Etiketler

, , , ,

Kemal KarpatProf. Dr. Kemal Karpat’a göre AK Parti dönemindeki kimi icraatlar önemli ve tarihî. Ancak bu başarıya ve halk desteğine ‘artık istediğimizi yapabiliriz’ diye bakmak, Türkiye’yi antidemokratik bir düzene doğru götürüyor.

Kabul etmekte zorlanılan gerçekler yüze savrulduğunda gerekçeler üretmekte mahiriz. Halının bir gün ayağımızın altından çekildiğini hissettiğimizde istisnasız hepimiz yaşayacağız o ‘felaketi’. O yüzdendir ki ‘düşünme melekelerini’ askıya almışların da yararına, konuşmaya devam etmek en iyisi. “Eğer Türkiye’de yaşasaydım entelektüel bağımsızlığımı korumam güç olurdu.” diyen Prof. Dr. Kemal Karpat, Türk siyasi tarihinin en önemli gözlemcilerinden, ülkenin en saygın tarihçilerinden. Türk Demokrasi Tarihi’ni 1959’da yazdığından bu yana Türkiye’de de, uluslararası camiada da bu böyle bilinmekte.

2011’e kadar desteklediği ve hakkındaki destek sözlerini geri almayı düşünmediği AK Parti’ye her zaman uyarıları vardı hocanın. 2006’da Aksiyon’a, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ‘kendine vakit ayırmasını, entelektüel açıklarını kapatmasını’ dilediğini söylemişti. O da 2011’den sonra hikâyenin başkalaştığını düşünüyor. Yine de ümidini koruyor ve kendine has anlatım zenginliğiyle dile getiriyor bunu.

-Cumhurbaşkanlığı seçimini tartışıyoruz ama aslında merkezde AK Parti ve Erdoğan var. Din-sekülerlik, sistem tartışmaları,  ‘devlet’te ne olup bittiği, Türkiye’nin dünyadaki yeri meseleleri iç içe girmiş durumda. Sizce ne oluyor Türkiye’de?

Bir dönüm noktasına geldiğimizi düşünüyorum. Bir bakıma Türkiye çıkmaza benzer bir duruma girmiştir. Çünkü ne iç ne dış siyasette büyük gelişmeler var; tam tersine geriye dönüş var. Bu çok süremez. Türkiye artık eski Türkiye değil ve olamaz. Yani Türkiye yeni demokratik anlayış, yeni idari kararlar, yeni ufuklar açarak düşünme ve yürümeyi gerektirir. Bir bakıma bir çığır dolmuştur. AK Parti 10-12 senede ülkeyi düşünülemeyecek kadar bir gelişmeye götürmüştür. Ama toplum değişmiştir. Bir yeni nesil, yeni değerlerler, yeni bekleyişler içinde yetişmiştir. Eski kalıpları kâfi gelmiyor. 30 sene evvelki kalıpları değil, bundan 15 yıl önceki kalıpları düşünerek söylüyorum. Bu dönemi AK Parti sağlamıştır.

-Peki, sağladığı, aracı olduğu o şeyi taşıyamaz hâlde mi?

Evet, oradan kaynaklanıyor. Bu noktalara daima temas ettim. AK Parti entelektüel bir grup olarak yeni bir şey üretmedi. İleriye doğru yeni bir ufuk açmadı. Açmaya da çalışmadı. Buna hazırlıklı değil. Başka bir deyişle açtığı çığırı anlayamıyor, tamamlayamıyor ve kendini ona göre değiştiremiyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi bir çıkış yolu olabilir. Çünkü ilk kez devletin başına halkın seçtiği biri gelecek. Her ne kadar yetkileri anayasada tayin edilmişse de halkın seçmiş olması o makama, yeni manevi-psikolojik bir güç vermektedir.

Dünyanın birçok yerinde cumhurbaşkanını ya da devlet başkanını halk seçiyor. Rusya gibi bir yerde Putin, halk desteğini tamamıyla kendi görüşüne göre şekillendiriyor. Tabii Rusya’daki vaziyet çok değişiktir ve bunu model almak çok tehlikelidir. Rusya eski Sovyetler Birliği’nin dağılmasından doğan büyük bir psikolojik depresyon içindedir. Putin, bu depresyonu, bu kararsızlığı eski tabiriyle bedbinliği gidermek için mevkiini kuvvetlendirerek halk nazarında geçici olarak itibar kazandı. Ama Türkiye’de böyle bir şey yok.

-Böyle bir şey de olamaz mı peki?

Türkiye Osmanlı devletinin dağılmasından doğan psikolojik sarsıntıları çok geride bıraktı. 12 yıl parlak bir geçmişi var her alanda. Bundan çekineceği herhangi bir şey yok. Bu geçmişten ilhamla daha iyisine ve ilerisine gitmesi isteniyor. Bu da demokratik çizginin daha kökleşmesi ve yerleşmesiyle mümkün. İki adayın önünde çok girift meseleler var. Ne yapmak istiyorlar? Henüz hiçbirinden kesin bir şeyler duymadık. Adayların ikisini de şahsen tanıdım. Ekmeleddin Bey 30 yıllık dostumdur. Hem sevgim hem hürmetim vardır. Çok iyi yetişmiş bir entelektüeldir. Geniş bilgisi ve tecrübesi, açık ufku vardır. Demokrat yapılı bir adamdır. Yani kişi olarak kendisinden beklenebilecek her şeye sahiptir. Ama bu gibi şahsi özellikler bir insanı cumhurbaşkanı yapmaz. Bir de halkla bağları önemli. Ekmeleddin Bey siyasetçi değildir, halk onu fazla tanımaz. Bir siyaset adamından beklenen karizmadan mahrumdur. Okumuş kitlelere hitap edebilir. İslam meselesine gelince aralarında fark hem vardır hem yoktur. Yoktur; ikisi de İslam’ın toplum içindeki yerini biliyor, tanıyor ve kabul ediyor. Ekmeleddin Bey’in İslam’ı El Ezher İslam’ıdır. Üst tabaka, asırlardan beri gelişmiş, işlenmiş entelektüel bir İslam’dır. Tayyip Bey’in İslam’ı İmam Hatip okulları İslam’ıdır. “Halka dayanan, halkın istediklerine uygun hareket etmek, bunlara bir İslam havası vermek ve diğer taraftan ekonomik hayata dönük bütün ihtiyaçları göz önünde tutan maddiyatla maneviyatı bir dereceye kadar bir arada yürütmek isteyen bir tarz.” Bu İslam bir dereceye kadar bu şekilde gidebilir. Daha köktenci bir duruma sokmak isterseniz büyük tepkiyle karşılaşacaksınız. Zaten bunun emareleri belirmeye başlamıştır. Toplumun büyük bir kısmı köktenci bir İslam’a dönmek- zaten hiç olmamıştır- istemiyor. Zaten bizim İslam’ın tarihi buna taban tabana zıttır. Dünyada bilhassa Arap dünyasında bu şekilde daha ifrat, köktenci İslami cereyanlar doğmuşsa da orada da genel akış öyle bir İslam anlayışı değildir. Daha demokratik, daha ılımlı fakat memleketin âdetlerine, geleneklerine, geçmişine, kimliğine, ruhuna hürmet eden bir modernlikle birlikte yürüyen bir İslam’dır.

 

 

-2011’den beri AK Parti devlete bütünüyle hükmetmeye başladığından itibaren bir siyaset değişikliği söz konusu. Zaten tepkiler bununla ilgili değil mi?

2011’den beri maalesef ülkemizde bu olmuştur. 2011, Türkiye’de vesayetin kalkmasına tekabül ediyor. Gelip gidiyorum Türkiye’ye, sürekli de takip ediyorum. 12 Eylül 2010’dan evvel ayrılmıştım. Döndüğümde, inanamadım. Türkiye nefes almış, ülkenin yüzü gülmüş, insanlar sanki yepyeni bir çağa ulaşmış gibi bir ferahlık içindeydi. Vesayetin kalkması, aynı zamanda demokrasinin korkularına da son vermiştir. Gerek asker, gerek yargı artık demokrasiyi tehdit etmediği gibi demokratik aktörü frenleyecek başka bir güç de kalmamıştı ortada. İşte o esnada demokrasi için kullanılan vasıtalar antidemokratik bir yöne doğru yol açmış. Daha 2011’de bu belli değildi. Hatırlıyorum Ankara’da bir strateji enstitüsü Dolmabahçe’de bir konferans tertip etmişti, ben de açılış konuşması yapmıştım. ‘Türkiye nereye gidiyor?’ diye başlığı vardı konferansın. Ben de tebliğime ‘Türkiye buraya nasıl geldi?’ başlığını koymuştum. Ki, o kadar olumlu hava vardı.

-Türkiye demokratik bir devlet olacak, eskiye ait şeyler eskide kalacak gibi bir beklenti vardı. Bu sonra buharlaştı. Sizce nasıl oldu bu?

Halk desteğinin ona sağladığı güven alabildiğine artınca AK Parti “Biz ne yaparsak yapalım halk bizi destekliyor, halkın desteği ise demokrasi demektir, demek ki biz demokratik yollardan ayrılmayarak istediğimizi yapabiliriz.” dedi. Püf noktası şuradadır: Halkın desteğine sahip olmak, istediğini yapmak için sonsuz bir izin değildi. Diğer taraftan partiye, bilhassa da Tayyip Bey’e cesaret veren ana gelişme maddi alandadır. Yollar, köprüler, havaalanları… Evet, ülke maddi bakımdan değişmiştir. 6 ay evvel bir seyahat yaptım Anadolu’ya. İnanamadım. 5-6 sene evvel gördüğüm köyler kasabalar baştan aşağıya değişmiş. Bu kadar büyük maddi ilerlemeyi sağlayan ve bu maddi ilerlemeden destek alan bir parti, “şüphesiz benim yaptığımı halk beğeniyor, beni seçiyor, demokrasi budur, halkın isteği budur, biz halka istediğini veriyoruz” dedi.  Türkiye’de eskiden olduğu gibi demokrasinin başlamasıyla da eksikti ekonomik maddi gelişme. Ancak Refah Partisi ekonomik gelişmeye önem vermeye başladığı zaman, 1995 seçimlerinde 4 sene öncesine göre 2-3 misli oy aldı. Çünkü ilk defa parti, yalnız küçük grubun gelişmesi, refahı için değil alt kademelerinden gelen isteklere uyarak ona göre bir yol seçmişti. Ondan sonra parti kongresinde ne olduğunu biliyorsunuz. Tayyip Bey’le Abdullah Bey kopup Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdular. AK Parti gerek sözüyle, gerek ruhuyla halka dönük, pratik bir parti olduğunu ispat ettikten sonra 2002’de hükümet kurdu. Eski Refah Partisi kitlesi tamamıyla buraya döndü. Çünkü burada ekonomik vaat var ve bu vaatler beklentinin çok üstünde yerine getirildi üstelik. İşte bundan cesaret alınıyor. Bir bakıma alabildiğine iyi bir şekilde gelişen demokratik-ekonomik hayat, demokrasiyi ve ekonomik gelişmeyi yanlış yorumlama nedeninden dolayı antidemokrasiye doğru gidiyor.

-Peki, bunu Erdoğan nasıl okuyamıyor?

Tayyip Bey’le birkaç sefer ayaküstü görüştük. Oturup uzun uzadıya konuşmadım. Bazen görüşlerimi bildirdim fakat kulağına yetişti mi yetişmedi mi bilmiyorum. 2011’e kadar gelen olayları yorumlayarak partisi ve kendisi hakkında çok olumlu şeyler yazdım. Yazdıklarımın hiçbirini geri almam. Türkiye’nin ihtiyacı olan siyaseti Tayyip Bey liderliğinde AK Parti verdi. Fakat ondan sonra gelişmedi veyahut yeterince gelişmedi. Bir de karmakarışık olan geçen Aralık’tan beri gelen olaylar var. Bu olayların nasıl doğduğunu, tertip olup olmadığını bilmiyorum ama önemli bir kitlenin kafasında büyük sorular oluşturdu. Bir devlet idaresinden beklenilmeyen gelişmeleri sorgulamak herkesin hakkıdır. Bu sorgulara gereken cevap verilmedikçe bu sorgular, sorunlar devam edecektir. Daha henüz dava açılmadı, sonuçlanmadı. Bu davalar açılırsa kanun ışığında halledileceğini beklemek en doğrusudur. Kanunları değiştirerek, yargıya hâkim olarak yargı sonuçları elde etmek ise Türkiye’ye felaket getirir. Bunları söylerken diyeceksiniz ki siz ileriye doğru ne bekliyorsunuz? Ben şahsen Recep Tayyip Erdoğan Bey’in Türk siyasetinden silinip gitmesini uygun bulmuyorum. Dinamik, karizmatik, halkı tanıyan, halkın içinden gelmiş bir liderdir. Evet, eski prestiji olmayabilir lakin onun bu hususiyetleri eğer kendisine yöneltilen tenkitlere cevap verebilirse Türkiye’ye fayda getirebilir, yani Türkiye’nin ihtiyacı olan şey gerçek manada pratik, kabiliyetli, uygulama becerisi olan liderlerdir. Laf ebesi, iyiniyetli olması kâfi değil. Mesela rahmetli Bülent Ecevit. Onu da yakından tanıdım. Evinde misafir olduk. Hatta kendisine danışman olmamı istedi. Çok çok takdir ettiğim bir kimseydi. Fakat pratik yönü yoktu; halka inmek isteyen fakat bunu başaramayan, başarma yollarını da bulamayan bir liderdi. Eninde sonunda gene kendi bildiği dar elitist felsefeye saplanıp kaldı. Acaba Tayyip Bey için bütün yollar kapandı mı? Soru bu. Ben diyorum ki bütün yollar kapanmadı.

-Ondan ümit edebiliriz anlamında mı diyorsunuz?

Evet. Tayyip Bey’in cumhurbaşkanı olsun olmasın siyasi rolü devam edebilir mi, edebilmesi için de şartlar nedir? Bence ana şart şu balkon konuşması. Bu konuşma fevkalade güzel, bütünleyici, herkesi kendine çeken, büyük bir devlet adamından beklenen, birleştirici, Türkiye’ye yeni ufuklar açan bir konuşma idi. Sonu gelmedi.

-Artık o tarz konuşmalar da yapılmıyor, beklenmiyor bile!

Ben diyorum ki tekrar bu konuşmanın ruhuna, havasına dönmek ve bunu gerçek manada yürütmek lazım. Cumhurbaşkanı adayı olarak bu noktaları söyleyebilir. Kitleleri aldatmak için değil, gerçek manada barışçı, kucaklayıcı, bütünleştirici, iyileştirici bir lider olması gerekir. Bunu yapabilir mi, yapamaz mı?

-Sadece bu 17 Aralık yargılamalarıyla ilgili değil, her yere ve her alana nüfuz eden ‘tek adam’ rolünden pek geri adım atılmayacak gibi bir izlenim var. “Niye ben diğerleriyle müzakere edeyim, halkın desteğini aldım, devleti yönetmenin de tek meşru kaynağı budur” tavrı var şimdi.

Halk desteğine sahibim, halk beni onayladı, şimdi istediğimi yaparım havası ve tatbikatı iflas edecektir eninde sonunda. Bu gidişat dünya yüzünde Türkiye’ye karşı olan takdiri olumsuz karşılamıştır. Bugün her yerde, yabancı basında durmadan tenkitler duyuluyor. Aynı şekilde, en yakın bölgemiz olan Ortadoğu’da da Türkiye’nin durumu hiç de iyi değil. Lüzumsuz müdahaleler, konuşmalar vs. Böylece Türkiye bir devletin başına gelebilecek büyük bir felakete sürüklenebilir. O da tecrit edilmektir, izolasyondur. Hem Batı müttefiklerinden ayrılmak hem de çevresindeki ülkelerle ters düşmek gibi bir durum doğabilir ve doğabiliyor zaten. Biz her zaman deriz Türkiye’nin kendinden başka dostu yoktur diye. Öyle değildir. Nihayet uluslararası münasebetlerde de dostluklar bir sürü faktörlere dayanır. Bir devlet kendini zorla tecride sürüklerse bu feci netice verir. Maalesef buna doğru gidiş var. Çıkar yol, bu kucaklayıcı, birleştirici, barışçı havayı tekrar kurmak ve onun icaplarına göre hareket etmek. Ondan sonra bırakalım mahkemeler işini görsün. Çeşitli iddialar hâkimlerin kararlarına göre hallolunsun. Bu gibi iddialar herkesi tatmin edecek ve ikna edecek şekilde sonuçlanmazsa o da iyi değildir bir lider için. Türkiye bir dönüm noktasına gelmiştir; ya demokrasiye gitmek, ufukları daha genişletmek, ekonomik gelişmeyi sürdürmek veyahut da diktatörlüğe dönmek, demokratik kisve altında demokrasiyi yok etmek. Bu da mümkün.

-Böyle bir ihtimal var diyorsunuz yani?

Ama Türkiye buna müsait değil. Hazırlıklı değil. Evet, bir kitle vardır Türkiye’de, ‘ne olursa olsun karnım doysun, cebime para girsin de ötesi beni ilgilendirmez’ diyenler. Fakat bunun yanında Türkiye’de yepyeni kuşaklar vardır. AK Partili olsun olmasın bu tip düşünceyi geçici olarak kabullenebilir fakat uzun vadede kabul edemez. Unutmayınız ki CHP 27 sene iktidarda bulundu, elinde bütün imkânlar vardı. Matbuatından (basın) tutunuz okullara, radyosuna kadar, hepsi elindeydi. Ne oldu? Bir felsefesi de vardı, millî devlet kuracaktı ki bu halkın büyük kısmı tarafından kabul edildi. Bütün buna rağmen 50’de seçimi kaybetti, ondan sonra bir türlü seçimi kazanamadı.

 

-AK Parti’ye eleştiriler kendi mirasını mahvetmesiyle ilgili… 

12 senede yaptıklarını 1-2 senede mahvedebilecek duruma geliyor. Bu çıkmazdan kurtulma yolu vardır hâlâ. Bir de burada çok nazik bir konu olarak Gülen Hareketi konusu vardır. Bakınız ben onların birkaç toplantısına davet edildim, pek çok kişi gibi. Abant Toplantılarında konuşmalar yaptım. Onların yurtdışı okullarını ziyaret ettim. Gülen Hareketi’ni Türkiye’deki siyasi-ekonomik gelişmeleri manevi alanda tamamlayan hareket olarak gördüm. Yani ben Gülen Hareketi’nin nasıl idare olunduğunu bilmiyorum, nasıl AK Parti’yle ve herhangi bir partiyle yakın bir ilişkim yoksa onlarla da yok. Fakat onları da halk arasından çıkmış bir İslam; günün şartlarına uygun, millî, demokratik, pratik görüşlü, ekonomiye önem veren, yine halk arasından çıkmış liderler tarafından idare edilen bir hareket olarak gördüm. Nasıl ki AK Parti’yi halk arasından çıkmış, halkla bütünleşen, halkı anlayan kimseler, siyasi ekonomik alanda idare ediyorsa Gülen Hareketi de benim gözümde yine halk arasından çıkmış, halk İslam’ını, yani Türkiye İslam’ını demokratik, millî olarak gören, dışarıya ve dünyaya açık, hoşgörülü bir harekettir. AK Parti’yi ve Gülen Hareketi’ni birbirlerini tamamlayan, paralel giden hareketler olarak gördüm. Şimdi birbiri aleyhine döndüler. Kabahat kimdedir bilmiyorum. Halk arasından çıkmış, birisi siyasi ekonomik güç, diğeri manevi güç; böyle birbirine girmeleri her şeyden evvel Türkiye için muazzam bir zarardır. Sonunda ikisi de birbirini yaralayacak, belki yok edecek. Buradan kimseye bir fayda gelmeyecek. Neler tertip edilmiş bilmiyorum; siyasette daima saplantılar olur ama düzeltme imkânları da vardır, onları da düşünmek gerek. İlle efendim “bu böyle olacak, ben onları mahvedeceğim’ diye gündemin başnoktası yapmaları bence uzun vadede Türkiye’nin aleyhine. En büyük eksiklik, güçlü fikir ve vizyon sahibi, ileriyi gören, Türkiye’yi de kendi şartları içerisinde göz önünde tutan muhalefetin yokluğudur.

-Ekmeleddin İhsanoğlu özelliklerindeki bir isim CHP’nin cumhurbaşkanı adayı. Ne dersiniz?

Sanmıyorum ki bir sorun çıksın. Ekmeleddin Bey demokrat kafalı, geniş görüşlü bir insan. Hiçbir zaman köktenci değildir ve Türkiye’de İslami geçmişiyle, İslamcı kitleleri kendine çekeceğini de sanmıyorum. İslam’ı, siyasi İslam değildir; manevi, entelektüel bir İslam’dır. Halkçı İslam’a karşı değil fakat halkçı İslam değildir. Olmasına da lüzum yok. Bunlar gelip geçici şeylerdir. İslam’ın kendi tarihi vardır, gelişmesi vardır. İnhiraflar yani sapmalar olmuştur, İslam tarihi boyunca. Osmanlı tarihinde Kadızadeleri alın. Köktenci bir İslam’dır. 17. yy’da başta devlet ona destek verdi ya da izin verdi, sonra yine Köprülü zamanında devlet ona karşı geldi. Onlar da Sufi İslam’a yani Anadolu İslam’ına karşıydı. Anadolu İslam’ı Sufi İslam olarak doğmuş, gelişmiştir. Sonra tabiri caizse El Ezher İslam’ı hâkim olmuştur İstanbul’da ve büyük merkezlerde. Sonra da Nakşibendilik çıkmıştır. Bunun da uzun bir tarihi var.

-Ekmeleddin Bey bu durumda Osmanlı İslam’ını temsil eden bir kişi mi oluyor?

Evet. Ama AK Parti de Osmanlı geçmişine önem veriyor. Osmanlı geçmişini kendi halkçı, demokratik düşüncesiyle birleştirerek, bunların tarihî kökeninin Osmanlı’da bulunduğunu söylüyor. Türkiye’de her şey halkçı-devletçi ikiliği üzerinden yürümüştür. Halkçılık adına çok girişimler olmuş, ihtilaller yapılmıştır fakat sonunda halkçılık dışlanmış, yine bildiğimiz devletçi felsefe hâkim gelmiştir ki şimdi biraz da onu görüyoruz.

-AK Parti’de yaşanan biraz da bu mu?

Tabii ki. Çünkü Türkiye’de Osmanlı, bilhassa son dönemde mücadele gittikçe güçlenen bir devlet, bilhassa III. Selim’le başlayan merkeziyetçilik, yani bürokrasinin güçlenmesi ve diğer taraftan modernleşme, kişi hakları düşünülerek atılan adımlar… 18 ve 20. yy bu iki büyük geleneğin çarpışmasıyla geçmiştir. Bir taraftan eski devlet üstünlüğünü, mukaddesliğini, ona karşı geleni dışlamayı, yok etmeyi uygun gören bir siyaset, diğer taraftan toplum içinde, o baskıya karşı direnme ve halkın iradesini, kültürünü, zevkini ve geleceğini düşünen bir özleyiş var. Bu bürokratik gelenekten ilk uzaklaşma AK Parti döneminde olmuştur. Benim söylediğim Tayyip Bey’i tarihe yazacak büyük başarının yok edilmesi tehlikesidir. Mesele onların ruhunu devam ettirmek; fiiliyatta da devam ettirmek, açılan yolu daha da genişletmektir. Şimdi bu şekilde demokratik gelişim olursa; bütünleştirici, birleştirici bir yön seçilirse, kim cumhurbaşkanı olursa olsun artık demokrasinin yerleştiğine hükmeden, bunu kabul eden bir Halk Partisi nihayet kendini içten değiştirerek etkili, Türkiye’nin vizyonunu genişletecek bir muhalefet partisi şeklini alabilir.

-Bir potansiyel var yani?

Yakın tarihe kadar bundan ders almadılar. Aşağı yukarı Kemal Kılıçdaroğlu gelinceye kadar bu elitist düşünce, “aman asker darbe yapsın, bizi iktidara getirsin yahut da seçimi şu şekilde engelleyelim, iktidara biz gelelim, gene de bildiğimizi okuyalım” gibi basit, tutunacak yeri olmayan düşünceler hâkimdi. Teşebbüsler yapıldı ama hâlâ partide o eski damar var. Ben gene de ümitliyim. Çünkü Halk Partisi’ni yabana atamazsınız. Cumhuriyetin kuruluşuyla ortaya çıkan ve cumhuriyetin tarihinde kökleri bulunan bir parti daima ve daima kendine oy çekecektir. Mirası zamanın şartlarına uydurması toplumun gelişmesini göz önünde tutarak kendini ona göre biçimlendirmesi gereken bir durum var. Partinin bunu anlaması, kendi içinden değişmesi lazım. Yoksa gece gündüz Tayyip Bey’i tenkit etmekle bir yere varamazsın.  Şahıslar üzerinden siyaset yürütmek artık Türkiye’de sökmüyor, sökemez.

-Son 2 yıl içerisinde Gezi ve 17 Aralık vakaları yaşandı. İktidar, “darbe yapıyorlar” söylemiyle karşıladı olayları. Dış dünya içerideki işbirlikçileriyle darbe yapıyor, dendi. Siz ne dersiniz bu ‘darbe’ retoriğine?

Saçma buluyorum. Eğer Türkiye dışarıdan gelen baskılarla, isteklerle hareket edecekse o zaman Türkiye devlet ve millet olarak çok çok güç durumdadır demek. Kanaatim daima şu olmuştur; dışarıdan şu veya bu telkinler gelebilir. Hatta istekler de olabilir. Fakat eninde sonunda Türkiye daima ve daima kendi iç kuvvetlerinin gücüyle hareket etmiştir, öyle karar vermiştir. Darbeler dışarıdan emirle yapılmıştır falan bunlara ben inanmıyorum. Çok kolaydır bu işi Amerikalılar yaptırdı, bu işi Ruslar yaptırdı, bu işi Suudi Arabistan yaptırdı, bu işi parayla yaptırdı falan demek. Diğer taraftan unutmayınız dış münasebetler birinci derecede önemlidir. Eninde sonunda Türkiye gibi çok kritik bir noktaya yerleşmiş ve mutlaka dünya bloklarıyla beraber hareket etmesinde fayda sağlayan bir ülke olarak birinci derecede dış ülkelerin görüşlerine önem vermeli, onlara hürmet etmeli. Bir İngiltere’nin, Almanya’nın, Amerika’nın düşüncesinin ağırlığı bilmem Suriye’nin, Mısır’ın ya da Suudi Arabistan’ın ağırlıyla karşılaştırılamaz. Bunlar modern devletlerin dünya üzerindeki etki alanları ve etki dereceleriyle ölçülür. Türkiye’nin bu bakımdan Batı blokuna dâhil olması, Amerika ile dost olması birinci derecede önemlidir. Ve bunları muhafaza etmesi uzun vadede Türkiye’nin çıkarınadır. Batı’ya, Amerika’ya sırtını dönmek, dolayısıyla Arapları kucaklamak Türkiye’yi bir yere götürmez. Üstelik ben Araplarla dost olmayalım demiyorum. Tam tersine, dost olmayı 30 seneden beri savunuyorum. Sayın Ahmet Davutoğlu daha ortaya çıkmazdan evvel. Türkiye gibi bir Osmanlı geçmişi olan, sağında solunda, batısında doğusunda eski topraklara sahip olmuş bir ülke. Bilhassa Balkanlarda. Unutmayın, Balkanların aşağı yukarı Romanya hariç 65 milyon nüfusu var. Bunun yüzde 20’si Müslüman. Ki, bu Müslümanlık da Osmanlı’dan gelir. Bu kitlenin aşağı yukarı yüzde 10’u Türk’tür, Türkçe konuşur. Öbürleri de Türkiye’ye yakındır. Arnavut’u, Boşnak’ı… Onlarla birleşeyim değil, onlarla dost geçinelim. Bu kadar. Aynı şey Araplar için de geçerli.

-Siyasi iktidarın, Osmanlıcılığı siyasi bir form uyandıracak yaklaşım sergilediği, çevre ülkelerde ve uluslararası sistemde Türkiye’ye karşı tepki oluştuğu yönünde eleştiri var…

Davutoğlu’nu da iyi tanıyorum, kitabını da okudum. Davutoğlu böyle bir şey söylemedi. Neo-Ottomanizm’i Balkan ülkeleri ortaya attı. ‘Türkiye tekrar buralarda kendi iktidarını kurmak istiyor’ diye. Türkiye politikası hiçbir zaman Osmanlı’yı diriltme politikası olmamıştır. Eskiden Osmanlı’nın her şeyini bir yana atarak, inkâr ederek, geçmişi olmayan bir Türkiye varmış gibi dış siyaset, iç siyaset yürütmek, o da yanlıştı. Bunu çok önceden yazdım, söyledim. Çevreni iyice tanı, çevrenle dostluk kur, çünkü bu çevren senin geçmişindir. Ama eskiyi diriltme. Diriltemezsin tam tersi olur, hakkında çok menfi, olumsuz düşünceler meydana getirirsin. Eski coğrafyadan çıkan 30 kadar ülke vardı, bunlarla dost olmanın faydaları vardır ve dost olmak için de şartlar müsaitti. Dil olsun, din olsun şu bu; bunları kullanarak yapıcı bir barış politikasıyla çevrende etkili bir güç hâline gelebilirsin. Benim görüşüm öteden beri bu ve hâlen de böyle düşünüyorum. Bunları unutarak Arapların problemlerini çözmeye kalkmak, bilmem Filistinlilerin sorunlarını çözmeye girişmek; yapamazsın tek başına. Niyetin iyi olabilir, niyete göre gücün de olması lazım. Türkiye’nin niyetlerini, düşüncelerini yahut da bir bölümünün ideolojisini gerçekleştirecek ne ekonomik, ne siyasi, ne askerî gücü vardır. Türkiye bu güçlerini çevresiyle dost olmaya ve içten kuvvetlenmeye harcamalı. İçe dönük, dışarıya açık bir Türkiye olması lazım. İkisi bir arada yürütülebilir.

-‘Özel şartlar’ ileri sürülerek her şeyi tek adama bağlayan bir sistem öneriliyor. Hakikaten Türkiye’nin şartları yüzünden hiç demokratikleşemez miyiz?

Her devletin de başkanlık sistemi kendi şartlarına göre şekil alıyor. Ben Türkiye’de bir çeşit başkanlık sisteminin mümkün olabileceğini, demokratik olması, halka dayanması, halkın seçimine baş eğmesi şartıyla böyle bir sistem kısmen, özellikle kısmen diyorum, kabul edilebilir. Ama başkanlık sistemini diktatörlük kurmak için bir araç olarak kabul etmek, başkanlık sisteminin amaçladığı gayelerden uzaklaşmaktır. Başkanlık sisteminin ana amacı ekonomik, siyasi, sosyal uygulamayı kolaylaştırmak ve hızlandırmaktır. Ve bazı ana sorunları bir elde toplayarak karar vermeyi çabuklaştırmaktır. Çünkü bazı yerlerde parlamentolara fazla kuvvet verirsen atalete, uzun çekişmelere yol açıyor. Bugün Amerika’daki başkanlık sisteminde onu dengeleyen Kongre’de bunları görüyoruz. 4 sene bekleyen kanunlar var, çekişmeli. Fransa’da, Almanya’da farklı modeller var. Almanya gibi bazı yerlerde başkanlık sisteminin kuvveti çok azdır. Tayyip Bey’in böyle bir niyetinin olup olmadığını şimdiden kestirmek bence biraz güçtür. Her ne kadar böyle olacağını, yani bir diktatörlüğe doğru gittiğini söyleyenler varsa da ben yine de böyle bir şeye başvurmayacağını, eninde sonunda aklıselimin hâkim geleceğini düşünüyorum. Yoksa sonunda diktatörlük hem Türkiye için, hem onun için, hem partisi için felaket olabilir.

-2006’da görüştüğümüzde Erdoğan’ın kendisine vakit ayırması gerektiğini söylüyordunuz. Hatta mektup da yazdınız. O zamanki uyarılarınız pek dikkate alınmadı galiba!

Benim Tayyip Bey’le ilk temasım İstanbul belediye başkanıyken idi. 30 dakika görüştük. Konuşmamızın nasıl geçtiğini de yazdım. Dedim ki bu zat kararlıdır, ne istediğini biliyor, inançlıdır, bir gün Türkiye’nin başbakanı olacaktır. Bunu Cengiz Çandar’a söyledim, o da köşesinde yazdı bana atfen. Birkaç yıl sonra başbakan oldu nitekim. Aynı zamanda bazı yazılarımda ve konuşmalarımda Tayyip Bey’in kendisini tamamlaması lazım, entelektüel alanda bazı eksikleri vardır, bunları rahatça kolayca kapatabilir, bir de bunları yaparsa lider olabilir, tarihe geçer gibi bir şey. Şimdi hâlâ o düşüncedeyim.

Bu yaşıma geldim, ömrüm kitapla geçti, her gün hâlâ yeni bir şeyler öğreniyorum, bilgilerime yeni şeyler katıyorum. Öğrencilerimden, benden 30-40 yaş daha genç olanlardan fikir alıyorum. Gurur meselesi yaparsanız, aman bana kimse bir şey öğretemez, ‘ben kumandan olmak için yaratıldım’ derseniz felaket olur. Komşumuz sayılacak Romanya’da kendisini dev aynasında gören Çavuşesku vardı biliyorsunuz. Onunla yakın olan birisinin hatıratından okudum. ‘Benim gibi bir kimse 500 yılda bir doğar’ diyormuş. İnanabiliyor musunuz? Zavallı bir adamdır Çavuşesku. Dar kültürlü, kıt görüşlü bir adam. Romanya’yı ne hâle soktu. Neden? İnsan, “ben çok istisnai yaratılmış bir kimseyim, 500 senede bir ancak benim gibi bir adam doğar’ derse bir adam bundan da iyi bir şey çıkmaz artık.

7 Temmuz 2014 / MUHSIN ÖZTÜRK /AKSİYON

Reklamlar