Etiketler

, , , , ,

İNŞ Önergeİdris Naim Şahin İçişleri Bakanlığı döneminde yaşanan Uludere skandalı ile ilgili çok konuşulacak MİT açıklamaları yaptı. Şahin KCK operasyonlarının perde arkasını ve çözüm sürecini de ilk kez anlattı.

İdris Naim Şahin, İçişleri Bakanlığı döneminde yapılan KCK operasyonlarının perde arkasını ve çözüm sürecini ilk kez anlattı.

Kandil ve Mahmur’dan gelen 34 kişinin Habur’dan Türkiye’ye girişini ‘Rezalet’ diye niteleyen Şahin, “Terör örgütü ve onun temsilcilerinin, 2011’de Türkiye’yi adeta ahtapot gibi sardığını gördük” dedi.

AK Parti’den 25 Aralık 2013’te istifa eden, AK Parti kurucularından, eski İçişleri Bakanı, MİLAD Partisi Genel Başkanı İdris Naim Şahin, bakanlığı döneminde yaşananları dobra dobra anlattı. İdris Naim Şahin, döneminde yapılan KCK operasyonlarının perde arkasıyla ilgili ilk kez konuştu. Şahin, döneminde kesilen İmralı ile görüşmelerin nasıl tekrar başladığını açıkladı. Türkiye üzerinde oynanan büyük oyunu deşifre etti. Şahin’in Oslo görüşmelerini kimin sızdırdığına ilişkin sözleri, AK Parti’den yollarını ayırırken işaret ettiği “dar oligarşik” yapıya dair tarifi ve iç güvenlik paketi ile ilgili uyarıları, röportajın devamında yer alacak.

AK Parti’den ayrılabileceği düşünülen en son isimlerden biriydiniz, nasıl ayrılma kararı verdiniz?

AK Parti’den 25 Aralık 2013’te ayrıldım. Hükümet üyesi 4 bakanın yolsuzluk olayları içinde olduğuna ilişkin iddialar, 17 Aralık’ta kamuoyuna yansımıştı. 25 Aralık tarihi de aynı zamanda Türkiye’de akılda kalan çok önemli bir tarihti. 17 Aralık ve 25 Aralık’ta ortaya çıkan rüşvet ve yolsuzluk iddiaları ve görüntüleri benim istifamda bardağı taşıran son damlalardı.

ADI 3 DEFA DEĞİŞTİ

Daha önce, bardağı dolduran başka sebepler de mi vardı?

Ülkemizde bu olaylardan daha önce gelişen, önemli olaylar vardı. Özellikle 2009’da 60. Hükümet döneminden itibaren göbek adı “Kürt sorunu” olan, üç gün sonra “Demokratik açılım”, beş gün sonra da “Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi” olarak isimlendirilen büyük proje vardı. Sahipleri için büyük ama uygulayanlar için amatörce uygulanmaya başlanmış proje. “Amatörce uygulanmaya başlanmış” diyorum çünkü adı bile 10 günde 3 defa değişti.

Siz bu projeyi desteklemiyor muydunuz?

Türkiye, büyüyen, dışarıda itibarı artan, ihtilaflarda sözü dinlenen, hakemliğine başvuran bir ülke konumuna gelmişti. Ben o günlerde, hükümetin yönettiği devletin hukukunu, temsil ettiği milletin hassasiyetlerini koruyarak, 30 yılı aşkındır devam eden PKK terörünü bitireceği, kendine yakışır çözümü ortaya koyacağı inancıyla baktım hadiseye. Projeyi Anadolu’da böyle anlatmıştım. Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi, biraz da fiyakalı bir isim. Kim karşı çıkar milli birliğe, kardeşliğe? Yaşasın milli birlik, yaşasın kardeşlik. Bugün de söyleyeyim bunu, hiçbir mahzuru yok.

Sonra ne oldu?

Ekim 2009’da bir Habur rezaleti yaşandı, 2010’a doğru geldiğimizde, hadisenin bir sorun çözmeden öte, terör örgütü ve onun sivil, sosyal, siyasal uzantılarının isteklerinin dayatıldığı sürece doğru götürüldüğünü fark ettik. Terör örgütü ve onun temsilcilerinin, 2011’de Türkiye’yi adeta ahtapot gibi sardığını gördük. Benim gibi birçok kişinin de olumlu baktığı o sürecin sonunda, ülke adeta kuşatılmış hale gelmişti.

KCK BİR AĞ GİBİ ÜLKEYİ ÖRMÜŞTÜ

Siz, 2011’de genel seçimlerden sonra kuşatılmış bir ülkenin mi İçişleri Bakanı oldunuz?

Güneydoğu ağırlıklı olmak üzere, İstanbul, İzmir, Antalya, Mersin gibi pek çok batı illerinde, terör örgütünün daha üst yapısı olan KCK, bir ağ gibi ülkeyi örmüştü. Şehirde silahsız bölücü yapılanma, kırsalda da silahlı terör örgütü ağı ülkeyi kuşatmış durumdaydı.

Ülkenin her tarafına mı yayılmıştı KCK?

Büyükşehirlerin merkezlerine, kırsalda Kastamonu Ilgaz Dağı’na kadar inilmiş, Karadeniz’de Tokat, Ordu, Giresun üçgenine kadar nüfuz edilmiş vaziyette idi. Vahim bir durum vardı. 2011’in Mayıs ayı başlarında Kastamonu AK Parti mitingi dönüşünde, Başbakanımızı koruma görevinde bulunmuş ekip, Ilgaz Ormanları’nda saldırıya uğramıştı. Bu saldırıyı yapan PKK idi. Orada şehit verdik. Ilgaz’da saldırı varken, diğer tarafta Ordu, Giresun, Erzincan, Tokat, Amasya hattında da durum çok iyi değildi. 2011 yazında, mücadelesiz müzakerenin doğru olmadığı konusunda duygu, düşünce birliği vardı. Bakan olduğumda, hem KCK yapılanmasının hem PKK militanlarının alana dağılması projesinin, Bolu Dağları’na ve Bolu Ormanları’na doğru taşacağı bilgisi geldi. Böylelikle ülkenin tüm coğrafyasının, şehir ve kırsalıyla kuşatıldığını gördüm. Birisi silahı doğrultmuş üzerinize, yapılacak şey belli, ya karşı silah kullanmak ya da onun silahını engelleyici bir hamle yapmak. 2011 yazından sonra yapılan da buydu bir bakıma.

OLSA ‘SARAY YANACAK’ DERDİM

O vakit Bakan olduğunuza pişman mı oldunuz?

Hayır, bu yangını söndürmek durumundaydım. Terör tehdidi ve tehlikesi öyle bir hale gelmiş ki, Türkiye bir ev olarak düşünülürse, bahçesindeki kuru otlar ve ağaçlar yanıyor, eğer yangını söndürmezsek çok fazla geçmeden ev yanacak. O zaman saray yoktu, saray olsaydı belki “saray yanacak” derdim. Durum bu kadar kritikti. Hükümet üyesi bütün arkadaşların, devlet adına görev yapan herkesin bu konuda hem fikri hem de fiili olarak katkı vermesini beklediğimi ifade etmiştim. O gün itibariyle de halen iyi niyetimi koruyordum.

Neden iyi niyetinizi koruyordunuz?

2009’un yazından 2011’in yazına kadar bir arama dönemi, çözmeye çaba dönemi olarak değerlendirilebilir. Bu döneme sahip çıkmaya çalıştım, peşin bir reddiye içerisinde olmadım. Şüphe duymak yerine iyimser olmayı tercih ettik. Türkiye, 2011’de, müzakere sürecinin terörle mücadele boyutu olmadan tek başına geçerli bir yöntem olmadığını gördü. Bunun için, benim de bakan olarak görev aldığım hükümet döneminde yeni bir iç güvenlik politikası ortaya konuldu.

RAMAZAN HASSASİYETİ POLİSLERE GÖSTERİLMEDİ

KCK operasyonlarının kararı nasıl alındı?

KCK’nın şehir yapılanmasına yönelik adli operasyonlar 1 Eylül 2011’de başlatıldı. Her biri, hukuki dinleme kayıtları, aramalarda elde edilen belgeler, suç unsurları, örgüt şemalarıyla birlikte yargı önüne çıkarıldı. 7 Temmuz’da göreve başlamıştım, temmuzun sonunda bu adli sürecin başlaması gerekiyordu fakat Ramazan ayına girmiştik,bayram da ağustos ayındaydı. Operasyonların geniş çaplı olacağı biliniyordu. Benden önceki dönemde adli hazırlıklara başlanmıştı, ben de son şeklinin verilmesini istemiştim, hazırlığımız tamamdı. Başbakanımız, şimdiki Cumhurbaşkanımızın “Haram aylardan birindeyiz. Ramazan ayında acı veren, üzüntü veren operasyonlar yapmayalım” düşüncesiyle Ramazan ayının sonunu bekledik.

Başbakanımız bu düşüncesini kamuoyuyla da paylaştı. Türkiye, 2011’de bu kadar dikkatle, o suçluların ailelerinin Ramazan’da üzülmemesi hassasiyetiyle yönetilirken, 3 sene sonra, 2014’te bu kez, o dönemlerde canı pahasına görev yapmış, şehit olmaya hazır kahraman arkadaşlarımıza yönelik, Ramazan ayının Kadir Gecesi’nin içinde bulunduğu son 10 gününde, sahur vakti operasyonları yaşadı. Nereden nereye gelindiğinin dikkat çekici göstergesidir. 2011’de KCK operasyonlarını Ramazan diye ertelemişken, 2014’te bu ülkenin polislerine yönelik bayramdan önce, gündüz yerine gece, sahur vakti operasyonların yapıldığı bir ileri hassasiyet (!) dönemine geçtik.

KALKIŞMA PLANLARI BOZULDU

Tuzak bu durumda Fehman Hüseyin’e değil de hükümete mi kurulmuş?

Tabii. 28 Aralık’a kadar gelen süreçte terörle mücadelede büyük yol alınmıştı. Türkiye’nin terör alevinin etkisi altında kaldığı dönemde, ülkemizin bulunduğu bölgede, Akdeniz Havzası’nda, Ortadoğu’da bir Arap Baharı gelişmesi, yönetimlerin devrilmesi dalgası vardı. Türkiye ile ilgili de büyük bir senaryo vardı. Eğer Türkiye, 61. Hükümet’le iç güvenlikte politika değişikliğine gitmemiş, yani 2011’in Ağustos ayı da 2011’in Mayıs ayı gibi yönetiliyor olsaydı ne olacaktı, anlatayım. İstihbari bilgilerimize göre, terör örgütü, terörist başından aldığı talimatla ekim ayının sonlarında, önce Türkiye’nin pek çok yerinde sokak hareketleri gerçekleştirecekti.

YÜRÜYEN SİSTEME ÇOMAK

Bu gövde gösterisini yaptıktan hemen sonra da tahmin edilen ve bilinen bir merkezde, Diyarbakır’da, tıpkı Libya ve Tunus’taki gibi bir meydan toplantısıyla gece gündüz bitmeyen bir kalkışma, kıyam hareketini ortaya koyacaktı. 28 Aralık’a gelinen süreçte bu oyun bozuldu. Ekim ayı sonu, kasım ayı başı için planlanan o final hareketi yapılamamış oldu, büyük oyun bozuldu. Mümkünse hissettirilmeden bir şey yapılmalı, yürüyen sisteme bir çomak sokulmalıydı. 28 Aralık budur. Bir senaryodur. Devlet yetkililerinin, başbakanın, bakanın, alanda uygulayıcıların, bir şekilde zora sokulmasıdır.

Yani asıl amaç terörle mücadelenin durdurulması mıydı?

Moral bozukluğu oluşturmak istendi. Devletin içine şüphe sokulması, “Kim, kime buna yaptı” gibi tereddütler oluşturulması amaçlandı. Kısmen, çok az da olsa oluştu. Bu bizi 10 gün durdurdu. Bunun bir istihbarat hatası, istihbarat tuzağı, hatta karşı istihbarat olduğu anlaşıldı. Bugünlerde bir dananın kuyruğu meselesi var, o zaman da bizim karşı istihbaratçıların kuyruğu dışarıda kaldı. Fakat hükümete, Başbakan’a yönelik karşı mücadele hiçbir zaman sona ermedi. Zaman zaman Uludere olayından dolayı Başbakan’a “katil” suçlamaları yöneltildi. Alakası olmayan bir ithamdır. Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı bu tür ithamlara maruz kaldı.

BAŞBAKAN’A YÖNELİK İTHAMI KABUL ETMİYORUM

Tayyip Bey’in doğrudan verdiği “vur” emri ya da bir hatası var mı?

Benim bildiğim kadarıyla yok. Çünkü benim içinde olduğum şekilde, Uludere’deki operasyonun son anına yönelik, yapılan bir tepe değerlendirme ve verilmiş bir uygulama emri yok. Sadece, hiyerarşik olarak güvenlik bürokrasisinde gerçekleşmiş bir uygulama değerlendirmesidir. İstihbaratla özellikle son istişareler yapılarak, “Bak, haber verildi, habere bağlı olarak da grup geliyor, son sözünüz nedir? Hâlâ bu gelenle söylenen aynı grup mudur” sorusu sorulup, teyidi alındıktan sonra gerçekleşen hava harekâtıdır. Bildiğim kadarıyla, bu gruba uyarı atışıyla ikazlar yapıldı. Buna rağmen grup gelmiştir çünkü grup kendisini sadece kaçakçı zannediyor olabilir. Her zaman geldikleri için, o ikazları anlayamamış olabilirler. O günkü başbakan, bugünkü Cumhurbaşkanımıza yönelik “katil” ithamını ben kabul etmiyorum, edemiyorum. Böyle bir şey olamaz ve olmamıştır. Bunun üzerinden terörle mücadeleye sekte vurulmak istenmiştir.

ULUDERE’DEKİ MİT İSTİHBARATI HATALIYDI

İç güvenlik politikaları sertleştiği için eleştirilmiştiniz.

İç güvenlikte yeni bir politikaya geçildi, bu da “terörle mücadele, siyasetle müzakere” olarak formülleştirildi. Bu doğru bir yaklaşımdı. Yani, terör örgütü silahını bırakmadığı müddetçe onunla konuşulamaz. Konuşmaya kalkan farkında olmadan, bir şekilde “Ben teslim oluyorum” demiş olur. Nitekim, 2013’ten bugüne geldiğimiz tablo ortada. 2011 Temmuz’dan 2013 Ocak’a kadar geçen sürede, Türkiye’de devlet politikası olarak farklı bir dönem yaşandı. İlgili herkes görev aldı. O günlerde, polisimiz, jandarmamız, TSK’nın iç güvenlikte görev alan kara, hava ve gerektiğinde deniz unsurlarının tamamı, büyük bir birlik içinde, kurumsal aydiyet duygusunun dışında, daha üst bir aidiyet çatısı altında, birlikte hareket etti. Tek vücut olundu. Terör örgütü ve onun destekçileri, KCK yapılanmasının hücrelerinin bu kadar hızlı bir şekilde dağıtılabileceğini beklemiyorlardı. Onlar hep “vur-kaçı” sever ama devlet de 2011 Temmuz’dan Aralık ayına kadar, adeta “vur- kaç”ını yaptı. Devlet, devlet olmanın hukukuna dayanarak gereğini yaptı. Devletin kurumları kendine geldi. Örgüt, örgütün teorisyenleri, taktisyenleri, pratisyenleri de şaşırdı. Alandaki fiili mücadele ve şehirlerdeki hukuki mücadele tamamen ulusal ve uluslararası hukuk normlarına uygun yapılmıştır. Tek bir hukuki itiraz yoktur, itirazların tamamı siyasidir.

TALİHSİZ BİR OLAY

Terörle mücadelede tek vücut olan kurumlar arasında MİT’i saymadınız, MİT yok muydu?

Milli İstihbarat, kısmen içimizde, beraber oldu, kısmen de olamadı. Tamamen aynı yörüngede olunduğunu ifade edemem. Ben olanı söylemek durumundayım. Zaman zaman oldu, zaman zaman olamadı. O dönemde, daha beşinci ayda yaşadığımız bir talihsiz olay vardır. 28 Aralık 2011 tarihinde gerçekleşen acı bir olay, Uludere hadisesi.

Döneminizde Uludere hadisesi yaşandı. Uludere’de olanın aslı nedir?

Ben, 2 ay önce Meclis’teki basın toplantısında açıklamak durumunda kaldım. Devlet neyin ne olduğunu biliyor. O hadisenin istihbarat kaynağı Milli İstihbarat Teşkilatımızdı. Daha sonra, belki işinin doğası gereği yalanlamıştı fakat olay orada bitmiyor, 34 can kaybımız vardı. Bu can kaybına sebebiyet vermekle suçlanan İçişleri’nin, TSK’nın onlarca mensubu var, yargılanıyorlar. Ortada böyle acı bir sonuç olmasa, istihbaratın kimin verip vermediğinin bir önemi olmayacak ama can kaybı var. Milli İstihbarat’ın niyetini sorgulamak doğru değil ama en azından yaptığı işin hatalı olduğunu söylemek durumundayım. İstihbaratı hatalıydı. Buna “kasıtlı” diyen de vardır, zaman zaman ben de diyorum. Başka hataları da var. Hataları üst üste gelince, “Hepsi hata mıdır ve bunda başka bir şey, başka birliktelikler var mı” sorusu beraberinde geliyor. “Bu kadar hata olmaz” dedirtiyor.

AĞA TAKILACAK BÜYÜK BALIK

Bu istihbarat bilgisi sizinle doğrudan paylaşıldı mı?

Bana da, ilgili herkese de geldi. Benim, görmediğim, okumadığım bir bilgiden bahsetmem mümkün değil.

O istihbaratla yapılması gereken yapıldı yani.

Gayet tabii. Son anda telefonla teyit edilmiş. Bilgi, Fehman Hüseyin’in o kaçakçı grubuyla kamufle olarak Türkiye’ye geçiş yapacağı şeklindeydi. Pas geçilecek istihbarat değil. O bölgenin sosyolojik, ekonomik özellikleri sebebiyle belki zaman zaman müsamaha gösterilerek gelip gidiyorlar. İstihbaratın içerdiği bilgi,  şimdi pek ismi pek duyulmayan, aslen Suriyeli, PKK’nın tepe yöneticisinin orada olduğuna yönelikti. Ağa takılacak büyük balık, ‘Bahoz Erdal’ kod adlı, Fehman Hüseyin. Bu bilgiyi kimse pas geçemezdi, son anda şifahen de teyit edilmişti.

AÇLIK GREVLERİ SENARYOYDU

İçişleri Bakanı olduğum dönemde kesilmiş olan Ada ile olan görüşmeler, açlık grevi senaryosuyla tekrar başladı.

Anlattığınız 2011 manzarasında Öcalan’ın bir rolü var mıydı?

İmralı’daki elebaşına 2009’da başlayan süreçte avukatlar, aile gidiyor, geliyor, oradan Kandil’e gidiyorlar, haberler götürülüp getiriliyor. Talimatlar, bazen haftalık, bazen günlük iletiliyordu.

HİÇBİR GEREKÇE YOKTU

İmralı doğrudan talimat mı veriyordu?

Benim İçişleri Bakanı olduğum dönemin bir özelliği de Ada ile olan görüşmelerin kesilmiş olmasıydı. Ada ile olan görüşmeler de bir senaryo ile tekrar başlatıldı. Açlık grevleri ile. Ada ile 2011’den 2012’nin Ağustos ayına kadar, yaklaşık bir yıl, görüşmeler kesilmişti. Cezaevinin kurallarına aykırı bir şekilde, görüşme hakkı kötüye kullanılıyordu.

Tamamen terörü yönetme içerikli görüşmeler yapılıyordu. Cezaevi kurallarına aykırı hareketlerinin gerektirdiği disiplin cezalarına bağlı olarak görüşmeler gerçekleşmemişti. Ortada bir şey yokken, Ağustos 2012’de cezaevinde açlık grevleri başladı. Cezaevleri içindeki kişiler aynı, mevsim de yaz, kış değil, yani soğuk değil. Suların kesik olduğuna dair şikâyet yok. Üçüncü yargı paketi çıkmış, cezaevindeki bir kısım küçük yaştaki teröristler de salınmışlar.

Açlık grevini, ölüm orucunu gerektiren bir şey yok. Gazetelerde, televizyonlarda “ölecekler” diye yayınlar. Ölüm olabilir mi endişesiyle Adalet Bakanımız ile görüştüm, ölüme yol açacak bir durum olmadığını öğrendim. O zaman iyice anladım ki bu bir senaryo. Açlık grevlerini Adalet Bakanı, hükümet, savcılar, cezaevi müdürleri durduramamış gibi bir görüntünün ortaya çıkmasının ardından, “Durdursa durdursa Ada durdurur” teziyle, senaryonun ikinci parçası uygulanmaya başlandı. Filmin ne olduğunu iyice anladım o zaman. Ada ile görüşmelerin tekrar başlatılmasının gerekçesi oluşturuldu. Ada’ya gidildi, bir mesaj alındı, gelindi, o mesaj kamuoyuna açıklandı. Ada’daki “durdurun artık” dedi, yılbaşı gelmeden Noel Baba tiyatrosu oynandı, arkasından olmayan grevler sona erdirildi. Herkes “Ya açlıktan birisi ölür de altında kalırsam” diye düşündü. Ben dâhil hiç kimse de fazla bir şey söyleyemedi. Bu tiyatronun oyuncusu olmadık ama yakın plandan seyircisi olduk.

VATANA İHANET

Ocak 2013’te görevden alınmanız, politika değişikliğinin bir işareti miydi?

2013’ün başında yeni bir yol ayrımına geldik. Bitme noktasına yaklaşmış, şehir yapılanması tamamen bitmiş terör örgütü ile “müzakereyi de başlatmak lazım” denildi ama mücadele de devam edecekti. “Terörle mücadele, siyasetle müzakere” diye diye 2013’ün başına geldik ama yavaşlatılmış bir şekilde, geceden gündüze, gündüzden geceye geçilir gibi “terörle mücadele” önce yapılmaz, sonra söylenmez oldu. Bugün de söylenmiyor, bir müzakeredir gidiyor. Müzakereyi de “çözüm süreci” diye makyajladılar ama yapılan müzakeredir. Müzakere, savaşan ve savaşı sona erdirmeye karar vermiş iki legal devlet arasında olur. Marjinal, illegal bir örgütle, bir devletin eşitlik düzleminde müzakere yapması akla, hukuka zarardır. Millete, milli iradeye ve vatana sağlam ihanettir.

ŞEMDİNLİ-YÜKSEKOVA’YA İRAN SINIRINDAN SIZDILAR

2012’de terör örgütünün “ölümsüzler taburu” adını verdiği, en eğitimli yüzlerce militanı İran sınırından Türkiye’ye sızdı.

Şemdinli-Yüksekova’da günlerce süren çatışmalar oldu, o günlerde oralarda gerçekte neler oldu?

2012 Temmuz sonlarında Şemdinli, Yüksekova üzerinden gerçekleşen geniş kapsamlı sızma hareketi oldu. Terör örgütünün “ölümsüzler taburu” adını verdiği, en eğitimli, aktif yüzlerce militanı, Irak tarafından değil, özellikle dikkat çekmek istiyorum İran sınırından, Türkiye’ye yoğun bir şekilde, olağan dışı sızmayla girdi. Kritik günlerden geçtik. 2011’de gerçekleştiremedikleri finali 2012’de bu sefer silah gücüyle, alan hâkimiyeti sağlayarak yapmak istediler. 2012 yılı onların 34. yılıdır, Bu yılın final yılı olduğu hem telsiz görüşmelerine hem kendi aralarındaki konuşmalarına hem de ele geçirilen yazılı dokümanlarına yansımıştı. Örgüt, bütün vurucu gücünü orada kullandı. 2012’nin sonunda, bütün vurucu gücünü Şemdinli, Yüksekova, Çukurca kırsalında, Türkiye’de de alan hâkimiyetini kaybetmişti.

İSTEYEN DOSYAYI BULUR

Bazı milletvekillerinin bu militanlarla çektirdiği fotoğraflar yansımıştı.

Ben o günlerde Hakkâri’ye gitmiştim. Arife günü akşamı, 18 Ağustos’ta gittim, bayramın birinci gününü orada geçirdim. Derecik’e, sıfır noktasına gidip askerlerimizin bayramını tebrik ettim. Bir gün önce, 17 Ağustos günü, aralarında bazı milletvekillerinin de bulunduğu BDP yöneticileri, Şemdinli kırsalında, İran tarafından sızmış olan o “ölümsüzler taburu” dedikleri, militanlarla buluşmuş, sarmaş dolaş fotoğraflar çektirmiş. Milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılarak yargılanmalarının önünün açılması gerekiyordu. Başbakanımız haklı ve doğru olarak, bu densizliğe tahammül edilmeyeceğini, bu vekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılması gerektiğini söyledi. Dokunulmazlık dosyalarını, 2012 Eylül ayında ilgili savcılık Adalet Bakanlığı’na gönderdi. Bakanlık üzerinden Başbakanlık’a kadar geldiğini biliyorum. Ondan sonrasının ben de izini kaybettim, geleceği söylendiği halde Meclis’e gelmedi.

Kayıp mı oldu dosya?

Kaybolmamıştır, isteyen bulur. Orada bekliyor. Niye bekliyor, bekletiliyor? Bir taraftan konuşuluyor ama diğer taraftan birileri birilerine konuşuyormuş. Bana pek konuşamıyorlardı açıkçası. O dosyalar ne oldu? Orada terör örgütünün militanlarıyla boyun boyuna sarılmaların gereği niye yapılmadı, yapılamadı? Açıklaması gereken kişi ve mercii bellidir.

İçişleri eski Bakanı, MİLAD Partisi Eş Genel Başkanı İdris Naim Şahin, Oslo görüşmelerini sızdıran adresin KCK olduğunu ve polisin bunu tespit ettiğini söyledi.

Oslo görüşmelerinde terörle mücadele eden devlet görevlilerinin yargılanmasının masaya konulduğunu belirten Şahin, “Bugün terörle mücadele eden polislerin tutuklanması bunun doğruluğunun ispatıdır” dedi.

*Oslo görüşmelerini kim sızdırdı?

KCK sızdırdı.

*Niye sızdırdılar?

KCK operasyonları 1 Eylül 2011’ de başlamıştı, bu operasyonlar başladıktan 15 gün sonra sızdırıldı. Benim bildiğim KCK sızdırdı. KCK operasyonlarını durdurmanın bir yolu olarak planladıkları anlaşılıyor. Devletin içinde kafa karışıklığı yaratmak, belki devlet güçlerini birbirine düşürmek için.

POLİS TESPİT ETTİ

*Reddettiler kendilerinin sızdırdığını.

Reddettiler ama polis bunu tespit etti, KCK sızdırdı. KCK hücrelerine yönelik operasyonlarda ele geçen belgeler arasında da buna rastlandı ve bu adli suç delili olarak İstanbul Özel Yetkili Mahkeme Savcılığı’na intikal etmişti. O dokümanlar, özellikle Oslo mutabakatı, o görüşmelere ilişkin elde edilen ses kayıtları üzerine Oslo görüşmelerini o dönemde yürüten Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı, sonra MİT Müsteşarı olan kişi bilgi vermeye çağrıldı.

TESLİMİYET VE SORUMSUZLUK

*Ne var Oslo’da bu kadar önemli olan?

Bu mutabakatlar çerçevesinde, basına da, kamuoyuna da yansıyan, “Beğenmediğiniz vali, beğenmediğiniz savcı, beğenmediğiniz emniyet müdürü varsa, söyleyin hemen değiştirelim” boşboğazlığı, teslimiyeti veya sorumsuzluğu vardı. Devleti temsilen giden heyette bulunan bir yetkili, kamuoyuna yansıyan şekliyle –ki doğrudur- “Beğenmediğiniz kim var, bildirin, biz gereğini yapalım” diyebilmiş. Kamuoyuna kısmen yansıyan, çok da yankı bulmayan başka bir şey var Oslo’da. Terörle, PKK ile, PKK’nın ortak hareket ettiği başta DHKP-C, MLKP de dâhil örgütlerle, mücadele eden devlet görevlilerinin, onların tabiriyle “TC görevlileri”nin, yargılanması isteği masaya konulmuş.Bu iddia bir gazetede de yayınlandı.

YETKİLİLERE SÖYLEDİM

*Bu iddiayı teyit ettiniz mi?

Bu iddiayı, bakan olduğum dönemde bilmesi gerekenlerle ve cevaplaması gerekenlerle paylaştım. Bu haberin terörle mücadele eden, hudutta nöbet tutan, pusuda yatan askerimizin, polisimizin cebinde katlanmış vaziyette durduğunu, bu iddianın doğru olduğunu da kabul ederek, bu mücadelenin yürütülmesini üstlendiğimizi söyledim. Bunun doğru olup olmadığının da açıklanması gerektiğini düşündüğümü ifade ettim. Bilmesi, duyması, cevaplaması gerekenlerle bunu konuştum.

HALEN CEVAP BEKLİYORUM

*Nasıl bir cevap aldınız?

Halen cevap bekliyorum. Çok basit, saçma bir haber olduğu şeklinde, geçiştirici  bir karşılık aldım. Cevap verilemedi.

Bana göre o iddia doğruydu,  “bana göre”si fazla. Deşifre olan Oslo mutabakatında bu var. Bugün terörle mücadele eden emniyet mensupları tarumar ediliyorsa, yüzlercesi tutuklanmış, binlercesi görevden ihraç edilmiş, binlercesini emekli etme hazırlıkları devam ediyorsa zaten doğruluğu da ispat edilmiş oluyor.

BEN DE YARGILANABİLİRİM

*Oslo ile ilgili belki kendinizin de yargılanabileceğinizi söylemiştiniz, niçin böyle bir değerlendirme yaptınız?

Teröre mücadele edenlerin yargılanması konusunda pazarlık yapıldığını bildiğim için polislere yönelik 22 Temmuz sahur operasyonları vesilesiyle söylemiştim. İçişleri Bakanı da terörle mücadele ettiğine göre günün birinde o da terörle mücadele ettiği için yargılanan polisler gibi yargılanabilir.

‘KCK İÇİNDE YÜZLERCE MİT ELEMANI YAKALANDI’

*Hükümet sürecin sürdürülmesi için kamu düzeninin sağlanması şartını koşuyor.

Bu bir trajedidir. Adeta bir “Fetret Devri” yaklaşımıdır. Damat Ferit Hükümeti’ne taş çıkartacak, ona haksızlık edecek derecede bir acziyet, bir zafiyet ifadesidir.

*KCK içinde MİT elemanları olduğuna dair iddiaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Abdullah Öcalan’ın öğrenci olduğu dönemde, Altındağ Bölgesi’nde, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bir bürosunda hizmet elemanı olarak çalıştığına dair haberler yapıldı. Bu haber yalanlanmadı. Ben bakan olduğum dönemde,  inanılır kaynaklardan edindiğim bilgi, KCK’nın ana sözleşmesinin hazırlanmasında, Milli İstihbarat Teşkilatı’nın Müsteşar Yardımcılığı’ndan emekli bir ismin bir fiil katkısı olduğu yönünde, o kişi sonra DTK’nın toplantılarına da katılmıştı. PKK’nın kurdurulmasının da derin devlet tarafından sağlandığı düşünüldüğünde, 2007’de KCK yapılanması sırasında da pek uzak durmayacakları tahmin edilebilir.  PKK’nın, KCK’nın oluşumunda, işleyişinde bizim Milli İstihbarat Teşkilatımız’ın artık avlamak mı avlanmak mı amacıyla bilemiyorum, irtibatının olduğu hep yazılır, söylenir.

DİĞERLERİ PALAVRA

*KCK çözüm süreci için kurulmuş bir yapılanmaysa, bu doğal değil mi?

PKK’nın 2007’den sonraki yeni yapılanması, “Kürdistan Halklar Topluluğu” diye Türkçe’ye tercüme edilen, benim “Kürtleri Cebren Köleleştirme Örgütü” dediğim KCK’nın bir ana sözleşmesi var. Esas gündemi Türkiye’yi bölmektir, başka bir gündemi yoktur, diğerleri palavradır. Suriyeli Ferman Hüseyin’in ne işi var Türkiye ile ilgili bir meselede? Çatışmalarda etkisiz hale getirilen örgüt militanlarının kimliğine baktığımızda, mesela 10 kişiden bazen 4-5’i Türk vatandaşı olmayan yabancı uyruklu çıkardı.

*Hangi ülke vatandaşları?

Daha çok Suriyeli, Iraklı, İranlı, Ermenistan uyruklu çıkarlardı. Türkiye’de hakikaten bir sorun varsa, derdi onlara mı düştü? Bu tamamen Türkiye’yi bölme amaçlı bir yapıdır. Hiç kimse kıvırmasın, kimse kendisini kandırmasın. Bu örgüt, tabii ki hedefine ulaşmakta zorlandı.

SERZENİŞE VAKIF OLDUM

*KCK operasyonlarında hiç karşılaştınız mı MİT elemanları ile?

Yaşanan terör olaylarında, KCK yapılanmasının içinde, KCK’da devletin örgüt üyesi olarak tespit edip, yargılayıp, hapse gönderdiklerinin içerisinde, önemli sayıda, onlarla ifade edeceğimiz, belki de yüzü aşkın, sonradan Milli İstihbarat’ın elemanı veya ajanı olduğunun tarafımıza bildirildiği kişiler çıktı. Bunu polis, jandarma, savcı bilemez. Sonradan bu olaylara PKK, KCK tarafından tepkiler yükseldiği gibi, sessiz, dışa yansımayan bir serzenişe de bizzat vakıf oldum. Tarafıma iletilen serzeniş, “Bizim elemanlar da bu arada yargılanıyor, tutuklanıyor” şeklindeydi.

‘GERİ ADIM OLMAZ’ DEDİM

*Bu serzenişe nasıl cevap verdiniz?

“Artık operasyonları yapıldı,  bundan geri adım atmak mümkün değil. Olması gereken bu, yapmama suçtur, görevimizi yapmamış oluruz” dedim. O zaman, hakikaten onları takip etmek adına, “örgüt içinde bulunan elemanlarınızın isimlerini verin, onu adli zabıta bilsin, adli makamlar bilsin, görev gereği bulunanlar kendi içinde ayıklansın” dememize rağmen, bu yönde bir iletişim, irtibat kurulamadı, kurulmadı. İçişleri Bakanlığı tarafından aslında olumsuz bir tepki verilmedi, “Bilelim, bilinsin, onları elemine edelim” denildi ama buna rağmen süreç kendiliğinden devam etti. Gelinen noktada, bir şekliyle, Milli İstihbarat adına görev yapan kişilerin KCK içerisinde olduğunu gördük. Dağda, kırsalda eylem militanı olarak çok duymadım ama şehirde, molotofkokteyli atmak dâhil eylem yapan bazı militanların Milli İstihbarat ile değişik şekillerde bağlantılı kişiler olduğunu duydum, biliyorum.

SERAP’A MOLOTOFU ATAN İSTİHBARATÇI

*KCK içindeki MİT elemanlarıyla ilgili söylediklerinizin, somut bir örneği var mı?

Operasyonlarda Antep’te, Urfa’da ve diğer şehirlerde yakalanan, sayıları onlarla ifade edilebilecek, Milli İstihbarat’ın bir şekilde bağlantılı olduğu eleman oldu. Başbakanımız da çok üzerinde durmuştu, Serap kızımız. İstanbul’da benim dönemimde değil, 2010’da gerçekleşen bir olaydı. Küçükçekmece’de otobüse molotof kokteyli atılması sonucunda 18 yaşındaki Serap Eser kızımız hayatını kaybetmişti. Otobüse molotofkokteyli atarak, otobüsü kundaklayan kişilerin ne yazık ki istihbarat elemanı olduğu bilgisini edindim. Aynı zamanda istihbarat elemanıydılar.

*Ne oldu onlara, korundular mı?

Hayır, “istihbarat elemanı” diye korunmadılar, yargılandılar. Belki ben yanılıyorumdur ama terör örgütü ile istihbarat teşkilatının benim çok hayırlı, iyi niyetli değerlendiremeyeceğim ta 1970’li yıllardan günümüze kadar devam eden, 40 yılı aşkın bir irtibatı olduğu kanaatini taşıyorum. Bu bazen aşka dönüşüyor. Ben buna “Ada aşkı” diyorum, bazen platonik aşka dönüşüyor. Şimdi o aşk, mektuplaşma döneminden nikâh masasına doğru gidiyor. Öcalan’ın tabiriyle, üçüncü gözün, hakem devletin veya hakem uluslararası kuruluşun da nezaretinde kayıt altına alınarak anlamlı ve derin müzakereye doğru gidiyor.

GÖREVDEN ALDIRACAK BİR GÜÇ VAR

*Sizin görevden alınmanızı Öcalan’ın istediği yönündeki iddiaların doğruluk payı var mı?

Benim görevden alınmam konusu çok gizli ve anlaşılmaz değil. Öcalan’ın “Faşist bakan görevden aldırılmıştır” ifadesi, Öcalan’ın Ada’da koğuş arkadaşıyla yaptığı konuşmanın tespiti ve deşifresi olarak internette duruyor. Şu anda milli irade, terör örgütünün başı ile paylaşılmış vaziyette. Sadece İçişleri Bakanı’nın görevden alınmasıyla ilgili bir etkileşim söz konusu değil, gerekirse başka bakanları da aldıracak bir güç paylaşımı var. Hükümeti istemeye istemeye belli bir rotada, uzaktan kumandalı bir araç gibi yönlendiren bir güç var. Açıkça “Milli çıkarlar, ülke bütünlüğü her şeyin üstündedir” diyecek bir bakanı şu anda bu siyasi kadronun işbaşında tutması mümkün değil.

*Bu Ada’da yapılan görüşmelerle ilgili notları, neler söylendiğini siz görüyor muydunuz?

Örnek olarak bazılarına bakmıştım. İlk zamanlar devletin bütününün kontrolünde değildi. Bu açlık grevleri senaryosundan sonra Ada ile görüşme, bakan olarak benimle paylaşılmadan yapıldı. Bakan olarak bana açıkça haber verilmiyor, benim özel bilgim oluyor. Oradaki konuşmaların çoğu akıl dışıydı.

FARKINDA OLMADAN ÇOMAK SOKTUK

*KCK’yı devletin bir kanadı süreç için kurdurduysa, PKK’nın kuruluşunda yer alındıysa, bugün kim kiminle müzakere ediyor?

Farkında olmadan bir yere çomak sokmuş olduk. Şu anda KCK KCK’dan, PKK PKK’dan ibaret değil. Görünen yapı ve onun uzantısı siyasal yapı var ama bir de görünmeyen, değişik siyasi partilerde, toplumun farklı katmanlarında birileri var. Parlamentoda HDP Grubu’nu görürüz ama sadece HDP  yok. HDP Grubu olmasa, yedek takım o parlamentonun içinde iki katı var. PKK ve KCK’nın, açık destekçilerinin dışında, açık olmayan destekçileri var.

İÇ GÜVENLİK PAKETİNDE KUMPAS VAR

*İçişleri Komisyonu’nda iç güvenlik paketi görüşülüyor.

İçişleri Komisyonu’nda “güvenlik paketi” adıyla görüşülen ihanet paketi çerçevesinde, bu ülkenin öz evladı, vatansever, yetişmiş, nitelikli, 3 bin 200 birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü sınıf emniyet müdürünün re’sen, bir kumpasla emekli edilmesi kanunu Meclis alet edilerek uygulamaya konuluyor. Demek ki 2012 Haziran ayında, Oslo görüşmelerinde mutabakata varıldığı açıklanan iddia gerçektir.

ALIŞTIRA ALIŞTIRA ENJEKTE EDİYORLAR

*Çözüm süreci kesilirse Türkiye’de ne olur?

Türkiye, çözülmeye doğru götürülüyor. İstifa dilekçemde, bunu açıkça ifade ettim. Belki, iyi niyetle başlatılmış olan bu sürecin “çözüm” niteliğinin, “çözülmeye” doğru evrildiğini söyledim. O günden bugüne, aradan geçen 13 ay da bizi maalesef yanıltmadı. Çözülme ve bölünmeye doğru yol alıyor ama bir türlü de bu kararı veremiyorlar. Örgütle anlaşılmış bir taslak plandan bahsediliyor ama taslak filan değil. Şimdi o plana yeni maddeler ilave edilmiş. Son kararı hep Ada veriyor, vesayet altında bir hükümet var. Hükümet de bu arada memurları eliyle mektupçuluk, postacılık yapıyor. Hatta, bu görüşmelerin görüntülü düzenekler üzerinden doğrudan yapılması da gündeme getiriliyor. O taslakta, kuvvetle muhtemel, terörist başının serbest bırakılmasa da bir şekilde ev hapsi gibi, serbest hayata geçişi var. Yerel yönetim özerkliği kılıfı giydirilerek, düşük profilli bir bölünme, farklı yönetim oluşturma çabası var. İşte bir yere kadar geldiler, bu gerçekleri milletle paylaşamıyorlar. Orada af var. Halen içeride olan KCK’lıların affedilmesi var. Dağda eli silahlı, suç işledikleri halde yargılanmamış, eli kanlı katillere yönelik de bir af maddesinin olduğu anlaşılıyor. Bunların hepsini açık edemiyorlar ama alıştıra alıştıra enjekte ediyorlar. Birilerine söyleterek, birilerine yazdırarak toplumu buna hazırlamaya, alıştırmaya çalışıyorlar. Zaten müzakere süreçleri bir bakıma toplumu alıştırma süreçleridir. Akil insanlar projesi de alıştırma stratejisinin önemli bir parçasıdır. Nitekim, 2009’da Habur rezaletine gösterilen reaksiyonla 29 Ekim’de Cumhuriyet’in kuruluş yıl dönümünde Habur’dan Suruç’a kadar olan güzergâhta yaşananlara gösterilen reaksiyon arasındaki farka bakılınca, bu alıştırma sürecinde başarılı olunduğu anlaşılıyor. Ancak, bölünmeyi açıkça gösterecek anlaşma maddelerini Hakkâri’deki, Şemdinli’deki vatandaşlarımız dâhil milletimizin benimseyeceğini, kabul edeceğini düşünmüyorum. Çözüm sürecinin cüceleri de bunu böyle düşünüyorlar ki, karınları şişiyor bir türlü açıklayamıyorlar. Bu acı gerçekler, ihanet gerçekleri henüz daha gün ışığına çıkmadı. Karanlıkta dans ediyorlar. İş tam açığa çıkınca, çıplak gözle görülmeye başlanınca bakalım neler olacak?

*İç savaş mı çıkar?

Ben iç savaş beklemiyorum. Millet vakur duruşuyla, medeni bir şekilde sokağa, meydana çıkarak bu yanlışa “dur” diyecektir. 7 Haziran 2015’te sandık milletin önüne gelecek, milletimiz orada çözümünü üretecektir.

MİT MÜSTEŞARI’NIN İFADEYE ÇAĞRILMASINI ÜSTÜME ALINMADIM

*MİT Müsteşarı’nın 7 Şubat’ta ifadeye çağrılması, bir hesaplaşma mıydı?

Bilebildiğim kadarıyla MİT Müsteşarı, Başbakanlık Müsteşar Yardımcılığı döneminde gerçekleşen Oslo görüşmeleri ile ilgili kayıtlar, belgeler üzerine ifadeye çağrıldı. İfadeye çağrılan kişinin gitmesinden daha doğal bir şey olmamalıdır. MİT Müsteşarı veya başka bir müsteşar, nasıl İlker Başbuğ veya başka subaylar çağrıldığında gittiyse, o da gitmeliydi. Bilgi vermeli, kendini savunmalıydı.

5 GÜNDE ÖZEL KANUN ÇIKTI

*Hükümete yönelik bir hareket olarak algılandı.

Öyle “hükümete yönelik, devlete yönelik” deyip geçiştirilecek basit iddialar değildir. O zaman her konuda bir yakıştırma yapılabilir. İddialar çok ciddi olmalı ki bir defans oluşturuldu.

Alelacele, 5 gün içinde özel kanun çıktı. MİT Müsteşarı, “sorgulanamaz, yargılanamaz” şeklinde bir zırh getirildi. Devletin belki 50’ye yakın müsteşarı var, hiçbirinin böyle bir zırhı yok. Nasıl oluyor da onun ifadeye çağrılması hükümete yönelik bir hareket oluyor? Ben de hükümet üyesiydim, hiç üstüme alınmadım.

1-2 bakan hariç, hükümetin hiçbir üyesi de üzerine alınmadı. Sayın Başbakan ciddi derecede rahatsız olmuştu. Bu rahatsızlığını da sadece yakındakiler görmekle kalmadı, toplumla paylaştı, bugün de paylaşıyor.

TERÖR MESELESİNDE İÇİŞLERİ İLE MİT ARASINDA GÖRÜŞ BİRLİĞİ YOK

*Türkiye’de aslında tüm olup bitenler, Emniyet istihbarat ile MİT arasında yaşanan savaşın bir yansıması mı?

Savaş diyemeyiz ama iç güvenlikte, özellikle terör örgütlerine yönelik iç güvenlik politikalarında ve uygulamalarında İçişleri Bakanlığı’nın anladığı, düşündüğü ve uyguladığıyla Milli İstihbarat Teşkilatı’nın meseleye bakışı arasında farklılık var. Bu farklılıklar,  benim hükümette olduğum dönemde fazla ortaya konulamadı ama o farklılığın kalkmış olmadığını anlıyoruz. Yani, maalesef tam bir uyum, tam bir görüş birliği söz konusu değil. Olsa zaten bu kadar tartışmaya, kavgaya, gürültüye gerek kalmaz. Başta bakan olarak benim sistemin dışına alınmam suretiyle var olan o farklı bakış güç, üstünlük kazandı. Olay bundan ibaret.

DIŞ AYAĞI DA VAR

*Emniyet İstihbarat-MİT kavgası, Türkiye’de tozu dumana kattı, huzursuzluk yarattı, neyin kavgası bu?

Türkiye’de sorun “Milli egemenlik” sorunu. Hem çok derinde hem de yüzeyde milletin değerlerinin, milleti millet yapan değerlerin devlet yönetimine tam egemen olmaması sorunu var. Hep kısmen egemen oluyor, devlet ünitelerindeki görevliler, aktörler milli egemenlikle uyuşmayan uygulamalarla, millete yön vermeye, şekil vermeye, akıl vermeye kalkıyorlar. Bunun kesinlikle dış ayağı da var. Dış bağlantılı bir şekilde, taşeron olarak, terörle mücadele politikasında olduğu gibi milli iradeyi öteleyen, dışlayan uygulamalara dönüşüyor.

FİKİR BİRLİĞİ OLUŞMUYOR

Öyle olunca da bugün yaşadığımız gibi devlet içerisinde bir akıl, fikir birliği oluşmuyor. En azından bir güvensizlik yaşanıyor ve devletin içinde yaşanan sıkıntı da sokağa taşıyor. Ne kadar gizlerseniz gizleyin halk bir şeylerden haberdar oluyor, tedirgin, huzursuz oluyor. Bu yer yer gerginliklere dönüşüyor. Gerginlik duygusu daha da çoğalır ve derinleşirse, Allah korusun toplum içinde çatışmalara dönüşebilir. Bunu hiç bir zaman arzu etmeyiz. O noktaya gitmemesi, götürülmemesi lazım.

DAR OLİGARŞİK YAPININ BİLEŞENLERİ

*İstifa ederken metninizde bahsettiğiniz “dar oligarşik yapı” kimlerden oluşuyor?

Öz, saf AK Parti’nin içinde bunlar yoktu. Bunlar, yürüyen otobüse, kalkışa hazır uçağa sonradan binenlerin oluşturduğu bir kadrodur. Bu kadronun bir de işadamı bileşeni vardır. Dünün Başbakanı bugünün Cumhurbaşkanı’na, zamanında “gerici, yobaz”, “Yeşil komünist” diyenler bugün çok yakınında, o dar oligarşik kadronun içerisindedirler. Siyasetçi, bürokrat ve işadamı bileşenlerinden oluşur. Sevdikleri renkler sarı, kırmızı, yeşildir. Renkleri bir bakıma KCK’nın renkleri ile de benzeşir. Yeşili dolar, kırmızısı euro, sarısı da altındır. Çoğu sonradan katılmadırlar. En son katılımları dikkatle izlemek lazım.

ÇOK MANİDAR

*Yola çıkıldığında olanlar yok yani bu kadro içinde.

Bariz bir şekilde şunu söylemek mümkün: Yola çıkılanların önemli bir kısmı ya ayrılmış ya ayırılmış ya da etkisizleştirilmiş, sessizleştirilmiştir. İlerleyen süreçte, kalfalık döneminden başlayarak, ustalık döneminde ağırlıklı bir şekilde, yolsuzluğa çıkılanlarla birlikte olunmuştur. Yola çıkılanlar dönemi bitmiş, şu anda yolsuzluğa çıkılanlar dönemi yaşanmaktadır.

Yolsuzluğun da sonu bir yere çıkar ama o yer taşlı mı olur, çukur mu olur onu bilemem. Bu konuda Eba Müslim Horasani’nin nasihati, inanıyorum ki herkes için çok manidardır.

BURKAY KONUSUNDA HİÇ TEREDDÜT ETMEDİM

*Kemal Burkay da KCK içinde MİT elemanları olduğunu söylemişti.

Kemal Burkay’ın yaptığı açıklama da, benim bildiklerimle örtüşüyor. Bizi taraflı bulabilirler, bari Burkay’a Anter Anter’e kulak versinler, gerçeği anlamalarına yardımcı olur. Sayın Burkay benim bakanlığım döneminde Türkiye’ye geldi. Geçici ikameti ve koruma tedbirleri benim zamanımda alındı. Hiç de tereddüt etmedim. Doğru bir politikaydı. Terörle ilgili konularda devletin uygulaması gereken politikalardan birisiydi. Bir başka örneği Anter Anter. Musa Anter’in oğlu. Musa Anter’in meçhul bir cinayetle hayatına son verilmesine üzülürüm ve o yanlışı yapanların yargılanması gerektiğine inanırım. Onun oğlu Anter Anter de Türkiye’ye dönmek istedi, Başbakanımızın doğru bir yaklaşımı ile onu da getirdik. Ben bunlardan ne rahatsız oldum ne eleştirdim.

Kaynak: Seda ŞİMŞEK- BUGÜN

Reklamlar