Etiketler

, , ,

Tevfik Fikret&HalukTürk edebiyatının önemli şairlerinden Tevfik Fikret’in eserlerinde ve fikirlerinde önemli bir yer tutmuş olan Haluk, babası tarafından çocukluğundan itibaren yeni aydın tipinin temsilcisi olacağı ümidiyle yetiştirilir.


Tarih boyunca varlığını devam ettirmek ve geleceğini garanti altına almak “millet” olarak kalmanın vazgeçilmez şartı olduğundan, milletimiz de kendi tasavvuruna uygun, ideal ve özlemlerini gerçekleştirecek, kendini aydınlık iklimlere taşıyacak nesiller yetiştirmenin gayreti içinde olmuş; bunun için dâima maddî ve mânevî imkânlarını seferber etmiştir.

İdeal nesillerin vasıflarının belirlenmesinde, insanımızın dünyaya bakış açısı en temel faktör olmuştur. Milletimizin İslâmiyet’le müşerref olmadan önceki dönemlerde benimsediği insan tipi, aksiyonu temsil eden daha ziyade dışa dönük “alp” kişiliğidir. Bunun karakteristik vasıflarını Oğuz Kağan Destanı’nda görmekteyiz. Oğuz Kağan’ın lisanıyla; “Daha deniz daha müren (ırmak) / Gün tuğ olsun gök kurıkan(çadır)” diye türküler söyleyen bu nesil, dünyayı fethedilecek bir zemin, diğer insanları da hâkimiyeti altına alacağı birer unsur olarak görür. Bu “Türk” mizacına İslâm ruhunun girmesiyle gerçek insanî ufku temsil eden yeni bir insan modeli ortaya çıkar. “Veli” olarak tarif edilen bu insanlar da “alp”ler gibi at sürerler; fakat bu atın yönü, en büyük düşman olarak gördükleri nefislerine doğrudur. Bu modele en güzel örnek Yunus Emre’dir. Bunun yanı sıra, dış özellikleri itibariyle “alp”e, iç dünyalarındaki derinlik itibariyle velilere benzeyen “alperen”ler ortaya çıkar. Osmanlı’yı, alperenlerin meydana getirdiği bir şaheser olarak görmek hiç de yanlış olmaz. Osmanlı’nın son dönemlerindeki kötü gidişat, yeni insan modellerinin aranmasına sebep olur. Bu arayışlar, Osmanlı’da ‘yeni aydın’ tipinin ortaya çıkmasına sebep olur. Bu tipin vasıfları şairlerin ve mütefekkirlerin dünya görüşüne göre şekiller alır.

Yakın dönemimizde bazı mütefekkir ve şairler, içinde bulundukları dönemin sıkıntılarını aşacak “yeni aydın” tipinin ideal kahraman ve nesil prototiplerini çizmişlerdir. M. Akif’in Asım’ı, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu Gençliği ve Tevfik Fikret’in Haluk’u bu prototiplere birer misâldir. Türk edebiyatının önemli şairlerinden Tevfik Fikret’in eserlerinde ve fikirlerinde önemli bir yer tutmuş olan Haluk, babası tarafından çocukluğundan itibaren yeni aydın tipinin temsilcisi olacağı ümidiyle yetiştirilir.

Haluk kimdir?
Haluk; Tevfik Fikret’in, şahsında yarının gençliğini sembolleştirdiği oğludur. Fikret’in, fikirlerini bir uygulama sahası olarak gördüğü Haluk, 14 Haziran 1895 tarihinde İstanbul’da doğar. Fikret çok sevdiği oğlu için şiirler yazar, kitaplarına onun adını koyar. Haluk; Fikret için ülkenin kalkınma sembolü, “karanlıkları boğacak ışık, gökten deha-yı nârı çalacak olan kahraman”dır.

Fikret, ‘Ferda’ (yarın) olarak gördüğü Haluk’u çok sevmektedir. Ondan ayrı kalmak Fikret’i üzmektedir. Nitekim 1898 yılında Haluk henüz üç yaşındayken, Fikret ilk defa tutuklanır ve uzun uzadıya sorgulanır. Bu sorgulamalar esnasında oğlunu çok özleyen şair, “Halukçuğa” başlıklı şirini yazar:
Ağlayan kim, ninen mi yavrucuğum,
Bizi pek çok seven mi yavrucuğum?
Sen Halûk’um; o, nazlı mâşukam,
O mu kıymetli, sen mi yavrucuğum?
Sizi bir an tahattur etmeyecek
Hangi mel’un, o ben mi yavrucuğum?

Fikret, oğlunu geleceğe henüz çok küçük yaşlarda hazırlamaya başlamıştır. Ona daha küçük yaşlarda ‘garipler ve yoksullar’ için kendi zevklerinden feragat etmenin telkinini yapar. “Haluk’un Bayramı” başlıklı şiirinde, güzel elbiseler giymiş oğluna, babasız çocukları hatırlatır ve elbiselerini onlara vermesini ister. Bu şiirinde Fikret, Haluk’a kendinin güzel elbiseler giyerek sevinmesinin, yetimleri ve öksüzleri sevindirmediğine, aksine onları üzüp, ağlattığına dikkatleri çekmiştir:
Baban diyor ki: Meserret çocukların, yalnız
Çocukların payıdır! Ey güzel çocuk dinle;
Fakat sevincinle
Neler düşündürüyorsun, bilir misin?… Babasız,
Ümitsiz, ne kadar yavrucakların şimdi
Siyah-ı mâteme benzer terâney-î idi!
Çıkar o süsleri artık, sevindiğin yetişir;
Çıkar, biraz da şu öksüz giyinsin, eğlensin;
Biraz güzellensin
Şu rûy-ı zerd-i sefâlet… Evet, meserrettir
Çocukların payı; lâkin sevincinle
Sevinmiyor şu yetim, ağlıyor… Halûk dinle!

Fikret yine masal üslûbuyla yazdığı “Devenin Başı” isimli şiirinde; “Haksızlık eden başları bir gün koparırlar!” diyerek oğluna bazı mesajlar vermeye devam etmektedir. Fikret “Haluk’un Defteri” başlıklı şiirinde, oğlunun bir cümlesine dikkatleri çeker: Haluk, defterine bir Türk bayrağı çizmiş ve bayrağın altına; “Ölmek ve yaşatmak seni!” yazmıştır. Fikret bunu şiirinde şöyle anlatır:
Defter bile denmez, sekiz on parça kâğıttır;
Üstünde Halûk’un mütereddid kalemiyle
Saf saf karalanmış yazılar, şüpheli hatlar;
Bir yanda vatan bayrağı, altında şu cümle:
“Ölmek ve yaşatmak seni!”

Bu cümle Fikret’i o kadar heyecanlandırır ki, cümlenin yazıldığı kâğıtlar, Fikret için “bir yâr, bir yâr-i samîmî” olur. Fikret, şiirini bayrağa yaptığı şu hitapla bitirir:
Ey şanlı vatan bayrağı, bir gün seni oğlum
Bir mevkib-i zî-heybet-i hürriyet önünde
Çekmiş görebilseydim… O, pür-hande ölürken
Etmezsem eğer şevkıni takdîs ile secde,
Dünyada en alçak baba elbet ben olurdum

Fikret, 1909 Eylül’ünde henüz on dört yaşındayken Haluk’u elektrik mühendisliği öğrenimi için büyük ümitlerle İskoçya’nın Glasgow şehrine gönderdi. Aynı günlerde evlât sevgisiyle dolu olan şair, “Haluk’un Vedaı” isimli şiirini yazdı. Fikret bu şiirinde, oğlunun oradan vatan ve millet için faydalı bir insan olarak döneceği inancını işliyor ve Haluk’a şöyle nasihatte bulunuyordu:
Ey şetâretli yolcu, sen yürü geç
Sen bu menhelde kalma; sıçra, atıl
Bir ziyâ kervanı bul ve katıl.
Dâima önde, dâima yukarı;
Gez, dolaş, kâinat-ı efkârı;
Pür- tehâlük hayât ü kuvvetten
Ne bulursan bırakma: San’at, fen
İtimat, itinâ, cesaret, ümîd;
Hepsi lâzım bu yurda, hepsi müfîd
Bize bol bol ziyâ kucakla getir
Düşmek, etrafı görmemektendir!…

Fikret, “Promete” başlıklı şiirinde Haluk’tan isteklerini tekrarlamaktadır. Promete, Haluk’un şahsında bütün vatan gençlerine seslenen bir şiirdir. Nasıl Yunan mitolojisinde Promete, güneşten ateşi çalıp insanlara sunan bir kahraman ise, Fikret de, oğlunun şahsında, bütün vatan gençlerini Batı’nın ilim ve tekniğini alarak milletlerini aydınlatmaya çalışan birer kahraman olmaya davet etmektedir. Fikret bu şiirde oğluna “meçhul elektrikçi” diyerek onu özel bir isim olarak değil, bütün gençliğin temsil-i ruhiyesi olarak görür:
……………………………………Ey
Müştâk-ı feyz u nûr olan âti-i milletin
Meçhul elektrikçisi, aktar-ı fikretin
Yüklen getir -ne varsa- biraz meskenet- fiken
Bir parça ruhu, benliği, idraki besleyen

Fikret, Haluk’la ilgili şiirlerinde; ‘ışık, feyiz, nur, ziyâ’ kelimelerini özellikle kullanır ve devamlı karanlıkları yok edecek ışıktan bahseder. Yine Haluk’un şahsında gençlere seslendiği “Sabah Olursa” şiirinde, bu motif daha net bir şekilde görülür:
Ufukların ebedî iştiyâkı var nûra
Tenevvür… Asrımızın işte rûh-ı âmâli;
Silin bulutları, silkin zılâl-ı ehvâli;
Ziyâ içinde koşun bir halâs-ı meşkûra

“Haluk’un Vedaı” şiirindeki “Bize bol bol ziyâ kucakla getir!” mısraından da anlaşılacağı üzere o, ışık kelimesini “bilim” mânâsında kullanmaktadır. Ona göre bilim, bütün dertlerin devasıdır. Hatta bilim siyah toprağı bile altın yapacaktır. “Haluk’un Âmentüsü” adlı şiirinde bunu şöyle dile getirir:
Bir gün yapacak fen, şu siyah toprağı altın
Her şey olacak, kudret-i irfanla inandım

Tanzimat’la birlikte neredeyse bütün aydınlar bilime ve tekniğe büyük ehemmiyet vermiştir. “Bu şahsiyetler arasındaki fark, hepsinin birleştikleri bu noktadan ziyade, diğer sosyal ve beşeri kıymetlere verdikleri ehemmiyettedir. Akif, din+ilim; Gökalp, millî kültür+ilim terkibine inanmışlardır. Fikret ise, din ve millî kültürün yerine, bir hayli müphem olan insaniyetçilik fikrini koymak istemiştir.” 1 Fikret’e göre ülkeyi düştüğü kaostan ancak fen kurtaracaktır, bilim çok önemli bir ışıktır, cehaletin üzerine güneş gibi doğacaktır. Fikret, Akif’ten farklı olarak bilimi putlaştırmıştır. Bugün bilim ve teknoloji yüksek bir seviyede olmasına rağmen gelişmiş dünyada huzur yoksa, bu, Fikret’in tespitinin eksik olduğunun bir göstergesidir. Aslında hayatının bir döneminde tevhitler yazan, Sabah Ezanı, Ramazan vb. şiirlerinde İslâmî esaslara uygun Allah inancını anlatan mısralarıyla dikkatleri çeken, Yasin okuyup, namazlarını kılan; ama daha sonraları “Tarih-i Kadîm”, “Tarih-i Kadîme Zeyl” vb. şiirlerinden de anlaşıldığı gibi, bütün ilâhî dinleri inkâr ederek tek kurtuluş kapısı olarak bilimi gören Fikret’in hastalığı, 19. asrın müzmin hastalığı olan pozitivist felsefedir. İleriki yıllarda “kendini on dokuzuncu asrın sığ pozitivizmine kaptıran Fikret, dinin derin mânâsını anlayamamıştır.” 2

Haluk ne olmuştur?
Türk edebiyatında ve fikir tarihimizde üzerinde sıkça durulan Fikret’in gözbebeği Haluk’un akıbeti ne olmuştur. Fikret, çocukluğundan beri Türk milletinin aydınlık geleceğinin temsilcisi olarak gördüğü Haluk yüzünden en ağır tenkitleri almıştır. Çünkü Haluk, Robert Kolej’den ayrılıp İskoçya’da elektrik mühendisliği tahsiline başladığında Hristiyan bir ailenin yanına yerleştirilir. Haluk, tam hayatına yön verilecek bir çağda olduğundan ve millî ve manevî değerlerle yeterince donatılmadığından içindeki boşluğu burada doldurma arayışına girer. Bu yıllarda henüz 16 yaşında olan Haluk, bu ailenin telkinleriyle Hristiyanlığı seçer. Bu hazin durum, Türkiye’deki aile efratlarını üzer, özellikle çocukluğunda Haluk’u cuma namazlarına götüren dedesinin sinir krizlerine tutulmasına sebep olur. Haluk 1913 yılında izini kaybettirmek için, Amerika’ya geçer, Michigan Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümüne yazılır ve burayı 1916’da çok iyi bir dereceyle bitirir.

Fikret’in; “siyah toprağı altın yapacak fen”i ülkeye getirmesi için küçük yaşlarda İskoçya’ya gönderdiği ve “Bize bol bol ziyâ kucakla getir!” diye tavsiyelerde bulunduğu oğlu Haluk, 1913’ten sonra bir daha yurda dönmez. Burada hem dinini hem uyruğunu terk eder ve başka bir dünyanın iklimine uzanır. Haluk’un bu hareketi, Fikret’in hayatını bilenler için önemli iki hâdiseyi hatırlatmaktadır: Fikret, “Haluk’un Âmentüsü” başlıklı şiirinde; “Toprak vatanım, nev-i beşer milletim!” diyerek, beynelmilel bir anlayış ortaya koymaktadır. Yine Fikret, “Galatasaray Lisesi ve Robert Kolej’deki görevlerinden dolayı bir dostunun: ‘Niçin millî kurumlarımızda değil de, bir yabancı eğitim kurumunda çalışmayı tercih ediyorsunuz?’ şeklindeki bir serzenişine; ‘Benim irfanım artık tebdil-i tâbiiyet etmiştir.’der.” 3 İrfanının tabiiyet değiştirdiğini söyleyen Fikret’e karşılık oğlu, her şeyiyle tabiiyet değiştirmiştir. Bu durum Müslüman ailelere çok önemli bir mesaj vermektedir: Çocukların müspet ilimler kadar, hatta daha fazla mânevî donanıma ihtiyacı vardır. Bu ihmal edildiğinde hedefin tam zıddı bir durum her zaman ihtimaller dahilindedir.

Haluk üniversiteyi bitirdikten sonra Amerikalı bir kadınla evlenir ve bazı üniversitelerde ihtisas yapar. Bu yıllarda boş zamanlarını “büyük hayranlık duyduğu” Hristiyanlığı araştırmaya vakfeder. 1928’de iş hayatına atılır ve büyük bir başarı göstererek mutfak malzemeleri üreten bir firmanın bölge temsilciliğini alır; neticede büyük bir servet sahibi olur. 1943’te verdiği bir kararla bir daha maddiyata dönmemek üzere kendini Hristiyanlığa verir. Bu yıl içinde Presbyterian Kilisesi’nin rahip yardımcılığına, 1956’da da Orlando’da rahiplik rütbesine yükselir. Bu sıfat, o tarihe kadar doğuştan Hristiyan olmayan sadece beş kişiye verilmiştir.

Haluk, Amerikalı eşinden doğan çocuklarına Türkçeyi öğretmemiştir. Bu durum onun Türkçe ve Türkiye ile olan son bağlarını da koparmıştır. Haluk nihayet Haziran 1965’te Orlando, Park Lake Presbyterian Kilisesi rahibiyken ölür.

Kaynaklarda Haluk’un iç dünyasına dair fazla bilgi yoktur. Şair Talat Halman, Haluk’un hayatında bilinmeyen noktaları açıklığa kavuşturmak için 1963 ve 64’te Haluk’tan bilgi almaya çalışır. Halman, yazdığı bazı mektuplara cevaplar alır ve bunları daha sonraları bir gazetede yayımlar. 4

Halman, mektuplarında Haluk’tan ‘neden din ve uyruk değiştirdiğini, ülkesine bir daha neden dönmediğini, babasıyla arasının açık olup olmadığını’ ve yukarıda bahsettiğimiz “Toprak vatanım, nev’i beşer milletim!” mısraını nasıl anladığını öğrenmek ister. Haluk, mektubunda babasıyla ilgili şunları söyler: “Babam, bende edebiyat ve sanat istidadı bulunmayışından dolayı derin bir hayal kırıklığına uğramıştı. Ünlü şiirlerini yazdığında ben çocuk denecek yaştaydım. İtiraf edeyim ki, o şiirleri anlamıyordum.” Ve ardından babasının şiirleriyle ilgili acı bir gerçeği şöyle dile getirir: “Babamın benim adıma yazdığı şiirlerin bir nüshası bile yok elimde. Zaten Türkçeyi de büyük zorluk çekerek okur oldum.” 5 Ve Haluk, imzasını ‘H. Halouk Fikret’ şeklinde atar.

Haluk’un, Talat Halman’ın mektuplarına 28 Ocak 1964’te yazdığı cevapta, babasıyla ilgili şunlar vardır: “Babamın sanat ve şiir istidadına kıyasla ben fazla pratik bir insandım. Zannederim, kendi hayatında gayet önemli olan şeylere ciddi ilgi göstermeye elverişli olmayışım, onu hayal kırıklığına uğratmıştı.” 6 Evet, Fikret’in tâ bebekliğinden beri büyük ihtimamla büyüttüğü, Türk gençliğinin gelecekteki sembolü olarak gördüğü, dönemin en iyi okullarında okuttuğu, ziyâ kucaklayıp getirmesi için aydınlık(!) diyarlara gönderdiği Haluk’un yapısı ve kişiliği, babası için önemli olan konulara ciddi alâka göstermeye elverişli değildi. İskoçya’ya gönderirken oğluna; “Beklerim bir zafer esâsen ben, kılıcından ziyâde kalbinden!” diyen Fikret, oğlundan zafer değil, büyük bir hezimet görmüştü.

Haluk’un aynı mektubunda başka bir bilgi daha yer almaktadır: “1916 Haziran’ında ABD’de makine mühendisliğinden mezun oldum. 1920’de Robert Kolej’e makine mühendisi olarak girecektim. Eşimle pasaportumuzu çıkartmıştık, birkaç hafta içinde vapurla yola çıkacaktık. Tam o sırada yurda dönmenin uygun olmayacağı haberi geldi. Bu, dinî inancımdaki değişme yüzündendi. Dinî temayüllerimdeki değişmeyi babam biliyordu. Bunu bir defasında babamla konuştuk; ama kendisi bu bakımdan açık fikirliydi. Kendi kararlarımı kendi başıma vermemi istedi. Annem hiç memnun olmadı. Dedem ise (annemin babası), hayal kırıklığına uğradı. Babam, Allah’ın birliğine inananlardandı. Allah’a Yaradan olarak inancı vardı.” 7

Haluk yukarıda verdiği bilgiye göre 1916’da okulunu bitirmiştir. Birinci Dünya Harbi’ne denk gelen bu tarihlerde yurda gelerek, çocukluğunda Türk bayrağının altına yazdığı “Ölmek ve yaşatmak seni!” mısraındaki hislerini gerçeğe dönüştürerek, vatan uğrunda bir mücadeleye girişebilirdi. Fakat Haluk, buna yanaşmamış, ülkesi “derinden gelen zelzelelerle sarsılırken” ülkesinden oldukça uzaklarda yaşamayı tercih etmiştir.

Cemil Meriç: “Haluk, bir cins isimdir, tarihten kaçanların ismi.” 8 diyerek yabancılaşmış Türk aydınını Haluk’un şahsında müşahhaslaştırır. Bizce Haluk’un durumu, Tanzimat’tan bu yana çocuklarına sağlam bir dinî eğitim ve şuur verememiş anne-babaların durumunu çok güzel yansıtır. Çocuklar ne kadar modern okullarda okutulsa, onlara ne kadar güzel imkânlar sunulsa da, millî ve mânevî değerlerle donatılmadıkları takdirde, hiçbir zaman istenen gâyeye ulaşılamayacaktır. Evet Haluk, kaybolmuş veya kaybedilmiş nesillerin ortak adıdır. Fikret, Haluk için yazdığı bir şiirinde (Bir Tasvir Önünde) ona şöyle hitap ediyordu:
İnsanlığı ihyâ için îsâr edeceksin;
Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin!

Bu sözlerin doğruluğu şüphe götürmez; fakat Haluk doğru yolu bulamadığı gibi, gittiği yolda da hep yalnız kalmıştır. Belki de Fikret, “İnan Halûk, ezeli bir şifâdır aldanmak!” mısraıyla, Haluk’tan beklediklerinin bir arzudan öteye geçemeyeceğini seziyordu.

* Talat Halman, Haziran 1966’da Haluk’la mektuplaşmalarını, “Haluk’un Son Vedaı” başlığıyla yayımlar. Yazıya başlık buradan hareketle konulmuştur.

A.Osman Dönmez / Biyografi / Ekim 2004 / Sızıntı

* Talat Halman, Haziran 1966’da Haluk’la mektuplaşmalarını, “Haluk’un Son Vedaı” başlığıyla yayımlar. Yazıya başlık buradan hareketle konulmuştur.

Reklamlar