Etiketler

,

Tufan Ergüder17 ve 25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarıyla birlikte AKP hükümetinin meşruiyetinin yoğun bir şekilde tartışıldığı bir süreç yaşıyoruz. Devlet sistematiği içinde geliştirilmiş adli soruşturmaları kendi varlığına tehdit sayan iktidar partisi, hukuk sistemiyle bağdaşmayan şahsi-kurumsal bir hesaplaşma içerisinde.

Aylardır Başbakan tarafından sürdürülen bu hesaplaşma süreci soruşturmayı yürüten savcı ve polislerin tasfiyeleriyle başladı. Yargı darbesinin önünü açabilecek mevzuat değişikliklerinin torbalar halinde Meclis’ten geçirilmesiyle devam etti. Siyasilerin defaatle her ortamda yapılacak karşı operasyonlardan bahsetmesi 17-25 Aralık soruşturmalarını yürüten kaçakçılıkla mücadele birimlerine karşı rövanş niteliğinde soruşturmaların yolda olduğunu gösteriyordu.

Ancak 22 Temmuz’da, beklenenin aksine AKP’nin imajını bozan yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarına imza atanların yerine casusluk ve teröre karşı mücadele eden emniyet mensuplarına operasyon yapılması akıllara yeni sorular getiriyor.

Acaba iktidar partisi 17 Aralık’tan sekiz ay önce MİT tarafından kendisine verilmiş “bakanlar ve Zarrab arasındaki şüpheli ilişkileri” ihbar eden mektubun gereğini neden yapmadı? Kendi bünyesinde varolan rüşvet ve yolsuzlukları önemsemediği hissini veren AKP, suçla mücadele eden yargı ve polis şeflerini neden tasfiye etti? Yoksa operasyon gücü olan bu kadrolarca iktidar partisinin yolsuzluk ve rüşvet ilişkilerinin de ötesinde daha derin ve köklü angajmanlarının ortaya çıkarılmasından mı endişe ediliyordu?

17 ve 25 Aralık gibi iktidarın meşruiyetini sorgulanır hale getiren soruşturmaların ardından, kurgu soruşturmaların ilk hedefi istihbarat ve terörle mücadele birimleri oldu. 22 Temmuz operasyonu şaşırtıcı bir şekilde devlet güvenliğini koruyan ve geçmişte yürüttükleri hayati öneme sahip soruşturmalarla demokrasinin önünü açmış olan polislere yapıldı. Pek çok hak ihlallerine muhatap olan vatansever polisler “casusluk faaliyetleri ve hukuka aykırı dinlemelerden” dolayı suçlanıyorlar.

Ama perde arkasındaki gerçek sebep ise çok farklı. İstihbarat ve terörle mücadele şubelerinin ortak yürütükleri bir soruşturma vardı ki bugüne kadar hiç bu denli aydınlatılamamış ilişkileri ortaya çıkarıyordu. Selam-Tevhid terör örgütüne yönelik yürütülen bu soruşturmayla ilk kez komşu bir devlet adına hareket eden bir ajan yapının Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çok önemli kurumlarına sızdığı açığa çıkarılmış oluyordu.

Sızan bilgilere göre İran ajanları polis tarafından yürütülen Selam-Tevhid soruşturmasından haberdar olmuşlardı. Polis yöntemlerine karşı çok iyi eğitilmiş İran ajanları kendilerine yönelik polis takibini deşifre ettikten sonra devletin etkili kurumlarına yerleşmiş irtibatları vasıtasıyla yolsuzluk ve Selam-Tevhid soruşturmalarını hazırlayan birimlerin amirlerinin görevden alınmasını planladılar. Ancak görevden alınmaların başlayacağı günlerde, 17 Aralık sabahı benzerine az rastlanır mahiyette bakanları, çocuklarını ve pekçok kamu görevlisini sanık sandalyesine oturtan tarihi bir yolsuzluk operasyonu gündeme bomba gibi düştü.

17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonu, Selam-Tevhid soruşturmasından haberdar olan İran muhiplerinin tetiklediği tasfiyeler başlamadan son bir hamleyle operasyona dönüştürülebilmiş bir soruşturmaydı. Nitekim 17 Aralık’tan sadece bir gün sonra başlayarak vatansever kadroların tasfiyesi ülke çapında hızla yayıldı. Uygulanma şeklinden de uzun süredir hazırlandığı açık olarak anlaşılan yargı-emniyet yanısıra tüm bürokratik kadroları kapsayan uzun bir listenin infazına başlandı. Bugün itibarıyla bürokrasinin her alanında onbinlerce memurun yerinden oynatıldığı ve pasif kadrolara aktarıldıklarından bahsediyoruz.

Sonuç olarak;
17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmaları, hiç uygulanma imkanı bulunamasa da Selam-Tevhid soruşturması kadar etki gücüne sahip değildiler.

Selam-Tevhid soruşturma dosyası, İranlı ajanların kendilerini Türkiye’de oldukça emin hissettiklerini ortaya çıkardı. Soruşturma dosyasına göre “polisin tespit edebildiği beş hücreden üçünün başında kırmızı pasaportlu İran diplomatları vardı. Normal şartlarda casusluk faaliyetlerinin maskelenmesi ve dolaylı yollarla yürütülmesi gerekirken kırmızı pasaportlu ajanların doğrudan faaliyetlere nezaret ediyor olması her zaman dikkat çekicidir.

Selam-Tevhid soruşturmasının iktidar partisinin genelini değil ama sızmış-sızdırılmış etki-ajanlarını telaşa düşürdüğü bir gerçektir ve maalesef partiyi-devleti hareket ettiren mekanizmalarda yer alan etki-ajanları ülkeyi savaşa sokabilme kapasitesine sahip oldukları gibi bütün devlet kadrolarını da etkisizleştirebilecek konumlardalar.

Tufan Ergüder/Emniyet Müdürü

Reklamlar