Etiketler

, , , , ,

Mümtazer 1Erdoğan’ın Kırmızı Kitap üzerinden yürüttüğü algı operasyonu elinde patladı. Mesele, Hizmet Hareketi’ni kastederek “paralel yapı ile mücadele”nin “devletin gizli anayasası” olan Millî Güvenlik Siyaset Belgesi’ne girmesi değildi. Girse ne olur, girmese ne olur? Bugüne kadar girenlere ne oldu ki? Mesele, Erdoğan’ın yolsuzluk soruşturmalarından, devletin resmî güvenlik belgesi üzerinden aklanmasıydı.

“Erdoğan devlet rantı üzerinden bir yolsuzluk düzeni kurdu” iddiası, “Devlet gücü kullanan paralel bir örgüt, Erdoğan’a yolsuzluk bahanesiyle darbe yaptı” savunması ile resmî düzeyde yer değiştirmiş olacaktı.

Erdoğan’ın usulünce mevzuu gündeme getirdiği ancak asker üyelerin “öyleyse bütün dinî cemaatleri kapsasın” önerisi ile topu taca doğru attığı, Erdoğan’ın son bir hamle ile topu yakalayıp “tamam öyle olsun” diye oyunda tuttuğu anlaşılıyor. Peki, öyle oldu diyelim. Bütün dinî cemaatler “devletimiz zahmet etmesin” diye kendi kendilerini feshetseler ne olur?

Bin yıllık geleneğimiz içinde devlet iktidarı dinî cemaatleri ve tarikatları zaman zaman bir “tehdit” olarak algıladı. Kendi kardeşini bile rakip olduğu için öldüren iktidar sahipleri, devlet dışında örgütlü bütün güç merkezlerine şüphe ile yaklaşmışlardır. Öbür taraftan dinî cemaatler, toplumun asıl hayâtî ihtiyaçlarını yerinde ve çok etkili bir şekilde karşılayarak, devletin görevini bir nebze üstlenerek gerçekten “paralel” sosyal yapılara dönüşmüşlerdir. Güç sahibinin dinî cemaatlerin bu gücü karşısında standart üç farklı politikası vardır. Fazla güçleneni ezip yok etmek; resmî statü vererek devlete bağlamak; doğrudan intisap edip uzlaşmak.

Bin yıllık tarih boyunca, sosyal dokuyu dinî cemaatler organize etti. Anadolu ve Balkanlar’da bugüne kadar devam eden Yesevî geleneği, dinî olmaktan ziyade sosyal bir güç oluşturdu. Bu gelenek bugün cemaatlerde ve tarikatlarda hiç değişmeden, hatta modern hayatın çoğalan sorunlarına karşı artan bir etki ile devam ediyor. Bin yıllık tecrübelerden süzülmüş bu geleneğin, devlette gelen şüpheli bakışlara rağmen iki temel düsturu vardır: Hizmet ve muhabbet. Hizmet alanları geleneksel toplumlara göre çoğaldı ve daha geniş ölçeklerde organize oldu. Muhabbet yani ünsiyet ihtiyacı ise, yalnızlaşan, sahipsiz bireylerden meydana gelen toplum için daha hayâtî hale geldi. Bu güçlü gelenek yeni bir solukla kendi istikametinde yoluna devam ederken zaman zaman keyfileşen, tekelleşen iktidarların duvarına tosladı.  Erdoğan’ın yolsuzluk yükünden sıyrılmak için sığındığı “paralel yapı darbe yaptı” masalı ile hedefe yerleştirdiği Hizmet Hareketi, bu bin yıllık geleneğin son yıllarda en fazla öne çıkan başarılı aktörüydü.

Artan uyuşturucu kullanımı ve suç eğiliminin, gençler arasında çetelere ve terör örgütlerine yönelişin devlet katında bir çaresi ve çözümü yok. Bu konularda görevli rehberlik merkezlerini, devletin resmî kurumlarını kapatsanız eksikliğini hiç hissetmezsiniz. Tek çareyi dinî cemaatler üretiyor ve üstelik başarılı oluyorlar. Eğitim, yardımlaşma ve dayanışma alanında rakipsiz olmaları bu yüzden.

Toplumun çimentosunu oluşturan bu cemaat geleneği, dağılıp parçalanmayı engelleyen en güçlü direnç hattını oluşturuyor. Topluma hizmeti dinî bir ibadet vecdi ile yürütmek ve dindarlığı bir sosyal enerjiye dönüştürmek bu cemaatlerin başarısının anahtarı. Hiçbir devlet kurumu maaşlı personelini bu kadar verimli istihdam edemez, hiçbir devlet memuru bu kadar ikna edici olamaz.

Cemaatler bugün faaliyetlerini tatil etseler, bütün örgütlenmelerini feshetseler kim kazanır, kim kaybeder? Başınızda IŞİD diye bir bela mevcut iken, kime sığınacaksınız? IŞİD’in basit bir dini söylemle militan devşirmesine kiminle engel olacaksınız? Cübbeli Ahmet Hoca’nın IŞİD’in kuvvetli “imamları” ile yürüttüğü ezici polemiği, neden koskoca Diyanet’ten, onlarca ilahiyat fakültesinden üstlenecek bir Allah’ın kulu çıkmıyor?

Cemaatler dindarlık iddiasındaki Erdoğan’ın yolsuzlukları ile fıtraten bir doku uyuşmazlığı yaşıyorlar. O da, iktidar sahibi sıfatıyla onları yok etmeye çalışıyor; tıpkı Cengiz Han’ın Yesevî dervişlerine yaptığı gibi. Hadise bundan ibaret.

Mümtazer Türköne / Zaman 4 Kasım 2014
Reklamlar