Etiketler

, , ,

Mümtazer 120 Ocak’tan bu yana Erdoğan her konuştuğunda doların yükselmesi, seçimlerin en belirleyici parametresi olmaya başladı. Piyasa artık ona güvenmiyor. Bundan sonra Erdoğan “döviz kuru” önünde diz çöküp; “Ben ettim sen etme!” dese bile artık faydası yok. “İyi bir ekonomi politikasının yarısı psikolojidir” derken kast edilen “güven” unsurudur.

Türkiye’de her şeyin olduğu gibi ekonominin de rakipsiz patronu olan Erdoğan’a güven tamamen ortadan kalktı. Piyasa “dediğim dedik” bir adamın zorlamalarına artık kulak asmıyor, kendi başının çaresini arıyor. Şu ana kadar ekonomi, Erdoğan’ın Merkez Bankası Başkanı’na “faizi düşür” baskısı yüzünden 20 milyar dolara yakın para kaybetti. Birilerinin, üstelik çok parası olan birilerinin, canı fena yanıyor.

Siyasette, medya gücünüz varsa algı operasyonları ile her alanı tanzim etmeniz mümkün; ekonomi hariç. Serbest piyasada diktatörlük sökmez. Herkes kazanıyorsa kimsenin sesi çıkmaz, kaybetmeye başlayınca iktidar koltuğu kimseye kalmaz. Yılların birikimi nihaî bir sona yaklaşıyor, ekonomideki saadet zinciri artık varlığını genişletecek yeni halkalar bulamıyor.

Erdoğan’ın “ustalık dönemi” için tasarladığı ülke mimarisi, devlet rantı üzerinden siyasî güç temerküzü sağlamaktı. Üçüncü dönemine artan oy oranıyla başlayan, devlet içindeki rakiplerini de enterne eden bir lider için bir otokrasi inşası demekti bu proje. Yolsuzluk-hırsızlık diye kamuoyunun önüne çıkan skandallara, bu projenin sağa-sola sızan tezahürleri olarak bakmak, ekonominin ana gövdesinde olup bitenleri anlamak için yeterli. Devletin ekonomik iktidarını kontrolsüz bir şekilde kullanmak, meğerse ne kadar büyük ve karşı konulmaz bir güç ortaya çıkartıyormuş. Kamuya ait ekonomik kaynakları çoğunluğu temsil eden iktidarın keyfine bırakmamak için AB reformları ile oluşturulan bağımsız kurulların bugün ne kadar despotça kullanıldığına dikkat edin. Kamu İhale Kurumu, BDDK, SPK gibi asıl amacı iktidarın ekonomik gücünü sınırlamak olan kurumların her biri bugün şikayet konusu değil mi?

Kent rantı, maden ruhsatları, lisanslar, büyük ihaleler üzerinden büyüyen bu kontrolsüz ekonomik iktidarın üzerine bir diktatörlük inşa etmek mümkündü? 17-25 Aralık, devlet rantının dağıtım düzeneğine çomak soktu. Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına transferi, kontrol araçları başbakanlıkta kaldığı için ağır-aksak işleyen düzeni de durdurdu. Saray’da hep yatırımcı bakanlıklara odaklanan koordinatörlüklerin amacı, bu düzeni yeniden işletebilmek. Ancak bugünkü sorun daha esaslı ve diktatörlük yolunu topyekün tıkıyor. Türkiye ekonomisi, devlet rantını paylaştırma baskısı altında ezildi ve tökezlemeye başladı. Döviz kurunun ani yükselişinin gerçek sebebi, denizin artık tükenmiş olması.

Ali Babacan ile Erdoğan arasındaki anlaşmazlığın gerçek sebebi, reel ekonomi ile devlet sayesinde var olan asalak ekonominin karşı karşıya gelmesinden ibaret. Babacan yapısal reformlarla sanayi sektörünü güçlendirip daralan alanı açmaya çalıştı. Erdoğan siyasî kayıplarını hesaplayarak sonuna kadar direndi. Davutoğlu’nun elinde patlayan “şeffaflık paketi”nin en önemli parçasının kent rantının vergilendirilmesi olması, bu karşıtlığı göstermek için yeteri kadar açıklayıcı olmalı. Türkiye seçime gidiyor ve iktidar partisi kendisini aklayacak bir aracı, Cumhurbaşkanı’nı aşamadığı için kullanamıyor. Şu “kent rantı” meğerse iktidar sahibi için ne kadar büyük ve vazgeçilmez bir kaynakmış?

Bugün ekonomi tamamen dağılmıyorsa, Erdem Başçı’nın sağduyusuna ve direncine duyulan güven sayesinde. Ancak bu yüksek gerilim, seçimlerin temel aksını da veriyor. Artık Erdoğan ekonomik ve siyasî istikrarın mimarı ve garantörü değil, tersine istikrar önündeki en büyük tehdidi oluşturuyor. AK Parti iktidarı Erdoğan’ın akıl dışı müdahaleleri ve devlet rantı üzerindeki hegemonya ısrarı yüzünden ekonomi üzerindeki istikrar tekelini kaybetti. Piyasaların, konuşmayan, konuştuğu zaman da kimseye lafı geçmeyen bir cumhurbaşkanına ihtiyacı var. Seçimin en belalı denklemi, Erdoğan’ın marifetiyle AK Parti aleyhine dönmüş oldu.

Yarın, seçimin ikinci en önemli geometrisini oluşturan “kesişmeyen doğrular”la devam edelim.

Mümtazer Türköne / Zaman / 12 Şubat 2015
Reklamlar