Etiketler

, , , ,

Savcı17 Aralık’ın savcısı Celal Kara, yolsuzluk operasyonunun nasıl hazırlandığını anlattı. Celal Kara, 17 Aralık dosyasını aldığında, soruşturma 13 aydır devam ediyordu. İçişleri Bakanı, oğlunun izlendiğini fark edince operasyonu durdurdular. Sonra da “Ya şimdi, ya asla” diyerek düğmeye bastılar.

Celal Kara kimdir?

1968’de Gümüşhane’nin Şiran ilçesinde doğdu. 1992’de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. İlk görev yeri, 1996’da gittiği Tunceli Ovacık’tı. 1997-2007 arasında, sırasıyla Amasya Göğnücek’te, Kırklareli Vize’de, Foça’da, Sarıyer’de görev yaptı. 2007’den itibaren 6 yıl boyunca Beşiktaş’taki Özel Yetkili Büro’da 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin duruşma savcılığını üstlendi. Birçok çete dosyasına, “Mavi Çarşı yangını”, DHKP-C, TİKKO davalarına baktı. “Fuhuş ve Askeri Casusluk Davası”nın duruşma savcısı
olarak sanıklar hakkında “beraat ve cezalandırmama” talep etti. Balyoz Davası’nda ise, mahkemenin tensiple yakalama kararına bir üst mahkemede yapılan itirazın usul yönünden geçerli olmadığına dair kararı verdi. 2013’te savcılar arasındaki iş bölümü değişikliğiyle, 300 kadar dosyayla birlikte 17 Aralık soruşturmasını da devraldı.

– 17 Aralık soruşturmasından nasıl haberdar oldunuz?

CELAL KARA – Başlangıcında yoktum. 2013 Haziranı’nda tayini çıkan bir savcının yerine getirildiğimde, onun elindeki 300 kadar soruşturma dosyasıyla birlikte bu da bana verildi. O aşamaya kadar kolluk takip ediyordu. Tüm delilleri incelemem, son bir ayda oldu. Detaylar aralıkta netleşti. Aralıkta operasyonu yaptığımda dosya 13 aylıktı. Yani uzun süre o dosyaya ben bakmamışım. Alınan teknik takip kararları vs. bana ait değil.

– Nasıl başlamış soruşturma?

KARA – 2010 sonunda Rıza Sarraf’ın Rusya gümrüğünde parası yakalanmış. Rus yetkililer bizim makamlara bildirmiş. Biz o zamana kadar Sarraf’ı sadece magazin basınından biliyorduk. Yapılan inceleme sonucu “Burada şüpheli bir para hareketi var” denilmiş. Olay yeri İstanbul diye buraya bildirilmiş. 2012 Temmuzu’nda, “Rıza Sarraf, Kapalıçarşı’da döviz şirketleri üzerinden kayıtsız para transferi ve altın ihracatı yapıyor” diye bir ihbar gelmiş. Bu ihbar üzerine polis araştırma yapmış. Yani ben devraldığımda dosya ve teknik takipler epey ilerlemişti.

‘Hukukçu, davanın siyasi sonucuyla ilgilenmez’

– Bunun hassas bir dosya olduğunu ne zaman anladınız?

KARA – Bu ithamları kabul etmem söz konusu değil. Hadiseler bizi nereye götürdüyse oraya gittik. Özel olarak şu yöne eğilelim demedik. Ama şunu da soruyorum:

İktidarın adının karıştığı bir yolsuzluk soruşturması nasıl yapılmalı ki “darbe” diye nitelendirilmesin? Bunu izah edecek bir hukukçu arıyorum.

‘Endişelenmedim diyemem’

– Dosyanın mahiyetini anlayınca endişelenmediniz mi? Sonuçta iktidar partisinden bakanların çocuklarını takip ediyorsunuz.

KARA – Hiç endişelenmedim demek, hayatın gerçekliğiyle bağdaşmaz. Ama “Hayati bir risk doğar mı”dan çok, “İftiraya maruz kalırsam bunu cevaplandırma imkânım yok” diye bir korkum vardı baştan beri… Çamur atsalar cevap veremezdim.

– Takip bir aşamada deşifre oldu değil mi?

KARA – Evet, Barış Güler’in kuryesi, 25 Ekim’de Orient Sokak’ta takibi fark ediyor. O Barış’a, Barış da babasına haber veriyor. Babası da “Acaba kim takip ediyor” diye istihbarata soruyor. Sarraf’ın evinin önüne bir izleme aracı koyuyorlar.

– Ne yaptınız bu şüphe oluşunca?

KARA – “Deşifre edecekler” diye düşünerek 27 Ekim’de teknik takibi durdurduk. Operasyondan bir hafta önce yeniden başlattık.

Haber görseli

25 Ekim’de Orient Sokak’ta takibi fark eden Barış Güler’in kuryesi, Barış Güler’e o da babası Muammer Güler’e haber veriyor.

17 ARALIK NASIL HAZIRLANDI?

‘Karıma bile söylemedim’

– 17 Aralık’a yaklaşılan günlerde nasıl bir hazırlık yaptınız?

CELAL KARA – Bir önceki hafta boyunca ben 3-4 kez Emniyet’e gittim. Saatlerce konuştuk. Şimdi hepsi tutuklanmış olan alt kadrolar hazırlıkları yaptı. Bir yandan da “Bu para nasıl geliyor, nerden çıkıyor”; onu çözmeye çalışıyoruz. Operasyona birkaç gün kala, benim sorularım üzerine detaya girilince, sistemi tam çözdük. Onların üzerinde çalıştık. Daha detaylı delil incelemesi yaptık. Sonraki aşamalarda yapılacak işlemleri belirledik. Karşımıza çıkacak engelleri hesaplayarak hazırlık yaptık. Hem 500 küsur sayfalık fezlekeyi hem 309 sayfalık raporu hazırlattım. Bir dirençle karşılaşacağımızı bildiğim için, “Özellikle dokunulmazlıkları bulunanlar hakkında Meclis’e gönderilecek rapor, ilk günden bana gelsin” dedi.

– Kaç kişi biliyordu operasyonun detaylarını?

KARA – Fiziki takibi yapanlar sadece izledikleri kadarını bilir. Dosyanın içeriğini bilmezler. Amirlerinden 2 kişi biliyordu. Operasyonu yürütenler, Yakub Saygılı, Kazım Aksoy, Yasin Topçu, Mehmet Akif Üner, Hüseyin Korkmaz, Savaş Akyol; müdüründen polisine kadar tecrübeli, çalışkan ve dürüst insanlardı. Teknikten dinleme yapan 7-8 memur ve soruları hazırlayan 4-5 kişi biliyordu. Benim kâtibim biliyordu. Yani toplasanız 20 kişiyi geçmez.

– Eşiniz, aileniz biliyor muydu?

KARA – Hiçbirine söylemedim. O gün operasyon yapılıp da medyada ismim çıkınca akşam eşim kızdı, anlatmadığım için… Çocuklar da okuldaki arkadaşlarından duymuşlar. “Oooo baba, ünlü olmuşsun” dediler.

– İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın da bilmiyormuş.

KARA – Operasyonu yapan polis şefleri ona söylemiyorlar, çünkü söylerlerse bakana iletmek zorunda kalacağını biliyorlar. Nitekim 17 Aralık’ta kendisi haberdar olduğunda, “Bana iyi ki söylememişsiniz; bilsem, bildirmek zorunda kalırdım” diyor.

– 17 Aralık günü yapılacakları nasıl planladınız? O gün ilk iş olarak birbirlerini arayacaklarını biliyordunuz. O yüzden mi tekrar teknik takibe başladınız?

KARA – Bunu bir hafta öncesinden kararlaştırmıştık. Operasyon sırasında özellikle muhabereden çok ciddi delil düşer. Ayrıca şahısların nerde olduğunu belirlemek açısından da önemlidir. Çünkü şahsın nerde olduğunu belirleyemezseniz hem onu hem de aramada elde edeceğiniz birçok delili kaçırırsınız.

‘Evlerden para çıkacağını tahmin ediyordum’

– Evlerde para sayma makinelerinin, kutu içinde paraların çıkacağını biliyor muydunuz?

KARA – Hayır. Onlar o günkü aramada ortaya çıktı. Paratrafiğini fiziki ve teknik takipte görüntülemiştik, ama paraları nerde sakladıklarını bilmiyorduk. Yine de bastığımız evlerden külliyetli miktarda para çıkacağını tahmin ediyordum.

– “Bakan bunu durdurabilir” kaygınız yok muydu?

KARA – Sabah erken saatte bir operasyon yaptığınız zaman durdurması biraz zordur. Başladığınız anda operasyonu yapmışsınızdır. Ortasında “Ben operasyonu yaptırmıyorum” demek biraz zordur. Onlar da baskın sırasında bir durum muhakemesi yapıyorlar. Sonra ortaya çıkan veriler öyle gösteriyor. En fazla ertesi gün durdurabilirler, ama biz o sırada aramaları tamamlamış, gözaltıları yapmış, delilleri almış oluruz. Burada asıl karşı operasyonu savcıyı ve müdürleri değiştirerek yapabilirlerdi. Müdür değiştirmek kolaydı; onu yaptılar.

Haber görseli

Rıza Sarraf ve Halkbankası Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın tapesinde, sahte belgelerle yolsuzluğa nasıl yol verildiği öğreniliyor.

 

17 ARALIK SORUŞTURMASI NEDİR?

‘Hem ülke, hem banka soyuldu’

– 17 Aralık dosyasını özetlemenizi istesek, nasıl tanımlarsınız? Nedir yapılan yolsuzluk?

CELAL KARA – Burada temel hedef Rıza Sarraf… İran’ın ambargo nedeniyle elde edemediği parayı transfer edebilmek için yollar arıyor. Burdakiler de bundan gelir elde edebilmenin yolunu arıyorlar.
Bizim TÜPRAŞ ve BOTAŞ zaten İran’a borçlu… “Merkez Bankası’nda stoklanan parayı uluslararası normlara uygun olarak nasıl transfer edebiliriz” diye yol arıyorlar, ama paranın boyutu çok büyük. Önce altın ihracatı deneniyor. Ama “Amerika öğrenirse Halkbank’ın oradaki hesaplarına tedbir gelir” diye kaygılanıyorlar. Bunun üzerine ihracata çeviriyorlar işi…

Ambargodaki istisnalar gıda, tıbbi malzeme ve ilaç… Bunların ihracatına izin var. Fakat burda da Sarraf, Türkiye’den ihracat yapmak yerine buradaki şirketleriyle Dubai ile İran arasında yapılacak ithalat ve ihracatın transit tacirliğini yapıyor. Fakat gıda ve ilaç da fazla para tutmuyor. de belirtildiği gibi, azami kapasitesi 5 bin ton olan gemilerle 150 bin ton gıda ihraç edilmiş gibi gösterecek sahte evraklar düzenleniyor. Amaç, bu şekilde ambargoyu delerek, İran’ın bizden alacaklı olduğu parayı transfer etmek…

Normalde bu transfer banka üzerinden yapılsa hem ihracatçı, hem ülke hem de banka kazanacakken
sahte işlemlerle, altın gibi vergisi olmayan değerler ihraç ederek ülkeye vergi kaybettiriyorlar.

– Bakanların burda rolü ne?

KARA – Bakanların 2 rolü var:

Bir: Sarraf’ı bu işte tek tabanca kılmak için başkasının bu işe girmesini engellemek…

İki: Mahiyetini bildikleri bu yolsuzluğa sahte belgelerle yol vermek…

Zaten bir tapesi var Süleyman Aslan’la Rıza Sarraf’ın…

“5 bin tonluk gemiyle 150 bin ton taşımış gibi göstermişsiniz. Bu kadar da göze sokmayın, daha makul şekilde yapın” diyor. Yani faaliyetin yasal olmadığını, belgelerin sahte olduğunu bilmelerine rağmen yol veriyorlar.

İran açısından bir kayıp yok. Onlar bu parayı ambargodan kaçırıp ülkelerine transfer edebilmek için yüzde 10’a yakın miktarını feda ediyor. Ve bunu açıklarken “Burda asıl sizin ülkeniz ve bankanız zarara uğradı” diyor. Gerçekten de bankanın kasasına girmesi gereken para, “komisyon” adı altında şahısların cebine rüşvet olarak gidiyor. Uluslararası arenada da ambargoyu delmek için devlet görevlilerinin böyle yakışık almayacak metotlar kullanması da ülkenin itibarını zedeliyor.

– Rıza Sarraf mı bakanları buluyor, yoksa devlet böyle bir kararı uygulamak için Sarraf’ı mı tercih ediyor?

KARA – Bizim elimizde Sarraf’ın Zafer Çağlayan’la nasıl ve kimin aracılığıyla tanıştığına dair bir bilgi yok. Ama bildiğimiz, Sarraf’ı Egemen Bağış’a Zafer Çağlayan götürüyor. Muammer Güler’i ise İstanbul’da “30 yıllık dostum” dediği Berber Yaşar tanıştırıyor. Sarraf, bakanla görüşmesinin ayrıntılarını Berber Yaşar’a aktarırken dinlemeye takılıyor.

– Sarraf’ın Güler’den beklentisi ne?

Ambargo nedeniyle İranlılara bankacılık işlemlerinde kırmızı alarm var. Bundan sıyrılmak için başka
ülke vatandaşlığına giriyorlar. Sarraf ve ailesi de TC vatandaşı olmak istiyor. Hem bunun için, hem koruma talepleri için İçişleri Bakanı ile tanışmak çok önemli…

– İzleme sürecinde devlet katından müdahale olmadı mı?

KARA – Olmadı, olamaz da zaten… Soruşturma gizli yürütülüyor. Biz de kollukla uyum içinde çalışıyoruz.

– Onların işi daha zor… Amirlerine karşı bir operasyon hazırlığındalar sonuçta…

KARA – Hem zor, hem kolay… Sığınacakları bir yer var: “Savcının emrini yerine getiriyoruz” derler. Onlar talepte bulunsa bile biz onay vermeden yapmalarına imkân yok. Biz de mahkeme kararı gerektiren konularda mahkeme kararı alarak yapabiliyoruz.

– Mahkemeden karar çıkartmakta zorluk yaşadınız mı?

KARA – Orda hiç sorun çıkmadı. Takip talebinin altını dolduracak delil ve bulgular, talebin altına ekleniyordu. Yani “Fiziki takipte bunu görüntüledik” veya “Teknik takipte bunların da dinlenmesi gerekiyor” diye… Hiçbir talebimiz reddedilmedi. 32 mahkemeden ortalama 2- 3’er karar alsanız, düşünün kaç sefer verilmiş. Bunların bir de uzatmaları var. Herbirinde yeniden incelenmiş. Hiçbirinden ret kararı çıkmamış.

NEDEN 17 ARALIK’TA YAPILDI?

– Operasyona başladığınızda seçime 3.5 ay kalmıştı. Bunun siyasi tartışma yaratacağı belliydi. Niye o tarihi seçtiniz?

CELAL KARA – Hukukçu, soruşturmanın zamanıyla da ilgilenmez. Bizi şartlar o zamanda zorladı:

Birincisi bütün deliller toplanmıştı; daha fazla beklememizi gerektiren bir durum yoktu. Takibi
kestiğimiz tarihle operasyona başlayacağımız gün arasında soruşturmayı tamamlamak için 35- 40 gün gibi bir süremiz vardı.

İkincisi, soruşturmadan şüpheleniyorlar, ama bir türlü deşifre edemiyorlardı. Barış Güler, kendisi hakkında soruşturma olup olmadığını birilerine sorduruyordu. İstihbarat şube müdürü, -suç olduğu halde- “Soruşturma var mı” diye hem sözlü, hem yazılı olarak soruyordu. İçişleri Bakanı’nın ciddi girişimleri vardı.

Üçüncüsü, biz bu soruşturmayı kollukla yürütüyorduk.

İçişleri Bakanı, şüpheleri artınca şube müdürlerini değiştirecekti. Ne varsa onlardan öğrenecekti. Organize ve mali şube müdürleri görevden alınacaklarını 17 Aralık’a birkaç gün kala öğrendiler. “Bizi alacaklarına dair ciddi duyumlar geliyor. Yerimize gelecek isimler bile belli… En fazla birkaç günümüz kaldı. Şimdi yaptık yaptık, yapamazsak bir daha hiçbir zaman yapılamaz” dediler. Operasyonu 2-3 gün farkla kurtarabildik.

– Yani, “48 saat içinde yaptık yaptık, yoksa kapanır bu dosya” diye mi düşündünüz?

KARA – Evet. Nitekim soruşturmadan haberdar olsalar neler yapacakları, sonradan yaptıklarından da görüldü. 2-3 gün daha beklesek, soruşturmayı yürüten şube müdürleri görevden alınmış olacaktı. Yeni gelen polisler, talimatları yerine getirmeyecekti. Her şey deşifre olacaktı. Kaçanlar kaçacaktı. Yapamayacaktık. O yüzden “Hemen yapalım” kararı verdik.

Müdürler bana, “Operasyon başladıktan sonraki 12 saat içinde bizi görevden alırlar” demişlerdi. Yanılmışlar. 15 saat sürdü alınmaları…

O gece 2 gibi alındılar.

Can Dündar / Cumhuriyet / 26 Ocak 2015

Yüce Divan’a gitse hayatı biterdi

Can Dündar, 17 Aralık soruşturmasının savcısı Celal Kara ile konuştu. Celal Kara, Can Dündar’a bomba açıklamalar yaptı: ‘1 Numara Erdoğan’dı’
Haber görseli

‘Yüce Divan’a gitse Zafer Çağlayan’ın hayatı biterdi’

17 Aralık soruşturmasının savcısı Celal Kara, önce soruşturmadan alındı, sonra Afyon’a yollandı, 10 gün önce de açığa alındı. Herkes konuşurken o susup sabırla sırasını bekledi ve açığa alındığı gün, Cumhuriyet’e konuştu: “İsmini geçirmemek için, ‘1 numara’ ve ‘Beyefendi’ diye bahsediliyor kendisinden… Bence perde arkasından işin içindeydi Erdoğan… Ben, ‘1 Numara’nın ve ‘Beyefendi’nin kim olduğunu iddianamede işleyecektim. Yani iddianamede ismi olacaktı.”

Giriş
Son seçimde AK Parti’ye oy vermiş

Bu röportaj için bir yıl bekledim. İlk teşebbüsüm 17 Aralık’tan hemen sonraydı. O zaman Artı 1 TV’de haberleri sunuyordum. Konuk koordinatörümüz Nilay Can, “Savcı Bey”e ulaşmak için büyük çaba harcadı. Ancak Celal Kara, resmi görevliydi; konuşmadı. Ardından, Ocak 2014’te, 1.5 yıl üzerinde çalıştığı dosya kendisinden alındı; görev yeri değiştirildi.

Celal Kara’nın avukatı Niyazi Atasoy’u aradık. Kendisinin hâlâ resmi görevli olduğunu hatırlatarak görüşemeyeceğini söyledi. Kara, Mart 2014’te Afyon’a sürüldü. Bir kez daha şansımı denedim. Nihayet görüşebildik.

‘Poker face’
Temmuz ayıydı. Ramazandı. Celal Kara, randevumuza avukatıyla geldi. “Poker surat” tabir edilen yapıda, hislerini belli etmeyen, ciddi, az konuşan,
ama güven telkin eden biriydi. Bir gazeteciyle buluşmaktan ötürü tedirgindi. Oruç tutuyordu. Erdoğan’ın balkon konuşmalarındaki vaatlerin gerçek olacağına inanarak son seçimde AK Parti’ye oy vermişti. Kendini kandırılmış hissediyordu.

‘Fethullahçı’ damgası
Alnında “Fethullahçı” diye yazmıyordu, ama havuz medyası, bu damgayı vurmuştu çoktan… Ateşle oynamıştı o da… En tepeye tırmanan bir kirli ipin ucunu çekmiş, iktidarı devirebilecek çapta bir yolsuzluğun üzerine kararlılıkla gitmişti. Aylardır üzerinde çalıştığı dosya kapatıldığı gibi, onu 18 yıllık mesleğinden de etmişti. Temmuz sohbetimizi de yazamadım. Ancak resmi görevi sonlanırsa geniş bir röportaj yapmak üzere söz aldım. 16 Ocak’ta açığa alındığına dair tebligatı aldı. Hemen ertesinde sözleştiğimiz röportajı yaptık.

Dava yağmuru
İlk görüşmemize göre daha rahatlamıştı. Dilini bağlayan resmiyet bağı çözülmüştü. Kırgın olduğu kadar kızgındı. Havuz medyasında her gün hakkında iddialar, suçlamalar, hakaretler çıkıyordu. Bunlara tekzip, açıklama, suç duyurusu yağdırıyordu. Açtığı tazminat davalarının sayısı 20’yi geçmişti. 20 kadar daha dava sıradaydı. O suçlamalara cevabını, bu röportajda bir  arada verdi.

17 Aralık’ın perde arkası

“17 Aralık”, hiç kuşkusuz Türkiye’nin tarihine geçmiş bir dosya adıdır. Onun savcısının yorumları, anıları, açıklamaları, dünyanın her yerinde haberdir. 17 Aralık operasyonunun içeriğini ve perde arkasını okuyunca, soruşturmayı yapan polis ve savcıların, soruşturmayı yazan gazeteci ve yazarların neden hedefe konduğunu ve “Ak”landığını sananların neyi örtmeye çalıştığını daha iyi anlayacaksınız.

– Size yönelik çok suçlamalar oldu, ama sustunuz, konuşmadınız. Nedir son durumunuz?

CELAL KARA – 16 Ocak itibarıyla açığa alınmış bulunmaktayım. İtiraz hakkımızı kullanabilmek için bu kararın gerekçelerini ve belgelerini istedik. Vermediler. Ancak bizden gizlenen müfettiş raporlarını, havuz medyasının gazetecileri ekranda okuyor. Ve korkutulan meslektaşlarım, açıkça suç oluşturan bu durumla ilgili hiçbir işlem yapmıyor.

– Neyle suçlanıyormuşsunuz?
KARA – Henüz bilmiyorum. Daha önce Afyon’a da gerekçesiz tayin edilmiştim.

– Bu görevden alma, 17 Aralık’ın cezası mı?
KARA – Kesinlikle öyle…

– Peki, sondan başlayalım: Meclis’teki oylamayı izlediniz mi?

KARA – İzledim, ama sonucu biliyordum zaten… “Yüzde 99 gitmeyecekler Yüce Divan’a” diyordum.

– Niye?
KARA – Onlar gitse Bilal de peşlerinden giderdi de ondan…

Aklın alamayacağı bir şey

– Bu çapta bir skandalın kapatılabileceğine inanmıyordunuz değil mi?
KARA – Normalde inanılmaz. Ötelenebilirdi, ama bu kadar büyük hukuksuzluk nasıl yapılabilir; aklın alabileceği bir şey değil. Kapatma gerekçesi olarak ileri sürdükleri şu: “Yolsuzluğu tespit ettiğinde hemen durdurup suçüstü yapacaktın. Şimdi bakanlarla ilgili tapeleri çıkart dosyadan…”

Peki, çıkaralım. Ya kalanı ne olacak?

Rıza Sarraf’la Süleyman Aslan arasındaki telefon konuşmaları, bunun fiziki ve teknik takibi, buna giden paralar, sahte belge imali ve kullanımı var. Tamamen hukuki olmasına rağmen madem bakanların konuşmalarının dosyadan çıkarılması gerektiğini iddia ediyorsun; sadece onları çıkar o zaman… Sarraf ile Aslan arasındaki tapeler, fiziki takip görüntüleri nedeniyle neden rüşvetten ve resmi belgede sahtecilikten dava açmıyorsun?

Sarraf ve adamlarının Barış Güler’le ve Kaan Çağlayan’la yaptığı konuşmaların hepsinde somut suç bulgusu var. Onlar hakkında niye dava açmıyorsun?

Sarraf ve adamları hakkında niye dava açmıyorsun?

Sonunda yargılanacaklar

– Sizce kapandı mı 17 Aralık dosyası?
KARA – Kapanmadı, kapanamaz. Kapanmasının tek yolu, zanlıların yargı önüne çıkmasıdır. Sonunda nereye kadar gidecekse…

– Yargılanacaklar mı sizce?
KARA – Konjonktür ne olur, onu bilemem. Ama eninde sonunda bu yargılama olacaktır.

– Sizin soruşturmanız sonucu dava açılsa, haklarında ne ceza isteyecektiniz?
KARA – Kişiye göre değişecekti. Çok sayıda rüşvet, resmi evrakta sahtecilik suçlaması vardı. Bir hesaplama yapmadım. Bazılarını azamiden hesaplarsanız belki 500 yıl, asgariden hesaplarsanız 50 yıl çıkar. Ama zaten infazın azami süresi var. Ağırlaştırılmış müebbet değil bunun cezası… Azami yatacağı süre 36 yılı geçemez.

Herhalde orada en ağır cezayı Rıza Sarraf alacaktı. Çünkü lider sıfatıyla o örgütün faaliyetleri kapsamındaki tüm suçlardan sorumlu. Tamamından.

– Ya bakanlar Yüce Divan’a gitseydi?
KARA – Zafer Çağlayan’ın hayatı bitmiş olurdu muhtemelen… Çünkü hakkında rüşvet isnadı vardı, altın kaçakçılığı iddiası vardı, örgüt liderliği suçlaması vardı, resmi belgede sahtecilik suçu vardı. Bir rüşvetin cezası 4-12 yılsa, düşünün ki Çağlayan hakkında 28 ayrı rüşvet suçlaması vardı.

‘Erdoğan vardı inkâr mı edeyim?’

– Başbakan, “Asıl hedef bendim. Oğlum üzerinden bana ulaşacaklardı” diyor. Bu iş sonunda Bilal üzerinden Erdoğan’a uzanacak mıydı gerçekten?
CELAL KARA – Burada kimse hedef değildi. Hukuki olarak ne gerekiyorsa, o yapıldı. Dinlemelerde Sarraf’la bakanların ve çocuklarının ilişkisi çıkmasa, biz zorla mı bulaştıracaktık? Yani sen suç teşkil eden işlere girmedin de, biz mi bulaştırdık?

Bizim dosyamızda Bilal Erdoğan’la ilgili bariz bir şey yoktu. Ama Başbakan’la ilgili bir şeyler çıkardı. Zaten vardı tapelerde… Var yani, bunu inkâr mı edeyim? Var. Biz polis fezlekelerine de yazmamıştık, Meclis’e gönderdiğimiz bilgi notuna da eklemedik, ama bence işin içindeydi Erdoğan…

– Ne var Erdoğan’la ilgili?
KARA – Rıza Sarraf ile Zafer Çağlayan arasında geçen bir konuşma var. Sarraf, ismini vermeden, “Beyefendi’ye de bir şeyler yapalım” diyor. Çağlayan da ya kıskançlıktan, ya doğrudan adı geçmesin diye, belki ikisini de gözeterek, “Beyefendi’ye değil ama çevresine bir şeyler yapalım” cevabını veriyor. Bunun üzerine TÜRGEV’e 500 bin dolar gönderiliyor. Öyle bir dolaylı irtibat var. Ama orada doğrudan Bilal Erdoğan’ın bir irtibatı yok.

– Ama Başbakan’ın oğluna “Sıfırlayın” talimatı da o gün…
KARA – Soruşturmanın içeriğini tam olarak bilemedikleri ve başlarına ne geleceğini kestiremedikleri için bir tedbir almaydı o…

‘O beni 1 Numara’ya götürecek’

– “Erdoğan işin içindeydi” dediniz. Başından beri mi?
KARA – İlk başlangıcında işin içinde olmadığını zannediyorum. Yani Rıza Sarraf’ın irtibatlarını geliştirmeye çalıştığı aşamada… Ama sonrasında Sarraf, “Beyefendi’ye de bir şeyler yapalım” dedikten sonra ve istisnai yoldan adam başı 1 milyon dolar karşılığında akrabalarını Türk vatandaşlığına geçirdiğinde, zannediyorum artık her şeyden bilgisi var. Tapelere de yansıyor bu… Rıza Sarraf, Abdullah Happani ile görüşmesinde, Egemen Bağış’tan bahsederken “O, beni 1 Numara’ya ulaştıracak” diyor. Bağış’ın üzerindeki 1 Numara kim olabilir? Başbakan’dır.

– Erdoğan’la Sarraf’ın doğrudan teması var mı?
KARA – Başbakan, Sarraf’la doğrudan telefon irtibatı kurmamış. Zafer Çağlayan ve Muammer Güler üzerinden haberleşiyorlar. Güler’le de bu irtibatı gösterir konuşmaları var. Sarraf, bir an evvel abisinin, akrabalarının vatandaşlığa geçmesiyle ilgili “Beyefendi’nin haberi var değil mi” deyince, “Tabii tabii, Beyefendi destekliyor” cevabını alıyor.

İstisnai yoldan vatandaşlığa alınma, İçişleri Bakanı önayak olsa bile Bakanlar Kurulu’nda imzaya açılıyor. Başbakan’ın onayı ve bilgisi olmadan bunların olabilmesine imkân yok. Öbür yandan puzzle’ın parçalarını tamamlayan bir de fotoğraf var: Bir protokol sırasında Başbakan, eşi, bakanlar ve Rıza Sarraf görünüyor. Sarraf kim? Kaç yaşında bir adam? Ne sıfatla o protokol fotoğrafında yer alıyor?

Haber görseli

17 Aralık’ı izleyen günlerde Erdoğan, Sarraf için “Hayırsever bir işadamıdır” dedi. Tanışıyorlar demek ki… Hayırseverliğini nereden biliyorsun? Kime ne hayırseverlik yapmış? TÜRGEV’e yapıyor. Ayrıca AK Parti’nin anket parasını da o ödüyor: 350 küsur bin TL… Parti adına dağıtılan Ramazan erzağı için de yüz binlerce lira ödüyor. Bunların hepsinden Başbakan haberdar.

– Öyleyse neden soruşturmayı Başbakan’a kadar uzatmadınız?
KARA – Erdoğan’la ilgili denilebilirdi ki: “Beyefendi’nin o olduğunu nereden biliyorsun?” Dosyanın teknik detayını bilen ben ve kolluk amirleri, bahsi geçenin Erdoğan olduğunu bildiğimiz halde, doğrudan ismi geçmediği için ve “1 Numara” lafı, diğerlerine göre biraz muğlak kaldığı için onu bilgi notuna katmadık. Düşünün ki; durumları çok net olan bakanlar hakkında dahi akla ziyan yorumlarla savunma gerekçeleri üretiliyor, durumu ancak tüm delillerin ve ifadelerin değerlendirmesi sonucunda ortaya çıkabilecek olan Başbakan’ı dosyaya katsaydık neler söylenirdi?

‘İddianamede Erdoğan olacaktı’

– Bu, siyasi bir kaygı… Erdoğan bağlantısı hukuken mi zayıftı?
KARA – Hukuken zayıf değil… Var temeli. Ama o aşamada o ismi ortaya atsanız, bu, tartışmaya açık bir durum olacak. Dosyanın üzerinde gizlilik kararı var. Bunu ben nasıl anlatacağım ki kamuoyuna? “Arkadaş bak, soruşturmaya başladığım dönemde işin içinde bakanlar yoktu. İşin ortasında bakanların ve çocuklarının bu işin içinde olduğu anlaşıldı. Tapelerin tamamını toplayıp detaylı inceledikten sonra da anladık ki, Başbakan da var perde arkasında…” mı diyecektim?

Ama ben bunu iddianamede irdeleyecektim. Başlığı hazırlamıştım:
“Rıza Sarraf liderliğindeki örgütün önünü açmak için üst düzey siyasiler ve yakınlarına yaptığı yardımlar.”

Bu başlık altında, tapelerle birlikte “1 Numara”nın ve “Beyefendi”nin kim olduğu da irdelenecekti.

– Bütün verilere bir arada bakınca rüşvet dosyasında Erdoğan’ın yerini nasıl tanımlarsınız?
KARA – Dönen işlerin Başbakan’dan habersiz, bilgisiz ve izinsiz dönmesine imkân ve ihtimal yok. Telefon konuşmalarına, aralarındaki diyaloglara bakınca kesinlikle diyorsunuz ki, perde arkasından bu işlere yol ve izin veren, Başbakan’dır.

Odama giren çıkanı izlediler

17 Aralık’ın savcısı Celal Kara, yolsuzluk operasyonunun perde arkasını anlattı:

17 ARALIK SABAHI...

Muammer Güler, Zekeriya Öz’ü aradı
– 17 Aralık sabahı ne yaptınız? Operasyonu nereden, nasıl izlediniz?

CELAL KARA – O sabah 07.00 civarında evde yeni kalkmıştım. Bir süre sonra Kazım Aksoy müdür aradı:

”Savcım’’ dedi, ‘’Barış Güler’i babası (İçişleri Bakanı Muammer Güler) arıyor,  teknik taktik veriyor: ‘Danışmanlık yapıyorum’ diyeceksin, ‘Benim Rüçhan adlı  akrabamdan alacağım vardı’ diyeceksin vs diye…”

Ayrıca Halk Bank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın evinde ele geçen dolar, avro ve  Türk Lirası paralardan çok miktarda bulunduğunu söyledi.

Hemen Adliye’ye, odama geldim. O saat itibarıyla operasyonda nerede ne oluyor,  haberdardım.

– Bakanlar sizi aramadı mı?

KARA – Hayır, ama Zekeriya (Öz) Bey’i arayan oldu. Sabah 8.30-9.00 gibi aşağı, Zekeriya Bey’in odasına indim. Otururken, telefonu çaldı ve biri ile bir süre görüştü. Görüşmesi bitince arayanın Muammer Güler olduğunu, mevcut durumu kendince açıklamaya çalıştığını söyledi. Oğluna söylediklerinin aynını Zekeriya Bey’e de anlattığını fark ettim.

“Oğlum danışmanlık yapıyor” da, “Vallahi benim dahlim yok” da…

Aynı şeyleri anlatıyor. Muhtemelen daha önceden tanıştıkları için Bakan, kendisine savunma
gerekçesi üretiyor. Zekeriya Bey de durumu idare ediyor. Telefonu kapattıktan sonra, “Bana erken saatte bilgi verdiler, aynılarını daha önce oğluna da söylemiş” dedim.

– Güler, itiraz dilekçesinde 17 Aralık sabahı yaptığı konuşmayı inkâr ediyor, “Oğlumun avukatını danışmanımın telefonundan aramıştım” diyor.

KARA – Yanlış. Avukat için dinleme kararı yok ki… Nasıl dinleyelim.

Oğlunu, danışmanının telefonundan arıyor ve Barış Güler’in yasal dinlemede olan telefonu ile görüşüyor. Panikle kiminle konuştuğunu bilmiyor. O süreçte yine bir algı operasyonu olarak dinlenmesi mümkün olmayan telefonun dinlendiğini ileri sürmüşlerdi. Bu görüşme, takipteki Barış Güler’in hattının dinleniyor olması nedeniyle tümüyle usulüne uygun, yasal bir dinlemedir.

‘Zekeriya’yı bitirin’ talimatı

– Zekeriya Öz bakanlardan gelen müdahaleyi size yansıtmıyor muydu?

KARA – Bir şekilde bariyer oldu diyebilirim. Belki sonradan onu hedef almalarının ana nedeni de bu; “Sen niye araya girdin” diye… O olmasaydı belki de benim üzerime gelmelerinin daha kolay olacağını düşünüyorlardı.

Zekeriya Öz o günlerdeki bir görüşmemizde, üst düzey bir siyasinin “Zekeriya’yı bitirin” diye talimat verdiğine dair duyum aldığını söylemişti. Bir iki gün sonra havuz medyasında iftira ve hakaret dolu yayınlar başladı. Kişisel verilere mahkeme kararı olmadan ulaşmak suçtur; ama ne hikmetse onun tüm özel bilgilerini, yanına birçok yalan da katarak dillendirdiler.

İkinci bakan telefonu

– 17 Aralık’ın erken saatlerinde Başbakan Erdoğan, Zekeriya Öz’e ulaşmak için kendisine kefil olan THY Genel Müdürü Hamdi Topçu’yu araya sokuyor.

KARA – Evet. Ve o konuşmadan anlıyoruz ki Topçu’dan, “Dosya çok dolu, yapacak bir şey yok” cevabını alıyor. Benzer bir konuşmanın Başsavcı ile o günkü Adalet Bakanı Sadullah Ergin arasında da geçtiğini duyduk, Orada da “Dosya çok dolu, yapılacak bir şey yok” cevabı veriliyor. Hatta Sadullah Ergin’in Başbakan’a da aynı cümleyi ilettiği duyumu geldi bana…

“Hiçbir şey yapılamayacak kadar dolu” dedikleri dosyanın sonradan başına gelenler malum.

Haber görseli

”SIFIRLAYIN KONUŞMASI”

‘O kayıt, yüzde yüz gerçek’

 – O gün Başbakan’la oğlu Bilal arasında geçen birçok konuşmanın kaydı sızdı internete… Bunların nasıl kaydedildiğini biliyor musunuz?

CELAL KARA – Onların menşeini ben de bilmiyorum. Ancak şöyle bir mantık yürütüyorum.

Bilal Erdoğan eğer 25 Aralık’ta şüpheli olarak izleniyorsa, (aynı bizdeki bakanların, oğullarıyla konuşmalarının takılması gibi) dinlemeye takılmış olabilir.

Konuşmaların kaydını YouTube’da gördüm; “tape id”si vardı. Bilal şüpheli olarak dinlendiyse babası da bir ihtimal dolaylı olarak takılmış olabilir. Ama somut bir bilgim yok; çünkü 25 Aralık’ın içeriğini bilmiyorum.

– Sonradan araştırmadınız mı?

KARA – Sonradan öğrendiğim kadarıyla orada Bilal dinlenmiyormuş. Yani oradakiler, kanuni dinleme tapeleri değil.

Haber görseli

– Erdoğan, ‘montaj’ deyip kesti attı; montaj olabilir mi?

KARA – Montaj olmadığı belli… Bunun algı oluşturmaya yönelik siyasi amaçlı bir savunma olduğu çok bariz. Hece hece montajlandığını söylemek çok gülünç bir iddia…

Size atfedilen bir konuşmanın size ait olmadığını, montaj olduğunu bilseniz, bunu kanıtlamak için “Hodri meydan” demez misiniz?

Durumunuzdan emin olsanız, her türlü inceleme metodunu devreye sokarak, hem de olabildiğince hızlı bir şekilde konunun aydınlatılmasını istemez misiniz?

“Dünyanın en iyi laboratuvarlarına gönderin, gerçek neyse ortaya çıksın” diye meydan okumaz mısınız?

Gönderirsin, hemen çıkar meydana… Hatta montaj olduğu ileri sürülmeyenleri bile, hukuki anlamda değil ama algı yönünden ciddi bir çürütücü etki gösterir.

Siz bu yapmak yerine aylarca bekliyorsunuz. Bunları analiz ettirmesi gereken Bilim Bakanınız, “Hissettim montaj olduğunu” diyor; adı “His’li bakan”a çıkıyor. TÜBİTAK’ın başındaki görevliyi
alıp Hayvanat Bahçesi’nin müdürünü oraya atıyorsunuz. Sonra oradan da değil, hiç uzmanlığı olmayan yerlerden, vasat zekâya sahip bir insanı bile gülümsetecek bir rapor alıyorsunuz.

– Siz o kaydın montaj olmadığına mı inanıyorsunuz?

KARA – Bu kayıtların yüzde 100 doğru olduğu kanaatim tam… Zerre kadar şüphem yok.

Başbakan’ın o konuşmaları yaparken, mesela Ankara Çubuk kavşağından geçerken görüntüleri var, baz istasyonu verileri var.

– Başbakan’ın dinlenmesinden de bu operasyonu suçladılar.

KARA – O dinlemenin benim yürüttüğüm soruşturmalarla hiç ilgisi yok. Nereden çıktığı da belli değil… Ama bu kayıtlar üzerinden bir algı operasyonu yürüttüler. “Bakın bunlar böyle kanundışı işler yapıyorlar” diyerek doğru olan her şeyi, onun üzerinden çürütmeye kalktılar.

Haber görseli

KAMERA TARTIŞMASI

‘O zaman anladım’

Bu süreçte siz izlendiğinizi, telefonunuzun dinlendiğini, odanızın gözlendiğini hissediyor muydunuz?

CELAL KARA – Onun duyumları geliyordu. Ben de o kanaatteydim.

Şöyle oldu aslında:

“Acaba bir sabotaj olur da bunlar evrakları yok ederler mi?” diye düşündüm. Hemen güvenlik müdürünü çağırdım, “Ben burada yokken kapıya adam koyun” dedim.

Zaten 17 Aralık’tan hemen önce içeriye, odama güvenlik kamerası kurdurmuştum. Bilgisayara kaydediyordu bütün hareketliliği… Ama bir sabotaj olur da bilgisayarın başına bir şey gelir diye, içeri girişi engellemek için kapıya güvenlik görevlisi de koydurttum.

Sonra o güvenlik görevlisi, “Savcım, koridoru gören kamera sizin kapıyı görmüyor. İleriyi görüyor. Kamerayı kapıya çevirelim” dedi. İlk anda bir şey demedim. Baktım, birtakım duyumlar geliyor. Şüphelendim. Tekrar çağırdım güvenlikçilerin müdürünü:

“O kamerayı tekrar eski yerine çevireceksin” dedim. Kızardı, bozardı, bozuldu bir hayli:

“Ama savcım, bir şey olursa biz nasıl altından kalkacağız” dedi.

“Benim zaten içeride kameram var, bunu niye çeviriyorsun” dedim. “O zaman bize yazılı talimat verseniz savcım” dedi.

Baktım morardı, çok zorlanıyor, “Tamam kalsın” dedim. Odama giren çıkanın izlendiğini anladım.

İddianamenin 10 günü kalmıştı

– İddianame ne aşamadaydı?

CELAL KARA – İddianameyi tamamlamama en fazla on gün kalmıştı. Kapsamlı bir iddianame olacaktı.

– Önceden hazırlamamış mıydınız?

Kapsamlı bir iş iddianame yazmak. Bir taraftan o gün aramalarda ele geçen belgeleri işliyoruz; ama öte yandan el konan bilgisayarlar ve telefonlardan toplanan dijital materyali inceleyen bilirkişiler rapor yazıyorlar; biz de bunları işliyoruz. Dijitallerden çok ciddi veriler, deliller çıkıyor. Bizim teknik takipte elde ettiğimiz verilerin tamamını doğrulayan, teyit eden bir sürü yazışma, resim, vs. Whatsapp yazışmalarından, telefonlardan, bilgisayarlardan çıkıyordu.

– Paralar dışında ne çıktı mesela?

KARA – Bir örnek vereyim:

Teknik takipten öğrendik ki İçişleri Bakanı Muammer Güler, Rıza Sarraf’ın Çin’deki işleri kolaylaşsın diye bir referans mektubu yazıyor:

“Bizim nezdimizde hatırı sayılır işadamıdır. Şirketleri de öyledir” meyanında bir şeyler diyor. Hatta bu referans mektubunu Sarraf, Whatsapp programından oradaki adamı Rüçhan Bayar’a atıyor. Operasyondan resmini özellikle arayın” dedik. Hemen net resmi çıktı ortaya… Bunu bir yandan da İçişleri Bakanlığı’na sorduk. Dedik ki: “Muammer Güler tarafından Çin bankalarına yazılan referans mektuplarının suretlerini gönderin bize.”

İki satırlık bir cevap geldi:

“Böyle bir mektup yazılmamıştır.”

“Böyle bir mektuba rastlanmamıştır” da demiyor; kesin dille yalanlıyor. Ben bunu bilahare suç duyurusu yapmak için tutuyordum. Dosyaya koydum. Şu anda dosyada var.

İKİ YENİ SAVCI

Ürkek ve endişelilerdi

– 17 Aralık’ın hemen ertesinde, önce operasyonu yürüten polis şefleri görevden alındı. Ardından da sizin yanınıza iki yeni savcı (Ekrem Aydıner ve Mustafa Erol) eklendi. Bu değişiklikler çalışmanızı nasıl etkiledi?

CELAL KARA – Aslında ilk frenim odur. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, başsavcılıktaki odası dururken gözlerden uzak bir yerde, Haliç Kongre Merkezi’nde mi ne, Başsavcı’yla bunu konuşmuş. Basında öyle bir haber çıkmıştı, Başsavcı da inkâr etmedi. Aynı görüşmenin akabinde, o gün bizim soruşturmaya iki savcı monte edildi. Halbuki bu ne zaman yapılır? Soruşturma çok kapsamlı olur, savcı altından kalkamaz, iş çok uzar, 6 ay geçtiği halde bir gelişme olmaz, o zaman monte edersiniz. Ben öyle bir talepte bulundum mu? Yok. Öyle bir görüntü verdim mi? Yok. Öyleyse siz niye kafanızdan iki kişi monte ediyorsunuz. Aynen Deniz Feneri soruşturmasında olduğu gibi… Birinci frenleme buydu.

– Nasıl çalıştınız o iki savcıyla?

KARA – İki gün sonra bir gün öğle sonrası geldiler. İkisi de ürkek ve endişeli vaziyetteydi. Tanımıyordum ikisini de… Birisi memur bürosundan, biri başka bürodan gelmiş. Geldiler oturduk. Ben anlattım “Dosya böyle böyle… Bunları bunları yaptık” diye…

“Ama bizim elimizde done yok, hiçbir şey bilmiyoruz” dediler.

“Tamam” dedim, gittiler.

Üçüncü günün akşamına kadar gelmediler.

O ilk basit temasın dışında bana gelip de “Ben dosyayı inceleyeceğim, bir talepleri olmadı. Zaten sonraki konuşmalarımızda da, Başsavcı Turan Çolakkadı’dan birkaç kez
bu dosyadan alınmalarını istediklerini anladım. Hatta Mustafa Erol, yazılı olarak da bu talebini ilettiğini
söyledi. Ekrem Aydıner’in de, “Dosyanın sahibi savcı beydir, biz ifadelerde yardım ettik, işimiz bitti; bizi bu dosyadan alın” dediğini söylediler. Ben de kimsenin tetkik hâkimi değilim. “Gelin dosyayı okuyun” diye zorlayamam. Senin görevinse gel oku.

Haber görseli

Öz’ün emniyet baskını

– Operasyonu yürüten polis müdürlerinin görevden alınmasından hemen sonra, 19 Aralık’ta Zekeriya Öz, Emniyet’e gitti. Basında “Savcıdan Emniyet’e baskın” dendi. Neydi sorun?

CELAL KARA – Ben o hafta hemen her gece 2.30’da geliyordum. Yaklaşık iki hafta kadar 3.5 saat uykuyla yetindim. Aşırı derecede frenleme başlamıştı. Daha ikinci günde Emniyet’ten bir telefon geldi, “Savcım burada delillere müdahale ediyorlar, sizin hazırlattığınız soruları sormuyorlar, tapeleri çıkarıyorlar” dediler.

– Delillere nasıl müdahale ediyorlarmış?

KARA – “Bakan çocuklarına şunu sormayacaksın. Bu tapeleri çıkaracaksın. Bunlar sorulur mu? Bir bakan çocuğu rüşvet alır mı?” gibi müdahaleler… Özellikle Çapkın’ın yerine vekâleten atanan Emniyet Müdürü Selami Altınok’un emriyle…

O sırada ben bana sevk edilecekleri bekliyorum. Bu durum üzerine 19 Aralık günü, saat 5 civarı Zekeriya Öz’ü aradım: “Böyle bir durum var. Ben çok sinirlendim, gidersem istemediğim durumlar olabilir. Ne yapacağımı bilmiyorum” dedim.

“Sen dur, ben müdahale ederim” dedi. Benim o telefonum üzerine Emniyet’e gitti. Ben durumu tutanakla tespit ettim. Bu tutanak dosyada idi, benden alındığı ana kadar… Bir sureti ilgim nedeniyle bendedir, bir sureti de Zekeriya Öz’de… Delillerin karartılmamasını, soruşturmaya müdahale edilmemesini, sorulardan tapelerin çıkartılmamasını, bizim hazırladığımız soruların bakan çocuklarına sorulmasını garantiye almak için gitti aslında…

Polisler korkudan titriyormuş

Orada bir-iki saat kaldı. Havuz medyası, oraya baskın yapmış gibi yansıttı. Savcı zaten o soruşturmanın amiri… Amiri olduğu yeri basmak ne demek? Zaten 7/24 elini kolunu
sallayarak girmeye yetkisi olan bir yer…

Daha sonra internette o günkü Emniyet Müdürü’ne ait olduğu ileri sürülen bir ses kaydında, Zekeriya Öz’ün oradan korkup kaçtığı söyleniyordu.

“Az daha dayak yiyecekti, kaçtı” deniliyordu. Çirkin bir yalan bu… Benim aldığım bilgiye göre, tersine, yaptıkları hukuksuzluklar hatırlatılınca oradaki polislerin korkudan dizlerinin bağı çözülmüş; ayakları titriyormuş.

– Ne olmuş oraya gittiğinde?..

KARA – Zekeriya Bey bana, “Hepsi de karşımda titriyordu” diye anlattı. Daha sonra olaya tanık olan birden fazla Emniyet görevlisinden de bu manzarayı teyit eden anlatımlar dinledim.

“En temel tutuklama nedeni nedir bilir misiniz” diye sormuş: “Delil karartmaktır. Bir gün bile cezası olsa, delil karartma şüphesi varsa insan tutuklanabilir” demiş.

Onun üzerine epey korkmuşlar.

Dedim ki: “Mümkünse ifadeler tamamlanıncaya kadar çıkma oradan. Kal başlarında… Çünkü sen çıkarsın, gene müdahale ederler.”

Bunun üzerine 1-2 saat onlarla orada konuşmuş, gerekli müdahaleleri yapmış. “Hazırlanan soruları hem yazılı hem CD’de bana verin. Bunlarda bir değişiklik olursa gereği yapılır” demiş ve yeterli etkiyi yaptığını görünce çıkmış oradan…

Ulan bi dansözle resmini de mi bulamadınız?

17 Aralık’ın savcısı Celal Kara, “İktidar, açığımı arayıp ancak bir nargile kafede fotoğraf bulunca kızmış: Ulan bi dansözle resmini de mi bulamadınız?” diyor.

– Operasyondan sonra size iktidardan taciz olmadı mı?

CELAL KARA – Olaydan haberleri olunca benim endişem gerçek oldu: Üst düzey bazı siyasiler, “Bu savcı kimdir, neyin nesidir” diye açığımı aramaya başlamışlar. Bula bula bir nargile kafede herkesle otururken çekilmiş bir fotoğrafımı bulmuşlar. Hatta bir yetkili, “Ulan bi dansözle çekilmiş resmini de mi bulamadınız” diye kızmış. Aile mahremiyetlerine girildiğinden, karakter suikastı yapıldığından şikâyet edenlerin böyle bir açık aramalarını kamuoyunun takdirine bırakıyorum.

– Görevden almaya kalkışmadılar mı?

KARA – Bunu ikinci gün denediler. O gün Başsavcıvekili Zekeriya (Öz) Bey’in odasına uğradım. Baktım milli ombudsman Nihat Ömeroğlu orada… Sıradan bir ziyaret değildi. Sonradan Öz’ün açıklamalarından, onun dosyayı benden alıp başkasına vermesini istediğini öğrendim.

– Öz size hiçbir şey demedi mi?

KARA – Demedi. O gün gidip başsavcı Turan Çolakkadı’yla konuştuğunu biliyorum. Çolakkadı biraz kızar gibi olmuş. Aslında bizim soruşturmaların hemen hiçbirini bilmez, bilmesi de mümkün değil. Ama burada işin içinde siyasiler ve çocukları olduğu için hassas tabii… Oysa ben bağlı olduğum büronun başındaki başsavcıvekiline haber vermiştim.

‘Yarım saat içinde göndermezsen…’

– Görevden alamayınca engellemeler çoğaldı mı?

KARA – Çoğaldı. Bir örnek vereyim: Operasyonda çok fazla dijital materyal toplanmıştı. Bunlara bilirkişi incelemesi lazım. İstanbul Emniyeti’nin Siber Suçlarla Mücadele Şubesi’nde çok yetkin bir kadrosu var. Bu elemanlardan bir bilirkişi heyeti oluşturabilmek için bana isimlerinin bildirilmesini istedim.

15 kişinin ismini bildirmek 5 dakikalık iş. Hadi 1 saat sürsün. 1 hafta, 10 gün geçti, haber yok. Şubenin başına 17 Aralık’tan sonra atanan müdür Faik Ozan Karadağ’ı aradım. “Niye göndermiyorsunuz” dedim. Çok lakayt ve laubali bir üslupla, “Üzerinde çalışalım” dedi.

Neyi çalışıyorsun? Proje mi bu?

“Yarım saat içersinde göndermezsen hakkında resmi soruşturma başlatacağım” dedim.

Gene 4 saat geçti. Ben o esnada tutanak tuttum, yeni gelen savcı arkadaşlara gönderdim, ama onlar da, “Biz o konuşmaya şahit olmadık” deyip imzalamaktan imtina ettiler.

4 saat sonra faksla isimler geldi. 13 kişiden 8-10 kişilik bir heyet belirledim. Bu sefer de yeni atanan savcı Ekrem Aydıner, “Bu isimleri neye göre seçtin” diye sordu.

“Yahu” dedim “‘En iyileri bunlar’ dediler, yazdık. Hiçbirini tanımıyorum.”

İki gün de o imzalamayıp direnç gösterdi. Sonradan Siber Şube’deki müdürün bunu bilinçli ve kasıtlı yaptığını anladım.

– Nereden?

KARA – İzmir Liman Soruşturması sırasında Vali’yle Emniyet Müdürü arasındaki bir konuşma internete düştü. Orada Vali, Emniyet Müdürü’ne diyor ki:

“Savcı bir şey istediği zaman ‘Üzerinde çalışıyoruz’ diyeceksin, ama yapmayacaksın. İstanbul’da olan aynen bu.”

O günlerde Emniyet’teki şube müdürlerinin, son zamanlarda da Ekrem Aydıner’in böyle ciddi frenlemeleri vardı.

Takipsizlik kararı vahim bir skandaldır

– Sonradan Sarraf’ın mal varlığına konulan tedbir de kaldırıldı.

KARA – O karar, tam bir hukuk skandalıdır. Kahvehane ağzıyla yazılmış bir karardır. Çok vahimdir.

Suç gelirlerinin müsaderesine dayalı madde var: “Kazanç müsaderesi”; suçtan elde edilen kazancı müsadere edebiliyorsun. Hemen itiraz ettim:

“Şu şu şu gerekçelerle bu karar yerinde değildir” dedim.

İmza için Ekrem Aydıner’e gönderdim.

“Katılıyorum” veya “Katılmıyorum” diyecek.

“Ben okumadım ki dosyayı” dedi. İki gün oyaladı. İki gün sonra başsavcı değişikliği oldu. Yeni başsavcı, “İşbölümü değişikliği yapıyorum” dedi, dosyayı benden aldı.

Sonradan duydum, Aydıner mahkemeye yazı yazmış, “Takipsizlik kararı doğrudur, itirazımızı geri çekiyoruz” diye…

Ben şahsen böyle bir metnin bir hukukçunun kaleminden çıkabileceğine de, bu kararın savcılıkta yazıldığına da kani değilim.

Devlet 50-60 milyon dolar zarara uğratıldı

– Bu kararla kamunun uğradığı zarar ne kadar?

KARA – O kararla devlet en az 50-60 milyon dolarlık zarara uğratıldı. Öbürlerinin aldığı rüşveti saymıyorum. Bu, Sarraf’ın kendi payına düşen miktar… Buradan elde ettiği para 50 milyon dolarsa (tam miktarı araştırmanın sonucunda ortaya çıkacak) bunun teminatını sağlamak üzere mal varlığına tedbir koymak gerekmez mi? Bu bir tedbirdir ve itiraz yolu vardır. Bir üst merci, yerinde görmüyorsa kaldırır. Ben ileride, mal varlığından, onlarca milyon dolarlık müsadere talep edeceğim, “suç işlemek suretiyle edinilmiş gelirdir” diye… Sen o kararla bunun dayanağını ortadan kaldırıyorsun.

Parayı polis mi yerleştirdi?

– Paraları baskında polisin yerleştirdiği iddia edildi?

CELAL KARA – Abuk sabuk bir iddia… Süleyman Aslan’ın evindeki aramada 2 milyon 445 bin dolar, 2 milyon 520 bin Avro, 520 bin TL ve 990 pound çıkıyor. Bunlar kitaplıkta, ayakkabı kutusunda, banyodaki dolapta ve lifte ele geçiyor.

O kadar parayı polis nereden bulup da oraya koyacak?

Bir başkomiser, “O gün benim cebimde 25 lira vardı” demişti. Cebinde 25 lirası olan polis, o kadar parayı nereden bulacak da oraya koyacak? Sonra o para müsadere edilecek. Kim feda ediyor bu kadar parayı? Kimin cebinden çıkıyor?

Hem polis koydu ise takipsizlik kararından sonra paralar neden el konulanlara faiziyle birlikte iade edildi?

– ‘İmam hatip yapımı için yardım parası’ dendi?

KARA – Yardım parası ise banyodaki lifin içinde 50 bin doların işi ne? Böyle kutsallık atfederek masumiyet ve kanunilik intibaı vermeye çalıştığın yardım parası neden ayakkabı kutusunda saklanıyor? Koyacak çanta bulamadın mı? Evine getirilene kadar takip ettiğimiz rüşvet, kuryeyle teslim edilince niye eşin sevindirik olup “Yeşiller geldi” diye seviniyor?

Bu külliyetli miktar, yardım parası ise neden güvensiz olan evin yerine bankadaki bir kasada emaneten saklamıyorsun?

İnsan aklıyla alay eden gerekçeler!

‘Avro ile ödesek olur mu?’

KARA – Kamera kayıtlarında alırken tespit ettiğimiz parayı, gidip evinde buluyoruz; utanmadan, “Savcım biz bunun yardım parası olduğuna sizi ikna edemedik galiba” diyor.

Nesini edeceksin ya? Kapı gibi deliller var. Avro ile rüşvet alıyor. Hemen arkasından konuştuğu emlakçıya satın aldığı evin bedeli için “Avro ile ödesek olur mu” diyor.

‘Bakan çocukları süt dökmüş kedi gibiydi’

– Üçüncü günün sonunda savcılık sorguları başladı? Siz hangilerinin ifadelerini aldınız?

CELAL KARA – Fatih Belediye Başkanı’nın, Kaan Çağlayan’ın, Barış Güler’in, Süleyman Aslan’ın ifadelerini bizzat aldım. Almaz olaymışım. Sonradan bir sürü yalan ve iftira üretildi.

– Bakan çocukları ne haldelerdi?

KARA – Biraz çekingenlerdi. Ama ben soruşturmanın hassasiyetine binaen hepsine ayakta “Hoş geldiniz” dedim, tokalaştım.“Buyrun” diye yer gösterdim. Normalde şüphelinin ifadesi ayakta alınır; ben dikkat ettim, “Oturun yorulmayın” dedim. Kâtibim de şahittir.

– Çocuklarda ‘Babamız bakan’ havası var mıydı?

KARA – Yok. Süt dökmüş kedi edasındaydılar. Ben onları teskin ettim. Sert davransam iyice paniklerlerdi. Olabildiğince nazik davrandım. “Emniyet ifademizi tekrar ediyoruz” dediler. O kadar.

– ‘Babamız nasılsa bizi kurtarır’ beklentisi var mıydı?

KARA – O gayretler zaten vardı. Nitekim 3 savcı, Fatih Belediyesi Anıtlar Kurulu dosyasından yeterli delil olan 21 kişiyi sevk ettik. Sadece 2’si tutuklandı. Fatih Belediye Başkanı serbest kaldı. Onlar dosyada 3 savcının göremediği bir şey mi gördü, bizde olmayan üstün hukuk bilgileriyle mi değerlendirdi, bilmiyorum. Bir savcı yanılabilir, ama 3 savcı imzayla, “Bunların tutuklanması için yeterli sebep var” diyor, sevk ediyor; 21 kişiden 19’u serbest… Burada bir tuhaflık yok mu sizce?

Adliyenin önü Ankara plakalı araçlarla doluydu

– Ankara mı müdahale etti?

KARA – Sorguların yapıldığı 4. gün, adliyenin önü Ankara plakalı arabalarla doluydu. Adeta Ankara, Çağlayan’a çıkarma yapmıştı.

– Ama Erdoğan, ifade alış biçiminizi eleştirdi. El cepte, ‘İki dakika süren var, anlat ve çık. Gelsin şimdi efendileriniz sizi kurtarsın’ dediğinizi iddia etti.

KARA – Külliyen yalan. Zaten insan koltukta otururken ellerini nasıl cebine soksun? Olabildiğince sakin ve nazik davrandım.

Mustafa Demir’e “Vurgulamak istediğiniz şeyler varsa alayım” dedim. O anlattı. Özeti bile 25 dakikaya yakın sürdü.

‘Utanmadan iftira atıyor’

– Ne anlattı?

KARA – Arama sırasında, masasının çekmecesinde bulunan dolar hesap cüzdanı vardı. 2.3 milyon dolara yakın bir para… Bir yıl içinde miktar ve vade açısından düzensiz para giriş-çıkışları var.

Soruşturmayı yürüten büro amiri, “Savcım böyle bir şey var, sorduk cevap veremedi” diye getirmişti. İlk sorduklarında “Maaşımla geçiniyorum” demiş. Dolar hesabı sorulunca avukatı itiraz etmiş, “Yok, dolar olamaz”, “Yok, virgül hatası vardır” diye… Hesap cüzdanı gösterilince de “Hık mık” etmiş.

İfade hazırlığı yaparken, aşağıdaki Vakıflar Bankası’ndan cüzdandaki hesap dökümünü istedim. Kapalı zarfta geldi. Para hareketleri tıpatıp orada da görünüyor.

“‘Maaşımla geçinirim’ diyorsunuz ama yaklaşık 2.3 milyon dolarlık bir para var burada, nedir” diye sordum.

Cevap veremedi. Tabii orda ben bunun muhakemesini yapacak değildim. Dediğini zapta geçtik. Zaten teknik takiplerde de vardı; “1.5 milyon doları verdik, hâlâ işi halletmiyor” diye…

– Ne kadar sürdü ifadeleri?

KARA – Her bir ifade 22-25 dakika sürmüştür. Öyle “2 dakikada anlat çık” demedik. Ekstra nezaket gösterdik ki gölge düşmesin soruşturmaya… Utanmadan iftira atıyor. Öyle eli cepte ifade almak, “Gelsin efendileriniz kurtarsın” demek gibi hataları 18 senelik değil, 18 günlük savcı bile yapmaz. Zaten Mustafa Demir’in avukatı da “Ben öyle bir şey duymadım” diye yalanladı.

Amaç, soruşturmanın tarafsız yürütülmediği izlenimi verip dosyayı benden almaktı. Ben o gün fark ettim bunu…

‘En acemi savcı bile anlatamaz’

– Kimlerin tutuklanacağına nasıl karar verdiniz?

KARA – İfadeler bitti. En az iki savcının imzasıyla “Sevk mi serbest mi” kararı verilecek. Bazı TOKİ şüphelilerinin durumunu tartıştık.

Mustafa Erol bir şey demeden kenarda oturuyor.

Mehmet Yüzgeç, Ali Ağaoğlu gibi başrolde olan ve delillerin sağlam olduğunu düşündüğü şüphelilerin tutuklanmasını istiyor.

Dosyanın esas savcısı Ekrem Aydıner “Adam sistemin açıklarını değerlendirmiş” falan diyor.

Biz, Aydıner’le yan yanayız ayakta…

Birden bana döndü, elini omzuma koydu: “Ben o dosyayı biraz okudum kardeşim. Midem bulandı, gerisini okuyamadım. Kimi istiyorsan sevk et, ben altına imza atacağım” dedi.

Böylece iki imza tamamlanınca dönüp savcı Mustafa Erol’a sordum. “Siz imzalıyorsanız ben de imzalarım” dedi.

Ben, “Şunlar, şunlar sevk” dedim.

Hemen altına imza attılar. 14 kişiyi tutuklamaya sevk ettik ve hepsi tutuklandı.

Sonradan bu şahıslarla ilgili takipsizlik kararı yazılıyor ve yine altına imza atıyorlar. Ama o kararın adliyede yazıldığını düşünmüyorum. Bir savcının kaleminden öyle bir takipsizlik kararı çıkamaz. En acemi savcı bile, 4 sayfa boyunca, Sarraf’ın, yaptıklarıyla Türkiye’nin cari açığını nasıl kapattığını anlatamaz.

– Kim yazdı öyleyse?

KARA – Ben o metni bazı avukatların yazdığından şüpheleniyorum.

Adliyede kameralar kapatıldı ve…

-Sarraf’a “Hükümeti suçla, seni serbest bırakalım” dediğiniz iddia edildi.

CELAL KARA – Öyle bir şey yok. O iddiayı ne zaman gündeme getirdiler? Rıza Sarraf içerideydi. Avukatı aracılığıyla ifade vermek istediğini söyledi. Ama aynı zamanda, “Benim 3.5 santimlik kanser tümörüm var, içeriye girince bu 4.5 santime çıktı, tedavi olmam lazım” dedi.

Ben, “Böyle bir pazarlığı kabul etmem” dedim, “… seni kimsenin itiraz edemeyeceği bir üniversite hastanesine sevk ederiz, bilirkişilerden bir heyet kurarız. İddianı doğrularlarsa, ciddi bir kefalet öngörerek mahkemeden izin isteyebilirim. Ama bunun karşılığı olarak ifade verme pazarlığını asla kabullenmem.”

Zaten onun konuşmasına ihtiyacım yok ki, dosyada yeterince delilim var.

İfadeye gelecekti, yüzde 99 ihtimalle şöyle oldu: Sarraf’la avukatı bunları konuştu. Bu konuşma dinlendi. Havuz medyaya servis edildi. Oradan “Böyle dedi” diye lanse edildi. Bu, çok saçma bir algı operasyonuydu, o ama maalesef bundan dolayı da ifadeye çağrılması gecikti.

– Sarraf’ın dışarıya haber yollayıp “Beni buradan kurtarmazsanız konuşacağım” dediği de söylendi.

KARA – Ona dair bir duyum geldi. Hatta bir bakanın adliyeye gittiği, o oradayken adliye kameralarının kapatıldığı, içeride Sarraf’a “Biz seni kurtaracağız” dediği duyumu geldi.

– Zafer Çağlayan mı?

KARA – Öyle geçti ismi. Ama benim bunu delillendirme imkânım yok. Sadece bir duyumdu.

Fezleke nasıl yoldan çevrildi?

– Polis fezlekesinin de imzalanıp imzalanmadığı tartışma konusu oldu.

CELAL KARA – 4. gün Emniyet’ten bir telefon geldi; “Savcım fezlekeyi buradan çıkarttırmıyorlar” diye… Öğlen olmuş, görevden alınanların yerine atanan yetkililer, polis fezlekesini imzalayıp savcılığa göndermiyorlar.

Zaten bende var fezleke… Sadece “Aramalarda şunlar ele geçti, savunmalarında bu dendi” diye eklenecek, o kadar…

Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’ne yeni atanan Hakan Sıralı’yı aradım:

“Neden göndermiyorsunuz fezlekeyi” dedim.

“Ben daha okumadım” dedi. “Ne zaman okuyacaksınız” dedim.

“Önce yardımcım okuyacak, her sayfasını paraflayacak, sonra bana gönderecek, ben okuyacağım, imzalayacağım, ondan sonra gider” dedi.

“Kaçıncı sayfada yardımcın” diye sordum; 504 sayfalık fezlekenin 10. sayfadasındaymış.

Direniyorlar göndermemek için; amaç, gözaltı süresini doldurmak; çok bariz belli bu…

“Sizin okumanızı mı bekleyeceğiz” dedim.

“O zaman ben okumadığıma dair tutanak tutayım, öyle göndereyim” dedi.

“Bu yaptığınız, adli görevi ihmal ve kötüye kullanmadır. Hakkınızda soruşturma başlatırım. Nasıl istiyorsanız öyle tutanak tutun ama hemen gönderin” dedim.

Bir tutanak tutmuşlar, imzalamışlar, fezlekeyi ekleyip yollamışlar.

Komiser Hüseyin Korkmaz fezlekeyi bana getirirken yolda telefonla arayıp, “Geri getirin” demişler.

Ama o, benden aldığı talimat gereği fezlekeyi bana getirdi. O şekilde almış olduk.

Savcı Kara Fetullahçı mı? İşte cevabı

17 Aralık’ın savcısı Celal Kara, hayatı boyunca ‘izm’lere ve partilere takılıp kalmadığını söylüyor. 17 ve 25 Aralık dosyalarının ‘Asrın yolsuzluğu’ damgasını yediğini belirten Kara, “Bu algıyı değiştirebilmenin tek yolu bu iddiayı ortaya atmaktı. Somut delil ortaya konmadan atılan bu iddialar dedikodudan ibarettir. Gerçek devlet adamı dedikoduyla değil, somut delille konuşur” dedi.

17 Aralık’tan 40 gün sonra soruşturma dosyası Celal Kara’dan alındı. Kara: Tamam olan kısımla davayı açacaktım

‘Savcım, dosya sizden alındı’

– 17 Aralık’tan 40 gün sonra soruşturma dosyası sizden alındı.
Bunu bekliyor muydunuz?

CELAL KARA – Bunu tahmin ediyordum, ama “Kamuoyunun bu kadar üzerinde durduğu bir dosyayı savcısından alacak kadar hukuksuzluk yapamazlar” diye düşünüyordum.

Başsavcı Turan Çolakkadı’nın öyle bir niyeti yoktu. Vekillerinden de sonuna kadar gidebileceğim izlenimi alıyordum. 700 sayfalık iddianamede son rötuşları yapıyordum; operasyon günü ele geçen belgeleri ekliyordum. 1 haftaya ihtiyacım vardı. Eksiklere rağmen tamam olan kısımla açacaktım davayı… Ama Başsavcı’yı değiştireceklerini duyunca, “Eyvah” dedim. Sonunda yeni gelen Başsavcı (Hadi Salihoğlu) bir iş bölümü değişikliği görüntüsü altında dosyayı bizden aldı.

– Nasıl aldınız haberi?

KARA – Pazartesi geldik. Başsavcı vekili Orhan Kapıcı odasına davet etti. Gittim, karşı koltukta Ekrem Aydıner oturuyor. Biraz endişeli vaziyette…

Kapıcı, “Savcım dosyalar sizden alındı. Ama Ekrem Bey dosyaları bilmiyor. Siz yardım etseniz” dedi.

“Tamam edeyim de” dedim, “ben 10 gün sonra iddianameyi teslim edecektim. Benden niye aldınız ki o zaman dosyayı?..”

Gülümsedi; “Başsavcımın takdiri böyle tecelli etmiş” dedi.

Nasıl tecelli ettiği belli:

Önce “Soruşturmalar kapsamlı” diye dosyaları hiç bilmeyen iki savcıyı ekle, sonra baştan beri bilen iki savcıyı görevden al ve üç dosyayı birden hiç bilmeyen o savcıya ver.

Bunda mantık var mı?

Ve her nasılsa o savcı, hiç bilmediği o dosyaları jet hızıyla okuyup takipsizlik kararları verdi.

– Nereye gönderdiler sizi?

KARA – İnfaz Bürosu’ndaki en küçük, en berbat odaya… 29 Ocak 2014 Çarşamba’ydı o gün… Raporluydum. Adliyeye uğradım. Yine Kapıcı aradı. Kâtipler dosyanın devrini tamamlayamamışlardı. Ben de ayrılmadan, “Yazılmış bilirkişi raporlarını artık UYAP’a yükleyin” demiştim. Muhtemelen, merkezden hâlâ UYAP’a yükleme yapıldığını görmüşler, “Savcı bey hâlâ dosyayı devretmedi mi” paniğiyle beni arıyorlar.

Gittiğimde el konan evraka ait kutular odamdan taşınıyordu. O akşam da sayım ve devir işlemi tamamlandı.

Haber görseli

‘Yargılanacaklar’ manşetinin perde arkası

– Sonra adliye koridorundaki bir konuşmanız yansıdı basına ve ardından tayininiz çıktı. O nasıl oldu?

KARA – Görev yerim değiştirileli yaklaşık bir ay kadar olmuştu. Adliyede asansörlerin orada Serkan diye bir avukatla ayaküstü sohbet ediyorduk. Konuşurken genel olarak bazı hukuksuzluklardan yakındım.

“Kim hukuksuzluk yaparsa bir gün hesabını verir” dedim.

2 metre ileride tanımadığım bir kadınla bir erkek vardı.

10 gün sonra, Karşı gazetesinde “Yargılanacaksınız!” diye bir manşet… “Savcı, adliye koridorlarında böyle konuşuyor” demişler. Sanki ben Başbakan ve ekibi için “Yargılanacaklar” diye beyanat vermişim gibi yazmışlar.

Kulak misafiri olduğun bir konuşmayı özel demeç gibi, hem de on gün sonra yazıyorsun. Bunun basın etiği ile bağdaşır yönü var mıdır?

O haberden sonra çıktı benim tayinim…

– Afyon’a tayin oldunuz.

KARA – Evet, ama hemen gitmedim. Atama kararını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdım. O arada bir ameliyat geçirdim. Haziran başı gittim.

Evi taşımadım yine de… Ücretli misafirhanelerde kaldım günlük bedelini ödeyerek… 6 ay sürdü. Ocak ortası da görevden alındım.

Haber görseli

Velev ki Fethullahçı…

– Başbakan sizin dosya için “Bu, paralel yapının tezgâhıdır” dedi. Bu suçlamaya ne diyorsunuz? Siz Fetullahçı mısınız?

KARA – Alakası yok, tamamen bir algı operasyonu… Ben hayatım boyunca “izm”lere ve partilere takılıp kalmadım. Benim hayat felsefemde körükörüne sabit bir fikre saplanmak yoktur; doğrular ve yanlışlar vardır.

– Nereden çıkıyor öyleyse bu iddia?

17 ve 25 Aralık dosyaları “asrın yolsuzluğu” damgasını yemiş durumda. Bu algıyı değiştirebilmesinin tek yolu, bu iddiayı ortaya atmaktı. Fakat buna, havuz medyası dışında kimsenin inanmadığı da malum…

– Ama yıllardır yargı içinde cemaate yakın kadroların yaptığı onca hukuksuzluk da ortada…

KARA – İnsanların oraya buraya muhabbetleri, duygusal bağ ve eğilimleri, sempatileri olabilir. Bu, “paralel yapılanma” anlamına gelmez. Velev ki var; bunun görevini ifasına etki ettiğine dair ciddi bulguların-delillerin varsa ve bu suç teşkil ediyorsa, delilini ortaya koyar gereğini yaparsın. Ama bir yapıya “hukuk dışı” diyebilmen için bunu somut delillerle ortaya koyman gerekir. Hiçbir somut delil yok ortada… Sen bir sivil toplum kuruluşunu, düşünce ya da inanç grubuna “paralel devlet yapılanması” dersen, yarın bir başkası da aynı şekilde başka sivil toplum kuruluşlarına der. Bunun sonu gelmez; hukuki de değildir.

– Yargıtay’a tırmanmış imamlardan söz ediliyor. Buna sivil toplum kuruluşu denilebilir mi?

KARA – Somut delil ortaya konmadan atılan bu iddialar, dedikodudan ibarettir. Gerçek devlet adamı ve devlet erki dedikoduyla değil, somut delille konuşur. Velev ki var; somut delil ortaya koymak zorundasınız. Öyle bile olsa, hiçbir şeyi hukuksuzluk yoluyla takip edemezsiniz.

 TAPELERİN SİLİNMESİ

 ‘Sen benim delilimi yok ediyorsun, mümkün değil’

– Şimdi tapelerin silinmesi gündemde…

KARA – Tamamen gayri hukukidir. Koray Aydın örneği var:

Biliyorsunuz, Koray Aydın, partisinin iktidar ortağı olduğu dönemde değil, partisi iktidardan düştükten sonra yollandı Yüce Divan’a… Bu tapeler, iktidar olduğu dönem imha edilseydi, sonradan ne gönderilecekti Yüce Divan’a?

Meclis Komisyonu kararı da, genel kurul kararı da siyasi kararlardır. Kesinleşmiş mahkeme kararı hükmü değildir. Bugün sen siyasi çoğunluğunu kullanarak Yüce Divan’a sevk edilmemesine karar veriyorsun. İleride, “Biz bunları Yüce Divan’a sevk edelim” kararı çıkarsa ne olur? Silinmiş tapeler gerekmeyecek mi?

– Onları yayınlamaktan yargılanan gazetecilere de gerekecek.

KARA – Benim için de aynı… Benim hakkında da disiplin soruşturması var; belki ileride ceza kovuşturması yapılacak.

“Darbe planladılar” diyorsun. İlerde benim, polislerin savunmamıza dayanak olacak tapeler bunlar… Mahkemede bana lazım olacak. Sen benim dayanağım olacak delili yok ediyorsun.

Sonra o imhayı sen yapamazsın ki… Bir sureti sendeyse bir sureti de savcılıkta… Buradakini de savcı imha edemez. Yarın bir gün soruşturmanın yeniden açılmasını gerektiren ek bir delil çıkarsa ne olacak?

Aldırırsın adli emanete, orada durur. Yani imha, yasal olarak mümkün değil; mantıksal olarak da son derece mantıksız.

‘DÖNEMİN BAŞBAKANI’

Yalan ve manipülasyon

– Fezlekede Erdoğan’dan “Dönemin Başbakan’ı” diye söz edildiği iddiasının aslı nedir?

KARA – O da algı operasyonu amaçlı uydurulmuş bir hikâyedir

Sanırım mayıs sonunda önce miting meydanında dile getirildi bu iddia; sonra havuz medyası gerçek gibi köpürttü.

Hangi resmi imzalı belgede varsa çıkarıp göstersinler. Benim baktığım dosyada kesinlikle öyle bir ibare yok.

– Ama bir belgede geçiyor belli ki… Nedir o belge?

KARA – Taslak halindeki bir belgeden okuduklarını söylüyorlar. Bunu güya bir bilgisayarın incelemesinde, veri tabanında bulmuşlar. Oysa normalde CMK hükümlerine göre eğer bir dijital imaj incelemesi yapılacaksa ve ben sizi bilgisayarınızdaki bir belgeden dolayı suçlayacaksam, bilgisayardaki bu imajın alınması ve çözümünün yapılması gibi işlemlerin tamamının, suçlanan tarafın ya da avukatının nezaretinde gerçekleşmesi gerekiyor.

Altına imza ve paraf atmadığınız bir belge yüzünden suçlanmanız mümkün mü?

Başta Erdoğan, “Bakın işte bunlar aslında beni devirmeyi planlamışlar. Hakkımda ‘Dönemin Başbakanı’ diye iddianame yazmışlar” dedi. Oysa iddianame zaten henüz yazılmamıştı. Bana gelen fezlekede de öyle bir ibare yok.

– Taslak fezlekede geçiyor olabilir mi?

KARA – “Dönemin Başbakanı” tabiri, bizim hiçbir evrakta görmediğimiz bir ibare. Yalan. Böyle bir şey asla yok. İçinde geçmiyor ama geçse bile “Olay sırasında o görevde olan kişi” anlamı çıkarılabilir. Buradan “Darbe planlamışlardı, niyetleri hükümeti devirmekti” anlamı çıkmaz. 1 savcıyla 3 tane polis kalkacak da hükümet devirecek; bunun kanıtı da bu kelime olacak. Belki avam halkı kandırabilirsiniz bununla ama başka kimse kanmaz. Siyaseten manipülasyon. Başka bir şey değil.

7 konuşmada Erdoğan adı geçiyor

17 Aralık savcısı Celal Kara’dan eleştirilere yanıtlar: İşte Erdoğan’ın adının geçtiği konuşmalar.

– 5 gün boyunca yayımlanan röportajımıza çok sayıda tebrik, eleştiri, itiraz geldi. Bunların belli başlılarını, başlıklar halinde cevaplamanızı rica edeceğim. En çok üzerinde durulan, ilk gün manşete çıkan, “1 Numara Erdoğan’dı” sözünüz… Önce buna bir açıklık getirelim:

CELAL KARA – Soruşturmanın kolluk aşamasında, “dönemin Başbakanı”ndan bahseden bazı telefon görüşmeleri saptandı. Sıralayayım:

VARAN 1 Sarraf, Çağlayan’la bir görüşmesinde, “Beyefendiye de bir şeyler yapalım” teklifinde bulunuyor. Çağlayan ise “Beyefendi’ye değil, çevresine yapalım” diyor. Bundan kısa bir süre sonra Sarraf, TÜRGEV’e 500 bin dolar para gönderiyor. Sarraf ile TÜRGEV yöneticisi arasında geçen görüşmeden ise bu yöneticinin gelecek paradan, önceden haberdar olduğu anlaşılıyor. Bu durumda; (kamuoyunda da aynı tabirin sıkça kullanılmasına bakılırsa) bu görüşmedeki “Beyefendi” tabiri ile “Dönemin Başbakanı”nın kastedildiği yönünde haklı kuşkular oluşmuştur. O konuşmanın içeriği de bu kanaati oluşturacak nitelikteydi.

VARAN 2 2013 Eylül ayında Rıza Sarraf’la görüşmesinde Süleyman Aslan, Başbakanlıkta toplantı yaptıklarını, yurtdışı firmaların Halk Bankası üzerinden bu işe girmelerinde yasal sorunlar olacağını, ama Sarraf’a verdikleri söze sadık kalacaklarını ve Sarraf yönüyle bir sorun olmayacağını söylüyor. Sarraf ise 3 bakanla yemekte bu konuyu konuştuklarından ve 4 milyar dolar ihracat hedefini tutturmak için Başbakan’a verdiği söz gereği, elinden geleni yapacağından bahsediyor.

VARAN 3 2013 Ekim ayında Zafer Çağlayan ile görüşmesinde Aslan, ihracat sisteminde Sarraf
dışındaki kişilerin de Sarraf’ın yaptığı işin aynısını yapmak için üzerlerinde baskı kurduklarını söylediğinde, Çağlayan, “Sarraf’a baskı olabilir ama Başbakan’ın talimatı o yönde” diyor. Yine Çağlayan, ihracat rakamlarının negatife kaydığını, 3-4 milyar dolar ihracata ihtiyaç olduğunu; Başbakan’la yaptıkları toplantıda bu baskılardan bahsettiğini, Başbakan’ın ise gevşeme olmadan bu işe devam edilmesi şeklinde talimat verdiğinden bahsediyor.

VARAN 4 2013 Mayıs ayında Rıza Sarraf- Egemen Bağış görüşmesinde Sarraf’ın yakınlarının vatandaşlığa alınması talebinden Başbakan’ın da haberdar olduğu, Sarraf’tan karşılıklı olarak övgü ile bahsedildiği ve Bakanlar Kurulu’ndan olumlu karar çıkması için temaslarda bulunulacağı ve bu talebin yerine getirileceğinden bahsediliyor.

VARAN 5 2013 Nisan ayında Rıza Sarraf, Abdullah Happani ile görüşmesinde, Çağlayan’ın
kendisini Başbakan’la tanıştırdığından, kendisinin Başbakan’dan şahsına bir koruma memuru tahsis edilmesini istediğinden, talebinin bakanların da bulunduğu bir ortamda onaylandığından, konuyu İçişleri Bakanı’nın takip edeceğinden bahsediyor.

VARAN 6 2013 Ekim ayında Rıza Sarraf, Egemen Bağış’a, şirketleri ve faaliyetleri aleyhine basında çıkacak bir haberin engellenmesini, Başbakan’dan isteyeceğinden bahsediyor. Ancak konu Başbakan’a yansımadan, Muammer Güler ve Egemen Bağış’ın müdahalesi ile çözülüyor.

VARAN 7 2013 Eylül ayında Rıza Sarraf, Abdullah Happani ile görüşmesinde, Süleyman Aslan’ın Başbakan’la görüştüğünden ve Çin üzerinden gelecek parayla altın ihracatı yapma konusunda Başbakan’ın talimatı olduğundan bahsediyor. Aynı dönemde Aslan, Sarraf’a ihracatın İran ile bağlantı kurmadan, farklı bir yöntemle artırılması konusunda Başbakan’ın talimatı olduğundan bahsediyor.

Başbakan’dan habersiz mümkün mü?

Bu durumda;

* Soruşturma sırasında tamamen yasal yöntemlerle tespit edilen ve dosyaya dahil edilen bu telefon görüşmeleri eldeyken,

* Sarraf’ın aile fertlerinin istisnai yoldan T.C. vatandaşlığına alınması için Bakanlar Kurulu üyelerinin imzası gerekiyorken,

* Sarraf, Başbakan’ın protokolünde, hiçbir resmi sıfatı olmamasına rağmen bakanların yanında fotoğraflanmışken,

* Operasyonun ilk günlerinde “Dönemin Başbakanı”, kendisi için “Tanırım, hayırsever bir işadamıdır” demişken,

* Sarraf’ın bakanlarla menfaat ilişkisi içinde olduğu ve deşifre edilmesi durumunda hükümetin zor durumda kalacağına ilişkin MİT’e ait bilgi notunun, operasyondan 8 ay önce Başbakan’a sunduğuna dair haberler muhataplarınca yalanlanamamışken,

“İlk başlarda Başbakan’ın olaylarla hiçbir ilgisi görünmüyor, ancak sonraki diyaloglara bakılınca, Başbakan’ın bu konulardan haberdar olmaması mümkün değil” değerlendirmeme, olaya tarafsız gözle bakabilen kim itiraz edebilir?

Niye basından kaçırıyorlar sanıyorsunuz?

– Bunlar fezlekede yazılmadı mı?

KARA – Bu tapelerin tamamı 504 sayfalık polis fezlekesi ile bilgi notu olarak hazırladığımız 309 sayfalık raporda var. Siz o fezlekelerin basından bu kadar ısrarla ve kararlılıkla kaçırılmasının sebebinin ne olduğunu sanıyordunuz?

Başbakan’ın daha derinlemesine irdelenmesi gerekiyordu

– Madem öyle, Meclis’e gönderilen bilgi notunda yer alan bu üç bakanın yanında neden Başbakan’ın adı yoktu?

KARA – Bir savcı, soruşturmasında konu edilen suçlarda, dokunulmazlığı olmayan şüpheli şahıslar açısından suçun maddi ve manevi unsurlarına göre delilleri değerlendirir. İcrai hareketlerin tamamlanıp tamamlanmadığını ve kastın olup olmadığını irdelerken delillere bağlı hareket eder.

Bakanlar Yüce Divan’a gitseydi Başbakan’ın tablosu da netleşirdi

“Dönemin Başbakanı”na gelince…

Makam unvanının gıyabında zikredildiği bu tapelerde karşılaşılan şüphenin, yaptığım soruşturma aşamasında daha derinlemesine irdelenmesi gerekiyordu. Bu irdeleme kapsamında maddi gerçek; mevzuat yönüyle ancak yasama dokunulmazlığı olmayan şüphelilerle ilgili o aşamaya kadar elde edilen delillere ilaveten yapacağım başka incelemelerin de sonuçlanmasıyla netleşebilirdi.

Başbakan hakkında soruşturma ve herhangi bir suç vasıflandırması yapmak, benim yetkim ve sorumluluğum kapsamının dışındadır. O aşamada yasama dokunulmazlığı olan bakanlar yönüyle de eğer Yüce Divan’da bir yargılama olsaydı, Başbakan açısından o aşamada henüz netleşmemiş olan bu tablo, bakanların yargılanması sırasında daha ileri seviyede netleşebilirdi.

– Bu yüzden mi, “bakanlar, yüzde 99 Yüce Divan’a sevk edilmeyecek” öngörüsünde bulundunuz?

KARA – Aynen öyle.

Haber görseli

Sarraf, Çağlayan’la bir görüşmesinde, “Beyefendiye de bir şeyler yapalım” diye teklifte bulunuyor. Çağlayan da, “Beyefendi’ye değil, çevresine yapalım” diyor. Kısa süre sonra Sarraf, TÜRGEV’e 500 bin dolar para gönderiyor.

İddianamedeki değil, konuşmalardaki ‘1 Numara’ydı

– “1 Numara Erdoğan’dı” manşetinin ertesi günü, havuz medyası hep bir ağızdan “Kumpası itiraf etti” manşetiyle çıktı. 17 Aralık’ın, Başbakan’a yönelik bir darbe girişimi olduğu tezini itiraf ettiğiniz söylendi.

CELAL KARA – Başbakan ve bakanların suç işlediğine dair bilgi olması halinde izlenecek prosedür, anayasanın 100. maddesinde anlatılmaktadır. Nitekim biz de üç bakan hakkında bire bir bu prosedürü izleyerek Meclis’e (fezleke değil) bilgi notu gönderdik. Bu bilgi notunun ekinde, suç oluşturan olaylara dair tüm evrak gönderilir. Bundan sonrası, TBMM’nin görevidir. Bizim bilip uyguladığımız bu prosedüre rağmen, sanki iddianamede “1 numaralı şüpheli” olarak Başbakan yer alacakmış gibi yayınlar yapıldı. Gazetede, “Savcı iddianameyi anlattı” üst başlığıyla, “1 Numara Erdoğan’dı” manşetinin bir araya gelmesine bakıp, içeriği okumadan, sanki iddianamede Başbakan’a şüpheli sıfatı verilecekmiş gibi bir çarpıtma yaptılar. Oysa içerikte böyle bir şey söylemiyorduk. Rıza Sarraf’ın, Abdullah Happani ile görüşmesinden bahsettik ve orada Başbakan’dan gıyabında, “1 numara” olarak bahsedildiğini anlattık.

– Ama iddianamede, “Rıza Sarraf liderliğindeki örgütün önünü açmak için üst düzey siyasiler ve çevrelerine yaptığı yardımlar” başlığı altında bir bölüm olacaktı ve orada Erdoğan’dan bahsedecektiniz.

KARA – O husus, az önce bahsettiğim tape içeriklerinin açıklanarak aydınlatılmasından ibaretti. Esasen bu tip irdelemeleryorumlar, telefon konuşmalarına yer verilen tüm iddianamelerde yapılır. Benim ifade ettiğim de sadece bundan ibaretti.

Davutoğlu’na cevap

Başbakan’ın açıklaması, mahkûmiyet gerekçesi

Haber görseli– Başbakan Davutoğlu, grup toplantısında aynen şöyle dedi: “Dönemin savcısıyla röportaj yapıyorlar. Ergenekon, Balyoz, paralel çete yan yana ve arkalarında CHP… Bu röportajı bir ibret vesikası olarak saklamanızı tavsiye ederim. Son 1.5 yıldır işte böyle bir koalisyonla mücadele içindeyiz. AK Parti’ye zarar vermek için bütün şer odakları yan yana…”

CELAL KARA – Kâğıt oyunlarında bir tabir var; günlük hayatta da yer yer kullanırız: “Beş benzemez” derler. Özü budur.

Günlük, siyasi bir konuşma Başbakan’ınki… Ama AİHM’de çok işime yarayacağı da kesin. Bir siyasetçinin, görüşlerini açıkladı diye bir hukukçuyu değil tehdit etmesi, ima yollu hedef alması dahi orada mahkûmiyet gerekçesidir. Zatı âlilerine bundan dolayı teşekkür etsem yeridir.

OMBUSDMAN’A CEVAP:

‘En fazla ölür, şehit olurum’

– 17 Aralık’ın ertesi günü Ombudsman Nihat Ömeroğlu’nu Zekeriya Öz’ün odasında gördüğünüzü, dosyanın sizden alınmasını talep ettiğini öğrendiğinizi söylemiştiniz. Kamu Denetçiliği Kurumu bir açıklamayla yalanladı. “Savcıdan dosyayı ancak Başsavcı alır. Bunlar, açığa alınmış olmanın verdiği paniğin tezahürü” dedi.

Haber görseliCELAL KARA – Bu görüşmeyi, Başsavcı Vekili Zekeriya Öz’ün bana anlattıklarından ve kamuoyuna açıklamalarından yola çıkarak anlattım. Olayı bizzat yaşayan Zekeriya Öz ile Nihat Ömeroğlu’nun farklı beyanlarından hangisinin doğruya yakın olduğunu anlayabilmek için birkaç hatırlatma yapayım:

Zekeriya Öz, Nihat Ömeroğlu ve bir Yargıtay üyesiyle, aileleriyle birlikte Bursa’da bir otelde buluştuklarında, kendisinden soruşturmaya müdahale etmesinin istenildiğini kamuoyuna açıklamıştı. Hatta bunu yapmazsa bu işten zarar göreceği şeklinde üstü kapalı tehdit edildiğini, kendisinin de “En fazla ölürüm, şehit olurum” dediğini söylemişti.

Sonraki konuşmalarımızda bunları bana tekrar anlattı. Bu konu ile ilgili hatırlayabileceğimiz bir done daha var:

“Dönemin Başbakanı” Recep Tayyip Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçtiği iddia olunan bir ses kaydı, internete düşmüştü. Bu ses kaydında, Hamdi Topçu aracılığı ile Zekeriya Öz ve soruşturmaya müdahale edilmek isteniyor ancak onun, “Dosya çok delilli, çok dolu” diyerek müdahale talebine olumlu cevap vermemesinden şikâyet ediliyordu.

NEDİM ŞENER’E HAPİS İSTEDİ Mİ?

‘Hukuki görüşümdü’

– Röportajın yayını sırasında gazeteci Nedim Şener’den bir mesaj aldım; “Celal Kara, ‘Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları’ kitabım nedeniyle hakkımda hapis cezası isteyen duruşma savcısıydı”diyor.

Haber görseliCELAL KARA – Evet, o davayı hatırlıyorum. Sanırım müştekileri Ramazan Akyürek, Ali Fuat Yılmazer ve polis memuru Muhittin Zenit’ti. Hatırladığım kadarıyla Nedim Şener hakkında, “gizli belgeleri açıklama ve terörle mücadelede görev alan kişileri hedef gösterme” suçlarından cezalandırılması talebiyle açılmıştı. “Gizli belgeleri açıklama” suçundan beraat talep ettiğimi hatırlamıyor mu acaba? “Hedef gösterme” suçundan cezalandırılmasını istemem, tamamen hukuki görüşümün öyle olmasındandır. Mahkeme ise beraat kararı vermişti. Bu beraat kararı da benim temyizim üzerine bozulmuş diye medyada okudum.

‘Olabildiğince hukuk sınırları içinde’

– Ergenekon, Balyoz, Odatv davalarında birçok tutuklunun avukatı olan Hüseyin Ersöz; Odatv’deki yazısında, Balyoz, Sahte Çürük Çetesi, Fuhuş ve Askeri Casusluk davalarında birçok hukuka aykırı karar ve uygulamalarınız olduğunu belirtti.

CELAL KARA – Sayın avukatın bu yazısına bir basın açıklamasıyla ayrıntılı cevap vereceğim. Bu açıklama, diğer bazı şahıslara da cevap niteliğinde olacak. Burada özet bir cevap vereyim: Balyoz Davası’nın açılması üzerine mahkeme, tensiple yakalama kararı çıkarmıştı. Bu karara asker şüphelilerin yaptıkları itirazları, benim duruşma savcısı olduğum 11. Ağır Ceza Mahkemesi incelemekle görevli idi. Ben de savcısı olarak 11 sayfalık ayrıntılı bir mütalaa hazırlayıp sundum. Mütalaanın ana omurgası, “Heyet halinde verilmiş olan yakalama kararlarına itiraz, CMK’de yer alan usul hükümleri gereği mümkün değildir” şeklinde idi. Aslında bu görüşüm, İstanbul Barosu Başkanı Sayın Ümit Kocasakal tarafından da medyada kendi görüşü olarak aynen dile getirilmişti. Benim aynı mütalaanın sonunda, dosyadaki itiraz sebeplerini karşılamak için yazdığımı, eleştiri konusu yapmış.

Neydi o günkü durum?

Mahkemenin yakalama kararının üzerinden 9-10 gün geçmiş olmasına rağmen sanıkların hiçbiri verdikleri adreslerde bulunamıyordu; telefonlarına da ulaşılamıyordu. Ben de bunu ifade ederek, “Siz kaçma şüphesi yok diyorsunuz, ama mevcut durum da maalesef bu” meyanında görüş belirtmişim.

Bence eleştirisi hukuki değil, “İstemediğim bir mütalaa verdiği halde neden onun dediklerini yayınlıyorsunuz” tepkisidir.

– “Fuhuş Askeri Casusluk davasında cezalandırmama talep ettiğiniz” şeklindeki ifadeye de karşı çıkıyor.

KARA – Eğer iyiniyetli ise, yargılanan sanıklardan emekli Amiral Şafak Yürekli’nin bir sureti bende durmakta olan savunmasına baksın. Orada ne diyor biliyor musunuz?

“Olabildiğince hukuk sınırları içinde kalınarak verilen mütalaadan dolayı iddia makamına teşekkür ediyoruz.”

Şimdi bunu nereye koyacaksınız?

Dava bittiğinde sanıklardan Amiral Şafak Yürekli, Tamer Zorlubaş, İbrahim Sezer, kürsüde benim bulunduğum yere izin isteyip yaklaşarak ayrı ayrı teşekkür ettiler. Kendisinin bundan haberi yoksa arayıp adları geçenlere sorsun. Bununla ilgili enteresan bir husus daha var:

Ben büyük ölçüde lehe beraat talebi içeren mütalaamın peşinden verilen kararda fazla ceza verildiği gerekçesi ile bazı sanıklarla ilgili lehlerine temyiz yaptım. Bu temyizim Odatv’de “Özel Yetkili Savcıdan Alışmadığımız İtiraz” başlığı ile yayımlandı.

(www.odatv.com/n.php?n=savcicezalari- fazla-buldu-1112121200)

Kara’dan beş düzeltme

28 Ocak Çarşamba günkü 4. bölümde, redaksiyon sırasında yapıldığını düşündüğüm bazı küçük hatalar var:

1 Zafer Çağlayan’ın Rıza Sarraf ile konuşmaması için yaptığı anlatılan görüşme adliyede değil, haftalar sonra cezaevinde gerçekleşmiş diye duymuştum. Böyle bir görüşmenin adliyede gerçekleşmesi zaten mümkün değil. Zira şüpheliler adliyede 24 saatten az tutuldular; sürekli gözetim altında ve meşguldüler.

2 Dosyanın benden alınmasından sonra savcı Ekrem Aydıner’in “İtirazımızı geri çekiyoruz” dediği belirtilmiş. O geri çektiği itiraz, benim Rıza Sarraf’ın mal varlığına konulan tedbirin kaldırılmasına dair karara yaptığım itirazdı.

3 Ali Ağaoğlu’nun şüpheli olarak bulunduğu dosyanın esas savcısı Mehmet Yüzgeç iken Ekrem Aydıner olarak yazılmış.

4 “Savcılar takipsizlik kararına imza attılar” denilmiş, ama o kararı tek savcı olarak Ekrem Aydıner imzalamıştı. Diğer savcı Mustafa Erol çok önceden benimle birlikte dosyadan alınmıştı.

5 Bir de “Utanmadan iftira atıyor” sözüme açıklık getireyim: Orada suçladığım kişi, hakkımda iftiralar üreten Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir’dir. Başbakan’ın Dolmabahçe’deki konuşmasında ismimi vermeden atfettiği iddiaları, yerel seçimde yeniden aday olması engellenmesin diye o üretmiş ve Başbakan’ı yalanlarıyla yanıltmış da olabilir. Sözlerinin iftira olduğuna dair kendi avukatının beyanı vardır; bunun dışında tanıklar da mevcuttur.

BİTTİ

Reklamlar