “Takdire bağlı bir konu değil; ölene kadar yasal zorunluluk olması” gerekçesiyle İdare’nin itirazları reddediliyordu. Bunların tamamı, yolsuzluğa göz yummadığım ve siyasi otoriteye boyun eğmediğim için olmuştur. İlk başta verilmesi kanuni zorunluluk, ikinci durumda alınması ise tamamen intikam alma, yalnızlaştırılma ve korkutmaya yönelik bir aşırılıktır; hukuki olmadığı bellidir.  İlki de ifrat değil, kanuni zorunluluktur.

ÖZ’ÜN BASIN AÇIKLAMASI GAZETE MANŞETLERİNDE YER ALDI

25 Aralık operasyonundan sonra, Kamu Başdenetçisi Nihat Ömeroğlu ve Yargıtay 13. Ceza Dairesi Başkanı İsmail Rüştü Cirit, Zekeriya Öz’ü Bursa’ya davet etti. Başbakan’la arasını bulmaya çalıştılar. Zekeriya Öz, 17 Aralık dosyasının savcısı Celâl Kara’ya sahip çıktı; 25 Aralık dosyası için ise, yetkinin kendisinde olmadığını söyledi. Bir anlamda ipleri koparttı. Hemen ertesi gün, medyada çok ağır eleştirilerin hedefi haline geldi. Bunun üzerine, 8 Ocak 2014’te bir basın açıklaması yaparak, Başbakan tarafından tehdit edildiğini söyledi.

ZÖ

*****

Koskoca ülkeyi kaosa sürükleyeceklerini beklemiyordum

Zekeriya Öz 17 Aralık sürecini şöyle yorumladı: Demek ki üstü örtülmek istenen yolsuzluk o kadar büyük ki, bunu kapatmak için ülkeyi felâkete sürüklemekten bile geri durulmuyor. Ancak biz savcıyız; hukuku uygularız.

Bir suç işlendiğini öğrenince, kanundaki yetkilerimizle işin hakikatini araştırırız. Yaptığımız soruşturmaların siyasi sonuçları bizi ilgilendirmez…

Operasyon başlayınca hükümet polislerin büyük kısmını değiştirdi. Yerine gelenlerin ifadelere müdahale ettikleri, sorulmuş ve cevabı yazılmış soruları sildirmeye çalıştıkları bilgisi geldi. Aralarında “Bakan çocuklarına böyle soru sorulur mu” diye konuşuyorlarmış. Savcı Celal Kara ifade aldığı için emniyete ben gittim.

Zekeriya Öz, yolsuzlukları takip ederken, kendisi çok ağır iddiaların muhatabı haline geldi. Açtığı hakaret davaları, takipsizlikle neticeleniyor, tekzipleri gazetelerde yayınlanmıyor. Buna mukabil, yolsuzluk dosyaları örtbas edildi. Acaba, böyle bir vurgunu bekliyor muydu? N.I.

Röportaj: Nazlı ILICAK- BUGÜN GAZETESİ

17 Aralık operasyonundan sonra sizinle ilişkiye geçen sadece Bursa’da görüştüğünüz o iki kişi değildi. Hamdi Topçu’yu da Tayyip Erdoğan’ın aracı olarak yolladığını biliyoruz. Topçu’yu nasıl bu kadar iyi tanıyorsunuz?

GÖRÜŞMEK İSTİYORSA ADLİYEYE GELSİN

17 Aralık günü operasyon duyulduktan sonra, THY’ den sekreter arayıp Hamdi Topçu’nun benimle görüşmek istediğini iletti. Akşam birkaç kere daha aradılar. Ancak operasyon günü olduğu için, işlerimin yoğunluğu sebebiyle müsait zaman bulamadım; telefona bakamadım ve görüşemedik. Aynı gün Erdoğan’a yakın bir işadamı da birkaç kez sekreteri vasıtasıyla aradı; ben, niçin aradıklarını tahmin ettiğimden görüşmedim. Bunun üzerine, 17 ya da 18 Aralık’ta odama, Hamdi Topçu ile de iyi görüşen, eskiden beri tanıyıp sevdiğim ve değer verdiğim yüksek yargı kökenli iki kişi geldi. Onların soruşturmaya müdahale niteliğinde herhangi bir beyan ya da davranışları olmadı. Hukukçu olduklarından, olayları anlamaya çalışıyorlardı. Dosyada hangi delillerin ve suçlamaların bulunduğunu ayrıntılı biçimde anlattım.

18 Aralık’ta yine Hamdi Topçu birkaç kere aradı, görüşmek istedi. Ben de görüşmek istiyorsa adliyeye gelmesini söyledim. Fakat daha sonra Ankara’dan önemli misafirlerinin geldiği mazeretini beyan ederek, adliyeye gelmedi; o ziyaret gerçekleşmedi. Muhtemelen Hamdi Bey benimle görüşen o 2 hukukçudan bilgi almış ve dosyanın delillerinin güçlü olduğunu öğrenmiş olmalı. Daha sonra internette yayınlanan konuşmalarından, Hamdi Topçu’yu, Bilal Erdoğan vasıtasıyla Başbakan Erdoğan’ın yönlendirdiğini öğrendim.

25 ARALIK DOSYASIYLA ALAKAM OLMADI  

Hamdi Topçu’yu bir arkadaşım vasıtasıyla Ergenekon soruşturması sürecinde tanımıştım. Zamanla dostluğumuz ilerledi ve ailece görüşmelerimiz oldu. Kendisini çalışkan ve dürüst bir insan olarak tanıyorum. Ergenekon sürecinde veya diğer soruşturmalarda hiçbir talebi olmamıştır.

Bursa’da buluştuğunuz 2 kişinin Bilal Erdoğan’ın soruşturmasının yumuşatılmasını istediğini söylediniz. Aslında, bildiğim kadarıyla Bilal Erdoğan ile ilgili dinleme kararı alınmamıştı. Operasyon sonrası evinde de bir arama yapılmadı. Zaten, ona karşı oldukça nazik davranılmış gibi görünüyor.  

25 Aralık soruşturmasını ben de sizin gibi medyadan öğrendim ve hiçbir alâkam olmadı. Ama çıkan ses kayıtlarını sorduğumda, 25 Aralık dosyasından Bilal Erdoğan’ın dinlenmediğini öğrendim. Aslında soruşturma savcısının (Muammer Akkaş), Bilal Erdoğan hakkında, Başbakan Erdoğan’dan dolayı, olabildiğince ve hukukun izin verdiği çerçevede nezaketli davrandığını ve takdir hakkını bu yönde kullandığını düşünüyorum. Muhtemelen, bu nedenle de 25 Aralık’ta yaptırılmayan operasyonda bir çok kişi hakkında zorla getirme ve arama kararları verilmişken, Bilal Erdoğan hakkında sadece davetiye çıkarılması bunu doğruluyor. Ancak söylediğim gibi bunlar benim tahminlerim. Bu konuyu soruşturmayı yürüten savcıMuammer Akkaş Bey bilir.

Siz, dosyanın savcısı değildiniz; Başsavcı vekiliydiniz. Ama emniyete gitmeniz ve polislerle konuşmanız sizi ön plana çıkarttı. Niye gittiniz? Bu davranış sizce normal mi?

BAZI SORULAR BELLİ ÇEVRELERİ RAHATSIZ ETMİŞ Kİ…

Bizdeki ceza muhakemesi sisteminde soruşturmanın patronu savcıdır ve kolluk, işlemlerini savcının talimatıyla, onun adına yapar. Bu nedenle, bir savcının, yürüttüğü soruşturmayla ilgili olarak, gözaltındaki sanıkların bulunduğu Emniyet’e gitmesi çok normal ve kanuna, hukuka uygun. Hiçbir şey olmasa bile gözaltındaki şüphelilere nasıl davranıldığını denetlemek için bile gidebilir. Bir savcı, kendi adına ve emriyle soruşturmayı yürüten Emniyet’e neden gitmesin? Bu olay şöyle gerçekleşti:

Soruşturmanın başlamasını müteakip, hükümetin müdahalesiyle müdürler ve amirler ile polislerin büyük bir kısmı değiştirildi. Yerine atanan ve benzer soruşturmaları daha önce yapmamış olmaları nedeniyle çok tecrübesiz sayabileceğimiz amirler ve müdürlerin ifadelere müdahale ettiklerine, sorulmuş ve cevabı yazılmış soruları sildirmeye çalıştıklarına, polislere baskı yaptıklarına dair bilgiler geldi Emniyet’ten. Yani gözaltındaki şüphelilere sorulan soruların bazısı, belli çevreleri rahatsız etmiş ki, bu soruları ve cevapları ifade tutanaklarından çıkarmak istiyorlar. Bunu kimin istediğini siz de tahmin edersiniz. Kim bu soruşturmayı kapatmak istiyorsa o çevreler.

SORULARI DEĞİŞTİRMEK İSTİYORLAR

Savcı Celâl Kara’ya polisler bilgi verince, o da beni aradı ve kendisinin ifade aldığını, bunun açıkça soruşturmaya müdahale olduğu için çok kızdığını ama ifade alması sebebiyle Emniyet’e gidemeyeceğini bana söyledi. Ben de, çıkmak üzereydim; Emniyet’e gidip iddialar doğru mu bir bakayım dedim. Emniyet’te birkaç memur ve amir bana aynı şeyleri, yani gözaltındaki şüphelilere sorulacak soruların değiştirilmek istendiğini söyleyince, müdahalenin önlenmesi için yeni atanan müdürler ve amirleri topladım. Aralarında “Bakan çocuğuna böyle soru sorulur mu” diye konuşuyorlarmış. Adli yönden onların amirleri sıfatını taşıdığımdan dolayı, soruşturmalara müdahale etmenin suç olduğunu, bu tarzda baskı yapmalarını hukuken uygun bulmadığımı anlattım. Aslında bu uyarım kendilerinin de yararınadır çünkü suç işlemelerini önledim.
DELİLLERİN KARARTILMASI ÖNLENİNCE…

Şüphelilere sorulmak üzere hazırlanmış soruların tamamının ilk haliyle Word olarak CD’ye aktarılıp, tarafıma, savcı Celâl Kara’ya iletilmek üzere verilmesini istedim. Bir süre sonra soruları CD’ye aktarmışlar ve bana kapalı zarf içinde getirdiler. Ben de bana teslim edilen zarfları tutanakla Celâl Kara’ya verdim. Bu müdahalem, soruşturmanın delillerinin karartılmaması adına çok önemli ve hayati bir müdahaledir. Zaten o nedenle malum çevre çok tepki gösteriyor buna.

DUBAİ GEZİSİNİ AĞAOĞLU’NUN FİNANSE ETTİĞİ YALAN VE İFTİRADIR

ZÖ1Hedefte olduğunuz için hakkınızda çok sayıda iddia dile getirildi. Bunlardan biri Dubai seyahati idi. Dubai seyahatine Ali Ağaoğlu’nun davetlisi olarak mı gittiniz?

Bursa’daki arabulucuların teklifini kabul etmeyince, ertesi gün aleyhimde linç kampanyası başlatıldı. Dubai iddiası da bunlardan biriydi. Dubai’ye yaptığım geziyi Ali Ağaoğlu’nun finanse ettiği hususu tamamen yalan ve iftiradan ibarettir.

BİLETİ KENDİM ALDIM PARAYI ELDEN VERDİM  

HSYK, Dubai ile ilgili soruşturma açmıştı. Savunmamın internette yayınlandığını duydum. Oradan bakabilirsiniz. Sahte delil ve belgeler, devletin güvenliği için oluşturulan bir kurum tarafından, bir kişinin organizesiyle, medyaya servis edildi. Yayınlanan faturaların hiçbirinde adım geçmemektedir. 3 günlük tatil için 6 günlük düzmece faturaları temin edip basına servis ettiler. Biletimi kendi paramla aldım. Otel parasını da, elden Halil İbrahim Demirhan’a verdim. Eğer Ağaoğlu beni davet etmiş olsaydı, biletimi de herhalde o alırdı öyle değil mi? Tamamı yalan ve düzmecedir.

O KİŞİ ERDOĞAN’IN YEĞENİYLE İLİŞKİLİ  

Olaya, Ali Demirhan’ın etkili ve yetkili kişilere yaranmak için müdahil olduğunu sanıyorum. Ali Demirhan, benim bir süredir tanıdığım ve samimi olduğum Halil İbrahim Demirhan’ın kardeşiymiş. Ben Ali Demirhan’ı tanımıyorum ve hiç görmedim. Ama internete düşen telefon konuşmalarında, Tayyip Erdoğan’ın yeğeni Ali Erdoğan ile pek de düzgün olmayan bir ilişkisi olduğu anlaşılıyordu. Ali Demirhan, Ali Ağaoğlu’nun ofisine gelen arkadaşlarıma, telefonunu göstererek “Bak Hakan Fidan aradı; bak müsteşar arıyor; devleti karşımıza mı alalım” demiş. Bu sözleriyle, Dubai iftirasıyla ilgili olan kişileri anlatmış oldu. Arkadaşlarım, Ağağolu’na “Yaptığın ayıp değil mi” diye sorunca, Ali Demirhan da, onlara, olayın, kendi iradeleri dışında, yapılan baskılarla geliştiğini itiraf etmiş.

ZÖ2
17 ve 25 Aralık dosyalarının kapatılması için, Zekeriya Öz’e aracılar geldi. Öz, olumlu cevap vermeyince, aleyhte kampanya başladı. Özellikle Dubai seyahati Ali Ağaoğlu tarafından finanse edildiği ileri sürülerek gündeme getirildi.

AÇIĞA ALINMADAN ÖN HAZIRLIK  

Yine aynı Ali Demirhan, ben açığa alınmadan önce, TV kanallarına çıkarak, 17-25 Aralık’ta hükümete darbe yapıldığını, Erdoğan’a sahip çıkılması gerektiğini söyledi. Benim birçok işadamından tehditle para sızdırdığım ve insanları haraca bağladığım gibi yalanlarla kamuoyu oluşturmaya çalıştı. Açığa alınmadan, böylece bir ön hazırlık yapıldığını anladım. Zaten 5 gün sonra da HSYK’nın kararı medyada yer aldı.

‘İN’E TAKİPSİZLİK İÇİN İLGİNÇ GEREKÇE

Zekeriya Öz, kendisine yönelik hakaretlerin takipsizlik kararıyla sonuçlanmasından şikâyet ediyor. Açtığı yüzlerce davaya, hukuki olmayan gerekçelerle takipsizlik kararı verilmiş. Birkaç örnek:

KÜÇÜK GİZLİ BİR ODA

…Müşteki vekilince, müştekiye, “Adliyede ini” olduğu şeklinde beyanla hakarette bulunulduğu iddia edilmiştir… Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, in kelimesinin anlamı, “Yaban hayvanlarının kendilerine yuva edindikleri kovuk, mağara, dar ve karanlık yer” olarak açıklanmıştır. Suç tarihinden önce TC Başbakanı tarafından hükümeti yıkmaya yönelik darbe girişimi olarak ifade edilen ve terör grubu olarak adlandırılan bir yapının üzerine gidileceği ifade edilmiş ve bu yapının “inlerine girileceği” sözü sarf edilmiştir.

Bu durum, toplumun bilgisi dahilindedir. İnternet sitesindeki yazının bütünü dikkate alındığında, adliye içerisinde müşteki Zekeriya Öz’ün kullanımında olan “küçük gizli bir odadan” bahsedilmekte, gerek Başbakan’ın daha önceden sarf ettiği, gerekse manşet altındaki yazı içeriğinin bütünü dikkate alındığında “görünür gerçekliğe uygun, abartılı da olsa bir bilgi (olgu) olduğu” anlaşılmaktadır. Şikâyete konu olayda “in” kelimesinin yabani hayvan barınağı anlamında değil, mecazen gizlenen yer, saklanılan yer anlamında, ağır, çarpıcı, sert ve dikkat çekici bir üslûp ile, ancak hakaret ve sövme kastı içermeyecek şekilde kullanıldığı kanaatine varılmıştır.

YAPTIĞIMIZ SORUŞTURMALARIN HUKUKİ SONUÇLARI BİZİM İÇİN ÖNEMLİ

ZÖ3

Yargıya bu ölçüde bir müdahale olabileceğini hesaplamış mıydınız? Mutlaka bir tepki bekliyordunuz ama vurgun yediniz. Böyle bir vurguna hazırlıklı mıydınız?

Soruşturmayı engelleme adına bazı girişimler olabileceğini tahmin ediyordum. Ancak koskoca bir ülkeyi kaosa sürükleyecek hamleler yapılacağını açıkçası beklemiyordum. Bu soruşturmanın üzerinde bu ölçüde spekülasyonu ve anayasal düzeni altüst edecek yeni yasal düzenlemelere gidileceğini tahmin edememiştim. Bu durum hukuk devletini ağır şekilde zedelemiştir.

YOLSUZLUKLAR DEVAM EDİP GİDECEKTİ  

Aslında hukuka ve ülkeye vurulan darbenin büyüklüğü, kapatılmak istenen yolsuzluğun büyüklüğünü de gözler önüne seriyor.
Demek ki üstü örtülmek istenen yolsuzluk ve usulsüzlükler o kadar büyük ki, bunu kapatmak için ülkeyi felâkete sürüklemekten bile geri durulmuyor. Ancak bizsavcıyız; hukuku uygularız. Bir suç işlendiğini öğrenince, kanunda yazılı yetkileri kullanarak işin hakikatini araştırırız. Bizim görevimiz bu. Yaptığımız soruşturmaların siyasi sonuçları bizi ilgilendirmez; hukuki sonuçlar bizim için önemli.

Şimdi gözlerinizi kapatın ve şöyle düşünün: 17 Aralık soruşturması gerçekleşmeseydi, hiç kimse bu yolsuzluklar ve usulsüzlüklerden haberdar olmayacaktı. Ama yolsuzluk ve usulsüzlükler devam edip gidecekti. Biz de insanların gerçek yüzünü göremeyecektik; demokrat ve hukuka bağlı sandığımız insanların, kuzu postuna bürünmüş kurt olduğunu belki de hiç anlamayacaktık.

19 Aralık 2013’te, Zekeriya Öz, şüphelilere sorulacak soruların değiştirilmesini önlemek amacıyla İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne gitmişti.

DUBAİ İÇİN DİNLENMESİ GEREKEN İSİMLER DİNLENMEDİ

Zekeriya Öz’ün HSYK’ya verdiği savunmadan bazı bölümler (T24 sitesinden alınmıştır):

ZÖ4“…Müvekkilimizin gerçekleştirmiş olduğu Dubai seyahati Halil İbrahim Demirhan tarafından organize edilmiştir. Yayın grubunda çıkan sözde belgeler de, ödemenin Halil İbrahim Demirhan ve İdris Demirhan tarafından yapıldığını göstermektedir. Müfettişlerin, Halil ve İdris Demirhan’ı dinlemesi gerekirken, dinlememişler, müvekkilimizin isminin yazılı olduğu sözde faturanın gerçeğini araştırmamışlardır…

Halil İbrahim Demirhan ile müvekkilimizin 5 yıl öncesine dayanan bir yakın arkadaşlığı söz konusudur. Demirhan, Ali Ağaoğlu’nun Dubai’de maaşlı çalışanı değildir. Birçok Arap yatırımcının danışmanlığını yapmaktadır. Bu çerçevede komisyon almaktadır. Halil İbrahim Demirhan’ın Ali Ağaoğlu’ndan 18 milyon dolar komisyon alacağı bulunmaktadır. Bugüne kadar Ağaoğlu adına 800-900 milyon dolarlık daire satışı gerçekleştirmiş, karşısında sadece masraflarını alabilmiştir…

Halil İbrahim Demirhan’ın müvekkilimizi işyerinde ziyarete geldiği sırada, müvekkilim, konuşma arasında, bir meslektaşı ile birlikte bayram tatilinde Dubai’ye gezmek için gideceklerini söylemiştir. Halil İbrahim Demirhan, uygun fiyatlı otel bulma konusunda yardımcı olabileceğini belirtmiştir. Müvekkilimiz ve yanında bulunan meslektaşı bilet arayışına girmiş, uygun fiyatlı bilet temin etmeleri üzerine, Halil İbrahim Demirhan’ı çağırıp konuyu kendisine iletmişlerdir.

UÇAK BİLETİNİ MÜVEKKİLİMİZ ALDI

Bu sırada, Halil İbrahim, Dubai’de bulunan kardeşi İdris Demirhan’ı arayıp biletler üzerinden bakarak müvekkilimizin gideceği ve geleceği tarihleri not ettirmiştir. İdris Demirhan, daha sonra, 17 Ekim 2013 ve 20 Ekim 2013 tarihleri için rezervasyon yaptırmış, ücretinin müvekkilimiz için 4.250 dolar tuttuğunu söylemesi üzerine, 02.10.2013 tarihinde para Ziraat Bankası İstanbul Adalet Sarayı Şubesi’nden çekilerek, kendisine, elden, o günkü kura karşılık 8.700 TL ödeme yapılmıştır. Uçak bileti de müvekkilimiz tarafından AN-KA Turizm Ltd. Şirketinden alınmıştır…

Müvekkilimizin Dubai gezisi Halil İbrahim Demirhan tarafından, ücreti mukabilinde organize edilmiştir. Halil İbrahim Demirhan müvekkilimizden 8.700 TL elden para almış ve 3 gecelik gezi için yeterli olduğunu söylemiştir. Aynı gün müvekkilimizin meslektaşı tarafından kendi payına düşen gezi masrafı da, elden, Halil İbrahim Demirhan’a odasında teslim edilmiş, yapılan bu teslimatlar güven ve dostluk esasına dayandığından kendisinden belge talep edilmemiştir…”

İNDİREGANDİCİ SÖZÜ HUKUKA AYKIRI DEĞİLMİŞ

ZÖ5

http://www.aktuel.com.tr/gundem/2014/08/07/indiragandici-zek-gazeteciye-saldirdi link ve “İndiregandici Zek gazeteciye saldırdı” başlıklı yayın ile müvekkili hakkında “İndiregandici” şeklinde ağır hakaretlere yer verildiğini, hiçbir şekilde haber verme niteliği taşımayan, yalnızca hakaret etmek, itibarsızlaştırmak ve tahrik etmek amacıyla haberin yapıldığını, müvekkilinin onur, şeref, haysiyet ve kişilik haklarına açık bir şekilde saldırıda bulunulduğunu, şikâyete konu yayında müvekkili hakkında “indiregandici” ifadesinin kullanılmış olduğunu, bu ifadenin aşağılayıcı bir sıfat izafe ettiğini, “indiregandici” ifadesinin argoda “çalan, rüşvetçi” anlamına geldiğini, haber verme ve eleştirme niteliğine haiz olmayan bu isnadın insan haklarına aykırılık teşkil ettiğini ve kişilik haklarına saldırı olarak gerçekleştiğini ileri sürerek şikâyette bulunduğu… Soruşturma konusu haberin yayımlandığı tarih ve öncesinde, haberde belirtilen soruşturmaya ilişkin çok sayıda bilginin medyada yayınlanmış olduğu ve olayın kamuoyu tarafından zaten bilindiği, bu açıdan daha önce yazılı, görsel ve işitsel yayın yoluyla veya kitle iletişim araçları ile yayınlanması nedeniyle, kamuoyuna yansımış olan ve toplumsal ilgiyi çeken, gündemde ve güncel olup bu şekilde kamuoyunun bildiği, olay ve iddiaların benzer şekilde yeniden yayınlanmasında hukuka aykırılık unsurunun bulunmadığı…

YARIN: Zekeriya Öz, “Ergenekon davasının niçin bir torba dava gibi kullanıldığı?” sorusuna cevap veriyor.

****

Ünlü gazeteciyi Ergenekon’a ekle dediler…

AK Parti hükümetine muhalif olan ve eleştirel yazılar yazan ünlü bir gazetecinin, ısrarla soruşturma kapsamına alınmak istendiğini fark ettim. Delil olmadığı için her defasında bu gazeteciyi soruşturmaya dahil etmedim. Polislere sorunca çok üst düzeyden baskılar olduğunu öğrendim.

Gezi olaylarına benim nezaret etmemi isteyen bakan yardımcısına “Hükümetin isteğini hemen yapan savcıları varmış onlara söyleyin” cevabını verdim. “Hepiniz hükümetin savcısı değil misiniz” deyince “Ben hep devletin savcısı oldum. Hiçbir hükümetin savcısı olmadım” diyerek teklifi reddettim.

Zekeriya Öz’ü bulmuşken, Ergenekon davalarını konuşmadan olmazdı. Ama kendisi, dava sürdüğü için teferruata girmek istemedi. İsmi gibi kısa ve öz konuşmayı tercih etti. N.I.

Röportaj: Nazlı ILICAK- BUGÜN GAZETESİ

Sizi, önce Ergenekon’un savcısı olarak tanıdık. Acımasız ve tavizsiz olduğunuz söyleniyordu. Hangi düşüncelerle bu davayı bu kadar sahiplendiniz?

Günlük hayatta da, mesleğimi icra ederken de, hiçbir zaman acımasız ve tavizsiz olmadım. Soruşturmasını yaptığım hiçbir dosyada, taraflara kötü davranmadım. O nedenle bu yakıştırmanın doğru olmadığını düşünüyorum.

Ergenekon soruşturmasında elde edilen delillerin mahiyetini ve gücünü görünce, maddi gerçeğe ulaşabilme niyetiyle hukuken gidebildiğim kadar gitmeye çalıştım. Aslında bütün savcılar dosyaların sahipleridir ama bazen iş çokluğundan ya da başka nedenlerle dosyalara öz evlât ya da üvey evlât gibi yaklaşılabiliyor.

Ergenekon bir torba gibi kullanıldı; birbiriyle ilgisiz kişilerin aynı torbaya atıldığı iddia edildi.

Ergenekon davasında verilen karar henüz kesinleşmediği için, bu konuda konuşmayı doğru bulmuyorum. Ancak bu davanın tam olarak anlaşılamadığını düşünüyorum.

HÜKÜMETİN DEĞİL DEVLETİN SAVCISIYIM

Size telkin ya da baskı yapıldı mı?

Gezi olayları sırasında, önceden ailece görüştüğüm bir  bakan yardımcısı beni aradı. “Başsavcım bu olaylara siz nezaret etseniz” dedi. Ben de,“Hükümetin isteğini hemen yapan savcıları varmış onlara söyleyin, benim görev alanım belli” cevabını verdim. “Hepiniz hükümetin savcısı değil misiniz” diye sorunca “Ben hep Devlet’in savcısı oldum. Hiçbir hükümetin savcısı olmadım. Hem benim yetki alanım dışındaki olaylar” diyerek bu teklifi reddettim. Bunu, genel tavrımı anlatmak için size naklediyorum.

Zekeriya Öz’ün Ergenekon dosyasından alınması, birçok gazetede manşet oldu.

YÜRÜTME ORGANININ MÜDAHALE GİRİŞİMİ OLDU

Ergenekon soruşturmasında da Yürütme Organı’nın, çeşitli kademelerinde müdahale girişimleri ve bana iletilen istekler oldu ancak hiçbirisini kesinlikle yerine getirmedim. Hatta dosya, bu nedenle elimden alınmak bile istendi. Bir tanesini örnek olarak verebilirim: AK Parti hükümetine muhalif olan ve eleştirel yazılar yazan ünlü bir gazetecinin, ısrarla soruşturma kapsamına alınmak istendiğini fark ettim. Herhangi bir delil olmadığı için her defasında bu gazeteciyi soruşturmaya dahil etmedim. Ancak bu konudaki ısrarı fark edip polislere sorunca, gazetecinin soruşturmaya dahil edilip tutuklanması konusunda çok üst düzeyden gelen baskılar ve talimatlar olduğunu öğrendim.

ÇÖLAŞAN ÖRGÜTSEL İRTİBAT GÖRÜLMEDİĞİ İÇİN SORUŞTURMAYA DAHİL EDİLMEDİ

İsmini vermediğiniz kişi Emin Çölaşan olabilir mi? Zira Çölaşan, “Başbakan beni dinletti” diye yazmıştı.

Şüphe üzerine dinlemeye alınmış, örgütsel bir irtibatı görülmediği için soruşturmaya dahil edilmemiştir. Ben hiçbir kişiden ya da makamdan ne bu soruşturmada ne de başka bir soruşturmada talimat alarak hareket ettim. Bilgime ve vicdanıma göre, neyi doğru olarak gördüysem öyle davrandım. Çok kısıtlı imkânlarla yürüttüğüm bu soruşturmada, varsa hukuki hatalar onlar, kasıttan ziyade hukuki takdir hataları olabilir. Kimseyi de bilerek mağdur etmek istemedim.

SİYASİ İRADE DESTEKLEMİYORSA YOL ALINMAZ

O tarihte Erdoğan Ergenekon davalarını destekliyor muydu?

Hem hükümet,  hem de hükümetin başı olarak Başbakan Erdoğan destekliyordu. Bu kadar büyük bir soruşturmanın siyasi iradenin desteği olmadan yürümesi mümkün değil. Bunun en güzel örneği, 17 Aralık yolsuzluk operasyonunun nasıl engellendiği ve kapatıldığıdır. Siyasi iradenin desteklemediği böyle bir soruşturmada yol alma imkânı yoktur. Hele hele İdare’den bağımsız ve adliyeye bağlı bir adli kolluğun olmadığı ülkemizde bu mümkün değil. Kolluğa siz emir veriyorsunuz, Yürütme “Yapma” deyince verdiğiniz emir yerine
getiriliyor mu? Hayır.

Başbakan, “Ergenekon savcısıyım” dediğine göre, herhalde aranızda bir rekabet vardı!!!

Onun bu ifadesi, o zaman beni çok rahatsız etmişti. Talihsiz bir açıklamadır. O makamda olan bir kişinin kullanmaması gereken bir ifadeydi. Keşke söylenmeseydi. Ancak, bu sahiplenme tavrından dolayı, hem Erdoğan, hem de partisi, Ergenekon davasından çok
istifade etti.

HUKUKİ KAZANIMLAR KAYBEDİLDİ

Oda TV operasyonundan (14 Şubat 2011) bir süre sonra, Ergenekonsavcılığından alınıp, Başsavcı vekili yapıldınız. Sizce bu bir tenzil-i rütbe miydi? Sebebi neydi? Ahmet Şık ve Nedim Şener’in soruşturma kapsamına alınması mı bunda rol oynadı?

Oda TV davası henüz karara bağlanmayan bir dava.  Bu konuda şimdi konuşmam, yargılanan kişilerin hukuki durumlarını etkileyebilir.

PASİFEZE ETME TAKTİĞİ

Ergenekon soruşturmasından alınarak, Başsavcı vekilliğine getirilmem son yıllarda yargıda çok sık uygulanan bir pasifize etme taktiğidir. Aynı şeyi 17/25 Aralık soruşturmasından sonra, İstanbul Başsavcısı Turan Çolakkadı’ya da yaptılar. Görünüşte daha üst ama pasif bir görev olan Bölge Adliye Mahkemeleri Başsavcılığı’na getirildiler. Henüz kurulmayan bir mahkemeye Başsavcı yaptılar. Bunun neden yapıldığını konuyu yakından takip edenler biliyor. Belki ileride daha uygun bir zaman ve zeminde bu konu üzerinde de çok konuşmak gerekecek.

Tayyip Erdoğan’ı uzun süredir tanıyor musunuz? Adının yolsuzlukiddialarına bulaşmasına şaşırdınız mı?

Kendisini bizzat tanıyorum; çeşitli ortamlarda yüz yüze görüşmelerimiz oldu ama şimdi ayrıntıları anlatmak istemiyorum. Bir hukukçu olarak, AB uyum sürecinde çıkarılan kanunlar ve gösterilen çabalar nedeniyle, tabii ki Erdoğan’a sempatim vardı. Ancak son yıllarda, ülkenin AB yolundan çıkmasına yol açacak adımlar attı; hukuki kazanımlar kaybedildi. Bunları tasvip etmem mümkün değil. Erdoğan’ın adının yolsuzluk iddialarına karışmasına kim şaşırmadı ki ben de şaşırmayayım. 17/25 Aralık süreci, aslında bazı kişileri tanıma adına benim için de çok faydalı oldu diyebilirim. Koca koca insanların, çok küçük şeyler için, koca bir ülkenin kaderini hiç düşünmeden nasıl etkilediğini görüyoruz.

GÜVENLİK ŞİRKETLERİYLE İSTİHBARAT TOPLADILAR

Demek Can Dündar, Ergenekon kitabında, 10 yıl önce bu yapıyı Memduh Ünlütürk’ten (Erol Mütercimler’den) naklen anlatmaya çalışmış. Dolayısıyla siz, birbiriyle irtibatlı görünmeyen kişilerin neden Ergenekon davasına dahil edildiğini, bu örneği de vererek izah ettiniz.

Meselâ, Hurşit Tolon, niçin Akın Birdal suikastının faili Semih Tufan Gülaltay’la defalarca görüşüyor? Bir orgeneralin, bir mafya lideriyle ne ilişkisi olabilir?Ergenekon’un sivil ayağı ayrı, asker ayağı ayrı… Meselâ aramalarda, Muzaffer Tekin’den ve Oktay Yıldırım’dan (Oktay Yıldırım, Ümraniye’deki bombalarla ilgili kişi) “Ergenekon Lobi” diye bir belge çıktı. Bu belgede, birçok hususun yanı sıra,  sivil toplum örgütlerinin tek bir çatı altında toplanması, güvenlik şirketleri kurdurulması öngörülüyordu. Veli Küçük’ün kaç tane güvenlik şirketi var! İstihbarat, zamanımızın en büyük sermayesidir. Güvenlik şirketleri vasıtasıyla, her yerden, büyük müesseselerden, sitelerden, eğlence mekânlarından haber alınabilir. Veli Küçük’te  de, “Ergenekon, Analiz ve Yeniden Yapılanma” belgesi dahil olmak üzere, 36 dokümana ulaştık. Bunların bazıları son derece gizli belgelerdi. Meselâ aralarında “Panzehir” adını taşıyan PKK ile ilgili bir kurmay yazısı mevcuttu. O yazı, Öcalan’ın 1999’da yakalanması üzerine kaleme alınmıştı. Söz konusu yazıda, PKK yönetim kadrolarının tasfiye edilerek yerlerine Türk Silâhlı Kuvvetlerinden seçilecek olan genç, donanımlı ve uygun subayların atanması öngörülüyordu. “Böylece Pentagon merkezli, AB destekli PKK terör örgütü tümüyle dış güç odaklarının kontrol ve yönetiminden andırılmış olacaktır” deniliyordu.

HER ŞEYİN ÜSTÜNDE BİR ÖRGÜT

Can Dündar’ın Ergenekon isimli kitabında, Erol Mütercimler’den naklenErgenekon şöyle anlatılıyor: “Memduh Ünlütürk Paşa, kendisinin de buErgenekon’un içinde olduğunu söyledi ve dedi ki: ‘Ergenekon, Genelkurmay’ın da, hükümetlerin de, bürokrasinin de, her şeyin üstünde bir örgüttür. Yasayla filan kurulmamıştır. 27 Mayıs darbesinden sonra CIA, Pentagon tarafından kurdurtulmuş. Ergenekon’un içinde insanlar, buraya hizmet ederler. Ama vatana ihanet olsun diye değil. Vatanı kurtarıyoruz, vatana hizmet ediyoruz, yararımız dokunuyor düşüncesiyle bu örgüt içinde yer almışlardır. Özellikle Amerika’da kontrgerilla eğitimi görmüş olan, bu kurslardan geçen generallerin bir bölümü, geri geldiğinde bu kontrgerilla içinde yer alır.’ Sonuçta ben daha başka insanlardan araştırdığımda Ergenekon’da şunu gördüm: Bunun içinde subaylar var, Emniyetçiler var, profesörler var, gazeteciler, işadamları, hatta sıradan insanlar var.”

ERGENEKON ÇOK ORGANİZE VE KARMAŞIK BİR YAPI

Kısaca Ergenekon nedir?

İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilen karar şu anda temyiz aşamasında; yani henüz kesinleşmedi. Benim burada kesinleşmeyen bir davaya ilişkin yapacağım açıklamalar, sanıkların hukuki durumlarını etkileyebilir. Karar kesinleşinceye kadar ayrıntılı konuşmayı doğru bulmuyorum. Bu konular bütün teferruatıyla İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararının başlangıç bölümünde var.

ÇIKAR AMAÇLI SUÇ ÖRGÜTLERİNİ KAPSIYOR

Sadece şu kadar söyleyebilirim: Çok organize ve karmaşık bir yapı. Medya, sivil toplum kuruluşları, hatta çıkar amaçlı suç örgütlerini kapsıyor. Toplumun bütün ünitelerine hükmetmek ve bütün gücü kontrol etmek isteyen bir yapı Ergenekon.

Can Dündar’ın Celâl Kazdağlı ile birlikte kaleme aldığı “Ergenekon Devlet İçinde Devlet” isimli bir kitabı var. O kitap, 1990’lı yılların sonunda yazılmış. Ergenekondavası filan ortada yok. Ama, Ergenekon ismiyle kitapta yer alıyor. Tümgeneral Memduh Ünlütürk, Erol Mütercimler’e, Ergenekon adlı bir üst örgütten söz etmiş. Ünlütürk, 12 Mart döneminde işkence yapıldığı ileri sürülen Ziverbey Köşkü’nün komutanı.

NE DEDİLER?

Oda TV operasyonundan bir süre sonra Zekeriya Öz,Ergenekon soruşturmasından alındı. O güne kadar yaptığı hizmetler dolayısıyla, Ergenekondavasına önem veren çok sayıda kalem, ondan övgüyle söz etti:

CESARETİYLE ANILACAK…

Ali Bayramoğlu: “Zekeriya Öz, Türk hukuk tarihine cesaretiyle ve attığı adımlarla geçen, demokratikleşme sürecinde katkıları her zaman anılacak bir isimdir.”
(31 Mart 2011)

HUKUK YOLUNDA YÜRÜDÜ

Cengiz Çandar: “Hukukun parmaklarını derin devlete geçirdiği, dokunulmazlara dokunmaya cesaret ettiği ve azimle tuttuğu hukuk yolunda yürüdüğü için,Zekeriya Öz’e teşekkür
borçluyuz” (2 Nisan 2011)

ZEKERİYA ÖZ BİR KAHRAMAN

Şamil Tayyar: “Bana göre Zekeriya Öz bir kahramandır. Demokrasilerde kahramanlara çok fazla ihtiyaç duyulmaz ama, Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerde zaman zaman kahramanlar ortaya çıkar. Zekeriya Öz, tarihi bir misyon üstlenmiş ve yerine getirmiştir. Eğer Zekeriya Öz ve o soruşturmadaki birkaç savcı olmasaydı, Ergenekon soruşturması bu aşamaya gelmeyebilirdi.” (5 Nisan 2011/TVNet televizyon programı)

ÖZ VE İSMİ ANILMAYAN DİĞER KAHRAMANLAR

Rasim Ozan Kütahyalı: “Hem Zekeriya Öz, hem de Ali Fuat Yılmazer, hem de bu süreçte ismi anılmayan diğer kahramanlar, 2007’den itibaren büyük, çok büyük, çok çok çok büyük bir işe giriştiler. Öz ve Yılmazer, konumları dolayısıyla da, ‘işin başı’ olarak görülen ve en çok saldırılan 2 isimdi. Şu an ikisi de görevden el çektirildiler, pasifize edildiler.” (6 Nisan 2011)

YÜREKLİ BİR SAVCI O

Abdülkadir Selvi: “Türkiye’nin darbecileri kulağından tutup, yargının karşısına çıkarma sürecindeki en önemli isimlerinden biri savcı Zekeriya Öz. Ergenekonoperasyonunu yapma cesareti gösteren yürekli bir savcı o. HSYK tarafındanErgenekon savcılığından alınarak, İstanbul Başsavcı vekilliğine getirilmesi elbette ki tartışma konusu olacak. Çünkü o sıradan bir isim değil. İtalya’da Gladyo operasyonunu gerçekleştiren savcı, Felice Casson neyse, Türkiye’de Zekeriya Öz o. İtalya’da temiz eller operasyonunu yürüten savcı Di Pietro neyse, savcıZekeriya Öz de o.” (31 Mart 2011)

ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYDU

Yıldıray Oğur: “4 yıl ince elini taşın altına sokan, böylece işini yapıp evine gitme konforunu bozan bir savcı tüm bunlardan daha iyi bir vedayı hak ediyordu.  Dokunanı yakan şeye elini uzatacak başka savcılar için…” (31 Mart 2011)

YARIN: İlker Başbuğ ve Aziz Yıldırım dosyaları…

****

25 Aralık’ı engelleyen güç istese Başbuğ’u tutuklatmazdı…

İnternet andıcı davasında, sanık askerler İlker Başbuğ’u suçlamasalardı, Başbuğ dosyaya girmezdi. 25 Aralık soruşturmasını durduran güç, isteseydi İlker Başbuğ’un tutuklanmasını engelleyemez miydi?

Yaptıklarımdan pişman değilim. Çok huzurluyum. Milletin verdiği yetkiyi, kendileri, aile çevreleri ve yakınları için yolsuzluk amacıyla kullananlar pişman olmalı, utanmalı ve tarih huzurunda milletten özür dilemeli. Zekeriya Öz, İlker Başbuğ’un niçin tutuklandığını, arkadaşı olmasına rağmen teknik takibi neden Aziz Yıldırım’dan gizlediğini anlattı. Türkiye’de herkes gibi yargı mensuplarının da gözünün korkutulduğunu, hukukun büyük darbe yediğini söyledi.

Nazlı ILICAK- BUGÜN GAZETESİ

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanmasını Tayyip Erdoğan mı istedi?   

İlker Başbuğ’un Erdoğan’ın talimatı ya da isteği sonucunda tutuklandığını sanmıyorum. Yani kanun, hukuk neyi emretmişse öyle hareket edildi; kişilerin isteğine göre değil. Başbuğ’un tutuklanması konusunda Erdoğan’ın ısrarlı bir isteği olduğunu duydum ama, bu istek bana yapılmadı. Doğrusunu ilgilisi bilir. İlker Başbuğ soruşturmasını ben yürütmedim. İnternet andıcı olarak bilinen soruşturmanın başlangıcında, Başbuğ’un kendisinin dosyada olmadığını, hatta bu konuda açılan davada kendisinin sanık sıfatını taşımadığını biliyorum. Yargılama aşamasında, sanık pozisyonundaki asker kişilerin beyanları ve İlker Başbuğ’u suçlamaları üzerine, mahkeme suç duyurusunda bulundu ve o zaman İlker Başbuğ soruşturma kapsamına alındı. Yani süreç tamamen hukuki olarak, doğal yolunda ilerledi. Eğer internet andıcı olarak bilinen dosyada asker sanıklar İlker Başbuğ’u suçlayan beyanlarda bulunmasalardı, Başbuğ soruşturma kapsamına bile girmezdi.

a1SORUNUN CEVABI BURADA GİZLİ

Size şunu sormak isterim: 25 Aralık soruşturmasında, işadamlarının mahkeme kararına rağmen gözaltına alınmasını engelleyen ve soruşturmayı durduran bir güç, isteseydi İlker Başbuğ’un tutuklanmasını engelleyemez miydi? Bence sorduğunuz sorunun cevabı burada gizli.

İKTİDARA YAKIN KALEMLERE GÖRE: DEMOKRASİNİN ZAFERİ

İlker Başbuğ’un tutuklanması, iktidara yakın kalemler tarafından “demokrasinin zaferi” olarak değerlendirilmişti. Bugün, “Cemaatçi polis ve yargı mensuplarının işi” diye nitelendirilen o süreç, o tarihte alkışlanıyordu. İşte Nagehan Alçı’nın “Sivilleşmenin zaferi” başlıklı yazısı:

“Bugün, yani 6 Ocak 2012 Türkiye için bir milat. Bugün bu ülkede ilk kez eski bir genelkurmay başkanı, hükümet hakkında olumsuz propaganda siteleri kurdurmaktan, darbe ortamı hazırlamaktan ve eylem planları kaleme aldırmaktan sorgulandı ve tutuklandı. Bu sivilleşmenin zaferidir! Bu hukukun önünde eşitliğin zaferidir! Bu demokrasinin zaferidir! Olanlara bakıyorum da… İlker Başbuğ’un şüpheli sıfatıyla adliyeye gitmesi. Saatler süren ifade. Tutuklama talebiyle mahkemeye sevk. Mahkemede geçen saatler. Sabaha karşı açıklanan karar. Başbuğ’un cezaevine götürülüşü…  Son derece iç burkucu bir tablo!  Keşke, diyorum, keşke böyle olmasaydı. Keşke bu ülkenin ordusunun içine yerleşmiş darbecilik alışkanlığı bazı komutanlarımızı böyle esir almasaydı. Keşke İlker Başbuğ bu ülkeyi halkından korumaya çalıştığını ve sivil iradeyi hiçe saydığını ve bunların demokratik hukuk devletlerinde ağır bir suç olduğunu zamanında görseydi…”

YARGIDA BİRLİK PLATFORMU İÇİN ÇALIŞMAYAN HAKİM VE SAVCILAR CEZALANDIRILDI

Hukuk darbesinde yeni HSYK’nın da bir rolü var mı?

Şu anda ülkemizde hâkim ve savcıların bağımsız hareket edemediğini, ve üzerlerinde müthiş bir siyasi baskı olduğunu herkes görüyor. 12 Ekim 2014 HSYK seçimlerinde, siyaset kurumu, devletin tüm imkânlarını kullanarak, kendilerinin oluşturduğu ve yönettiği Yargıda Birlik Platformu (YBP) adındaki oluşum lehine çalıştı. Neredeyse bütün meslektaşlara çeşitli vaadler ve baskılar yapıldı. Ve seçimi kazandılar. Böylece HSYK, şu anda hükümetin istediğini rahatça yaptırabildiği bir kurul haline geldi. Nitekim çıkarılan kararnamelerle, iktidarın hoşuna gitmeyen soruşturmaları yapan ya da kararları veren hâkim ve savcılar, kış ayında, talepleri olmamasına rağmen sürüldüler; görev yerleri değişti. Yine seçimde YBP lehine çalışmayan meslektaşlar, cezalandırılarak başka yerlere atandılar. Buna karşılık YBP oluşumu içinde yer alan hâkim ve savcılar ödüllendirildi. Bazısı Yargıtay üyesi oldu; bazısı Başsavcı, bazısı da Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı.

TAYİN KORKUSU YAŞAYAN BAĞIMSIZ KARAR VEREMEZ

O zaman yargıya bağımsız diyemeyiz…

Her geçen gün biraz daha Yürütme Organı’na bağımlı hale geliyor. Çünkü Yürütme Organı’nın aleyhine olabilecek bir karar veren hâkim ve savcılar hemen cezalandırılacaklarını biliyorlar. Böyle bir durumda olan, her an tayin edilme korkusu yaşayan yargı mensupları nasıl bağımsız karar verebilir?

DARBE DEĞİL YOLSUZLUK SORUŞTURMASI YAPTIK

Ama 17 Aralık bir darbe girişimi olarak takdim edildi. Siz ve polisler kafa kafaya verip bu soruşturmayla hükümeti devirmek mi istediniz?

Hukuki bir soruşturma yürütmekle darbe yapılamayacağını ve darbe suçunun unsurlarının oluşmayacağını hukuktan biraz anlayanlar bilir. Olsa olsa yapılanyolsuzluklara karşı bir soruşturmadır ki, bu sayede gerçek ortaya çıkmıştır. Aksine 17 Aralık yolsuzluk soruşturmasını engellemek için, o tarihten bu yana yapılanlar bir darbedir; hukuka ve özgürlüklere darbedir. Bu soruşturmaya darbe diyenler, yaptıkları hukuksuzlukları örtmek için bunu söylüyorlar. 17 Aralık’tan sonra gerçekleşen hukuksuz uygulamalar ve uluslararası hukuka aykırı olarak çıkarılan kanunlar nedeniyle ülkemiz her geçen gün AB yolundan uzaklaşıyor. Herhalde bu dönemde yapılan hukuksuzluklar, önümüzdeki yıllarda AİHM’de epey iş yoğunluğuna ve ülkemizin tazminat ödemesine sebebiyet verecek.

17 ARALIK’IN DARBE OLMADIĞININ HÜKÜMET DE FARKINDA  

17 Aralık bir darbe değildir. Hükümet de bunun başından beri farkında; yoğun bir şekilde bu soruşturmayı kapatmak anlamında doğrudan ve elçiler vasıtasıyla baskı uyguladı. Bu soruşturmanın biraz yumuşatılması istendi; bu mümkün olmayınca, hükümet darbesi gibi bir kavram bulundu ve hakkımda verilen “Zekeriya’yı bitirin” talimatı yerine getirildi. Öyle bir ortama geldik ki, artık kimse özgürce düşüncelerini ifade etmeye cesaret edemiyor. Geçmişte bu tür korku ve baskı havası, tabiri caizse, elinde silâh taşıyan bazı kamu görevlilerince aleni darbe dönemlerinde oluşturulmaya çalışılıyordu. Ancak bu tür sivil görünümlü baskıcı totaliter yönetim biçimi ve kendine özgü darbe süreci örneği daha önce hiç görülmedi. Hatta darbe dönemlerinde askerlerin bile, şimdiki sivil görünümlü yönetimden daha özgürce ve
demokratik davrandıkları biliniyor.

9. DAİRE ‘AÇILIM’ VE ‘TERÖRE’ KURBAN VERİLDİ

Yargıtay’ın terör ve örgütlü suçların temyiz incelemesini yapan 9. Ceza Dairesi’nden bu görev alınarak, Yargıtay’da yeni kurulan 16. Ceza Dairesi’ne verildi. Sizce bunun sebebi ne?

Bence  Daire,  “Açılım” sürecine ve bazı “dinsel radikal terör örgütlerine” kurban edilmiş olabilir. 9. Ceza Dairesi’nin, KCK’yı, YDG’yi ve YDG-H’yi terör örgütü sayması ve El Kaide, İBDA-C gibi örgütlere karşı 40 yıllık uygulamasını ısrarla sürdürmesi belli çevreleri rahatsız etmiş olabilir. Sonuçta Yargıtay’ın en köklü dairelerinden birinden söz ediyoruz. Bu birikimin sıfırlanmasından kim nasıl yararlanacak, bunu zamanla göreceğiz hep birlikte. Örgütler her geçen gün kendilerini her yönden geliştirirken, bunlarla mücadelenin hukuki yönünün bu şekilde zaafa uğratılmasını anlamak mümkün değil.

SORUŞTURMAYI KAPATANLAR SADECE KENDİLERİNİ KANDIRIYOR

Yolsuzluk dosyalarının tekrar açılacağına inanıyor musunuz?

Hukuk tekrar işlemeye başladığında dosyalar tekrar açılacaktır. Eğer hukuk tekrar egemen olmazsa diye belki aklınıza bir soru gelebilir. Eğer bu ülkede hukuk hep askıda kalacaksa, o zaman hep birlikte hissemize düşeni çekeceğiz demektir. Deliller adli makamlarca yok edilse bile, internette yer aldığı için yok edilmeleri mümkün değil. Bugün Google’a yazsanız ortaya bir sürü şey çıkıyor. Yani kısaca, bugün delilleri yok edip soruşturmayı kapatanlar sadece kendilerini kandırıyorlar.

AÇIĞA ALINMAM BİR İNTİKAM OPERASYONU

HSYK’da hakkınızda kaç soruşturma var? Ne ile ilgili?

Hakkımda çok soruşturma olduğunu, bu sebeple açığa alındığımı öğrendim ama, bana yazılan dört satırlık bir HSYK yazısında, dosyamın HSYK  3. Dairesi’nden, 2. Daire’ye (Erdoğan’ın avukatı Ali Özkaya’nın kardeşi Muharrem Özkaya’nın çalıştığı daire)  gelmediği, dosyayı kendilerinin de görmediği, sadece tedbiren açığa alındığım belirtiliyordu.

A2BİR YIL ÇALIŞIP BİRKAÇ BAHANE ÜRETTİLER

Önce Bakırköy Adliyesi’nde Başsavcı vekili sıfatıyla görevlendirildiniz; bilahare Bolu’ya savcı olarak atandınız. Ve nihayet açığa alındınız… Sebebini gerçekten bilmiyor musunuz?

Aslında neden açığa alındığımı herkes biliyor. 17 Aralık yolsuzlukoperasyonundan ve bu operasyondaki rolümden dolayı açığa alındım. Bu bir intikam operasyonu. Bunun için, bir yıl çalışarak, birkaç tane bahane üretebildiler. Burada beni üzen, hâkim ve savcıların huzur içinde mesleklerini icra etmeleri için uygun ortamı hazırlaması, bu konuda Yürütme Organı’na karşı mücadele etmesi gereken HSYK’nın, Yürütme’nin istekleri doğrultusunda hareket etmesi ve hukuksuz bir biçimde beni ve diğer savcıları açığa almasıdır.

BU HUSUS TAM BİR KOMEDİ  

Tam olarak hangi nedenlerden dolayı açığa alındığımı bilmiyorum çünkü savunmam alınmadı. Zaten beni açığa alan HSYK 2. Dairesi’nin elinde de, soruşturma dosyasının olmadığını daha sonra öğrendim. Yani onlar da, ellerinde dosya olmadan, dosyamı incelemeden beni açığa aldılar. Açığa alınma gerekçesi, soruşturmayı etkilememek. Oysa 17 Aralık’tan hemen sonra, Bakırköy Adliyesi’ne, oradan da Bolu’ya tayin edildim. Bolu’da görev yapan bir savcı, İstanbul’daki soruşturmayı nasıl etkileyecek? Bu husus tam bir komedi! Üstelik 17 Aralık’tan tam bir yıl sonra 30 Aralık 2014 tarihinde açığa alındım. Sadece açığa alınma tarihim bile bunun bir intikam almak olduğunu gösteriyor.

TÜRK HUKUK TARİHİNE KARA BİR LEKE OLARAK GEÇECEK

Bir yıl, hakkımdaki bütün her şeyi didik didik soruşturan müfettişlerin ancak zorlama ile buldukları hukuki olmayan gülünç nedenlerle açığa alınmam, Türk hukuk tarihine kara lekelerden biri olarak geçecektir. Türkiye’ de güç odaklarının/hâkim güçlerin suçlarını ortaya çıkaracak bir soruşturmayı yürütmek isteyen savcılar ciddi bedelleri göze almak zorundadırlar.

Örneğin savcı Doğan Öz, ilk kez derin devlet soruşturması başlatıp, bu konuda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e hazırlayıp sunduğu iki sayfalık rapordan 2 ay sonra, hunharca katledilmişti. Rahmetli savcı Sacit Kayasu, seneler öncesinde, 12 Eylül darbesini yapan kişilere karşı iddianame hazırladığı için hakkında soruşturma açılıp meslekten ihraç edilmiş, iddianamesi işleme dahi konulamamış ve avukatlık hakkı da elinden alınmıştı. Yaptığı hukuk mücadelesi senelere mal olmuş, nihayetinde AİHM’den aldığı karar ile avukatlık mesleğine dönmesinin yolu açılmıştı. Allah rahmet eylesin yakında vefat etti. Yine Ferhat Sarıkaya da o güne kadar dokunulamayan, dokunulması dahi düşünülemeyen kişilere hazırladığı bir iddianamede yalnızca değinmesi sebebiyle meslekten ihraç edilmişti. Şu anda da durum bundan farklı değil.

A3“Andıç hazırlama talimatı Başbuğ’dan”İnternet Andıcı soruşturması sırasında bütün komutanlar, söz konusu belgenin İlker Başbuğ’un talimatıyla hazırlandığını söylediler. İnternet Andıcı’nda, Bilgi Destek Dairesi’nde (Psikolojik Harekât Dairesi) görev yapan subayların üzerine 4 yeni internet sitesi açılması öngörülüyordu. Bunların kara propaganda sitesi olarak faaliyet gösterecekleri değerlendirildi

AZİZ BEY’E HAKKINDAKİ SORUŞTURMAYI HABER VERSEYDİM SUÇ İŞLEMİŞ OLURDUM

Şike dosyasının da savcısı sizdiniz. Aziz Yıldırım ile dostane ilişkileriniz vardı. Buna rağmen, teknik takibi gizli olarak yürüttünüz. Bu, dostluğa sığar mı?

Aziz Yıldırım’la geçmişte, isteği üzerine odama geldiğinde tanışmıştık. Fenerbahçe Yönetim Kurulu’nda hukukçu kökenli olan kişilerle, özel yetkili mahkemelerde çalışan hâkim ve savcılardan, sınıf arkadaşı olup tanışanlar vardı.  Bu vesileyle birkaç maç yapmıştık, birkaç yemek yemiştik.

KONGREDE YILDIRIM’A RAKİP ADAYI ÇIKARAN İNCELENİRSE ANLAŞILIR

Aziz Beye, hakkındaki soruşturmayı haber verseydim suç işlemiş olurdum. Yolsuzluk operasyonunu 24 saat içinde durdurup hukuku askıya alma gücüne sahip olanlar, isteselerdi, Şike operasyonuna da engel olmazlar mıydı? Demek ki hukuki delillerle başlayan bu soruşturmada, siyasi destek de vardı sonucu çıkıyor. Fenerbahçe Kulübü’nde yapılan en son kongrede, Aziz Yıldırım’a karşı aday çıkarılması konusu ve bunu kimlerin desteklediği bir bütün halinde incelenirse, mesele daha iyi anlaşılabilir.

Şike davası tamamen hukuki saiklerle başlamış bir davadır. Zaten dosyadaki delilleri bilen herkes bunu söylüyor. Ama 17 Aralık’tan sonra oluşturulan paralel yapı rüzgârından bu davada yargılananlar da yararlandı ve dosya tekrar ele alındı.

17 ARALIK’TAN SONRA TEHDİDİN BOYUTU DEĞİŞTİ

Tehdit alıyor musunuz? Korkuyor musunuz?

Yaptığım çeşitli soruşturmalardan dolayı sayısız tehdit aldım. Yanlış hatırlamıyorsam, beni tehdit eden bir kişi tutuklanmıştı. Ama 17 Aralık’tan sonra, bunların boyutu ve şekli değişti. Artık daha çok miting meydanlarında, basın önünde, gazete manşetlerinde alenen tehdit ediliyorum; ne yazık ki bu suçlar şu anda etkin bir şekilde soruşturulmuyor, çünkü hukuk devleti özelliği maalesef askıda.

KORKSAYDIM YOLSUZLUK SAVCISI OLMAZDIM  

Korkmadığımı, 17 Aralık’tan hemen sonra yaptığım basın açıklamasında dile getirmiştim. Korkacak olsaydım, bu mesleği seçmezdim. Korksaydım 17 Aralıkyolsuzluk soruşturmasında görev yapmazdım. Yolsuzluk, hırsızlık failleri, tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyenler, suçlu olmadığını bildiği halde insanlara zulmedenler ve kamuoyunun önünde yüzleri hiç kızarmadan yalan söyleyenler, ülkeyi hukuksuzluğa ve topyekûn felâkete götürenler korksunlar. Çünkü gerçekler er ya da geç ortaya çıkar.

YAPTIKLARIMDAN PİŞMAN DEĞİLİM, ÇOK HUZURLUYUM

Pişman mısınız?

Kesinlikle hayır. Yaptıklarımdan pişman değilim. O tarihten sonra hakkımda Yürütme Organı’nın emrinde hareket eden medya organlarında linç kampanyaları yürütülüyor; miting meydanlarında tehdit ediliyor ve kalabalığa yuhalatılıyorum. Ama kesinlikle yaptığımın doğru olduğuna inanıyorum. Ailemin, annemin babamın çocuklarımın ve hatta milletimin  gözünde ben yolsuzluğa, hırsızlığa göz yummayan, milletin hakkını hukukunu koruyan birisiyim. Evimde kahraman muamelesi görüyorum. Neden pişman olayım?  O nedenle çok huzurluyum. Bence milletin verdiği yetkiyi, kendileri, aile çevreleri ve yakınları için yolsuzlukamacıyla kullananlar pişman olmalı, utanmalı ve tarih huzurunda milletten özür dilemeli. En azından ben bir seçmen olarak bunu bekliyorum. Eğer benden istenenleri yerine getirseydim, nerelerde olabileceğimi düşünün; şu anda ise maruz kaldığım muamelelere bakın. Ama her halükârda vicdanım rahattır.

A4DOĞAN ÖZ CİNAYETİ

Derin devlet yapılanmasını ilk Derin devlet yapılanmasını ilk defa ortaya çıkaran ve Ecevit’e bir rapor sunan savcı Doğan Öz, 1978’de kontrgerillanın taşeron olarak kullandığı söylenilen İbrahim Çiftçi tarafından öldürüldü. Öz, kontrgerillaya dava açma hazırlığındaydı. Bu soruşturma hakkında bir ön rapor hazırlamıştı. Raporda şöyle deniliyordu: “Şiddet olayları, anarşik eylemler olarak nitelendirilebilecek kadar basit değildir. Amaç demokrasi umudunu yok etmek, onun yerine faşist düzeni gündeme getirmek ve bütün unsurlarıyla yürürlüğe koymaktır. Bu sonuca ulaşmada, CIA, kontrgerilla gibi gizli örgütlerin yönlendirmesi vardır. Bu örgütler, devlet aygıtını kendi amaçlarına uygun şekile dönüştürerek, demokrasi düşmanı akımları iktidar yapmayı öngörmüşlerdir.”

İbrahim Çiftçi’yi yerel Askeri Mahkeme mahkûm etti, ama, Askeri Yargıtay bu kararı 4 defa bozdu. Sonunda, Askeri Yargıtay Daireler Kurulu’nun kararı bağlayıcı olduğundan, yerel mahkeme Çiftçi’yi beraat ettirmek zorunda kaldı. Bu kararda aynen şöyle deniliyordu: “İbrahim Çiftçi’nin Doğan Öz’ü taammüden öldürdüğü mahkememizce sabit görülmüş ise de, Askeri Yargıtay Daireler Kurulu kararı gereğince bozma ilâmına uyularak, hukuki zorunluluk sebebiyle İbrahim Çiftçi’nin beraatine hükmedilmiştir.”

Reklamlar