Etiketler

, , , , , ,

Ekrem Dumanlı YezidCumartesi günkü Yorum sayfamızda ilginç bir makale neşredildi. Anadolu Alevi-Bektaşi Federasyonu Genel Başkanı Cengiz Hortoğlu tarafından kaleme alınan yazıda “Kûfelilik ruhu”ndan bahsediliyordu. Başkan’a göre Kûfeliler, davet ettikleri Hazreti Hüseyin’e iki sebepten dolayı sahip çıkamamış ve yeryüzü tarihinin en feci zulmüne ortak olmuşlardı.

‘Kûfelilik ruhu’nun iki ürpertici hatasını şöyle dile getiriyordu yazar: “Acaba Yezid bize ne yapar, canımızı alır mı” endişesi ve Kûfe Valisi Ubeydullah bin Ziyad’ın zenginlik vaad eden teklifleri. Bütün bu hatırlatmaları yerli yerince yapan ve yürek sızısının yanına güncel gerçeği taşıyan yazar, son noktayı aynen şöyle ifade ediyor: Bugün de Kûfeli ruhu demokrasimiz için son derece tehlikeli. Eğer sahip çıkmazsanız, bedel ödemezseniz demokrasi elimizden kayıp gider…

Manzara aynen Başkan’ın tasvir ettiği gibidir maalesef. Tarih boyunca renkten renge giren zulüm, Yezid ismiyle özdeşleşmiştir. Peygamber (sas) torunu Hazreti Hüseyin’e reva görülen zulüm hiç kimsenin içine sinmemiş, zalimin safında yer alanların azgınlık ve taşkınlıklarına hiç kimse kalben razı olmamıştı. Ne var ki Yezid korkusu ıssız sokaklarda kol geziyor, hanelerin içine gulyabaniler gibi sızıyordu. Gözü dönmüş dar bir zümrenin kontrolsüz öfkesi ve hudut tanımayan adaletsizliğine gür bir sada ile karşı çıkılamıyordu.

Korkunun mazereti bol olur. Zulmün bahanesi saymakla bitmez. Gönülleri razı olmasa bile insanlar kendi kendilerini hipnoz ediyor, iç telkinlerle “ama”lar, “fakat”lar, “ne yazık ki”ler icat ederek vicdanlarını soğutuyordu.

Hâlbuki meselenin en temelinde Yezid’in iktidar tutkusu, hükmetme şehveti, sınır tanımaz yönetme güdüsü vardı. Hüseyin Efendimiz’in masumiyetine aldırış etmedi o yüzden. Bir yudum suyu Hüseyin’e çok gören bir metot geliştirdi. Zulüm tarihine bir profil emanet etti. Peygamber torununu şehit edince rahat bir nefes alıp zulmüne son mu verdi? Hayır! Ordusunu Medine’nin üzerine sürdü. Güya Medine halkı Hazreti Hüseyin’in şahadeti karşısında öfkeye kapılıp Yezid’in iktidarını sarsabilirdi.

Tek kutsalı vardı Yezid’in: Kendi benliği ve iktidarı. Muhtemel bir tehlike korkusuyla Peygamber köyüne işgal orduları gönderdi ve potansiyel kitleleri kılıçtan geçirip o güzel şehri ateşe verdi, yağma yapılması için fetvalar uydurdu. Medine-i Münevvere alevler içindeydi.

Orada da dur(a)madı Yezid. “Mekke halkı Hazreti Hüseyin’e yapılanlardan ve Medine’de yaşananlardan rahatsız” diye raporlar gelince ordusunu Kâbe’nin üzerine sürdü. Güya o gün İslam halifesiydi Yezid. İslam devletinin başında kutsal bir görev yaptığına hem kendi inanıyordu hem taraftarları. Ve korkulan oldu; Yezid orduları Kâbe’ye mancınıklarla taş fırlatıyordu…

Bütün bu zulümler yaşanırken Hazreti Ali’ye sinesini açarak ev sahipliği yapmış Kûfe halkı ne yapıyordu? Hazreti Muhammed’in torunu, Hazreti Ali’nin oğlunu onlar davet etmiş, o güzel Seyyit’e muhabbetlerini dile getirerek tarihin en trajik cinayetine sebep olmuşlardı. Peki davet ettikleri o güzel insana kıyılırken başlarını yastığa nasıl koyuyor, kalplerindeki med-cezirleri ne ile bastırıyorlardı? Hortoğlu diyor ki, “Hem devlet otoritesini ve gücü temsil eden Yezid’den korkuyor hem de Kûfe valisinin sunduğu maddî imkânlar karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorlardı.

Bu muazzam tespiti demokratik dirayet ve cesaret karinesi haline getiren yazarın affına sığınarak her dönem yaşanan benzer olaylar için ‘Kûfe sendromu’ tabirini kullanmak istiyorum. Çünkü tarihî hadiseler, hiçbir zaman ayniyle tekerrür etmiyor; her dönem benzeriyle ortaya çıkıyor. Tarih boyunca yüzlerce Yezid zuhur ediyor ve yüzlerce Hüseyin gadre uğruyor. Ve her daim karşımıza Kûfe halkı çıkıyor; despot korkusunun ve menfaat hesaplarının altında ezilip kalan Kûfe halkı… Gizliden gizleye gözyaşı dökmek onların necatına vesile olmadı, olamaz da. ‘Dilsiz şeytan’ durumuna düştükten sonra kapalı kapılar arkasında ve fısıltılar eşliğinde “Bu kadarı da fazla” demek zulmü durdurmaya yetmez çünkü…

Her asrın kalbine şöyle seslenmek lazım: “Ey Kûfe halkı! Ne Yezid’den kork ne valisinin menfaat hesabına ram ol.”


BARİ AHLAKI SIFIRLAMASAYDINIZ

17-25 Aralık büyük yolsuzluk operasyonu ile ilgili çok şey söylendi, yazıldı. Onca bilgi ve belge inkâr edildi, spekülasyonlar yapıldı. Halk arasında en tesirli dedikodu şuydu: O paralar suçlanan kişilere ait değil; polisler tarafından konuldu. Yani somut suç delilleri bir kumpasla oralara yerleştirilmişti ve bunun sorumlusu, soruşturmayı yapan polislerdi.

Yüzlerce delile rağmen hokus pokus yapıldı ve imtiyazlı olduğu anlaşılan kişiler, birçok hukukçunun ortak kanaatine göre kurtarıldı.

Serbest bırakılan kişilerin gözaltı sırasında ele geçirilen paraları hafta içinde iade edildi. Gazeteler, olayı “Bavulla götürdüler” şeklinde gördü. Hakikaten de öyle! Daha düne kadar “Bunlar o kişilere ait değil” diyenler bile şaşkın. Bu komik iddiayı TV canlı yayınlarında dile getirenlerden mukni bir laf çıkmıyor. Ve toplum soruyor: “Madem paralar size ait değildi, niye faiziyle beraber gelip aldınız?” Ahlak dibe vurdu, dibe!

Hatırlayın, yaklaşık 14 yıl önce (Şubat 2001 krizinde) Merkez Bankası başkanının döviz artışından hemen önce şahsî parasını dövize çevirdiği anlaşılmış, kıyametler kopmuştu. Tepkiler karşısında çaresiz kalan başkan, haksız kazancını hayır kurumlarına başlayacağını beyan etmiş ama hiçbir hayır kurumu bu kirli parayı kabul etmemişti. Şimdi “Bavulla götürenler”in bir kısmı paranın faizini Kızılay’a vereceğini söylemiş; Kızılay da hemen bu şaibeli paranın üstüne atlamış. Demek ki 14 yıl önceki asgari ahlak kriterleri bile altüst olmuş; üstelik “alnı secdeli insanlar”ın 12 senelik iktidarına rağmen…


Velev ki ‘proje mahkeme’ olsun

17 Aralık sonrası bütün dengeler altüst oldu; özellikle de adaletin yarım yamalak dengesi. 4 bakanın istifasına sebep olan maddî deliller aşikâr olmasına rağmen yargıya müdahale edildi, hâkimler savcılar değiştirildi, soruşturmayı başlatan devlet görevlileri tek tek tutuklandı. Ne yazık ki kamuoyu nezdinde “hırsızlar dışarda, onları yakalayanlar içerde” fikri perçinlendi, adalet duygusu yerle bir edildi.

Bu arada yasalar birilerini kurtarmaya yönelik değiştirildi. Eşzamanlı değişiklikler nedeniyle masum insanları mahkûm edebilmek için “taşlar döşendi”, özel amaçlı mahkemeler kuruldu. Sulh ceza hâkimliklerinin kurulması, o hâkimliklere bazı isimlerin özel bir şekilde seçilip atanması çokça tartışıldı. Nasıl tartışılmaz ki! Hukukun olmazsa olmaz kriterlerinden biri olan “tabii hâkimlik” ilkesi askıya alınarak iktidarın cezalandırmak istediği kişilere özel mahkeme kuruluyordu. Anayasaya da aykırı bu durum, evrensel hukuka da… Üstelik bu mahkemelerin verdiği karara itiraz hakkı bir üst mahkemeye değil, cezayı veren mahkemeye yapılıyordu. Görülmemiş bir hukuk hatası! İşte bu tür endişeler yüzünden sulh ceza hâkimliklerine “proje mahkeme” suçlaması ve bu mahkemenin savcılarına, hâkimlerine yoğun eleştiriler yöneltildi.

Geçen hafta sulh ceza hâkimlerinin karşısında bomboş bir suçlamayla çıkarıldık. Tabii ki kamuoyunun endişesi, bizimle ilgili dosyaya koyu bir gölge düşürüyor. Zaten suçlamaların vicdanlara sığmadığı, hukuk kuralları ile izah edilemediği ortada. Mesela Hidayet Karaca’nın bir dizi film senaryosu yüzünden hapse atılması tarihî bir hatadır. Bu yanlış tutum, ülkeyi dünyaya rezil etmiştir. Bir de meseleyi “terör örgütü kurmak, yönetmek” gibi bir ambalaja sarınca hukuksuzluk daha da aşikâr hale geliyor. Benimle ilgili suçlama da öyle. İki yazı, bir haber yüzünden toplam 120 saat emniyet ve adliye nezaretinde bekletilmem tarihî kayıtlara geçecek kadar çarpıcı bir gerçeği işaretliyor. Hâkim Bey’in ısrarla sorduğumuz “Mesele iki yazı, bir haber mi?” sorusuna “evet” demesi, zihinlerden asla çıkmaz. Mesele bu kadar net iken savcılığın serbest bırakılmama itiraz etmesi, bahsi geçen mahkemeler hakkındaki negatif algıyı perçinliyor maalesef.

Bir de Cumhurbaşkanı’nın çok açık bir şekilde mahkemeye müdahale iddiası söz konusu. Kamuoyu önünde açıklama yapan Cumhurbaşkanı, birçok önemli hukukçuya göre yargıya doğrudan müdahale ederek hem suç işlemiş hem de yargının vereceği muhtemel tutuklama kararına şaibe karıştırmıştır. Mahkemeyi hangi amaçla kurarsan kur, hangi baskıyı pervasızca yaparsan yap dosya ortada. Yapılan kurgu bile teğet geçemiyor yanından. Somut suç sıfır. Var olan, birtakım yakıştırmalardan ibaret senaryolar. Hal böyle olunca değil davanın hâkimleri, hâkimlik cübbesini giyip adalet kürsüsüne oturan herkes dosyaya göre karar vermek zorunda.

Önyargının olduğu yerde âdil yargı olamaz. Velev ki mahkeme “proje” olmakla itham ediliyor olsun! Hâkimler elindeki dosyaya, kanunlara ve vicdanına göre karar vermeye mecbur. Aksi halde hem tarih yargılar onları hem de Âdil-i Mutlak hesabını sorar bütün kararların.

Ekrem Dumanlı / Zaman

Reklamlar