Alper Görmüş_1Balyoz: Darbe mi? Kumpas mı? – 1

Eski Anayasa Mahkemesi raportörü, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti / AKP) Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyesi Osman Can’ın da katıldığı bir yorumla (Akşam, 12 Kasım 2014), Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman’ın tanıklığından sonra Balyoz davası ‘çöktü’. Peki, mahkeme de bu yoruma katılırsa, 2003’te askerlerin hükümeti devirmek için yaptıkları planları yok mu sayacağız? Gözümüzün önünde olup biteni görmezlikten mi geleceğiz? Elbette hayır.

Bu dizide 2003’te neler yaşandığını bir kez daha gözden geçirecek, mahkeme kararının öyle tecelli etmesi durumunda dahi tarihin neden “Balyoz bir hayaldi” diye yazmayacağını göstermeye çalışacağım.

Dönemin ruhu

“Biz Türkiye Cumhuriyeti devletini yönetiyoruz. Şu anda söyleyebileceklerim var, söyleyemeyeceklerim var. Her şeyi, her zaman, her yerde söyleyemeyiz. Ama Allah izin verirse biz bunları ileride kaleme alacağız. (…) Arapların bir sözü vardır. Sırrı şöyle tarif ederler: ‘İki dudağın arasından çıktı mı esiri olursun.’ Bizim de bazı sırlarımız var. Fatih, ‘Sakalım bilse sakalımı keserim’ demişti.”

Başbakan (şimdi Cumhurbaşkanı) Recep Tayyip Erdoğan, 12 Eylül 2012’de gittiği Kiev’de sarf etmişti bu sözleri… Etrafını saran gazeteciler konuyu Balyoz’dan açmıştı ve malûm, Balyoz’un konusu da başında bulunduğu partinin kurduğu hükümeti devirmeye yönelik bir darbe planından ibaretti.

Dahası da vardı: Bir gazeteci, “Yani Balyoz’da kamuoyunun bildiğinden daha karanlık tablolar mı var” diye sormuş, Erdoğan soruya “var tabii canım” karşılığını vermişti.

Ertesi gün bütün gazetelerde yer alan bu sözler, suya yazılmış gibi yok hükmünde sayıldı; ne gazeteciler deşti bu sözleri ne de siyasetçiler… Fakat tabii çok daha önemlisi, davanın görüldüğü mahkeme de, “Başbakan bizim baktığımız davayla ilgili çok önemli şeyler söylüyor, zaten davanın bir numaralı mağduru durumunda, çağıralım da tanık olarak dinleyelim” demedi.

Balyoz davası birinci derece mahkemesinde bitti, kararları  Yargıtay onayladı, ardından Anayasa Mahkemesi yeniden yargılamaya hükmetti… Bu işler yılları aldı ve bu yıllar boyunca darbe girişimine maruz kaldığı iddiasıyla hakkı aranan hükümetin tanıklığına başvurulmamasında bir tuhaflık görülmedi…

Keza davanın bir numaralı mağdurunun bildiklerini mahkemede açıklamak yerine ileride yazacağı kitaba saklaması da tuhaftı ama bunlara rağmen 2003’te neler yaşandığına dair epeyce bilgiye sahibiz.

(Bu darbe işleri hakikaten çok tuhaf… Ona bulaşan, tanıklık eden gazetecilerle ona maruz kalan siyasetçileri aynı noktada buluşturuyor: “Şimdi anlatmayacağım, ileride kitabını yazacağım…”

Başbakan’ın sözleri bana tabii ki, darbe oturumlarında yazıcılık yapan ama bunları neden haberleştirmediği sorulduğunda “çünkü ileride kitap yazacaktım, not alıyordum” diye cevaplayan gazeteci Mustafa Balbay’ı hatırlattı.

Darbe girişimi gibi kamusal önemi apaçık bir olayda, “bildiklerimi anlatmayacağım, ileride kitap yazacağım” diyen kişilerin, kamusal sorumluluğu en yüksek iki görev alanından çıkması bu ülkeye dair çok şey söylemiyor mu?)

Erdoğan (Aralık, 2003): ‘Her şeyi biliyoruz…’

2003 Mart’ında neler yaşandığına dair ilk bilgiyi yine kapalı, sırlı cümleler eşiğinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan o yılın Aralık’ında duyurmuştu kamuoyuna…

2 Aralık 2003… Başbakan Erdoğan partisinin grup toplantısında iki hafta önceki (15-20 Kasım) sinagoglar, HSBC ve İngiliz Konsolosluğu’na yönelik bombalamalarla ilgili olarak konuşmaktaydı… Fakat Başbakan birdenbire konuyu değiştirip çok farklı şeyler söylemeye başlamıştı: “Vakti saati geldiğinde fikir, düşünce planında, demokrasi çerçevesi içinde hesaplaşacakları” birilerine işaret ediyor, üstelik “bunun da belgesi, bilgisi, delilleri, her şeyi elimizdedir” diyordu. (2 Aralık 2003, Erdoğan’ın partisinin grup toplantısındaki sözleri.)

Aslında meraklı, şüpheci bir gazeteciliğin bu tuhaflığın izini sürmesi, Başbakan’ın neyi imâ ettiğini sorgulaması gerekirdi, fakat o günlerde aramızdan böyle bir gazeteci çıkmadı.

Başbakan’ın 2 Aralık 2003’te neyi imâ ettiği, Ergenekon ve Balyoz davalarının başlamasından sonra açıklığa kavuşacaktı.

Başbakan’ı o şekilde konuşmaya sevk eden ilk bilgi, 5-7 Mart 2003 tarihlerinde İstanbul Birinci Ordu’da yapılan plan seminerine dair ses kayıtlarıydı… Balyoz darbe davası sanığı emekli orgeneral Ergin Saygun, 27 Mart 2012 tarihli duruşmada söz alarak şöyle dedi:

“Plan seminerlerinin kasetleri, seminerden birkaç gün sonra dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’a Başbakan tarafından verilmiştir. (…) Ayrıca Aytaç Yalman bu davada tanık olarak dinlenmelidir.”

Aytaç Yalman, Saygun’un iddiasını izleyen günlerde Tufan Türenç’e verdiği bir söyleşide bu bilgiyi kısmen doğrulayacaktı (Hürriyet, 2 Eylül 2012). Tek farkla: Yalman’a göre kasetleri Başbakan Erdoğan Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e vermiş, o da kendisini çağırarak kasetler konusunda onu bilgilendirmiş fakat muhteviyatını açıklamamıştı. Yalman’ın sözleri tam olarak şöyleydi:

“Söz konusu kasetler zamanın başbakanına verilmiştir. Başbakan da durumu Hilmi Paşa’ya aktarmış. Ben kasetlerin varlığını Hilmi Paşa’dan öğrendim. Kasetlerin muhteviyatini bilmiyordum. Yıllar sonra televizyondan öğrendim. Hilmi Paşa da muhteviyatı konusunda bana bilgi vermedi. Zamanında bilgilendirilmiş olsaydım gerekli işlemi yapardım.”

Başbakan Erdoğan’ın 2 Aralık 2003 tarihli Meclis konuşmasında, “belgesi, bilgisi, delilleri, her şeyi elimizde” dediği ve “demokrasi çerçevesi içinde hesaplaşacakları”nı vaat ettiği güçler, o konuşmadan dokuz yıl sonra işte bu itiraflarla ortaya çıkmıştı.

5-7 Mart 2003’teki plan semineri görüntüsü altındaki darbe planının ses kayıtları, Ergin Saygun’un dediği gibi, o tarihten sadece birkaç gün sonra Başbakan’ın eline geçmişti. Peki, Başbakan 5-7 Mart’a dair imâsını neden o günlerde değil de dokuz ay sonra, 2 Aralık 2003’te yapmıştı?

Bunun net bir cevabı vardı: 19 Kasım 2003’te Milli İstihbarat Teşkilatı’nın önüne koyduğu Ergenekon dosyası.

19 Kasım 2003: MİT’ten Başbakan’a Ergenekon dosyası

Ergenekon soruşturması başladıktan sonra Savcı Zekeriya Öz Başbakanlığa yazdığı bir yazıda, MİT’e sordukları bir soruya 9 Mayıs 2008’de cevap geldiğini; cevapta, “Ergenekon yapılanması ile alakalı olarak yapılan çalışmaların 19.11.2003 tarihinde Sn. BAŞBAKAN’A sunulduğu” bilgisinin yer aldığını hatırlatıyordu. Öz, ardından da “uygun görüldüğü takdirde” MİT’in bu çalışmasının kendilerine iletilmesini arz ediyordu.

19 Kasım 2003, sinagog bombalamalarından (15 Kasım) dört gün sonrasına, HSBC ve İngiliz Konsolosluğu bombalamalarından ise (20 Kasım) bir gün öncesine tekabül ediyordu.

Şimdi tekrar 2 Aralık 2003 konuşmasına dönebiliriz… Başbakan, Ergenekon dosyasının kendisine sunulduğu 19 Kasım’a kadar bombalamalarla ilgili olarak sadece El Kaide teröründen ve “dinci terör”den (evet!) söz ederken, ne olmuştu da 2 Aralık 2003 konuşmasında birdenbire vakti saati geldiğinde hesaplaşılacak demokrasi dışı güçlerden söz etme ihtiyacı duymuştu?

Çünkü o dosya, Mart 2003’te öğrendiği darbe planından sonra bardağı taşıran damla işlevi görmüştü.

Eldeki bilgileri bir parça speküle ederek şimdi artık şöyle diyebiliriz: Erdoğan o günlerde gerçekten de 2003 boyunca yürütülen darbeci-müdahaleci faaliyetlerin tümünden haberdardı, fakat güç dengeleri açık bir meydan okumaya imkân vermediği için kast ettiği çevrelere böylece üstü örtülü bir mesaj göndermiş, “her şeyinizi biliyorum, daha fazlasına cüret etmeyin” demeye getirmişti.

Fakat dinleyen kimdi? Erdoğan’ın Meclis’te o konuşmayı yapmasından bir gün sonra, 3 Aralık 2003’te Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) bütün generalleri Genelkurmay’da toplanacak ve Genelkurmay Başkanı’nı “şeriatçı hükümete müdahale” konusunda ikna etmeye çalışacaklardı.

Balyoz: Darbe mi? Kumpas mı? – 2

Darbe Günlükleri’nden Balyoz’a bakmak

3 Kasım 2002 seçimlerinin hemen sonrasında, 1. Ordu’da Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) iktidarına karşı bir darbe planı hazırlandığına dair iddiaları külliyen reddedenler, bu iddiayı ciddi bulanları, “Ordu daha önce yapmıştı, öyleyse şimdi de yapmıştır” varsayımı üzerinden kanaat oluşturmakla itham ediyorlar.

Oysa mesele hiç öyle değil; döneme dair elde bir sürü bilgi var ve böyle bir itham ancak bunları görmemek ya da kamuoyunun göz menzilinden uzak tutabilmek sayesinde mümkün olabilmektedir.

Al Jazeera için kaleme aldığım bu dizinin dünkü ilk bölümünden de anlaşılabileceği gibi, amacım, davanın yeniden yargılamasının başladığı bu günlerde bir kez daha “göz menzilinden uzak tutulan” bilgileri, belgeleri ve dönemin atmosferini gözler önüne sermek, hafıza tazelemek…

Balyoz davasının tümüyle bir “kumpas” olduğunu iddia edenlerin iştigal alanının yarısını bu “gizleme, göstermeme” faaliyeti teşkil ediyorsa, öbür yarısını da dosyadaki zamanlama çelişkileri, imzasız word dokümanlar vb. gibi “davanın zaaflı noktaları”nı sürekli tekrarlama faaliyeti teşkil ediyor. O nedenle ben de mesaimi ikiye böleceğim… Önce göz menzilinden uzak tutulan bilgi ve belgelerle ilgili hafıza tazeleme hizmetini ifâ edecek, ardından da “davanın zaaflı noktaları”ndan yola çıkarak varılan “Balyoz, sonradan yazılmış bir kumpas senaryosudur” hükmünün kendi içinde taşıdığı zaafları ele alacağım.

Yalnız dönemin ruhunu değil…

Balyoz tartışmalarında göz menzilimizden uzak tutulmak istenen birinci belge, 2003-2005 arasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yapan Özden Örnek’in 2007 Mart’ında Nokta dergisinde yayımlanan, ertesi yıl “Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden ÖRNEK tarafından tutulduğu sabit olan günlükler” ibaresiyle İkinci Ergenekon iddianamesine (s. 134) giren günlükleri…

Günlükler’in en önemli bölümü, daha önce defalarca yazdığım gibi 3 Aralık 2003’te Genelkurmay Başkanlığı’nda TSK’daki bütün orgenerallerin katılımıyla gerçekleştirilen “hükümete karşı ne yapmalı?” toplantısıydı.

Bütün orgenerallerin “uyarı” ya da “muhtıra” yönünde görüş bildirdiği toplantıda, Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün karşı çıkmasıyla muhtıra görüşü kuvveden fiile çıkamamıştı.

Hilmi Özkök, Ergenekon davasındaki tanıklığında toplantıyı doğrulamış, hatta Aytaç Yalman’ın doğrudan “muhtıra” talebini dile getirdiğini açıklamıştı.

Dünkü yazıda, o toplantıdan sadece bir gün önce (2 Aralık 2003) Başbakan Erdoğan’ın Meclis’te 5-7 Mart 2003 girişiminden haberdar olduğunu imâ eden esrarlı bir konuşma yapıp müdahaleci çevrelere mesaj gönderdiğini hatırlatmıştım. Kimbilir, belki de Başbakan o konuşmadan bir gün sonra Genelkurmay’da yapılacak toplantıyı da istihbar etmişti ve sadece 9 ay önceki girişimin sahiplerini değil, bir gün sonraki toplantının katılımcılarını da uyarıyordu.

Darbe Günlükleri, içerdiği 3 Aralık 2003 toplantısına dair notlar ve başka pek çok “not”la yalnız “dönemin ruhu”nu anlatmıyor, Balyoz darbe girişiminin sahihliğini de ortaya koyuyordu.

Şimdi bu notların en önemlilerini özetleyebiliriz…

Tümgeneral’den Balyoz yoklaması

Darbe Günlükleri’ndeki ilk Balyoz izine, 24 Şubat – 2 Mart 2003 tarihli bölümde rastlıyoruz:

“27 Şubat günü sabahleyin Genkur. denetlemesi için bölgeye gelen Tümg. Can Teller beni ziyarete geldi. Oldukça ilginç bir görüşme yaptık. Önceleri konuşmada çekingendi ama kendisini cesaretlendirdim ve konuşmaya başladı. Genelkurmay Başkanı’nın şahsına karşı bir tepki olduğunu, dinci kesimlere kendisine yaraşır bir şekilde tepki vermediği gibi adeta onlarla işbirliği yaptığını ve Çetin Doğan Paşa ile Hurşit Tolon Paşa’nın bu konulardan çok rahatsız olduklarını ve kendi aralarında bir şeyler yaptıklarını, benim de onlarla görüşmemi ima etti.

“Bir tümgeneralin böyle konuşması beni şaşırttı. (…) Ayrılırken bana 2. Başkan (Orgeneral İlker Başbuğ -A.G.) ile görüşüp görüşmediğimi sordu. Anladığım kadarı ile onun da Genelkurmay Başkanlığı hesabına girdiğini ve bu nedenle karargâhın ondan da memnun olmadığını söyledi.”

Özden Örnek’in, bir tümgeneralin Genelkurmay Başkanı hakkında ölçüsüz bir fütursuzlukla konuşmasını yadırgamasını anlamak kolay. Biz ise daha şanslıyız, şaşırmıyoruz, çünkü darbeye davet ziyaretinin, seminer görüntüsü altındaki darbe planının tartışıldığı günlerden sadece birkaç gün öncesine tekabül ettiğini biliyoruz. Tümgeneral fütursuzdur, çünkü okun yaydan çıktığını bilmenin öforisiyle konuşmaktadır. İlaveten, TSK bünyesinde “or” rütbesindeki herhangi bir generalin bir darbe girişimine katılmasa bile onu engellemeye yönelik bir davranış içine girmeyeceğine dair yüksek bir güven beslemektedir. Bu güvenin hiç de haksız olmadığını, o tarihten sadece dokuz ay sonra gerçekleştirilen 3 Aralık 2003 toplantısına bakarak da anlayabiliriz.

(Balyoz girişiminden böylesine bîhaber görünen bir oramiralin Balyoz davasının en cüretkâr eylem planlarından birini, Suga eylem planını hazırlamakla suçlanması, izaha muhtaçtır. Dizinin son bölümlerinde bu konuya kısaca yeniden döneceğim.)

15 Kasım 2003: ‘Çetin Doğan onu paramparça edecekti’

2003’te Birinci Ordu’da bir darbe girişiminin planlandığına ve bu planın da Hilmi Özkök’ün tasfiyesini amaçladığına dair Günlükler’deki ikinci bilgiye 15 Kasım tarihli notlarda rastlıyoruz.

Bu bölümde, Hilmi Özkök’le Aytaç Yalman arasındaki, en sonunda Yalman’ın patlayıp Balyoz girişimini fâş ettiği ibareler içeren tartışma yer alıyor…

Tartışma, Özkök’ün Yalman’ı, kuvvet komutanlarının kendisine haber vermeden yaptıkları toplantılardan haberdar olduğunu söylemesiyle açılır…

Yalman suçlamaya şu cevabı verir:

“Eğer size karşı bir hareket içinde olduğumuzu zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Zira böyle bir iş herhalde resmî dairelerde olmaz. Onun için de endişenizi anlamadım. (…) Size söylemek istemezdim ama geçen yıl size en fazla desteği kim verdi. Şöyle bir düşünün…”

Yalman’ın sözlerindeki “geçen yıl” göndermesinin içeriğini de, onun, konuyu Özden Örnek’e aktarırkenki ifadelerinden anlıyoruz:

“Son sözleri söylememin gayesi, geçen yıl eğer ben ona karşı Çetin Doğan ile birlikte olsaydım onu paramparça edeceklerdi. Ama ben öyle yapmadım.”

16 Ekim 2004: ‘Sizin oyunbozanlık yaptığınıza…

Aytaç Yalman, 2004 Ağustos’unda Kara Kuvvetleri Komutanlığı’ndan emekli olmuştu… Fakat görev süresinin dolmasına daha bir yıl olan Özden Örnek’le zaman zaman görüşmekteydiler. Bu görüşmelerden birinde, ona,

“Kara Kuvvetleri’nde sizin yapılacak olan bir darbeyi önlediğinize ve son anda oyunbozanlık yaparak vazgeçtiğinize ve ikili oynadığınıza dair söylentiler var” der.

Bu bilgiyi Örnek, emekli orgeneral Tuncer Kılınç’tan almıştı. Bu ismi hatırlayacaksınız: Balyoz davasının bir duruşmasında söz alıp, Başbakan Erdoğan’ın eline geçen 5-7 Mart 2003’teki plan seminerinin kasetlerini Aytaç Yalman’a verdiğini söyleyen orgeneral…

Peki, Aytaç Yalman’ın Balyoz’da “ikili oynadığı”na, bir başka deyişle önce darbe girişiminin içinde yer alıp daha sonra vazgeçtiğine dair spekülasyonları doğrulayabilecek başka bilgiler var mı? Var, fakat bu bilgiler Günlükler’de değil Ergenekon davasının (yanlışlık yok, Ergenekon davasının) delil klasörleri içinde yer aldığından, bunları yarınki “Balbay Günlükleri ve başka şeyler” başlığı altında ele alacağım.

Benim kanaatim, iddiaların gerçeklik payının hayli yüksek olduğu yönünde… O kadar ki, Yalman’ın 2003-2004’teki Sarıkız darbe planında da benzer bir tutum aldığından hareketle, zamanında “Aytaç Yalman’ın kararsızlığına methiye” başlıklı bir yazı bile kaleme almıştım. O yazı şu cümlelerle bitiyordu:

“Yani, tıpkı 2003’te olduğu gibi 2004’te de cuntacı bir çılgınlığın kuvveden fiile geçmemesinde, geçememesinde, Aytaç Yalman’ın kararsız karakterinin önemli bir rolü var.

Valla, ben böyle bir kararsızlığa methiye düzmekte hiçbir sakınca görmüyorum. Kararsızlığın böylesine can kurban…” (Taraf, 5 Temmuz 2011).

Darbe Günlükleri’nde Balyoz’a delalet eden notlar bahsini, ilginç olduğu kesin, fakat önemli olup olmadığına en azından bugünkü bilgilerimizle emin olamayacağımız 8 Mart 2003 tarihli şu notla bitireyim:

“8 Mart (2003) günü 1. Ordu Komutanlığı’nın Harbiye Orduevi’nde düzenlediği anılar gecesine gittik. Emeklilerimiz ile birarada olmak güzel bir beraberlik…”

8 Mart, malûm, 5-7 Mart seminerinin bir gün sonrasına denk geliyor: 5-7 Mart arasında “plan semineri”, ertesi gece muvazzaf ve emekli generallerin biraraya geldiği “anılar gecesi…”

En azından ilginç değil mi?

Balyoz: Darbe mi, kumpas mı? – 3

Bugün, 2003 Mart’ında Birinci Ordu’da bir darbe hazırlığı yapıldığına delâlet eden temel belgelerden biri olan Mustafa Balbay günlüklerine ve oradaki bilgileri teyit eden başka bilgilere bakacağız.

Balbay Günlükleri ağırlıklı olarak 2004’teki dört komutanlı Sarıkız darbe planına dair bilgiler içeriyor, fakat Balyoz’a işaret eden bölümler de var. Şimdi bunlara bakalım…

‘O (Çetin Doğan –A. G.) hazır’

İlk not, Çetin Doğan’ın, “plan semineri”nden yaklaşık üç hafta sonraki (31 Mart 2003) ameliyatını izliyor. Balbay, “Mehmet Bey” dediği birinin ağzından şu notu düşüyor:
“Çetin’in ameliyat olmasının nedeni hazırlık. O güne hazırlanıyor. (Aktüel’deki) röportajda sürekli ben emekli olacağım demesinin nedeni, bazı dedikodular çıktığı için kimseyi ürkütmemek.”

Devamında:

“Çetin Paşa, Aktüel’deki yazıyı okuduktan sonra demiş ki ‘ameliyattan önce tabancam yan tarafımdaydı. Şimdi çapraz tutuştayım.’ O hazır, onunla ilgili gidişte bir sorun yok. Ameliyattan önce İzmir’de ordu komutanlarıyla konuşmak, toplanmak üzere hazırlık yaptı. Orada yapacağı konuşmayı hazırladı. Bunu bilgi olsun diye Genkur’a (Hilmi Özkök) gönderdi. Yaşar Paşa (Yaşar Büyükanıt) bir üste iletmedi. Konuşması ağırdı. Türkiye böyle gitmez, hükümet bu işi götüremiyor, türündeydi. Kesin konuşmayı yapacaktı. Aytaç Paşa (Aytaç Yalman) yap demiş.”

Balbay, 30 Mayıs 2003 tarihli notta da Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Şenkal Atasagun’un kendisine şöyle söylediğini aktarıyor:
“Eğer kaynak mektuplarsa, bize de geliyor. İstanbul’dan, Birinci Ordu’dan geliyor. Oraya baksan, Birinci Ordu’da her şey hazır. İhtilâle hazırlanıyorlar.”
Görüldüğü gibi Balbay Günlükleri de başlangıçta Yalman’ın Çetin Doğan’la birlikte hareket ettiği, en azından “sen yürü, engel olmam” gibi bir tavır aldığını imâ ediyor.

Hak ettiği ilgiyi görmeyen bir belge

Peki bu gerçekse, ne zaman, nasıl ve neden bozuldu bu yol arkadaşlığı?

Bunu da hak ettiği ilgiyi görmeyen bir başka belge üzerinden ele alalım…

İkinci Balyoz iddianamesinde yer alan belgeye, 2007’de, Malatya’da yürütülen Zirve cinayeti soruşturmasında Prof. Salim Cöhce’nin evindeki bir bilgisayarda ulaşıldı. Savcılık belgeyi Balyoz davasının görüldüğü 10. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdi, çünkü doğrudan doğruya Mart 2003’te İstanbul’daki Birinci Ordu’da olan bitenlere dairdi.

Belge, zapay adlı kullanıcı tarafından 2 Nisan 2004 tarihinde oluşturulup son kez kaydedilmişti. Salim Cöhce, sorgusunda zapay’ın kızı olduğunu söylemiş, belgeyi doğrulamış ve belgenin 2004’te yayında olan cunta.org adlı bir internet sitesinden alınıp kopyalanmış bir metin olduğunu beyan etmişti. (Savcılık, yürüttüğü araştırmada cunta.org’un 2005’te mahkeme kararıyla kapatıldığını saptamıştı.)

Söz konusu belgede, Orgeneral Hurşit Tolon’un, o yılın ağustos ayında emekliye sevk edilecek olan Genelkurmay Adlî Müşaviri Tümgeneral Erdal Şenel’e şöyle söylediği not ediliyordu:

“Kuvvet komutanı Yalman Paşa istifa edip, yerine Çetin Paşa kuvvet komutanı olacaktı. Fakat, Çetin Paşa bu planı herkese anlattı. Genç subaylar arasında bile Yalman Paşa’nın istifa edeceği konuşuldu. Bu da büyük memnuniyet yarattı. Çünkü, Çetin Paşa’nın ne yapıp ne edip Özkök Paşa’yı istifa ettireceği ve onun yerine genelkurmay başkanı olacağı biliniyordu. Fakat, Çetin Paşa’nın boşboğazlığı istifa konusunun herkes tarafından duyulmasına neden oldu. Tabii bu arada Özkök ile Büyükanıt paşalar da bunu duydu. Öğrendiğime göre hükümete bile bu konu ulaştırıldı. Tedbir alması sağlandı. (…) Çetin Paşa ismi yıprandı. Yalman Paşa da göz göre göre istifa edemedi. İstifa etseydi TSK yıpranırdı. Elbette biraz da bu iş Yalman Paşa’nın işine geldi. Çetin Paşa her fırsatta duyulur mu duyulmaz mı dikkat etmeden hükümet aleyhinde konuştu. 1. Ordu plan tatbikatında onlarca subay içinde neredeyse yapacağımız hareketi açıkladı. Milli mutabakat hükümetinin kurulmasından bile söz etti. Bunlar hükümet dahil her yerde duyuldu. Çetin Paşa kendine fazla güvendi.”

Bu belgenin önemi şurada:

Gerek Özden Örnek gerek Mustafa Balbay günlükleri yıllar sonra ortaya çıkan gerçeklerle bütünüyle uyum içinde olsalar da, onların ağırlıklarından bunalındığında “zaten kendilerine ait olduğunu reddediyorlar” siperine sığınılabiliyor… Ya da, “belge sonradan hazırlanmış, bilgisayarın tarih ve saati ayarlanarak eski tarihli bir belge gibi sunulmuştur” deniyor.

Oysa burada, 2004’te yayında olduğu kesin olan bir internet sitesinden ve ilaveten o tarihte o sitede yer aldığı kesin olan bir bilgiden söz ediyoruz. Yani, “sonradan düzenlenip eski havası verilmiş” mugâlatasına kapalı bir belge bu.

Levent Ersöz ve Erol Özkasnak

Aytaç Yalman’ın başlangıçtaki darbeye müzahir tavrını sonradan değiştirdiğini öne sürenlerden biri de Jandarma İstihbarat Dairesi’nin eski başkanı, emekli tümgeneral Levent Ersöz’dü. Ersöz’ün internete düşen ve yalanlanmayan meşhur ses kaydına göre, kritik tarih 19 Mart 2003’tü:

“Paşa 19 Mart 2003’te hepimizi sattı. (…) Komutanları satan bir adamdır. Genelkurmay Başkanı’na satan kişidir yani. Çok kirli bir adamdır. 19 Mart 2003, bu tarih çok kritik bir tarihtir Türk Silahlı Kuvvetleri’nin. Gidip Hilmi Özkök’e komutanların hepsini gammazladı.”

Son olarak yine Ergenekon iddianamesinde yer verilen, 28 Şubat’ın iki güçlü generali Çevik Bir ve Erol Özkasnak arasında geçen, mahkeme kararıyla kaydedilip tape haline getirilmiş konuşmadan Erol Özkasnak’ın şu sözlerini hatırlayalım:

“Bir de bu şey var ya komutanım, hani o Çetin Doğan, onun şeyinden çıktı bunlar biliyorsunuz, onun adamlarından… gevşek olduğu için kendisi…”

Görüldüğü gibi, 2003 başında Birinci Ordu’da bir darbenin planlandığı inancını taşıyanlar, birilerinin idda ettiği gibi “zaten ordunun genlerinde var, yapmışlardır” gibi bir varsayımdan hareket ediyor değiller. Ortada, görmek isteyenin görebileceği çok bilgi, çok şüpheli durum var.

İki komutan

2003’te Genelkurmay Başkanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı koltuklarında oturan iki komutan, soruşturma ve kovuşturma boyunca sanıkların ve onların avukatlarının “her şey yalan, her şey sahte” temelli savunma çizgisini benimser görünmediler ve bu tutumlarıyla sanıkların ve sanık yakınlarının tepkilerini üzerlerine çektiler. Fakat son duruşmadaki tanıklıkları bu çizgileriyle uyum içinde değildi. O nedenle sanıklar ve avukatları, onlara sormak üzere hazırladıkları onlarca soruyu sormaktan vazgeçtiler.
Yarın, Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman’ın başlangıçtan bugüne Balyoz konusunda nasıl bir tutum sergilediklerini kronolojik bir sırayla ele alacağız.

Balyoz: Darbe mi, kumpas mı? – 4

Dizimizin dünkü bölümünün son iki paragrafı, konuyu bugünkü bölüme getirmeyi amaçlıyordu ve şöyleydi:

“2003’te Genelkurmay Başkanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı koltuklarında oturan iki komutan, soruşturma ve kovuşturma boyunca sanıkların ve onların avukatlarının ‘her şey yalan, her şey sahte’ temelli savunma çizgisini benimser görünmediler ve bu tutumlarıyla sanıkların ve sanık yakınlarının tepkilerini üzerlerine çektiler. Fakat son duruşmadaki tanıklıkları bu çizgileriyle uyum içinde değildi. O nedenle sanıklar ve avukatları, onlara sormak üzere hazırladıkları onlarca soruyu sormaktan vazgeçtiler… Yarın, Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman’ın başlangıçtan bugüne Balyoz konusunda nasıl bir tutum sergilediklerini kronolojik bir sırayla ele alacağız.”

Bu bölüm Hilmi Özkök ve Aytaç Yalman’a ayrılmış iki alt başlık altında iki yazı boyunca sürecek. Fakat yöntemimiz her ikisinde de aynı olacak: Her iki tanığın da önce mahkeme önündeki son ifadelerine bakacak, ardından da konuya ilişkin olarak daha önce basında çıkan değerlendirmelerinin içinde bir tura çıkacak, o değerlendirmeleri mahkemedeki tanıklıklarıyla karşılaştıracağız.

Bugün Özkök, yarın Yalman.

Özkök’e soru sorma sanatı

Hilmi Özkök, geçtiğimiz haftalarda mahkemede iki kez ifade verdi. 3 Kasım tarihli ilk ifadesinde Balyoz, Çarşaf, Oraj ve Suga gibi planlardan haberi olmadığını ve bunları ilk kez basından duyduğunu söyledi. Kulağına bazı dedikodular gelmişti ama bunlar “kimse hakkında dava açılacak, soruşturma açılacak kadar ciddi değildi.”

Bence Özkök’e sorulan en kritik soru 10 Kasım’daki ikinci duruşmada, sanık Ali İhsan Çuhadaroğlu’ndan gelen soruydu:

“Ergin Saygun mahkemede, Aytaç Yalman’a seminer ses kayıtlarını dönemin Başbakanı Abdullah Gül’ün verdiğini kaydetti. Size gelen ses kasetleri yasal ses kaydı mıydı? Ses kaydı resmi olarak alındı mı?”

Özkök, bu soruya “bilgisinin olmadığı” cevabını verdi. (hurriyet.com.tr, 10 Kasım 2014).

İşte bu kadar… Mahkeme heyeti ve savcı bu cevabı yeterli buldu ve meseleyi orada kesiverdi. Oysa Hilmi Özkök’ün tanıklık tarzının inceliklerini bilen bir heyet o konuyu orada bırakmaz, deşerdi.

Bu “tarz”ın incelikleri Hilmi Özkök’ün 2009’daki Ergenekon davası tanıklığında ortaya çıkmıştı ve ben o zamanlar, oradan hareketle, Hilmi Özkök tarzı tanıklığın incelikleri gözetilmeden, dolayısıyla ona doğru sorular sorulmadan sonuç alınamayacağını belirten yazılar kaleme almıştım. Mesela:

“Özkök, Balyoz davasında da tanıklığa çağrılacak mı? Büyük bir ihtimalle, evet. Bu durumda, dönemin hakikatinin ne olduğunu ortaya çıkarmak için, hâkimlerin, karşılarında nev-i şahsına münhasır bir tanık olacağını hesaba katmaları şart.” (Taraf, 7 Ağustos 2012, “Özkök’e karşı etekte hangi taşlar var”.)

Şimdi, Ergenekon davasındaki tanıklığından yola çıkarak Hilmi Özkök’ün nasıl bir tanıklık tarzına sahip olduğunu ele alabiliriz…

Özkök’ün savcılık ifadesi

Hilmi Özkök, Ergenekon davası çerçevesinde önce 25 Nisan 2009’da İzmir’de Ergenekon savcıları Zekeriya Öz ve Fikret Seçen’e, ardından da 2 ve 3 Ağustos 2012’de 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin önünde ifade verdi. Gerek savcıların gerekse de hâkimlerin cevabını en fazla merak ettikleri konu, benim her zaman “Darbe Günlükleri’nin en önemli bölümü” diye tanımladığım 3 Aralık 2003’teki generaller toplantısıydı.

Biliyorsunuz, Günlükler’de 3 Aralık 2003 toplantısı ordudaki bütün orgeneral ve oramirallerin katıldığı ve Hilmi Özkök dışında hepsinin “hükümete müdahale” yönünde görüş bildirdiği bir zirve olanak anlatılıyordu.

Özkök’ün savcılara İzmir’de verdiği ifade Ergenekon iddianamesinde kamuoyuna yansıyınca, gazeteler haberi “3 Aralık 2003’te muhtıra teklifi olmamış” vb. başlıklarla vermişlerdi. Haklıydı gazeteler, çünkü Özkök ifadesinde, savcıların “o toplantıda muhtıra teklifinde bulunuldu mu” sorusunu aynen şöyle cevaplamıştı:

“Usul olarak en kıdemsizden başladığı için hepsinin görüşlerini aldıktan sonra ben de katılmadığım görüşlerimi söyledim. Herkes şahsi görüşünü dile getirir ama kimse benim yanımda muhtıra verme şeklinde bir teklifte bulunamaz. Ben de böyle bir şeye fırsat vermem.”

 ‘Soru o şekilde sorulsaydı…’

Sonra çok ilginç bir şey oldu. Özkök, bu sözlerinin yer aldığı iddianamenin basında yer almasından birkaç gün sonra, 6 Ağustos 2009’da Radikal’den Murat Yetkin’e bir söyleşi verdi. Söyleşideki soru ve cevapları aynen aktarıyorum:

Soru: “İddianamede görevde bulunduğunuz sırada generaller ile yaptığınız toplantıda, Özden Örnek’e atfedilen günlüklerde söylendiği gibi muhtıra teklif eden olmadığını söylediğiniz yazılı. Muhtıra teklif edilmedi, konuşulmadı mı?”

Cevap: “Böyle bir teklif gelmediği doğru. Soru teklif geldi mi şeklinde sorulmuştu. Ama teklif başka, görüş başkadır. O toplantıda ben görüşleri aldım.”

Soru: “Yani muhtıra verilmeli görüşü dile getirildi, ama bu teklif sayılmaz mı demek istiyorsunuz?”

Cevap: “Yorum yapmayacağım. Ben sizin daha iyi değerlendirmeniz açısından teklif ve görüşün iki ayrı şey olduğunu söylüyorum.”

Burada merak uyandıran noktu şu: Özkök neden bir gazeteciye yaptığı düzeltmeyi savcıya yapmamıştı? Yani neden “Siz bana ‘teklif’ diye soruyorsunuz, teklifte bulunan olmadı ama görüş beyan edildi” dememişti? İşte, Özkökvari tanıklık tarzının en temel özelliği: Sadece sorulana cevap vermek… “Öyle olmadı ama böyle oldu, dediğiniz kelime kullanılmadı ama şu kelime kullanıldı” dediğinde, kendisini yargıyı yönlendiriyor gibi hissetmek…

Sonra zaman geçti, Ergenekon davasına bakan mahkeme beni tanık olarak mahkemeye davet etti. Konu bir şekilde “doğru soru sorma” meselesine gelince ben bu hikâyeyi anlattım hâkime. Hâkim bana, “yani savcı Özkök’e soruyu doğru soramamış mı” deyince, “Evet” dedim, “soramamış…”

O günlerde, mahkemedeki tanıklığımı okurlarla paylaşmak için kaleme aldığım yazı şu cümleyle bitiyordu:

“Şunu güvenle söyleyebilirim: Mahkeme Hilmi Özkök’ü tanıklığa çağırır da ona ‘3 Aralık toplantısında muhtıra verme yönünde görüş bildirildi mi’ diye sorarsa, bu defa ‘evet’ cevabı alacaktır.” (Taraf, “Ergenekon Mahkemesi tanıklığım”, 24 Temmuz 2012).

Tam öyle oldu… Benden iki hafta kadar sonra (2 Ağustos 2012) bu defa Hilmi Özkök tanıklığa çağrıldı. Hâkim, 3 Aralık 2003 toplantısına dair soruyu bu defa doğru bir biçimde formüle etmiş, “muhtıra verilmesi yönünde telkin ya da teklifte bulunan oldu mu” diye sormuştu.

Hilmi Özkök söz aldığında anlaşıldı ki, zaten savcıya söylemeyip gazeteciye (Murat Yetkin’e) anlattığını mahkemede de tekrar etmeye kararlıdır… Benim, mahkeme heyetine anlattığım, ardından bir de yazı yazdığım “teklif” ve “görüş” meselesine benim tanıklığıma gönderme yaparak bir kez de o değindikten sonra, o toplantıda bu yönde “görüşler” beyan edildiğini, hatta bir orgeneralin “muhtıra” sözcüğünü de telaffuz ettiğini anlattı. (Sonraki günlerde, basına, “muhtıracı” orgeneralin adını da açıklayacaktır: Aytaç Yalman.)

‘Var da diyemem yok da diyemem’

Hilmi Özkök, 2003’teki darbe iddialarıyla ilgili olarak her zaman muğlak konuştu. “Var da diyemem yok da diyemem” ya da “suç varsa cezasını çekmek insanı rahatlatır” gibi çıkışlar, iddiaların önemli ölçüde gerçeğe tekabül ettiği algısının güçlenmesinde önemli bir rol oynadı. “Çünkü” diye düşünüldü, “iddiaların altı boş olsaydı, onun pozisyonundaki bir insan, üstelik silah arkadaşlarının hapse girmesi söz konusuyken ortalığı birbirine katar, iddiaları net bir dille yalanlardı.”

Bu tavır, daha önce de yazdığım gibi Özkök’ün gerçekten trajik pozisyonu içinden üretilmiş iki temel parametreden kök almaktaydı:

Birincisi: Sırf hükümete ve demokratik teamüllere bağlı kaldığı için ona hayatı dar eden “silah arkadaşları”nın o dönemdeki darbeci eğilimlerini ve faaliyetlerini “re’sen” fâş etmeyi uygun bulmadı. Aksi takdirde “arkadaşlarına hevesle ihanet etmekle” suçlanmaktan çekindi.

İkincisi: “Silah arkadaşları”nın darbeci eğilimlerine ve faaliyetlerine şahitlik ettiği halde, onları koruma adına “hayır, böyle şeyler kesinlikle olmamıştır” demeyi de uygun bulmadı. Böyle yaparsa hakikate ihanet edeceğini düşündü.

Şimdi düşünüyorum ki, Hilmi Özkök Balyoz davasındaki tanıklığına kadar bu parametrelere sadık kaldı (Ergenekon tanıklığı dâhil). Fakat bence Balyoz davasındaki ifadesi açıkça üzerindeki ağır baskının izlerini yansıtıyordu.

Erdoğan gibi Gül de tanıklığa çağrılmalı

Hilmi Özkök’ün 2003’teki girişimlerle ilgili olarak “dedikodu” dışında bir şey duymadığını, kendisine bir CD’de iletilen “plan semineri”nin ses kayıtlarının resmî kanallardan gelip gelmediğini “bilmediğini” söylemesi karşısında Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül’ün bu davada tanık olarak dinlenmesi bence kaçınılmazlaşmıştır.

Çünkü her iki politik şahsiyet de sonraki tarihlerde, olan bitenden zamanında haberleri olduğunu ve gereken kurumların bilgilendirildiğini açıklamışlardır.

Sözünü ettiğim kaçınılmazlığın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’la ilgili gerekçelerini dizinin ilk bölümünde ele almıştık… Şimdi de Abdullah Gül’le ilgili gerekçeye bakalım…

Başka referanslar da verebilirim ama, en somutuyla yetineceğim… Darbe Günlükleri’nin Nokta dergisinde yayımlanmasından sonra Milliyet yazarı Hasan Cemal dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile “2003 halleri” üzerine konuşmuş, Gül, Milliyet’in manşetten verdiği haberde şöyle demişti:

“İddia edilen, ortaya atılan niyetleri, gayretleri biliyoruz. Basında çıkmadan önce biliyorduk. Bunlar, devlette bilmesi gereken yerlere bildirilmiştir. Bilmesi gerekenlerin bilgisi vardır.” (Milliyet, 7 Nisan 2007).

Söz konusu olan hükümeti alaşağı etmek üzere hiyerarşi dışında örgütlenmiş bir darbe organizasyonu ise, Genelkurmay’ın, Gül’ün “devlette bilmesi gereken yerler” tanımı içine girmediğini düşünebilir miyiz?

Ya da şöyle diyelim: Mahkemenin, Abdullah Gül’e, “Genelkurmay da ‘devlette bilmesi gereken’ kurumlardan biri miydi ve onu da bilgilendirdiniz mi?” diye sorması gerekmez mi?

Balyoz: Darbe mi, kumpas mı? – 5

Bir asker için yakın çalışma arkadaşlarının yargılandığı bir davada tanıklık etmenin ne kadar stresli bir pozisyon olduğunu tahmin etmek zor değil.

O nedenle, Hilmi Özkök’ün pozisyonunu “trajik” diye tanımlamıştım; fakat doğrusu Aytaç Yalman’ınki ondan da trajik! Çünkü silah arkadaşları Yalman’ı aynı zamanda kendilerini “gammazlamakla” suçluyorlar. (Levent Ersöz’ün önceki bölümlerde sözünü ettiğim ses kaydında Aytaç Yalman’ı kendilerine “iftira attığı” için değil, onları “gammazladığı” için suçladığının altını çizelim; buradaki ikrarın künhüne varabilmek için bir parçacık dil duygusu yeter.)

Biliyorsunuz, Yalman da 3 ve 10 Kasım tarihli ifadelerinde Hilmi Özkök gibi, 5-7 Mart 2003 tarihlerindeki plan seminerinin aslında bir darbe planı olduğuna dair hiçbir bilgiye sahip olmadığını söyledi; bir parça “disiplin sapması” dışında seminerde bir sorun yoktu.

Yalman’ın tanıklığında benim cevabını merakla beklediğim soru şuydu: Acaba yargı heyeti, gazeteci İsmail Küçükkaya’nın yaklaşık iki yıl önce (o zamanlar Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni) kendisiyle gerçekleştirdiği telefon görüşmesinin ardından kaleme aldığı manşet haberle ilgili olarak Aytaç Yalman’a soru soracak mıydı?

Mahkeme sordu bu soruyu, zaten sormasaydı çok garip olurdu, çünkü Yalman’ın Küçükkaya’ya söylediği ve 26 Eylül 2012’de Akşam’ın manşetinden yayımlanan o sözler ertesi gün bütün gazetelerde “Yalman darbeyi itiraf etti” vb. başlıklarla yer aldı. Gazetelerin değerlendirmelerinde hiçbir abartma yoktu, çünkü Yalman açıkça darbeyi Hilmi Özkök’ün değil kendisinin önlediğini söylemişti Küçükkaya’ya…

Şimdi önce iki yıl geriye gidip Balyoz’un bir darbe olduğuna dair bu en güçlü “itiraf”ı gözden geçirelim, ardından da Yalman’ın mahkemede o “itiraf”ı hakkında neler söylediğine bakalım…

“Özkök’ün kaç tankı varmış?”

Yalman’la Küçükkaya arasındaki telefon konuşması, Küçükkaya’nın NTV’de katıldığı bir televizyon programında sarf ettiği, “Varsa bir darbe girişimi, Hilmi Özkök’ün önlediğini anlıyorum” sözlerinin ardından gerçekleşmişti. Küçükkaya stüdyoyu terk ettikten sonra Yalman o sözlerinden dolayı kendisine “sitem etmek” istemişti:

“Biraz önce seni NTV’de izledim. Hilmi Özkök için darbeyi önleyen kişi ifadesini kullandın. Aytaç Yalman’ın rolü ne, diye soruldu. Hiçbir şey söylemedin, geçiştirdin.”

Küçükkaya haliyle çok şaşırmıştı, kendi deyişiyle, “bunun arkasından tarihi bir açıklamanın geleceğini hissetmişti.” Nitekim izleyen diyalog bu sezgiyi teyit edecekti:

–     Televizyonda ne söylememi beklemiştiniz?

–     Diyebilirdin ki; iddianameye göre darbeyi önleyen kişi, Aytaç Yalman’dır. Bunu söylemen yeterliydi. Tek bir cümle…

–     Darbe girişimini gerçekten siz mi önlediniz?

–     Bilmem, Türk ordusu tek kişi değildir. Tek Genelkurmay Başkanı da değildir. Ucuz kahramanlık kimseye yakışmaz. Türk ordusu demek Kara Kuvvetleri Komutanlığı demektir. Hilmi Paşa’nın kaç tane tankı tüfeği vardı?

–     Darbe girişimini siz mi önlediniz?

–     Ben öyle demiyorum, iddianame öyle diyor.

–     İddianame tam ne diyor?

–     Darbeyi Aytaç Yalman önlemiştir, diyor.

Diyalog, Yalman’ın bunları yazılması için söylemediği uyarısı, Küçükkaya’nın yazma ısrarı ve Yalman’ın şu sözleriyle bitiyor:

“Erken öten horozun kafasını keserler; zamanı gelince konuşurum. Bizim de kafamız gitmesin.”

İki yıl sonra gelen yalanlama

“Bu tamamen düzmecedir, yalan haberdir. Ben darbeyi engellememiş olsam ve işlem yapmasam suç işlemiş olurum.”

Yalman, Küçükkaya’nın haberiyle ilgili olarak mahkemede işte yukarıda okuduğunuz iki cümleyi sarf etti. Ardından da, mahkemedeki yalanlama ile iki yıl önceki sözleri karşılaştırarak “Hangisi doğru paşa?” sorusunu soran Akşam gazetesinin haberini yalanladı.

Fakat çok tuhaf bir yalanlamaydı bu… Çünkü haberin Akşam gazetesinde yayımlandığı 26 Eylül 2012’de hiçbir yalanlamada bulunmamış, keza iki yıl boyunca da susmuştu. Fakat ne zaman ki mahkemede o sözlerinin tam tersini söylemiş, bu da iki yıl önceki sözleriyle karşılaştırılarak bir gazeteye manşet olmuş, Aytaç Yalman işte o noktada haberi yalanlamaya karar vermişti…

Şimdi mahkeme büyük bir ihtimalle huzurdaki tanıklığı esas alacak ve hükmünü kurarken bunun üzerinden kuracak. Benim mahkemeye diyeceğim bir şey yok bu noktada, çünkü hukuk için tanıklık, mahkeme heyetinin önünde yapılan şeydir. Benim sözüm, “Adam işte ‘haberim yoktu’ diyor, bunu da mahkeme önünde söylüyor, daha ne kurcalıyorsun” diyenlere, diyebileceklere…

(Bu noktada uzunca bir parantez açma gereği hissediyorum: Ben gazeteciyim, kamusal önemi ve topluma karşı suç niteliği apaçık olan darbecilik gibi bir eylemin somut bir durumda var olup olmadığını tartışırken, kendimi hukukun kabul ettiği ölçülerle sınırlayamam. Tıpkı bu somut örnekte olduğu gibi: Şimdi hukuk Yalman’ın mahkemedeki bu tanıklığına itibar edince, biz de hemen “tamam o zaman, demek ki o işin hakikati öyleymiş” mi demeliyiz?

Ya da mesela yarın ele alacağımız, davada delil olarak kullanılan dijital dokümanların çoğunun imzasız olmasından yola çıkarak, “imzasız belge olmaz, dolayısıyla sanıkları bunlarla suçlayamazsınız” tezine, orduda suç teşkil eden dokümanların zaten imzasız olarak hazırlandığına dair bir teamül olduğunu bilen bir gazeteci olarak itiraz edemeyecek miyim?

Hukuk, bu gerçeğe rağmen dokümanların imzasız olmasını sanıklar lehine yorumlayabilir ve bunları delil olarak kullanmamayı tercih edebilir; benim buna bir sözüm yok. Fakat orduda öyle bir temayülün olduğunu söylemek ve bunu belgeleriyle göstermek bir gazeteci olarak benim yalnız hakkım değil, görevimdir de.)

Yalman’ın eski yaklaşımı

Aytaç Yalman’ın İsmail Küçükkaya’ya yaptığı itiraflar işin zirvesiydi, fakat ondan önce de tıpkı Hilmi Özkök gibi sanıkları ve sanık avukatlarını hiç memnun etmeyen, onları kızdıran bir çizgi izlemişti.

Sonuçta, davanın sonlarına doğru gerek onun gerekse Hilmi Özkök’ün üzerinde o kadar büyük bir baskı oluştu ki, davada tanık olarak çağrılmaları durumunda ne diyecekleri aşağı yukarı belli oldu. Çünkü eski muğlak konuşmalarından uzaklaşmışlar, onun yerini 5-7 Mart’ın bir darbe planı olmadığına dair beyanları almaya başlamıştı.

Son bir not: Acaba yanılıyor olabilir miyim diye Küçükkaya’ya ulaşıp Yalman’ın Küçükkaya’nın haberini daha önce yalanlamadığını teyit etmek istedim, fakat kendisine ulaşamadım. Daha sonra gazeteci Nagehan Alçı’nın köşesinde okudum: Alçı, Küçükkaya ile konuşmuş ve ondan Yalman’ın daha önce haberi kesinlikle yalanlamadığını öğrenmiş. (Milliyet, 18 Kasım 2014).

Yarın ve sonraki gün, başta da dediğim gibi davanın izaha muhtaç, zaaflı noktaları üzerinde durarak bu diziyi bitireceğiz.

Balyoz: Darbe mi, kumpas mı? – 6

Balyoz davasında sanıklar ve sanık avukatları dava boyunca başlıca iki temel itiraz kategorisi öne sürdüler: Savcıların suç delili olarak dosyaya koydukları imzasız word dokümanlar ve bazı belgelerdeki zamanlama çelişkileri. (Yani, tamamına yakını 2003 tarihli belgelerde yer alan fakat avukatlar tarafından o tarihten sonraki yıllarda ortaya çıktığı, geliştiği kesin olarak gösterilmiş bazı olgusal durumların yarattığı çelişkiler)

Bugün imzasız word dokümanlar meselesini, yarın da zamanlama çelişkilerini ele alacağız.

İmzasız doküman belge olur mu?

Savcıların Balyoz davası dosyasına koyduğu suç delilleri arasında çok sayıda imzasız word doküman bulunuyor ve bu da ciddi itirazlara yol açıyor.

Gerçekten de imzasız bir dokümanın suç delili sayılması ilk anda çok şaşırtıcı görünüyor ve iddia makamı açısından da ciddi bir güçlük doğruyor. İddia makamı bu güçlüğü, yasadışı bir faaliyet içinde olmakla suçladığı kişilerin hazırladıkları evrakların altına imza atmamalarının, normal ve mantığa uygun (meşhur hukuk klişesiyle “hayatın olağan akışına uygun”) sayılması gerektiğini öne sürerek aşmaya çalıştı.

Ben, bu argümanı mesnetsiz bulmayanlardanım. Hele ki, araştırmalarım sırasında, TSK bünyesinde hazırlanan ve suç teşkil eden belgelerin altına isim yazmak fakat imza atmamak yönündeki temayülü saptadıktan sonra…

Aşağıda, ortaya çıktıklarında büyük tartışma yaratmış, inkâr edilmiş, fakat sonradan bizzat Genelkurmay tarafından doğrulukları teslim edilmiş “isimli fakat imzasız” dört belgeden yola çıkarak TSK’daki bu temayülü örnekleyeceğim.

Bir rezerv: Savcı ve gazeteci farkı

Fakat örneklere geçmeden önce bir kez daha gazeteci ile savcının (ya da bir hâkimin) bir dokümanı değerlendirmesindeki farklılığa işaret etmek isterim… Ben bir gazeteci olarak, TSK’daki zikrettiğim “temayül”ü göstererek, Balyoz davasındaki imzasız dokümanların Balyoz’un sonradan uydurulmuş bir senaryo olduğu yönündeki tezlere argüman sağlayamayacağını söylüyorum. Fakat buradan yola çıkarak, bunların hukuk ölçüleriyle “sahih belge” addedilmesi ayrı bir konu, orasının tartışmalı olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca, bu imzasız dokümanların çoğu, müdahalenin gerçekleşmesinden sonra devreye girecek görevlendirmeler ve görev listeleriyle ilgili… Yani bu listelere dayanarak çok sayıda alt rütbeli subayın mahkûmiyetine hükmedildi. Bence asıl büyük sorun burada.

Çünkü, nasıl yasadışı bir belgenin altına isim yazmak fakat imza atmamak “hayatın olağan akışına uygun”sa, imzasız word dokümanlardaki “darbe görevi” listelerinde yer alan isimlerin çoğunun o listelere gıyaplarında, kendilerinden habersiz olarak kaydedilmiş olduğunu düşünmek de “hayatın olağan akışına uygun”dur… Aksi takdirde, darbe hazırlığından yüzlerce, binlerce askerin haberinin olması gerekirdi ki, bu da olmayacak bir şey.  12 Eylül davası dosyasındaki Bayrak Harekâtı planından biliyoruz: Darbe öncesi hazırlanmış bir sürü görevlendirme listesi vardı ama bunlar fiilen yönetime el koyduktan sonra kişilere tebliğ edilmişti. (Bu noktaya, dizinin sonunda birkaç paragrafta toplayacağım “cezalar ve kişisel kanaatim” başlığı altında yeniden döneceğim.)

Şimdi artık sözünü ettiğim dört örneği sırasıyla inceleyebiliriz…

Birinci örnek: Çevik Bir’in “andıç”ı

28 Şubat döneminin kudretli generali Çevik Bir, 1999’da hazırladığı bir “andıç”ta, PKK’ya müzahir oldukları gerekçesiyle bazı gazetecilerin kamuoyu önünde suçlanmasını temin amacıyla çalışmalar yapılmasını öngördü.

Öngörülen faaliyetlerden biri de, 1998’de yakalandığında PKK’nın iki numaralı ismi olan Şemdin Sakık’ın jandarma ifadesine, bazı gazetecilerin Abdullah Öcalan’la para karşılığı röportaj yaptığını eklemekti.

Bu yapıldı, ifade iki büyük gazeteye (Hürriyet ve Sabah) servis edildi ve bu faaliyet çok karanlık sonuçlar doğurdu.

Genelkurmay Başkanlığı, hazırlandıktan üç yıl sonra, 2002’de “andıç”ın varlığını kabul etti. Andıç belgesi, tahmin edeceğiniz gibi “komutan”a (Genelkurmay Başkanı) sunulmak üzere hazırlanmıştı ve ikinci başkan Çevik Bir’in imzasına açılmıştı ama belgede isim var imza yoktu.

Bu durum bir kez de Çevik Bir ile emekli tümgeneral Erol Özkasnak arasında geçen ve mahkeme kararıyla dinlenen telefon konuşmasında teyit edilecekti…

Görüşmede Erol Özkasnak bir televizyon programında bir avukatın “andıç”tan ve “Çevik Bir’in imzası”ndan söz ettiğini duyunca Bir’i arıyor ve avukatın sözlerini aktarıyor:

“Şey diyor o diyor andıç falan diyor Çevik paşanın imzası var diyor yargılanmalı diyor, falan filan böyle konuşuyorlar komutanım.”

Çevik Bir cevaben aynen şöyle diyor: “Ya imza filan da yok hâlbuki orda sadece komutana arz ediliş yazılmış.”

İkinci örnek: Medya andıcı

Nokta dergisinin 8-14 Mart 2007 tarihli 19. sayısının kapak haberi, gazetecileri “TSK karşıtı” ve “TSK yandaşı” olarak ikiye ayırıp isimlendiren “medya andıçı”ydı.

Bu belgede de tıpkı Çevik Bir’in andıçı gibi isim, hatta isimler vardı ama hiçbir imza yoktu. Üzerinde “Andıç” yazan belge Genelkurmay Halkla İlişkiler Şube Müdürlüğü’nce hazırlanmış, Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Salih Zeki Çolak’ın imzasız onayıyla Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun’a gönderilmişti. Muhtemelen o da imzasız olarak Genelkurmay Başkanı’na “arz” edecekti.

Haberle birlikte ortalık birbirine girdi ama yayını izleyen bir ay boyunca Genelkurmay herhangi bir açıklama yapmadı. Sadece basında, “adını açıklamak istemeyen üst düzey subaylar”a atfen, yayımlanan belgenin imzasız oluşunun onun sahte olduğunu gösterdiğine dair haberler yer aldı.

Nihayet bir ay sonra, zamanın Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, 12 Nisan 2007’de düzenlediği basın toplantısında (“Sözde değil özde laik cumhurbaşkanı” talep ettiği meşhur toplantı), Nokta’nın yayımladığı belgenin gerçek olduğunu fakat kendisine sunulmadığını ve dolayısıyla görmediğini söyleyecekti…

Üçüncü ve dördüncü örnekler

Sözünü ettiğim dört belgeden üçüncüsü yine Nokta dergisinin 5-12 Nisan 2007 tarihli sayısında yayımlandı: Eylül, 2004 tarihli belgede, “TSK olarak (…) müşterek hareket edebilecek Sivil Toplum Örgütleri’nin (STÖ) tespit edilmesi ve bu örgütlerle işbirliği ilkelerinin benimsenmesine ihtiyaç duyulduğu” belirtiliyor, belgenin ekinde de TSK’ya müzahir olabileceği “değerlendirilen” sivil toplum örgütlerinin listesine yer veriliyordu.

Tam da listede yer verilen sivil toplum örgütlerinin öncülüğünde düzenlenen Cumhuriyet Mitingleri’nin başlayacağı hafta yayımlanan kapak haberi doğal olarak kamuoyunda büyük bir ilgiyle karşılandı.

Genelkurmay, ilk iki örneğin tersine, daha dergide yayımlandığı gün belgenin gerçek olduğunu kabul etti. askerî savcı, derginin piyasaya çıktığı gün yayın yönetmeni olarak beni arayıp, yürüttükleri iç soruşturma nedeniyle belgenin aslını istedi. Kendisine ret cevabı vermem üzerine de askerî mahkemeden çıkardığı kararla, belgeyi aramak ve el koymak gerekçesiyle Nokta dergisinin basılmasını sağladı (13 Nisan 2007).

Belgeyi konumuza bağlarsak: Onun altında da tıpkı önceki iki belge gibi isim vardı (Aslan GÜNER, Korgeneral, İstihbarat Başkanı) ama imza yoktu!

Bu çerçevede zikredeceğim son belge, Taraf’ın 20 Haziran 2008’de manşetten yayımladığı “Genelkurmay’ın Türkiye’yi biçimlendirme planı…”

Genelkurmay çıkışlı, çok unsurlu elektronik bir belgeydi bu ve tıpkı önceki üç örnekte olduğu gibi (ya da Balyoz belgelerinde olduğu gibi) imzasızdı.

Genelkurmay yaptığı açıklamada, “Genelkurmay Başkanlığı kayıtlarında, Komuta Katı tarafından onaylanmış böyle bir resmi evrak veya plan bulunmamaktadır” açıklamasını yaptı. Yani Genelkurmay belgenin sahih olduğunu kabul ediyor fakat “komuta katı”nın onayına sunulmamış, ya da sunulmuş olsa bile onaylanmamış olduğunu söylüyordu. Tıpkı Büyükanıt’ın “medya andıcı” savunmasında olduğu gibi…

İmzasız dokümanların anlamı

Artık, bu bölümün başlığında sorduğumuz “İmzasız word dokümanları ne anlatıyor?” sorusunun cevabını verebiliriz, o da şudur:

TSK’da belgeler üst makama gönderilmeden önce mutlaka imzalanıyor ya da paraflanıyorsa; buna karşılık “suç teşkil eden belgeler” parafsız ve imzasızsa, bu durumda bu belgelerin, ileride “sahte belge” itirazına zemin hazırlasın diye bilerek böyle, kasıtlı bir eksiklikle hazırlanıp üst makamlara sunulduğunu düşünebiliriz.

Balyoz: Darbe mi? Kumpas mı? – 7

Dava dosyasındaki çok sayıda “zamanlama çelişkisi” bulunduğunu söylerken neyi kast ediyoruz? Bu noktaya açıklık getirerek başlayalım…

Biliyorsunuz, dava dosyasındaki dijital belgeler en erken 2002 ve en geç 2003 tarihini taşıyor… Hal böyleyken, davanın ileri aşamalarında çok sayıda belgede 2002 ya da 2003’ten yıllar sonrasına tarihlenen kimi olgusal durumların ortaya çıkması, davada mutlaka izah edilmesi gereken bir soru işareti doğurdu.

Örnekleyelim: Diyelim 2003 tarihli bir “el konacak ecza depoları” listesinde 2006’da kurulduğu kesin olan bir ecza deposunun adına rastlanıyor… Ya da diyelim, yasaklanacak yayınlar listesinde 2003’te yayında olmadığı kesin olan bir derginin adıyla karşılaşılıyor… Böyle şeyler… Bunların tamamını karşılamak üzere bir aşamada “zamanlama çelişkileri” ifadesi kullanılmaya başladı ve Balyoz davasına “kumpas” diyenlerle “darbe” diyenlerin ortaklaşa baş vurdukları bir adlandırma olarak yerleşti.

Sanıklar ve avukatları, açığa çıkan her yeni zamanlama çelişkisinde, “2003’te bu belgeleri yazanlar sonraki yıllarda gelişecek olayları öngöremeyeceklerine göre” diye başlayıp mealen şöyle devam eden bir savunma çizgisi kurdular:

“Öyleyse, o belgeler 2002 ya da 2003’te değil, o tarihten yıllar sonra bir ‘kumpas çetesi’ tarafından sanki 2003’te askerler tarafından hazırlanmış süsü verilerek oluşturulmuştur.” (Biliyorsunuz, bilgisayarın tarih ve saatten oluşan üst verilerini manuel olarak değiştirerek istediğiniz kadar “eski” belge üretebilirsiniz. İddia o ki, “kumpas çetesi” de böyle yapmıştır.)

Tabii bu faaliyet sırasında kaçınılmaz hatalar yapılmış ve böylece ortaya birtakım “zamanlama çelişkileri” çıkmıştır. Peki, bu senaryo ne zaman kaleme alınmıştır? Tabii ki en yeni zamanlama çelişkisi hangi tarihte ortaya çıkmışsa, en erken o tarihte… Dava sürecinde ortaya çıkartılan en yakın zamanlama çelişkisinin tarihi 2009 olarak kayda geçti; yani üzerinde 2003 tarihi bulunan bir belgede 2009’dan önce var olmadığı kesin olan olgusal bir bilgiye rastlandı… Bu durumda dendi ki, bir “kumpas çetesi” en erken 2009’da oturup “Balyoz senaryosu”nu yazmıştır.

Gölcük’ten (6 Aralık 2010) önce…

Sanıkların ve avukatların bu izahı, ortaya çıkan zamanlama çelişkilerini teorik olarak izah edebiliyordu, model olarak bu izahta bir sorun yoktu. Fakat “senaryo” ya da “kumpas” izahı, bazı rakamlarla birlikte düşünüldüğünde ona inanmak çok zorlaşıyordu.

Düşünün, birileri 2009’da oturacaklar bilgisayar başına ve o tarihten altı yıl öncesine dair, içinde 15 bine yakın somut kişi ve kurum içeren binlerce belgeden oluşan bir darbe planı kurgulayacaklar, sonra bunlara dayanarak bir mahkeme süreci başlatacaklar ve sadece ülkenin değil dünyanın da gözünün önünde yürütülecek açık bir davada foyalarının ortaya çıkmayacağını düşünecekler… Böyle bir şey olabilir mi?

Böyle bir şey olamayacağına inanıyordum, fakat bir yandan da malûm çelişkiler ortada duruyordu. O çaresizlik döneminde, nereden kaynaklandığı gösterilmediği sürece, işaret edilen zamanlama çelişkilerinin “senaryo” iddiasına ciddi bir argüman sağladığını düşünüyor, bunu da yazılarımda belirtiyordum.

O çaresizlik dönemindeki son yazımın tarihi 28 Aralık 2010’du. Taraf’ta yayımlanan yazıda “Bu zamanlama çelişkileri, mahkemeyi, belgelerin sonradan üretilmiş olduğuna karar vermeye sevk edebilecek kadar ciddidir; meğerki savcılar bunların nereden kaynaklandığını izah edebilsinler” demiştim.

Gölcük’ten sonra…

Gölcük’te, Donanma Komutanlığı’nın istihbarat biriminin döşemelerinin altında gizlenmiş olan ve 6 Aralık 2010’daki aramada ortaya çıkartılan yeni belgelerin içeriği daha önce açıklansaydı, 28 Aralık’taki o yazıyı kaleme almazdım. Yani beni, zamanlama çelişkileri konusunda “başka bir izahı olmalı” diye düşündürten şey, Gölcük’te ele geçirilen malzemeydi… Çünkü bu malzeme arasında, hemen hemen bütün zamanlama çelişkilerini barındıran ve sanık avukatlarının “çete ürünü” dediği 11 No’lu CD’nin bir kopyası da vardı; ona da 1 Nolu CD adı verildi.

Soru şuydu: 11 No’lu CD’yi ürettiği söylenen çete, CD’nin bir kopyasını da Donanma’ya hediye etmiş olamayacağına göre, o kopya CD Donanma’nın kalbinde ne arıyordu?

Bu gelişme, sanıkların geliştirdiği, zamanlama çelişkilerini izâh ve izale edebilen modelden farklı bir modeli hâlâ geliştirememiş olmakla birlikte, 11 No’lu CD’nin yargılananların öz malı olduğuna dair inancımı daha da pekiştirdi.

Çünkü ortada bir CD’den iki kopya varsa, “zamanlama çelişkileri”ni tartışan herkesin kabul etmek zorunda olduğu bir sonuç çıkıyordu ortaya, o da şuydu: 11 No’lu CD’yi kimler üretmişse, 1 No’lu CD’yi de aynı kişiler üretmiştir.

Bu durumda, “kumpas çetesi” ve “senaryo” tezini savunanların yapabileceği tek bir şey kalmıştı: Çete’nin sahte CD’den bir kopya daha üretip Donanma’nın kalbine yerleştirdiklerini savunmak… Nitekim aynen öyle yaptılar.

Ben ise Gölcük’ten sonra tıpkı onlar gibi bu çelişkileri izale edecek başka bir model geliştirdim. Modelim, “Bir çete, 2009’da oturup 2003’e dair bir darbe senaryosu yazdı” iddiasını öne sürenlerin “çete”ye atfettikleri hilenin aynısını Balyoz darbecilerinin uygulamış olabilecekleri esasına dayanıyordu…

Nasıl ki onlar, “Çete, bilgisayarda hazırladıkları her dosyanın üst verilerini manuel olarak değiştiriyor, gerçekte 2009’da üretilen bir dokümanı 2003’te üretilmiş gibi gösteriyordu” diyorlarsa, ben de şunu diyordum:

11 No’lu CD darbecilerin öz malıdır. Darbenin hafızasını her daim taze tutmak için CD’deki dosyalarda yer alan bilgileri sürekli güncelliyorlardı. Yeni bir bilgi girdiklerinde ise bilgisayarın tarihini bir istihbarata karşı koyma tekniği çerçevesinde manuel olarak eskiye ayarlıyorlardı. Ki böylece, ola ki belgeler deşifre olduğunda, ‘zamanlama çelişkileri’ni öne sürerek ‘her şey sahte, her şey senaryo’ iddiasını öne sürebilsinler…

Davanın 1 numaralı sanığı Çetin Doğan’ın kızı Pınar Doğan ve damadı Dani Rodrik, hazırladıkları “Çetin Doğan ve Gerçekler” blogunda benim geliştirdiğim modelle ilgili olarak kaleme aldıkları yazıda modeli kategorik olarak reddetmediler, “olabilir” dediler, çünkü neticede kendilerinin “olaydan altı yıl sonra yazılmış senaryo” izahı da varsayıma dayanan bir modelden başka bir şey değildi. İtirazları başka bir noktayaydı. Şöyle yazdılar:

“Bu tuhaf senaryo gerçekleşmiş olsa dahi, belge ve CD’lerin üstverileri değiştirilmiş olduğundan ve belgelerin gerçekte ne zaman en son kaydedildiğini yansıtmadığından hukuki olarak delil kabul edilmeleri zaten mümkün değil.”

O zaman da yazdım, söyledikleri hukuki çerçevede anlamlı olabilir, haklı da olabilirler, fakat benim meselem mahkemeyle değil, kamuoyuyla… Benim derdim, 11 No’lu CD’deki zamanlama çelişkilerinin, “sahtekârlar çetesi” varsayımı olmaksızın da izale edilebileceğini göstermek…

Cezaların çoğu savunulamaz nitelikte

Bu dizinin sonunda, Balyoz davasında verilen cezalarla ilgili olarak kişisel kanaatimi belirtmek istiyorum.

Sonuçlar ilk açıklandığında, sanıkların tümünün 15-20 yılık mahkûmiyetlere çarptırılmasına herkes gibi ben de çok şaşırmıştım. O zaman, herkes gibi ben de emri veren üst rütbeli subaylarla -biliyorum, kanunsuz emre itaat edilmez ama- onları uygulayan ast rütbelilerin suçları  arasında hiçbir ayrım gözetilmemesinin adaletli bir tutum olmadığı argümanından yola çıkarak varmıştım bu sonuca. Nitekim Yargıtay, kararında bu yönde bazı tashihler de yaptı.

Fakat şimdi, “imzasız word dokümanlar” bahsinde de yazdığım gibi, o dokümanlardaki görevlendirme listelerinde adları yazılı personelin, olan bitenden hiç haberlerinin olmaması ihtimalini düşündüğümde (bu ihtimalin neden çok güçlü olduğunu orada anlatmıştım), cezalar konusunda daha farklı bir noktaya geldim. Şimdi, açıkçası, o listelerde yer alanların tümünün, darbe planından haberdar oldukları gösterilebilenler müstesna olmak üzere, hiçbir cezaya çarptırılmamaları gerektiğini düşünüyorum.

Bu diziyi neden yazdım?

Demokrat Yargı çevreleri, ortada bir plan olsa da “teşebbüs” olmadığı gerekçesiyle bütün sanıklar açısından bir “cezasızlık” halinin olduğunu savunuyorlar. Mesela, Demokrat Yargı’nın önde gelen isimlerinden, hâkim Faruk Özsu şöyle yazmıştı:

“(…) Ne Yalman / Özkök’ün çekingenlikleri ne de Çetin Doğan’ın kalbinin teklemesi 2003’te kendiliğinden biten bir süreçte ‘teşebbüs’ bulunduğunu kabule imkân verir. Ve dolayısıyla ortada açık bir ‘cezasızlık hâli’ var. Bu dakikadan sonra delil tartışması yapmak da laf-ı güzaftır.” (Radikal, 13 Ocak 2014).

Tartışmayı “suç ve ceza” dairesinin sınırları içinde kalarak yürüttüğümüz takdirde (ve tabii Faruk Özsu’nun ”teşebbüs yok” derken koyduğu ölçüler geçerliyse), ortada gerçekten de bir “cezasızlık hâli” olabilir.

Fakat hemen eklemeliyim: Yasada “teşebbüs” hâli gerçekten de böyle yorumlamaya elverişliyse, hızla değiştirilmelidir. Çünkü bu durumda darbe planı yapmanın hiçbir riski kalmıyor. Darbeciler korkusuzca plan yapılabilir, çünkü nasıl olsa teşebbüse geçmeden yakayı ele verirlerse “cezasızlık” söz konusudur. Teşebbüse geçip, yani mesela tankları sokağa salıp da başarılı olurlarsa yine sorun yok, çünkü o noktadan sonra kendi hukukları geçerli oluyor. Bu durumda demokrasinin, darbecileri teşebbüs ânında tespit edip onları durdurmak ve mahkeme önüne çakırmak dışında bir şansı kalmıyor demektir.

Diyelim ki bugünkü yasalar çerçevesinde durum böyledir ve Demokrat Yargı çevreleri haklıdır. Peki, böyledir diye Balyoz mevzuunu tartışamayacak mıyız? Benim itirazım buraya…

İtirazımı, 21 Ocak 2014’te Türkiye gazetesi için kaleme aldığım yazıda ayrıntılandırmıştım… Bu diziyi, bir anlamıyla “ben bu diziyi neden yazdım” sorusunun cevabını da içeren o yazının ilgili bölümüyle bitiriyorum:

Ben bir gazeteciyim ve kendimi hukuk tartışmasıyla sınırlı tutamam… Çünkü Faruk Özsu’nun salt hukuki yaklaşımla vardığı “cezasızlık hâli” kanaati, vesayetçi güçlerle sivil destekçilerini kesmiyor ve onlar kamuoyunda başka bir kanaat oluşturmaya gayret ediyorlar… Onlar, 2002’den sonra sadece “teşebbüs”ün değil, hiçbir şeyin olmadığı yönünde bir kamuoyu kanaati oluşturmaya, yani gözümüzün önünde cereyan eden tarihi tümüyle silmeye çalışıyorlar.

Ben de, yaşadığımız tarih konusunda kendi algım ve inancım neyse, onu kamuoyuna aktarmaya gayret ediyorum… Derdim, birilerinin hapis yatması değil… Ortada gerçekten de bir “cezasızlık hâli” varsa ve yargının nihai kanaati bu yönde olur da herkes tahliye edilirse, benim bu yöndeki gayretim değişmeyecek; yine 2002’yi izleyen yıllarda atlattığımız badireleri anlatmaya devam edeceğim.

“Teşebbüs”ün olmadığına, dolayısıyla “suç”un da  oluşmadığına inanan bir hukukçu için “Bu dakikadan sonra delil tartışması yapmak laf-ı güzaf” olabilir gerçekten.

Fakat işi kamuoyuyla olan bir gazeteci için aynı şeyi söyleyemeyiz… Gazeteci bir davayı ele alırken hukukçuların kullandıkları, kullanmak zorunda oldukları kriterlerle konuşup yazmak zorunda değildir.

Herkes hatırlar: Bundan 5-6 yıl kadar önce bir Yargıtay üyesi “dinleme”ye takılmış ve rüşvet aldığı kesin bir biçimde ortaya çıkmıştı. O üye Yargıtay’da yargılandı ve heyet, rüşvetin sabit olmasına rağmen, “delil”in “hukuka aykırı” bir biçimde elde edildiği gerekçesiyle “ceza”ya hükmetmedi.

Bu olayda bir hukukçu için eleştirecek bir şey yoktur, sözü de orada biter. Oysa, hükme itiraz etmese de, bir gazetecinin bu hikâyeye dair söyleyecek çok şeyi vardır.

Yeniden yargılama: Hakikat için de…

Son beş yıldaki darbe davalarının tümüyle “tertip” olduğu, bu davalarda yargılananların tamamının hiçbir suça bulaşmamış “kahramanlar” sayılması gerektiğini savunanlar, 17 Aralık’tan sonra yanlarında hiç beklemedikleri destekçiler bulmaya başladılar.

Bu ilginç sonucu doğuran şey, 17 Aralık süreciydi… Darbe davalarına bakan hâkimlerle savcıların yolsuzluk operasyonlarını da yürüten kadro olmasından hareket edildi ve yolsuzluk soruşturmalarının “tertip” olduğu düşüncesine kamuoyu kazanmak için darbe davalarının da “tertip” olabileceği iddiası ortaya atıldı.

7 Şubat’ın (2012) ve 17 Aralık’ın (2013) bize yeni şeyler gösterdiği muhakkak: Bu yeni şeylerin ışığında, darbe davaları yürütülürken, onların içine bazı başka hesapların da karıştırılmış olabileceğini ben de düşünmeye başladım. (Eskiden sadece kasıt içermeyen hatalar yapılmış olabileceğine inanıyordum).

Bu “hesap”lar, davaları yürütenlerin “suçlu”ları tespit etmek ve cezalandırmak amacının ötesine geçip mümkün olduğu kadar çok subayın tasfiyesi amacına yönelmiş olabilir.

Tarafsızlığı konusunda herkesin ittifak edeceği bir mahkemenin yürüteceği bir yeniden yargılama süreci, sadece herkesin boyun eğeceği bir adaletin değil, herkesin boyun eğeceği bir hakikatin de ortaya çıkmasını sağlayabilir.

Belki ancak böylece, davaların başından beri “2002’den sonra seçilmiş hükümete karşı hiçbir gayri meşru girişim olmadı, her şey senaryo, her şey tertip” propagandasını yürüten ve doğrusu hayli de etkili olan kesimlerin yol açtığı dezenformasyon durdurulabilir.

Alper Görmüş / http://www.aljazeera.com.tr/dosya/balyoz-darbe-mi-kumpas-mi

Reklamlar