Etiketler

, , , ,

Ahmet MemişAllah’ıma binlerce kez şükürler olsun ki; sizin para ve koltukla susturduğunuz o vicdan, beni ve bir çok kişiyi alçaklardan, hayasızlardan, arsızlardan ve de hırsızlardan ayrıştırdı. Şükürler olsun ki; ‘Paralel ve hain’ deyip suçladığınız, ‘Haşhaşi ve sülük’ diyerek de aşağılamaya çalıştığınız o insanlarla tanıştırdı. Onları tanımama, hatta anlamama vesile oldu.

Aralik operasyonlarının ilk günlerinde bir yazı yazmıştım. Yazımın başlığı ’17 Aralık postmodern darbe planı’ idi.

Bunun AKP‘ye yönelik bir darbe planı olduğuna o kadar inanıyordum ki, bu cümle ile başladığım yazımı “Bu operasyona darbe demeyenler ya bu darbe planının parçasıdır ya da gönüllüsüdür” diyerek bitirmiştim.

Bu kadar iddialı bir cümleyi söyleten Erdoğan sevgisi miydi, ona olan inancım mı?

Yoksa duyduğum güven mi?

Bilmiyorum…

10 yılda onun öncülüğünde elde edilen kazanımlardı belki de bana bunu bu kadar kolay söyleten.

Ya da hepsi…

Yazıyı yazdığım o günlerde bunun aksini gösterecek bir veri de yoktu ortada zaten.

Yazımın üstünden daha bir kaç gün geçmişti ki, Türkiye tarihinde görülmemiş ilginç olaylar yaşamaya başladık. Sıfırlama kayıtları, tapeler sağanak misali peş peşe yağdı. Ardından operasyonlar, hukuksuzluklar…

İlk başlarda inanmak istemedim. AKP‘deki yolsuzlukları yıllardır duyuyorduk ama bunlar o kadar küçük çaplıydı ki gündem bile oluşturamıyordu. Ama biz belgelere ulaştıkça bunları haber yapmaktan da geri durmuyorduk. 17 Aralık öncesindeki o dönemde yaptığımız bu haberler nedeniyle bir çok dava da açıldı.

Küçük de olsa bu pisliklerden arınması halinde Erdoğan’ın yolunda daha güçlü ilerleyeceğini düşünüyordum. “Herkes yapsa dahi Erdoğan yapmaz” diyordum kendime ve çevreme. Hatta Erdoğan’ın öğrenmesi halinde o irinleri vücuttan atacağına dahi inanıyordum.

Ancak 17 Aralık sonrasında ortaya çıkan ses kayıtlarını dinleyip, hortumun takılı olduğu çeşmenin başında duranın, o inandığım ve de güvendiğim ‘Adam’ olduğunu görünce içim acıdı. Üstü örtülemeyen yolsuzlukların o adamı nasıl bir zalime dönüştürdüğünü ibretle izledim ilerleyen günlerde.

Yaşadığım hayal kırıklığını ve içimi acıtan gelgitleri tarif etmek oldukça zor.

Bunları neden yazdığımı merak ediyorsunuz…

Yazdım çünkü bahsettiğim yazı ve o zamanlardaki duruşum bugünlerde sık sık önüme konuluyor. Hatta 17 Aralık öncesinde cemaat hakkında yazdığım twitleri de arada bir gözüme sokuyorlar. Sadece benim için değil cemaat ve bir çok insan için de yapılıyor bu.

Evet, benim de cemaate yönelik eleştirilerim oldu. İçimden dökülen her kelime hesapsız ve ön şartsız olduğu için hakaret içermeyen çok sert eleştiriler yönelttim cemaate.

Şimdi bunları önüme koyup, “Dün böyle diyordun da şimdi neden böyle diyorsun?” türünden laf çakıyorlar.

Onlara göre dönektim, parayla satılmıştım, hatta diğerleri gibi koltuk kapamayınca AKP’ye düşman olmuştum. Yine onlara göre yazılarımı parayla yazıyor, twitleri de menfaat için atıyordum.

Yazdıklarıma çok öfkelenenlere göre ise benim de kasetim varmış cemaatin elinde, o kasetle de bana şantaj yapıyorlarmış.

Tam güler misin ağlar mısınlık bir durum yani…

Aslında kafaları az bassa, gözlerindeki perde biraz kalksa bunun parayla pulla olacak bir şey olmadığını anlayacaklar.

Para ya da koltuk için yapmış olsaydım, zoru değil, onların yaptığı gibi en kolay yolu seçer, tam 15 yıl boyunca yaptığım gibi Erdoğan’ın safında kalırdım. Sırtımı iktidara ve güce dayamanın konforunu yaşar, davalarla mahkemelerle uğraşmazdım.

En yeteneksizi ve beceriksizinin dahi koltuk sahibi olduğu o safta iyi bir koltuk da bana düşerdi herhalde. Trolünün 4-5 bin, gazeteciliği öğrettiklerimin ise 15-20 bin lira aldığı yerde bir yılda kazanacağım parayı da bir ayda alırdım.

Para içinde yüzer, aldığım maaşın büyük kısmı cebime dahi uğramadan uçup gitmezdi.

Ama bunu onlara anlatmak oldukça zor. Kaybedecek bir şeyi olmayan, ölümden öte de köy tanımayanların bu duruşlarını anlamaları da en azından şimdilik imkansız.

Peki para, koltuk ya da makam değilse neydi?

O günlerde sert eleştiriler yönelttiğim cemaat ile beni aynı kavşakta buluşturan neydi?

Aslında bu sorunun kendisi dahi başlı başına bir saçmalık.

Mazlumun zalime meze yapıldığı, dizi senaryolarıyla gazetecilerin, işini yaptı diye de polislerin hapse atıldığı bir ortamda bu soruyu sormak saçmalık değil de nedir?

Kanunları çiğneyerek, zorbalıkla Bank Asya’yı da çalmaya çalışmalarını saymıyorum bile. Neyse ki adamlar batmayan ama batmadıkça batırmaya çalışanlara batan banka yapmışlar.

Şimdi hala  soruyorsanız ‘Neden?’ diye, tek kelimeyle cevap vereyim.

Vicdan…

Hani şu sizin insanlığınızla cüzdanınız arasına sıkışıp kalan , koltuk uğruna zalime meze yaptığınız vicdan.

Zalimin arşı titreten zulmüne, insafsızlıkla yoğurduğu nefretine sizi de ortak eden vicdansızlıktır belki de…

Allah’ıma binlerce kez şükürler olsun ki; sizin para ve koltukla susturduğunuz o vicdan, beni ve bir çok kişiyi alçaklardan, hayasızlardan, arsızlardan ve de hırsızlardan ayrıştırdı.

Şükürler olsun ki; ‘Paralel ve hain’ deyip suçladığınız, ‘Haşhaşi ve sülük’ diyerek de aşağılamaya çalıştığınız o insanlarla tanıştırdı. Onları tanımama, hatta anlamama vesile oldu.

En önemlisi de asıl paraleli, haini, haşhaşi ve sülüğü iyot gibi açığa çıkardı. Kimi neyle suçlamışsa, suçladığı o şeyin failinin aslında kendisi olduğunu gösterdi.

Düşünüyorum da, belki de  bu aslında Erdoğan‘ın ‘Herkes tarafını seçsin’ dediği o günlerde taraf seçmek degil, Allah‘in bir lütfuydu.

Zalimin zulmüne ortak olmaktan ve süreç bittiğinde ömür boyu vicdan azabıyla yaşamaktan kurtaran bir lütuf.

Şimdi anladınız mı vicdansızlar?

Hala anlamadıysanız sabredin.

Gözlerinizdeki perde indiğinde ve başınızı yastığa koyup vicdanınız dile geldiğinde anlayacaksınız.

Anlayacaksınız sizi ve bu ülkeyi ‘Vicdanların’ kurtaracağını…

AHMET MEMİŞ / ROTAHABER

Reklamlar