Etiketler

, , , ,

Nazlı IlıcakElinin kalem tuttuğunu, AK Parti’nin iktidara gelmesinden çok sonra fark ettiğimiz bir küçük yazar var. Ona yazar demek de doğru değil. Tam bir tetikçi. Muhatap almasam diyorum, bu defa da yazdıklarının doğru olduğuna inanacaklar. Alınca da paye veriyorum. Gerçekten, tetikçilere muhatap olan bizim gibi insanların işi zor.

Cem KüçükAdam, bana “suç örgütü üyesi” diyor. Daha önce dava da açtım; gene açacağım. Ama arkasını sağlam yere dayamış. Bu gibilere bakınca, hep Nazım Hikmet’in Peyami Safa’yı hicveden satırlarını hatırlıyorum: “Sen çıkmadın çıkardılar karşıma seni… Seni pantolonumun paçasına sardırdılar… Sen bu kavgada bir nokta bile değil, bir küçük, eğri virgül, bir zavallı vesilesin… Ben kızabilir miyim sana? Sen de bilirsin ki, benim âdetim değildir bir posta tatarına, bir emir kuluna sövmek; efendisine kızıp uşağını dövmek! Sen de bilirsin ki, jurnal esnafı, senin gibiler, tutulup kulaklarından birer birer teşhir edilirler…”

Tabii ki o küçük adamın, Nazım Hikmet’in muhatabı Peyami Safa mertebesine ulaşması için 40 fırın ekmek yemesi gerekir. Ama Nazım Hikmet’in kaleminden dökülen satırlar, üzerine cuk diye oturuyor.
Küçük adam, “Sabri Uzun da cadı avına katıldı” başlıklı makalemin Silivri’den dikte edildiğini ileri sürüyor. Meğer “Her Taşın Altında The Cemaat Mi Var” kitabımı da Ali Fuat Yılmazer yazmış. En ufak bir utanma duygusu yok bu posta tatarlarında. 40 yıllık meslek hayatıma bile saygı göstermiyorlar.

Söz konusu makalemde (11 Ocak 2015), Yaşar Büyükanıt ve Umut Kitabevi’nin bombalanmasından bahsetmem, bu yazıyı Ali Fuat Yılmazer’in talimatıyla yazdığımın bir delili sayılıyor. Sebebini anlamadım. Zira Şemdinli olayları sırasında bu meseleye çeşitli yorumlarımda temas etmiş ve Hakkâri’de patlayan bombaların ardında “derin devletin” olabileceğini belirtmiştim. Yani olayın bütün teferruatına vakıfım. Ayrıca “Her Taşın Altında The Cemaat Mi Var” isimli eserimde, Sabri Uzun’un TBMM Şemdinli Komisyonu’na verdiği ifadeye değinmiştim. Uzun, kendisine “Hadiseler önlenemez miydi” diye soran milletvekillerine, “Hırsız evin içinde olunca, kilit tutmaz” cevabını vermişti. Bu cevabından dolayı askerin hedefi haline geldi. Yaşar Büyükanıt’ın talebiyle görevden alındı. Ama Sabri Uzun, İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan ayağının kaydırılmasını, Cemaat tarafından yazıldığını ileri sürdüğü bir bilgi notuna bağlıyor. İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan gönderilen 6 sayfalık bu bilgi notunda, Şemdinli olaylarında derin devletin izine işaret ediliyor. Sabri Uzun’a göre Cemaat, bu bilgi notunu yazarak, kendisini, askerin hedefi haline getirdi. Uzun’un bu iddialarını yeni yazdığı kitaptan öğrenmedim; öteden beri biliyorum. Zira Uzun, 2009’da Fatih Altaylı’ya bir mektup göndermiş, aynı iddiaları bu mektupta tekrarlamıştı. Sabri Uzun’un neden Cemaat’e düşman olduğunu anlatırken, bu bilgileri “Her Taşın Altında The Cemaat Mi Var” kitabıma da koymuştum. Hepsi açık istihbarat.

Küçük adam, beni de kendisi gibi posta tatarı, emir kulu, jurnal esnafı sanıyor. Galiba son zamanlarda sık sık aynaya bakıyor.

A. Selvi’nin gayretini takdir ediyorum

A SelviAbdülkadir Selvi’nin ismini anmakta beis görmüyorum. Ona, küçük adama göre daha fazla paye veriyorum. Hakkını yemeyelim, o bir gazeteci. Çalışıyor, araştırıyor, iktidarın hoşuna gidebilecek senaryolar oluşturuyor. Ama maalesef, senaryo gerçekle bir türlü örtüşmüyor. Mamafih gayretli, pes etmiyor. Koca koca dosyaların içine gömülüyor; müfettiş raporlarını okuyor. Paralel komploları çözen zehir hafiye rolü ona pek yakışıyor. Öyle ki, Gülse Birsel’in bile dikkatini çekti. “Acaba bu karakteri ben mi yarattım” deyiverdi. Hoş bir mizah unsuru gibi, katıldığı toplantılara renk katıyor.

Bu defa da iz sürmüş. Benim 2 Ocak 2015 tarihli “Askeri İstihbarat ve Tahşiyeciler” başlıklı yazımdan yola çıkarak, Genelkurmay İstihbarat Başkanı İsmail Hakkı Pekin’e ulaşmış. Söz konusu yazımda, polislerin Fethullah Gülen’in 6 Nisan’daki talimatıyla Tahşiyeciler’e karşı harekete geçmiş olamayacağını, daha önce askeri istihbaratın da Mehmet Doğan ve arkadaşlarını takip ettiğini yazmış, Mehmet Doğan hakkında İstihbarat Başkanı İsmail Hakkı Pekin’in, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na gönderdiği 13 Mart tarihli bilgi notunun ilk sayfasını yayınlamıştım.

Selvi, İsmail Pekin ile konuşmuş. Aslında beni teyit eden bir bilgi almış. Pekin, “MİT’ten gelen istihbaratı, bilgi sahibi olunması amacıyla Kara Kuvvetleri’ne ilettim” diyor. Bu neyi gösteriyor? -Selvi’nin anlamasına yardımcı olalım- Fethullah Gülen’in 6 Nisan 2009’da yaptığı konuşmadan çok önce hem MİT’in hem askeri istihbaratın El Kaide’yle bağlantılı görülen Mehmet Doğan’ın peşine düştüğünü. Ben de zaten bunu söyledim. O bilgi notunda, açıkça Mehmet Doğan’ın, El Kaide’yi Müslümanlar’ın ordusu, Usame Bin Ladin’i de önemli bir lider olarak gördüğü uzun uzun anlatılıyor.

Şimdi gelelim polislerin, Tahşiyeciler’den birinin evine bomba koyduğu iddiasına… Kaç kere yazdım. Tekrarlayayım… Polisler, arama sırasında bir poşet görüp, poşeti buldukları yerden alıyorlar; içinde bomba olduğunu tespit ediyorlar. Hemen Olay Yeri İnceleme Ekibi’ni çağırıyorlar. Poşette parmak izlerinin bulunduğunu, kendileri o gün, Olay Yeri İnceleme Ekibi’ndeki görevlilere söylüyor. Zaten Abdülkadir Selvi’nin makalesinden de bu anlaşılıyor. Abdülkadir Selvi, “Emniyetin ekspertiz raporunda, polislerin parmak izinin MUKAYESE AMAÇLI alındığı yazılı” diyor. Bu ne demek? Polisler, Olay Yeri İnceleme Ekibi’ne durumu anlatıyor ve başka parmak izleri varsa, anlaşılsın diye, mukayese amaçlı olarak kendi parmak izlerini veriyor.

Zaten, böyle bir tertip düşünülse, bırakınız polis olmayı, sıradan bir insan dahi, parmak izi bırakmadan bomba yerleştirmeyi başarır. Ayrıca, Tahşiyeciler’e bir tuzak kurmak planlanıyorsa herhalde herkul.org sitesinden ya da bir dizi senaryosundan kamuya açık ve herkesin malûmat sahibi olacağı şekilde talimat verilmez. Ne tarih tutuyor ne de iddialar mantıklı bir zemine oturuyor.

Abdülkadir Selvi’nin gayretini, bazı mihrakları memnun etme teşebbüsünü takdirle karşılıyorum. Ama bir de kurguladığı senaryoları sağlam bir mantık dokusuna oturtmaya muvaffak olabilse!

Duşakabinoğulları

Tayyip Erdoğan’ın, Ak Saray’da Filistin lideri Mahmut Abbas’ı kabul ederken çektirdiği fotoğraf, sosyal medyada çok sayıda lâtife yapılmasına yol açtı. “Hababam Sınıfı” mı demediler, “Osmanlı sirki” mi ya da “Maskeli balo” mu?.. Esprinin bini bir para. Zaytung bile, bu seviyeye ulaşamayacağını söyleyerek havlu attı. En çok hoşuma giden tweet, “Duşakabinoğlulları” idi.

Hasan Erken soruyor: “Şu bornozla fotoğrafı olan kişi hangi beyliği temsil ediyor?”

Gökben Hızlı Sayar cevap veriyor: “Duşakabinoğulları.”

Bir başkası söyleşiyi sürdürüyor: “Ben de tarihte Duşakabinoğulları beyliği neden uzun süre devam etmedi diye kendi kendime sorup duruyordum. Böyle bir bornozla nasıl savaşılır ki!”

Nazlı Ilıcak / BUGÜN / 14 Ocak 2015

Reklamlar