Etiketler

, ,

Nazlı Ilıcakİstihbarat Dairesi eski Başkanı Sabri Uzun, Deniz Baykal kasetiyle ilgili bazı bilgiler verdi. Uysa da uymasa da, iddiaları peş peşe sıralıyor: “Kaset görüntüleri Cemaat’in bir imamı tarafından Baykal’a gösterildi. ‘Bize böyle bir kaset verdiler ama yayınlamıyoruz’ denildi. Hatta Varan-1 kasetinden sonra, Varan-2 ve Varan-3 kasetlerinin varlığından bahsedilerek, Baykal teslim alındı.”

Sabri Uzun, Baykal’ın Pensilvanya’yı arayarak, “Kaseti sizin polisleriniz mi çekti” diye sorduğunu da ileri sürüyor.

İddiaların henüz mürekkebi kurumadan Baykal’dan yalanlama geldi. Kasetin önceden kendisine gösterilmediğini, ayrıca Pensilvanya’yı aramadığını söyledi. Zaten Uzun’un amacı kafa karıştırmak; bulanık bir hava yaratmak. Zira “Kaseti yerleştiren 5 polis” diyor, hiçbir isim vermiyor. “Cemaat’in imamı” diyor, adını söylemiyor. Ankaralı “Çilingir Hasan’dan” söz ediyor. Kimdir?
Nedir bu kişi? Nasıl ilişkiye geçiliyor? O da belli değil…

Bir arkadaş tweet atmış. Diyor ki: “Adı Uzun, itibarı kısa.” Gerçekten de öyle. Belli ki amacı, iktidarın değirmenine su taşımak; bu arada değirmenin taşlarından biri olmak.

Madem laf açıldı, benim de bu konuda bir düşüncem var: Baykal’ın kaset görüntülerine dikkat ederseniz, kayıt cihazı odadaki dolabın içine yerleştirilmiş. Dolap kapağı açık olduğu için, çekim yapılabiliyor. Hiçbir istihbaratçı, kapatılması kuvvetle muhtemel olan bir dolabın içine kayıt cihazı yerleştirmez. Bu yüzden, komplonun “ilgili hanımın işi” olduğunu söylemek daha doğru görünüyor. Ama muhtemelen, o görüntüler, daha sonra bilgisayarından çalınmış olabilir. Bu da benim teorim ve Sabri Uzun’un iddialarından çok daha akla yakın duruyor.

Yeni Türkiye’nin gazetecileri

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Dünya Gazeteciler Günü’nü kutladı. Daha doğrusu bu tebrikler“havuz medyası”na yönelikti. Uzunca bir süredir, sadece “makbul” gazetecileri yanına yaklaştırıyor. Erdal Şafak’ın Sabah’ta yazdıklarına göre, gazete sahipleri, yöneticileri ve yazarlarında 3 şart aranıyor: 1) Yeni Türkiye vizyonunu paylaşmaları. 2) Barış sürecine tam destek vermeleri. 3) Paralel yapıyla mücadelede kararlılık ve süreklilik sergilemeleri.

Bu 3 maddeyi şu şekilde tercüme etmek mümkün: 1) Her türlü hukuksuzluk ve yolsuzluğa göz yummaları, Ak Saray’dan gelen talimata, tartışmasız boyun eğmeleri. 2) Güneydoğu’da PKK’ya bağlı gençlik örgütünün hâkimiyet kurduğunu görmezden gelmeleri. Çözüm müzakerelerinin hangi esaslar üzerinde yürüdüğünü kurcalamamaları. 3) Yolsuzluklardan hiç bahsetmemeleri. Türkiye’de hangi musibet varsa, her taşın altında paraleli görmeleri.

Kısacası, beyninizi, vicdanınızı hep Tayyip Erdoğan’ın “eşref saatine” göre ayarlamalısınız. İşte o zaman, bayramı kutlanacak gazeteci vasfını kazanabilirsiniz.

İliştirilmiş gazeteciler

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Hamas Siyasi Büro Başkanı Halid Meşal’e ve öteki Hamas liderlerine Türkiye’nin kapısının açık olduğunu belirtti. ABD, bu tavırdan kaygı duyduğunu Türkiye yetkililerine iletti. Zira ABD, Hamas’ı bir terör örgütü gibi görüyor ve terör faaliyetleriyle bağlantısını sürdürdüğünü düşünüyor. Türkiye’nin bakış açısının farklı olması çok doğal. Çünkü Filistinliler, “meşru müdafaa” hali içinde. Sık sık, İsrail’in haksız saldırılarına da maruz kalıyorlar. Türkiye’nin Filistinliler’in yanında yer almasından tabii ne olabilir? Bu işin bir cephesi. Ben, diğer cephe üzerinde duracağım. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Jen Psaki’ye, Fox News muhabiri James Rosen, “Türkiye’nin Halid Meşal gibi kişileri ağırlaması, devlet terörü veya teröre destek veren ülkeler listesine girmek gibi bir tehlikeyle bu ülkeyi karşı karşıya bırakabilir mi” diye soruyor. Psaki, “Ben böyle düşünmezdim” cevabını veriyor. Soruyu soran Fox News muhabiri, adı da belli ama kara propaganda yapılacak ya…

James Rosen, “Cihan Ajansı muhabiri” diye yandaş gazetelerde takdim ediliyor. Konu gazetelerdeki ya da internet sitelerindeki karalama kampanyasıyla sınırlı değil. Beylerbeyi Sarayı’nda, Cumhurbaşkanı’nın gazetecilerle yaptığı toplantıda da bu konu görüşülüyor. Sabah Gazetesi Genel Yayın Müdürü Erdal Şafak’ın yazdığına göre “Cumhurbaşkanı’na yakın çevreler, paralel yapı mensubu bir gazetecinin, ABD Dışişleri Sözcüsü’ne, Halid Meşal’in Türkiye ziyaretini hatırlatarak, ‘Türkiye terörist ülkeler listesine girer mi’ diye sormasını, ihanetin taa kendisi olarak değerlendiriyor.”

Ama soruyu Fox News’dan James Rosen sormuş… Orası teferruat!!! Makbul bir gazeteci sayılmak ve Erdoğan’ın yakın çevresine “iliştirilmek” için, sana ne söylenirse ona inanacaksın.

Fazla kurcalamayacak, hele hele hiç itiraz etmeyeceksin.

Vicdanlar tatilde, lâkin cüzdanlar iyi çalışıyor.

Fransa’daki gösteriler ve Türkiye’nin hali

Fransa’da Charlie Hebdo saldırısını telin etmek için, 1 milyonu Paris’te, 3 milyon insan sokaklara döküldü. Herkes hürriyet, dayanışma, kardeşlik, eşitlik diye özetleyebileceğimiz cumhuriyet değerlerine sahip çıktıklarını bir ağızdan haykırıyordu. Kimse, Charlie Hebdo dergisinin yayın içeriğini tartışmıyordu. Fransa vatandaşları bir birine kenetlenmişti. Fransa’nın huzurunu bozacak bir saldırıyla karşı karşıya kalındığına, dolayısıyla buna el ele tutuşarak tek bir yürek halinde cevap verilmesi gerektiğine inanıyorlardı. Bu gösterileri gıptayla seyrettim. Tayyip Erdoğan’ın kamplara böldüğü bir Türkiye’de, muhalif hiçbir gazeteciye hayat hakkı tanınmayan bir ülkede yaşıyordum. Fransa ile aramızda binlerce ışık yılı mesafe vardı. Canım daha fazla acıdı.

Bir başka şey daha hatırladım: 2003 yılının Kasım ayında gerçekleşen Neva Şalom ve Beth İsrail Sinagogları ile İngiliz Konsolosluğu ve HSBC Bankası Genel Merkezi’ne yönelen terör eylemleri sonucunda, 50 civarında vatandaşımızı kaybetmiştik. Bu katliama karşı Türkiye’den gür bir ses çıkmamıştı. Kimi korktu; kimi “Türkiye’yi istikrarsızlaştırır, AK Parti’ye zarar verir” diye için için sevindi; kimi Müslümanlar’a değil, “gâvurlara” yönelik düşüncesiyle fazla dert etmedi.

Yöneticilerimizden de şöyle gönülden, samimi bir tepki gelmedi. Danıştay saldırısından sonra (2006), Cumhuriyet mitingleri tertip edildi ama onun da maksadı, “laik-dinci” diye ülkeyi kutuplaştırmak ve nihayetinde AK Parti’nin korkulan bir hedef haline gelmesini sağlamaktı. O günlerde, şehit cenazelerine katılan AK Partili yetkililer de yuhalatılıyordu.

Demek istediğim tek yumruk olamadık. Kimi zaman asker eliyle, kimi zaman siyasi iktidarın çabalarıyla kutuplaştırıldık. Eğitim sistemimiz de buna elverişli. Ayrıca kolayca galeyana gelen bir tabiata sahibiz. Bunda cehaletin de rolü oluyor. Türk Ceza Kanunu’nda halkın bir kesimini diğer kesimine karşı kin ve düşmanlığa tahrik etmek suç sayılıyor. Ama bugün, düşmanlıklar, kin ve nefret bizzat zirvedeki siyasetçiler eliyle besleniyor. Gittiğimiz yol, yol değil. Artık bu kâbustan uyanalım.

Pes

Hüseyin Çelik, uzun süren sessizliğini kar tatiline tepki göstererek bozdu. İlâhi Hüseyin Bey! Türkiye’de, yolsuzluk, hukuksuzluk, keyfilik kol geziyor. Giderek otoriterleşen bir yönetim anlayışıyla, insanlar gözaltına alınıyor, cezaevine atılıyor. Adam kayırmacılık had safhada. Siz, her şeye seyirci kalıyorsunuz ve kar tatiline tepki gösteriyorsunuz. Pes!!!

Nazlı Ilıcak / 13 Ocak 2015

Reklamlar