Etiketler

, , , , ,

Hayko BağdatŞimdi kitabınızdan yola çıkacak olursak. Siyaset girme girişiminiz olmuş daha önce. Bundan sonrası için de böyle bir niyetiniz var mı?

Ben siyasetin dışına hiç çıkmadım. Öyle söyleyim size. Bir çok yerde de söyledim bunu. Ben köşe yazarlığını, televizyon programcılığını, radyo programcılığını, kitap yazarlığını bir eyleme katılmayı gaz yemeyi bütün bunları birbirinden farklı işler olarak görmüyorum. Hiçbirinin de tam olarak sıfat olarak sahiplenip, ben gazeteciyim, televizyoncuyum, gibi sıfatlar kullanmıyorum zaten. Ben daha yaşanabilir bir ülke için verdiğim mücadelede enstrümanlar olarak görüyorum bunları. Dolayısıyla aktif siyaset, parlamenter düzeyde siyaset de bunun argümanlarından bir tanesidir. Daha önce benim değil çevrenin bir talebi olmuştu.

Türkiye’de bir Ermeniden milletvekili yapmanın Türkiye’deki ırkçılığa milliyetçiliğe karşı direnişte önemli bir mevzi olduğunu düşünmüşlerdi. O dönemki konjonktür içinde mümkün olmamıştı bu. Ama dediğim gibi ben zaten hayatın her aşamasında siyasetle uğraşıyorum. Böyle bir alan da her zaman kullanılabilecek bir alandır. O da bir sorudur insanın hayatında. Parlamenter olmak, Ankara’ya gitmek gelmek, farklı bir alışkanlığa dönüştürmek hayatını. Bunların hepsi zamanı gelirse düşünülmesi gereken şeyler… Şu anda öyle bir oluşum, teklif, hazırlık da yok.

Siz kendinizi herhangi bir partiye yakın hissediyor musunuz?

Ben siyaseten oy verdiğim partileri her zaman yazarım seçimler öncesinde. Kürt siyasi hareketinin Türkiye’deki demokrasi güçleriyle oluşturduğu oluşumları ve onların parti programlarını söylemlerini kıymetli buldum şimdiye kadar. Gazetecilikle beraber şimdiye kadar çok fazla temas etmediğim ve temas etme imkanı bulmadığın kesimlerle çok fazla haşır neşir olduğum bir dönem yaşadım. Her partiden çok fazla insanla, vekille bakanla, genel başkanla kişisel tanışıklıklarım oldu. Bunları hepsi olabilir anlamında söylemiyorum. Siyasi tercihlerim belli benim zaten. Fakat aktif siyasete biraz yaklaşmış insanlar dışarıdan bakıldığı kadar kalın duvarlar öremiyorlar kendilerine. Bugün o anlamda da eskiden olduğundan çok daha fazla ilişkim olduğunu söyleyebilirim.

Kitabınızda sizinle birlikte Markar Esayan’a da AK Parti’nin teklifte bulunduğunu söylemişsiniz.

AK Parti’nin, CHP’nin ve BDP’nin de gündeminde bir Ermeni aday vardı. Üçünün de olmadı ama. AK Parti’ye önerilmek üzere bana bir isim soruldu. AK Parti’de Ermeni vekillik meselesinin çalışmasını yürüten arkadaşlar, beni genel merkeze önermek üzere kabul edip etmeyeceğimi sordular. O aşamada ben kabul etmeyeceğimi söyledim. Eş zamanlı olarak yine başka arkadaşlarımıza da sorulduğunu biliyorum.

2015 seçimlerinde Etyen Mahçupyan ile Markar Esayan’a AK Parti’nin milletvekilliği teklif edileceği hatta aralarından birinin Bakan yapılacağı söyleniyor…

Benim siyaseten çok aynı tarafta olmadığımız hatta birbirimize bazen kızgın yazılar yazdığımız arkadaşlarımın siyasi tercihleri ve gelecek planlamaları hakkında yorum yapmam ayıp olur. Bu konuda elbette değişik kesimlerden milletvekili arayan partiler içerisinde AK Parti de beraber olmak üzere ve 2015 gündemi yaklaşırken, Ermeni parlamenter meselesi gündeme gelecektir. Dolayısıyla her parti fikir dünyasını kendine yakın bulduğu kesimlerle temas edecektir. Bu çok doğaldır. Bunun kabul edilip edilmeyeceği önümüzdeki günlerde belli olacak. Ben bu konuda ne yadırgarım ne de eleştiririm kimseyi. Kitaptaki o bölüm de bir anekdot idi. Bugüne dair bir mesele değildi. Fazlasını söylemem yakışık almaz.

Çocukluğunuzdan bu yana azınlık olmanın getirdiği bir mücadele var. Türkiye’de Ermeniler konusunda bir aşama kaydedildi mi?

Türkiye’de Ermeni sorunu yoktur. Kürt sorunu yoktur. Alevi sorunu yoktur. Türkiye’de bir demokrasi sorunu vardır. Kurucu devletin inşa ettiği tek tipleştirici bir deli gömleği vardır hepimize giydirmeye çalıştığı. Fakat insanın bünyesinde durmasının mümkün olmadığı bir gömlektir bu. Dolayısıyla bir insanın bir anayasada değişmez maddelerde hepimize ne isim verelim diye tartışıldığı bir ülkede komedi vardır. Türk mü diyelim, Türkiyeli mi diyelim… Biz ne olduğumuzu biliyoruz. Herkes biliyor… Kürt de biliyor, Türk de biliyor, Sünni de biliyor, Alevi de biliyor… Herkesin bir kültürü var. Herkes bu toprakların çocuğu. Bir yerden gelmedi, bir yere de gitmeyecek. Bir Ermeni davası gütmüyorum bu anlamda Türkiye’de… Herkesin muzdarip olduğu bir egemen baskıcı anlayışa karşı mücadele veriyorum. Dolayısıyla hiçbiri birbirinden koparılmış şekilde ilerleme kat edilemez. Ermeni sorununun, Kürt sorununun, kadın sorununun, LGBTi sorununun birbirinden ayrılır tarafı yok bu ülkede. Bir demokrasi sorunu var. Türkiye’de demokrasi ne kadar seviyedeyse Ermeni konusu da o seviyededir.

Son yazınızda, Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin hükümet tarafından oyalandığını mı ima ediyorsunuz?

Ben bunu defalarca dile getirdim. Bu iktidar eski devlet neyse, mekanizmaları tarafından tehdit edildiği dönemler, partisinin kapatılması, 367 saçmalığı, ne kadar olduğunu henüz çözemediğimiz darbe teşebbüsleri falan esnasında iktidar eski devletten ağzı yanmış her kesime yanaştı. Alevilere gitti konuştu, Kürtlere gitti konuştu, cumartesi annelerine gitti konuştu, azınlıklara gitti konuştu ve hepsiyle beraber bu sorunların çözülmesi için ortak irade gösterilmesi gerektiğini vaat etti. Fakat kendisini tehdit eden derin algı ortadan kalktığı andan itibaren yan yana olduğunu iddia ettiği kesimlerin karşısında konumlandı. Bunun içinde de şu kadar kilise açılmış nankörlük ediyorsunuz, Alevi çalıştayı yapılmış nankörlük ediyorsunuz, hayır!

Atomu yeniden parçalamıyoruz. Belli bir takım kriterler var. Evrensel kriterler var. Mesela iş güvenliği konusunda en çok işçi öldüren ülke olmamızın önüne geçmek için medeni dünyanın iş güvenliği yasaları var. Bunu imzalamamız gerekiyor. Bu kadar basit. Bir Alevi’nin onuruyla ve özgür yaşaması için kriterler bellidir, bunun için 350 tane çalıştay yapılmasına gerek yok.

Devletin dine bakışı, mezhebe bakışı, kimliklere bakışı noktasında nötr olma gerekliliğiyle alakası olmayan bir gündem yaşıyoruz. Dolayısıyla bir ortak tehdide karşı yanında durduğu kesimlerin, tehdit ortadan kalktıktan hemen sonra o tehdidin kendisi haline gelmiş bir iktidardan bahsediyoruz. Arada şu oldu bu oldu dediğimiz yerlerin hiçbirinde de bir gelişme yok. Ne durduruyor Erdoğan’ı?

Sen Gezicilerin başörtülü kadın avcısı olduğuna, cami talancısı olduğuna, Soma’yı paralel örgütün yaptığına, Roboski’yi paralel örgütün yaptığına, Gezicilerin trafiği kilitlediğine tabanını ikna ediyorsun da, Alevilerin ibadethanesinin Cemevi olduğuna mı ikna edemiyorsun? Bu kadar güçlü bir lider kendi tabanına karşı kalkıp da Alevilerin cemevinin hak olduğuna, Kürtçenin anadil olarak bir hak olduğuna, azınlıkların bu ülkenin onurlu yurttaşları olduğuna ikna edemeyecek durumda mıdır? Neyi bekliyoruz? Nedir çekincemiz? Dolayısıyla ben buradaki riyakarlığı şık bulmuyorum.

Erdoğan, “Affedersin Ermeni” dediğinde Ermeni vatandaşlar ne hissetti?

Ermeniler bunu ilk defa duymuyor, Türkiye siyaseti ve medyasında. Ne hissedeceği bellidir. Tanıdık olan bu ayrımcı dilin, insanların ailesi içinde neye yol açacağı, çoluğu çocuğu hakkında endişelerinin artacağı bir takım haller doğuruyor. Erdoğan’ın bunu demediğini ısrarla bazı gazeteci arkadaşlarımız iddia etti. Fakat gazetecilerin görevi bir siyasetçinin ağzından çıkan lafı derleyip toparlamak değildir. Erdoğan isteseydi hemen ertesi gün, pek çok imkan var elinde, resmi bir yazı da olabilirdi, bir tv programında da söyleyebilirdi. “Ben öyle demedim, olur mu öyle şey, ben böyle bir şey söyler miyim? Yanlış anlaşıldıysa da kimse kırılmasın, hakkını helal etsin” derdi geçerdi. Niye demedi? Başbakanın düzeltmediği konuşmasını gazetecinin düzeltmesi gazeteciye düşmez. Dolayısıyla o konuda da gereken tepkileri gösterenler gösterdi. Göstermeyenler de kırılan vazonun parçalarını birleştirmeye devam etsinler.

Kitabınızda annenizin küçüklüğünüzden beri sizi korumaya ve frenlemeye çalıştığını anlatmıştınız, hala böyle yapmaya devam ediyor mu?

Elbette devam ediyor. Katıldığım önemli bir tv programından sonra çıkışta mutlaka bir fırça yerim hala. Ya da gitmeden önce, dikkat et uyarısını alırım.

Kendinizi Ermenistan’a ait hissediyor musunuz?

Sorduğunuz soru bilgi eksikliğidir. Türkiye’deki ortalama insanların bilgi eksikliğidir. Türkiyeli Ermeniler, Ermenistan adındaki Kafkasya’daki ülkeden buraya göç etmiş değildir. Türkiye’deki Ermeniler binlerce yıllık Anadolu’nun kadim halklarıdır. Yalova’da, Bursa’da, Yozgat’ta, Kayseri’de, İzmir’de aklınıza gelebilecek bütün şehirlerde, bundan 100 yıl önce 3’te bir oranında, bazı şehirlerde yarı yarıya bazı yerlerde dörtte bir oranında Ermeni halkı vardı. Bunlar binlerce yıl önce o topraklarda yaşayan insanlardı. Dolayısıyla bugün sizin bir Azerbaycan Türküyle aranızdaki hukuk neyse benim için de Ermenistanla o kadar bir hukukum vardır. Ait hissetmek noktasında da bir karşılığı olmayan bir soru bu. Ben kendimi doğduğum büyüdüğüm kente, sokaklara ve bu coğrafyaya ait hissediyorum elbette.

Ermeni kimliğinizin yaptığınız işlerin önüne geçtiğini düşünüyor musunuz?

Ben bunu değiştirdiğimi düşünüyorum. Çünkü artık ulusal bir gazetede yazı yazıyorum, ulusal televizyonlarda yorumcu olarak davet alıyorum, ulusal medyaya fikri sorulan diğer meslektaşlarım gibi bilgisiyle, öngörüsüyle yorum yapan bir insanım. Dolayısıyla yatıp kalkıp Ermenilikten falan bahsetmiyorum ben. Yaşadığımız sorunlar karşısında her Türkiyeli gibi her meseleyi kendi meselem gibi görüp, o konuda yazıp çizmeye çalışıyorum. Bu anlamda da Ermeni kimliğimin gerekmediği zamanlarda kullanılması ben yaparsam ayıptır, bana yapılırsa ırkçılıktır. Ben durmadan hatırlatırsam ayıp olur, gereksiz yerde bana durmadan hatırlatılıyorsa ırkçılık yapılıyordur. Bunu aşmak gerekiyor. Ben de açıkçası bunu istiyorum, kısmen başardım da diyebilirim.

Twitter’da çok aktifsiniz. Twitter’in size getirisi götürüsü oldu mu?

Twitter sosyal medya çok önemli bir mecra. Yüz binlerce ve milyonlarca insanın sizin söylediğiniz bir sözü, bir fikri, bir görseli görebilmesi anlamına geliyor. Bu ciddi rakamlardır. Türkiye’de çok satan gazetelerden fazla satıyorsunuzdur bazen. Bir Ermeni ile karşılaşma fırsatı çok az Ermeni kaldığı için pek olmayan insanların, kafalarındaki şekillenen Ermeni algısı sabah kalkıp bütün gün kötülük ve hainlik yapmaya çalışan bir mahluk olarak yer edinmiş, resmi ideoloji böyle anlatmış. Fakat Twitter’in etkin kullanımı ile ben bugün yüz binlerce insanla arkadaş oldum. Ön yargı ve ezberlerin bozulmasında çok faydası oldu. Gerçekliğe yaklaştırdı bizi. Bugün Twitter’da diyelim ki bir ırkçı saldırı olduğunda bana, ben onu retweet edersem yüzbinlerce insanla birlikte ona kızıyoruz ve kötülüğü boğuyoruz orada. Dolayısıyla Twitter’da bu anlamda bu mecralardan bir tanesidir benim için. Aynı zamanda da biraz özel alanımdır. Yazılarım ve televizyondaki görüşlerim dışında güncel hayatımla ilgili paylaşımlarımın olduğu bir mecradır. İyi gidiyor ben memnunum.

Twitter’dan herhangi birini mahkemeye verdiniz mi?

Şimdiye kadar hiç kimseyi mahkemeye vermedim. Verilmeyi gerektirecek çok şey oldu. Ama tehdit içerikli şeyler geldiğinde, koruma polisim onları değerlendiriyor. İlgili raporlarında bunları ifade ediyor ilgili mercilere. Bu savcılığa şikayet edip, o kişiyi bulup da bilmem ne yapmak olmuyor. Polis bir şekilde onları kayda alıyor.

“Müslüman mahallesinde salyangoz olmak…” nasıl bir duygu?

Hrant abiye sormuşlardı azınlık olmak nasıl bir duygu diye, o da çok iyi bir duygu hepinize öneririm demişti. Yerinde bir cevaptı o. Bir sorunun karşılığında hemen anlatılabilecek bir hal değil maalesef. Kitabın tamamında bu hali, buna karşı oluşan refleksleri, soru işaretlerini, bulunan cevapları, hepsini kendi özelimde kitapta anlattım. Bunun cevabı yazdığım kitap. Merak edenler oraya başvurabilir.

ROTAHABER/ÖZEL: Esra ŞAŞMAZ

Reklamlar