Etiketler

, , ,

 10 Mart 2014 / MESUT ÇEVİKALP

Kontrolsüz gücün zehirleyip diktatörleştirdiği liderlerden biriydi Cemal Abdünnâsır… Mutlak iktidar uğruna, yola birlikte çıktığı dava arkadaşları, Müslüman Kardeşleri gözünü kırpmadan biçti. Ateşli nutukları ve Batı karşıtlığı, onu rüyasını kurduğu Arap dünyası liderliğine taşımadı!

Güç insanı vezir de eder rezil de! Zira gücü yönetmek zordur, ince ustalık ister. Sınırları net çizgilerle belirlenmezse sahibini zehirler. Değiştirir, dönüştürür, otoriterleştirir, dev aynasında gösterir… Dünya tarihi, sınırsız güçle zehirlenen lider örnekleriyle dolu. Adolf Hitler, Benito Mussolini, Saddam Hüseyin, Muammer Kaddafi akla ilk gelenler… Ülkelerine, halklarına daha fazla hizmet etmek için siyasete giren bu liderleri ulaştıkları ‘sınırsız güç’ zehirledi. Davalarından, halkından kopardı. Yakınlarını düşman kıldı. Günün sonunda kimi intihar etti, kimi asıldı. Bazıları da sefil bir halde kaçtı öz yurdundan!

Güç zehirlenmesini iliklerine kadar yaşayan liderlerden biri de Cemal Abdünnâsır’dı (Nâsır). Karizması, hitabeti ve kararlılığıyla sadece Mısır’ı değil, tüm Arap dünyasını etkiledi. Kitleleri arkasından sürükledi. Monarşiyi yıkıp cumhuriyeti getirdi. İngiliz emperyalizmine son verdi.

İlk 10 yılında hayata geçirdiği reformlarla ülkeye dinamizm kazandırdı. Ama yetmedi! Mısır’daki gücüne güvenip Arap dünyasının liderliğine soyundu. Kapasitesine bakmadan İsrail’le savaştı. Cephede kaybedince daha da hırçınlaştı. Devleti kutsallaştırıp, halkı tektipleştirmeye çalıştı. Yola beraber çıktığı arkadaşlarının uyarılarını ‘hainlik’ yaftalarıyla örttü. Kurduğu tozpembe dünyasını 1967 İsrail hezimeti bozdu. İmajı sarsıldı. Sindirdiği muhalefet sokağa döküldü. Yenilgiyi hazmedemeyip istifa etti. Üç yıl sonra (1970) geçirdiği kalp krizi sonucu dünyadan göçtü. Tarih onu Mısır’ı hezimete götüren içi boş hayalleriyle kaydetti…

Hâlbuki kavruk yüzlü, naif bakışlı bu genç nazarında her şey ne kadar saf düşüncelerle başlamıştı. Vatanını delice seviyor, İngiliz-Fransız sömürgecilerin altında ezilmesine isyan ediyordu. 1918’de, Mısır’ın ortasında bulunan Asyût’un şehrinde doğsa da posta memuru babasının tayinleri sebebiyle küçük yaşta ülkenin çoğu bölgesini görmüştü. Batı’ya karşı dik duramayıp halkını ezen I. Kral Fuad’a içten içe hınç duyuyordu. İngilizlere karşı kurulan milliyetçi harekete katıldığında lise çağlarındaydı. Katıldığı gizli toplantılar okuma hevesini artırdı. Orta öğrenimini Kahire’de bulunan amcasının yanında tamamladı. 1936’da hukuk fakültesine girdi ama (maddi imkânsızlık nedeniyle) devam ettiremedi. Bir yıl sonra Kraliyet Askerî Akademisi’ne girdi. 1939’da mezun olup Asyût ve İskenderiye’de görev yaptı. Ardından Sudan’da konuşlanan birliğe atandı. Sudan günlerinde Enver Sedat, Abdülhakim Amir ve Zekeriyya Muhyiddin ile tanıştı. Onlarla birlikte Mısır’ı İngiliz emperyalizmi ve krallık yönetiminden kurtarmak hedefiyle gizlice Hür Subaylar (Dubbatü’l-ahrar) teşkilatını kurdu (1942). İlk başta ordu içinde organize olan gizli örgüte daha sonra siviller de katıldı. 1943’te askerî akademiye öğretim üyesi olarak atanan Nâsır birçok genç subayı örgüte dahil etti. Hedef kralı tahttan indirip emperyalist İngilizleri ülkeden kovmaktı. Nâsır her toplantıda bağımsız Mısır’ı Hür Subaylar’ın inşa edeceğini söylüyordu…

Bekledikleri darbe zemini 10 yıl sonra oluştu. 25 Ocak 1952’de İsmailiye’de bir grup İngiliz askeri Mısır polisiyle çarpıştı. Yaşanan kanlı çatışma, kısa sürede sömürgeci İngilizlere ve onlara ses çıkarmayan Kral Faruk’a yönelik kitlesel protestolara dönüştü. Görevden alınan Nehhas Paşa yerine başbakanlığa getirilen Ali Mahir Paşa’nın sorunu çözemeyip istifa etmesi yönetim krizini derinleştirdi. Toplumdaki isyan patlamasını fırsat gören Hür Subaylar 22-23 Temmuz 1952 gecesi yönetime el koydu. Darbeciler günün erken saatlerinde başkent Kahire’yi ele geçirse de kimliklerini açıklamadılar. Zira Albay Nâsır, halkın desteğini artırmak için kraliyetle iyi ilişkiler içindeki General Muhammed Necib’i darbenin başına geçirmeye çalışıyordu. Necib ikna olunca Hür Subaylar’ın lideri olarak kamuoyuna lanse edildi.

Önce silah arkadaşlarını harcadı

Mısır gibi Hür Subaylar için de yeni bir dönem başlamıştı. Darbe ile İhtilal Konseyi’ne dönüşen Hür Subaylar örgütünün ilk icraatı, darbecilerin tüm şartlarını kabul eden Kral Faruk’u tahttan indirip sürgüne göndermek oldu. Kral Faruk, 26 Temmuz 1952’de 2 yaşındaki oğlu Ahmed Fuad lehine tahttan feragat ettiğine dair belgeyi imzalayarak Mısır’ı terk etti. İhtilal Konseyi bir yıl sonra (18 Temmuz 1953) monarşiyi kaldırıp cumhuriyet ilan etti.

Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık görevlerini General Necib üstlendi. Hür Subaylar’ın çoğu yeni yönetimde bakan olarak görev aldı. Ancak çok geçmeden iplerin gerçekte Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Albay Nâsır’ın elinde olduğu anlaşıldı. Necib ile Nâsır arasında ilk gerilim 7 ay sonra yaşandı. İhtilal Konseyi 25 Şubat 1954’te Necib’in Başbakanlık ve Konsey Başkanlığı’ndan istifa ettiğini, yerine Nâsır’ın getirildiğini duyurdu. Ancak bu gelişmeden en başta Necib’in haberi yoktu! Dahası 2 gün sonra evinden kaçırılması üzerine ordunun bir bölümü, halk ve Müslüman Kardeşler ayağa kalktı. Sokakların hareketlenmesi üzerine Nâsır’ın emrindeki İhtilal Konseyi geri adım atıp Necib’e görevini iade etti. Buna karşın Necib’in kurmak istediği demokratik yönetimin önü tıkandı. Necib parlamenter demokrasiyi ve meşruti monarşiyi savunuyordu. Nâsır ise monarşiye karşıydı, parlamenter demokrasiyi de düşünmüyordu. Bundan dolayı seçimleri erteledi, sıkıyönetim ve sansür uygulamalarının süresini uzattı. Necib’i pasifize edip arzu ettiği tek adam yönetiminin zeminini oluşturdu.

Nâsır, benzer taktiklerle İhtilal Konseyi’ndeki diğer dava arkadaşlarını da sindirdi. Tüm yetkinin eline geçmesi üzerine de harekete geçti. Devlette ve bürokraside ihtilale karşı duran isimlerin tespiti ve tasfiyesi için mevcut istihbaratla yetinmeyip kendine bağlı özel bir yapı kurdu. Resmî, gayriresmî tüm etkili isimler fişlendi. Güven vermeyenler tasfiye edildi. Aynı özel istihbarat birimi üzerinden muhalif gruplar bastırıldı. Mesken dokunulmazlığı, kişi hürriyeti ve hukuk hiçe sayılarak operasyonlar yapıldı. Nâsır, kendine bağlı istihbarat birimi sayesinde yönetimini yavaş yavaş diktatörlüğe çevirdi. Mesela, kendine göre şekillendirdiği toprak reformuna karşı çıkanlar ağır cezalara çarptırıldı. Ülke insanı birkaç yıl önce sokaklarda tezahürat yaptığı Nâsır’ın adını korkudan ağzına alamaz hâle geldi. Bu arada çıkardığı yeni bir kanunla siyasi partileri kapatıp mallarına el koydu. Hey’etü’t-tahrir adı altında yeni bir parti kurdurdu. Genel sekreterliğine en sadık adamı Tahavi’yi getirdi. Gerçi halk bu partiye itibar etmedi.

İki yıl gibi kısa bir zamanda ordu ve siyasi arenadaki rakiplerini bir bir ortadan kaldıran Nâsır’ın yeni hedefi İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) teşkilatıydı. O dönem dernek statüsünde faaliyet gösteren İhvan, siyasi partiler için çıkarılan faaliyet yasağından etkilenmemişti. Dahası iktidara talip değildi. İhtilalden sonra İhvan’a mensup Abdülhakim Amir, Abdüllatif el-Bağdadi ile Kemaleddin Hüseyin gibi isimler İhtilal Konseyi üyeliğine getirilseler de örgüt Hür Subaylar’ı darbe öncesi kadar açıktan desteklemiyordu. Necib-Nâsır ayrımında daha muhafazakâr gördükleri Necib’in safında yer almışlardı. Nâsır için bu kadarı bile eski dostlarının ortadan kaldırılması için yeterliydi. Nâsır, gençliğinde (27 yaşındayken) üyesi olduğu bu örgütün gizli toplantılarına kadar girmişti. Toplum nazarındaki desteğini, etkisini, yerini iyi biliyordu. Monarşinin kaldırılmasında, İngilizlerin ülkeden sürülmesinde Hür Subaylar’a, Nâsır’a destek verseler bile gelecekte sorun oluşturmayacaklarını kim garanti edebilirdi!

Hâlbuki İhvan’ın o dönemki başkanı Hasan el-Hudeybi, darbeden önce kendilerinden destek isteyen Nâsır’ı geri çevirmemişti. Ordu eliyle Mısır’da İslami bir devlet kurulacağını düşünen Hudeybi, teşkilat içinde yayımladığı genelgeyle ihtilalin desteklenmesini istemişti. Mısır’ın en büyük sivil toplum hareketi konumundaki İhvan’ın boyunduruğu altına girmeyeceğini düşünen Nâsır, İhvan içindeki Hudeybi karşıtlarıyla temasa geçti. Ayrılık çıkartıp örgütü bölmeyi denedi. Bunda başarılı olamayınca ordu ve eğitimdeki İhvan üyelerini tasfiyeye girişti. Bundaki amaç İhvan’ın etkinliğini zayıflatmaktı. Örgüt tasfiyeye sessiz kalmadı. 1954’ün başında İhvan üyesi öğrenciler sokağa döküldü. Pasif gösterileri fırsat bilen Nâsır, Hudeybi ve ileri gelen İhvancıları tutuklattı. Önceden hazırlanan fişlemeler üzerinden birkaç gün içinde binlerce İhvan mensubu tutuklandı. Teşkilatın mal varlığına el kondu. Başbakan Necib’in ısrarı üzerine Hudeybi ile birkaç arkadaşı serbest bırakıldı. Ancak örgüt üzerindeki baskı azalmadı.

İhvan’a son darbe sahte suikastle…

Nâsır, 1954 itibariyle hedefe koyduğu İhvan’a son darbeyi 26 Ekim’de indirdi. İskenderiye’de yaptığı bir açık hava konuşması sırasında silahlar patladı. Olay yerinde gözaltına alından İhvan üyesi Mahmûd Abdüllatif adlı gencin Nâsır’ın canına kastettiği açıklandı. Nâsır saldırıdan İhvan’ı sorumlu tutup örgüte yönelik yeniden tutuklamalara girişti. Bu kez hedefi tüm teşkilatı hapse tıkmaktı. Kısa sürede tutuklananların sayısı 10 bine çıktı. Sorgu sırasında yapılan ağır işkencelerde can verenler oldu. Davanın görüldüğü İhtilal Mahkemesi, İhvan’ın ileri gelen 7 üyesi hakkında idam kararı aldı. İslam dünyasından gelen baskı üzerine Hudeybi’nin cezası müebbette çevrildi. Ancak 9 Aralık 1954’te lider grubunda bulunan Abdülkadir Üdeh, Mahmud Abdüllatif, Şeyh Muhammed Fargal, Yusuf Tal’at ve İbrahim Tayyib idam edildi. Yüzlerce İhvan üyesi de hapishanelerde, işkence altında can verdi. İşkenceye maruz kalanlardan biri de büyük mütefekkir Seyyid Kutub’du. Nâsır, Kutub’u dış baskılar yüzünden 1964’te serbest bıraktı. Ancak 1965’te darbe girişimiyle suçlayıp yeniden tutuklattı, 1966’da idam ettirdi.

1955 itibariyle ülke içinde tek adamlığa yükselen Nâsır, dış siyasete yöneldi. Ancak iç siyasette takındığı sert-katı üslupla pek bir yol alamadı. ABD, İngiltere ve Fransa karşısında Rusya-Çin-Hindistan eksenine yanaştı. Ortadoğu’daki Batı karşıtı ayaklanmaları el altından destekledi. Nâsır, her konuşmasını iç ve dış komplolara bağlıyordu. İsrail’i iç işbirlikçilerle kendisine operasyon düzenlemekle suçluyordu. Gençliğinde üyesi olduğu İhvan’ın dış odaklara hizmet ettiğini söylüyordu. Çoğu eski arkadaşı olan bu insanları ‘hain’, ‘işbirlikçi’, ‘ajan’ diye yaftalıyordu.

1956’da yeni anayasa hileli referandumla kabul edildi. Yine hileli seçimle Nâsır ülkenin ikinci cumhurbaşkanı oldu. Fiilî gücü resmiyet kazandı. Artık daha hoyrat kararlara imza atıyordu. Mısır’daki yabancıları sınır dışı edip mülkiyetlerine el koydu. Asvan Barajı projesini hayata geçirmek için vergileri artırdı. Süveyş Kanalı’nı millileştirme adına Batı’ya meydan okudu. Batı ‘hayal dünyasında’ yaşayan Nâsır’a daha fazla kayıtsız kalamadı. 29 Ekim 1956’da İsrail birlikleri İngiliz ve Fransız desteğiyle Sina Yarımadası’nı işgal etti. Mısır’ın çeşitli kentlerini bombaladı. Kara birlikleri Port Said ile Port Fuad’a çıktı. Nâsır işgale hiçbir mukabelede bulunamadı. Meydan okumaları lafta kaldı. BM’nin dayattığı ateşkes anlaşmasını kabul etmek durumunda kaldı.

1960’larda uygulamaya geçirdiği yasalarla devleti büyüttü. Başarılı bazı özel şirketleri de devletleştirdi. 1964’te devletin toplam yatırımlar içerisindeki payı yüzde 90’a çıktı. Bu arada kendine bağladığı istihbaratı hayatın her noktasına hâkim kıldı. Medyayı sansür yasalarıyla sindirdi. Yandaş medyayı güçlendirdi. Bu gazetelerde Nâsır’ın Arap dünyasının lideri olduğu işleniyordu. Bu manşetler onun çok hoşuna gidiyordu…

Nâsır sonraki 10 yılında (1960-1970) Arap Birliği projesini hayata geçirmeye çabaladı. İslam birliğini isteyen İhvan yerine Arap milliyetçiliğini savunan gençlik dernekleri, STK’lar oluşturdu. Teşne medya üzerinden Arap Birliği propagandası yürüttü. Bu ütopyanın en somut adımı 1958’de Mısır ile Suriye’nin birleşerek kurduğu ‘Birleşik Arap Cumhuriyeti’ oldu. Ancak 3 yıl yaşayabildi. 1963 darbesi ardından Şam birlikten ayrıldı. Ortadoğu’dan umudunu kesen Nâsır Afrika ülkelerine yaklaştı. Yemen’in ikiye bölünmesinde etkili olsa da Arap Birliği rüyasını hayata geçiremedi.

Cephe ateşli nutuklarını sıfırladı

Onun için sonun başlangıcı 1967 İsrail-Arap savaşıydı. Ürdün ile Irak’ın askerî ittifak kurması üzerine gaza gelen Nâsır ‘İsrail’in birkaç gün içinde haritadan silineceğini’ söyledi. İki gün sonra İsrail ani bir saldırıyla Mısır Hava Kuvvetleri’ni imha etti. Sina’ya girdi. Savaş sadece 6 gün sürdü. Mısır ordusu cephede hiçbir varlık gösteremedi. Savaş sadece Nâsır’ı değil, tüm Arap dünyasını sarstı. Arap Birliği ütopyası çöktü. Yenilgiyi hazmedemeyen Nâsır, Haziran 1967’de istifa etti. İstifasını geri alsa da eski radikal çizgisini sürdüremedi. Prestiji sarsıldı, gücü zayıfladı. Muhalifleri sokağa döküldü. Karşıt gösterileri ‘Batı komplosu’ diyerek itibarsızlaştırmaya çalışsa da itibar eden olmadı. 28 Eylül 1970’te geçirdiği kalp krizi sonucu hayata veda etti…

Cemal Abdünnâsır’ın 16 yıl (1954-1970) süren hükmetme mücadelesi hazin sonuçlandı. Nâsır, Arap Birliği ve Arap dünyasının liderliğini elde etmek için her türlü yolu denedi. Ateşli nutuklar attı. Ancak her defasında sahada mağlup oldu. Ne Arap dünyasının lideri olabildi ne de Arap Birliği’ni kurabildi. Mutlak güç olabilmek için Mısır’da ezip kanına girdiği ‘Kardeşler’i ile hesabı da mahşere kaldı.


Yrd. Doç. Dr. Alper Y. Dede, Zirve Üniversitesi Öğretim Üyesi: SUİKAST KOMPLOYDU!

Nâsır’ın İskenderiye’de maruz kaldığı suikast girişimi tam anlamıyla ortaya çıkarılamadı. Ancak eldeki bilgiler olayı Nâsır’ın tertiplediği izlenimini veriyor. Bugün Mısır’da birçok kişi yaşananları komplo olarak yorumluyor. Olayı hatırlarsak, İhvan mensubu olduğu iddia edilen suikastçı İngilizlerin ülkeden çekilmesinin yıldönümü dolayısıyla tertiplenen törende konuşan Nâsır’a çok yakın mesafeden 8 el ateş açıyor. Ama Nâsır saldırıdan yara almadan kurtuluyor! Dahası hemen orada canlı yayına giren radyo üzerinden verdiği “Kanım halkıma, Mısır’a feda olsun. Ben ölürsem yerime sizin içinizden yeni Nâsır’lar çıkar!” mesajıyla kitleleri coşturuyor. Olayın ardından sadece İhvan mensupları değil, komünistler ve Necib taraftarları da uydurma gerekçelerle hapse atılıyor. General Necib ev hapsine alınıyor. Günün sonunda Nâsır’ın suikastı rakiplerini tasfiye etmek amacıyla kullandığı görülüyor.


Yrd. Doç. Dr. Hakkı Taş, İpek Üniversitesi Öğretim Üyesi : İHVAN’I NÂSIR’IN MÜDAHALESİ RADİKALLEŞTİRDİ

Müslüman Kardeşler, Hür Subaylar’ın 1952’de anayasal monarşiyi devirmesini memnuniyetle karşıladı. Hür Subaylar’ın, İhvan’ın kral ve İngiliz emperyalizmine karşı direnişinden ilham aldıklarını düşünüyorlardı. İlk dönemde cunta adına İhvan ile ilişkiyi Enver Sedat yürütüyordu. Ancak İhvan’ın Hür Subaylar’ın kontrolüne girmemesi, Nâsır yerine halkın teveccüh gösterdiği General Necib’i desteklemesi ve Arap milliyetçiliğine destek vermemesi üzerine roller değişti. Nâsır Ocak 1954’te örgütü feshetti. Menşiye Meydanı’nda yaşanan suikast girişiminin ardından İhvan’ı yasa dışı ilan etti. 1957-1970 arasında çeşitli yapay vesilelerle binlerce İhvan mensubunu çöl hapishanelerine gönderdi, işkenceden geçirdi. Ancak bu zulüm ve yıldırma politikalarına rağmen İhvan varlığını yeraltına inerek korudu. Nâsır’ın baskı rejimi İhvan içinde Seyyid Kutup gibi daha radikal/devrimci kanadın öne çıkmasına yol açtı. İşkencelerin yaşandığı günlerde hareketin kurucusu Hasan el-Benna’nın nefis terbiyesi ve davet ağırlıklı söylemi geriledi. Görece elit, devrimci Kutbi ekol güçlendi. Bugün dahi hareket içinde bu kanadın ağır bastığı ifade edilir.

AKSİYON / 10 Mart 2014

Reklamlar