Etiketler

, , ,

Sedat LaçinerAkşam gazetesi 27 Haziran 2014 günü “Karargâhta 40 Paralel Paşa” manşetiyle çıktı. Haberde bir kuvvet komutanının da ‘paralel’, yani Hizmet hareketinden olduğu iddia ediliyordu. Habere göre bu bilgileri Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla oluşturulmuş özel bir ekip 3 ayda ortaya çıkarmıştı ve ekibin bulgularına göre “her iki askerden biri paralel”di, yani Cemaattendi.

TSK’nın % 50’sinin Cemaatçi olduğunu iddia eden haberde, Jandarma’da bu oranın çok daha yüksek olduğu, Askeri Yargı’nın ise Cemaat’in eline geçtiği iddia ediliyordu. Akşam gazetesiGülen taraftarlarının kilit noktaları ele geçirdiğini iddia ediyor ve hatta 40 general ve amiral ile bir kuvvet komutanının da Cemaatçi olduğundan bahsediyordu. Yine iddiaya göre bu kişiler önümüzdeki günlerde toplanacak olan Yüksek Askeri Şura’da tasfiye edilecekti.

***

Haberi önce Cumhurbaşkanlığı yalanladı. Cumhurbaşkanlığının açıklamasında Bugün bir gazetede Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesi ve üst rütbeli subaylarıyla ilgili yapılan yayını Sayın Cumhurbaşkanımız büyük bir sorumsuzluk örneği olarak görmüş ve bundan derin üzüntü duymuştur” dendi.

Cumhurbaşkanlığının nispeten çekingen yalanlamasına karşın Genelkurmay Başkanlığı iddiaları sert bir dille yalanladı ve iddiaların “hiçbir hukuki, insani ve vicdani dayanağı bulunmadığını” belirterek “ileri sürülen iddiaları araştırmak ve gerekli idari/adli işlemleri yapabilmek için bugüne kadar resmi istihbarat makamlarından somut hukuki hiçbir bilgi ve belge TSK’ya ulaşmamıştır” açıklamasında bulundu.

Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay’dan sonra en son yalanlama ise Başbakanlık’tan geldi.Başbakanlık Basın Merkezi’nce yapılan açıklamada “Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla özel bir ekip oluşturulduğu biçimindeki iddia gerçeği yansıtmamaktadır”dendi.

***

Olayın Türk basın tarihinde yaşanmış ender bir vaka olduğunu söylemeliyim. Ancak mesele sadece özensiz bir haber meselesi değildir…

Ortada büyük oyunlar dönüyor, Türkiye büyük bir hesaplaşamaya şahitlik ediyor. Bizler sorunu sadece Hükümet-Cemaat kapışması olarak değerlendiriyoruz, oysa yaşananlar devletten tasfiye olan bir grubun ve bir anlayışın eski mevzilerine geri dönüşüdür…

Hükümet, özellikle AK Parti’nin zirvesi kişisel kızgınlık ve öfkenin de etkisiyle tek bir noktaya, daha doğrusu odaklanması istenilen yere doğru saldırıyor… Cemaat de aynı şekilde Hükümet’e karşı pozisyon alıyor… Belki de tarihimizde görmediğimiz sertlikte bir kan davasını seyrediyoruz, ancak oyun kanaatimce bu iki aktörün çok ama çok ötesinde.

***

1 Ocak 2013’te, yani bundan yaklaşık 1,5 yıl önce Star gazetesinde “Dört Derste Hükümet Nasıl devrilir” başlıklı yazımda şöyle demişim:

“Hükümeti devirmede en iyi yöntem ise böl-yönet. Tipik bir İngiliz geleneği olan bu yöntem defalarca denenmiş ve başarılı olmuştur. ‘Böl-yönet’te iki noktaya çalışılabilir: 1) Yukarıya, 2) Tabana… Bunlar içinde en ‘kolayı’ Cemaatle gerilime oynamak gibi duruyor. Çünkü bu konuda fitneye oldukça müsait bir ortam zaten mevcut. Ayrıca rahmetli Yazıcıoğlu’nun tabiriyle “sürülmüş tarlalar”ı da unutmamak lazım. Ancak partinin Cemaat ile bir çatışmaya girmesi intihar etmek anlamına gelir. Çünkü Cemaat siyasi bir yapı değil, sosyal bir olgudur. AK Parti’nin tabanı dendiğinde akla gelebilecek en sıkı ve en geniş kitlelerden de bir tanesidir… siyasi partiler sosyal yapılar ile kavga etmeye başlarlarsa kendi altlarını oyarlar. Bu bağlamda 2013’ün Hükümet açısından en büyük tehlikesi ve muhaliflerin en çok çalışacakları zayıf nokta hala Parti-Cemaat ilişkileridir.”

Yukarıdaki satırlar takip eden 1,5 yılda neredeyse bire bir çıktı. Parti tabanındaki en büyük destekçilerden birini kaybetti, bence zayıfladı… AK Parti çevreleri ise 30 Mart seçimlerinde, aldıkları sonuçları kanıt göstererek artık Cemaat’e ihtiyaçlarının kalmadığını kanıtladıklarını düşünüyorlar. Oysa ki seçim sonuçları detaylı incelendiğinde dahi durumun böyle olmadığı görülüyor. Kaldı ki Cemaat’in Hükümet’e olan desteği sadece oy ile ölçülemezdi. Bürokraside ve medyada Cemaat, Parti’nin en etkili savunucusu ve kollayıcısı idi. Parti-Cemaat bölünmesi Hükümet’i böylesine etkili bir koruyucudan mahrum bırakmakla kalmadı, aynı zamanda birbirine en çok zarar verme gücüne sahip iki eski ortağı kanlı haline getirdi.

***

Ben meselenin kendiliğinden geliştiğini düşünenlerden değilim

Cemaat ile Parti’yi düşman kardeşler haline getirme hayali 2002’den bu yana hep vardı. Zaten Parti’nin içinde buna müsait bir damar da mevcuttu. “Bunlara ekmek-su bile vermemek lazım” sözlerini 2005 gibi nispeten erken tarihlerde bizzat bazı partililerin ağzından duymuştum. Bu öfkenin altında ise Milli Görüş yıllarından gelen cemaatler arası rekabet vardı. Taraflar birbirlerine hiçbir zaman % 100 güvenmediler, ancak onların ortaklığı zaruretten bir işbirliği idi. Detaylarına fazla girmeyeceğim, ancak 2010’a kadar işbirliği büyük ölçüde devam etti. 2010’dan sonra ise ikili arasına kara kediler girmeye başladı…

Kim ne derse desin, kanaatimce ilişkilerdeki bozulma bilinçli ve planlı bir stratejinin parçasıydı. Hükümet bir yandan Cemaatsiz de yapabileceğine inandırıldı, diğer taraftan Cemaat’in aslında dost değil, düşman olduğu düşüncesi işlendi. Hükümetin söz konusu telkinlere yatkın hale gelmesinde şüphesiz seçim sonuçlarının etkisi büyüktü. Nitekim bazı partililerin basına çıkıp “artık ittifaklara ihtiyacımız yok” türünden açıklamalar yapması bu döneme rastlar…

Buna rağmen Referandum gibi bazı yarım kalmış işler nedeniyle ortaklık devam etti. Ancak Ordu’da darbeci kanadın tasfiye edilmesi ve halk desteğinin rekor düzeylere ulaşması Hükümetin özgüvenini aşırı düzeylerde arttırdı. Hükümet, bu ortamda Fethullah Gülen’e sempati duyan tüm bürokratları devletten ayıklamaya ve Cemaat’in insan gücünü besleyen dershaneleri tamamen kapatmaya karar verdi. Bu ani hareket karşısında Cemaat’in tepkisi ise öncelikle Hükümet’e sağladığı koruma kalkanını tamamen kaldırmak ve Hükümet’in açığı olarak gördüğü hataları kamuoyu ile paylaşmak oldu.

Böylece tetiğe basılmış, silah ateşlenmiş oldu. Artık kurşunu yakalayıp geri yerine yerleştirmek imkânı yok. Artık karşımızda bir kan davası var. Yılan ile adamın hikâyesi gibi bir durumla karşı karşıyayız. Sorun olabildiğine kişiselleşti, araya öfke, nefret, intikam vs. gibi rasyonel olmayan pek çok duygu girdi.

Zaten istenen de buydu: AK Parti öylesine büyümüş ve güçlenmişti ki onu ancak kendi hataları ve bir de Cemaat yıkabilirdi. Ve diğer taraftan yüzbinlerce öğrenci yetiştiren, geniş bir medya ve entelektüel camiaya hükmeden, bürokraside etkin hale gelmiş bir Cemaat’i de ancak Hükümet yok edebilirdi. Başka bir deyişle, birileri dinsizin hakkından imansız gelir deyip düşmanlarını vuruşturma hesapları yaptı, bunda da başarılı oldu.

***

Tabloya şöyle uzaktan baktığınızda Ergenekon ve Balyoz sanıklarının Hükümet-Cemaat kavgası sayesinde salıverildiğini, PKK-KCK sanıklarının Abdullah Öcalan da dahil olmak üzere salıverilmek üzere olduğunu, diğer taraftan Cemaat’e yakın isimlerin tasfiye edilmesi, hatta hapsedilmesi için uğraşıldığını görüyoruz. Ancak mesele kısa sürede Cemaat boyutlarını aşmış durumda. Sadece Emniyet’te Cemaat dedikoduları ile yerleri değişen polis sayısı 20 bine yaklaşmış durumda. Sayı her geçen gün artıyor. Sanki Cemaat küçülmüyor da büyüyormuş gibi cemaatçilik iddiası ile yeni isimler ortaya atılıyor, kara listeler oluşturuluyor… Aynı şekilde Yargıda da büyük bir kaos yaşanıyor… Yerler değişiyor, suçlamalar yapılıyor, hâkimler ve savcılar arasında kutuplaşmalar oluşturuluyor… Bu sayede sanki Yargıda da birileri tasfiye edilip yerlerine bir ekip getirilmeye çalışılıyor.

Meseleye kabaca bakan birisi “Cemaatçiler gidiyor, yerlerine Partililer geliyor” diye bakabilir. Fakat öyle olmuyor. Her şeyden önemlisi sistemde bu kadar çok Cemaatçi olamaz. Tıpkı Akşamgazetesinin haberinde olduğu gibi iki memurdan birini Cemaatçi kabul edecek olursanız sizin ya matematik bilginiz sıfırdır, ya da sosyolojiden hiç anlamıyorsunuz demektir.

Demem o ki Cemaat geçmişte olduğu gibi bugün de olduğundan çok daha güçlü ve kalabalık gösteriliyor ve böylece Hükümet’e kavga edeceği dev gibi bir düşman yaratılıyor.

Aslında bu düşmanın büyük kısmı kendi dostları veya kendisine destek olabilecek kişiler. Hükümet bir yönüyle kendi tabanıyla, bir yönüyle de idare ettiği devletle kavgalı hale getiriliyor.

Eğer bir sistemde onbinlerce yer değiştirme yapıyorsanız, sonra o değişmeleri bir daha yer değiştiriyorsanız orada makul bir hedeften söz edilemez. Başka bir deyişle, sanal düşmanlar üretiliyor ve herkesin bu düşmanlarla oyalanması sağlanıyor. Diğer taraftan ise birileri yeniden devlete ve ülkeye hâkim olmanın hesaplarını yapıyor.

***

İddiamızı Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinden deneyecek olur isek, eğer bir Ordunun yarısının Cemaatçi olduğunu iddia ederseniz yapmanız gereken o yarıyı kesip atmaktır… Mesele 41 paşayı emekliye sevk etmekle bitmez. Hatırlarsanız haberde ne deniyordu, kritik noktaların tutulduğu, Albay ve altı kademelerde rütbelilerin % 50’sinin Fethullahçı olduğu, özellikle Jandarma’da bu oranın daha fazla olduğu iddia ediliyordu… Böylesine bir iddiayı Ergenekon sanıkları bile ortaya atmamıştı.

Bu iddia TSK’yı bölmek için nefis bir oyuna benziyor. Oynanan oyun Irak ve Suriye’de oynanan mezhepçilik üzerinden bölmeye ne kadar da çok benziyor. Ortaya hayali bir düşman çıkarıyorsunuz, sonra o düşmana göre silahla ve nefretle donanıyorsunuz. Eğer bir Ordu’nun yarısının bir dini gruba ait olduğuna, farklı yerlerden emir aldığına inanacak olursanız o Ordu’nun yarısını tasfiye etmeniz, cadı avları başlatmanız gerekir. Bu ise TSK’nın gerçek anlamda yok edilmesi demektir. Ve emin olunuz kurunun yanında yaş da yanar mantığıyla % 50 oranını tutturmak için Cemaat ile zerre alakası olmayan onbinlerce insan da bu süreçde tasfiye edilir, hatta eziyetten geçirilir. Böylece bu insanlar da Hükümet düşmanı haline getirilmiş olur. Tasfiye edilenlerin yerine ise risk almamak adına hiçbir muhafazakâr veya Hükümet karşıtı liberal-solcu vs. getirilmez, daha çok dalkavuklar ile bilinçli olarak Hükümet yanlısı görünenler bulunabilir. Özetle Ordu’yu, devleti Cemaatten temizliyoruz derken devlet yeniden eski ekiplere teslim edilebilir.

***

Bahsettiğimiz oyun Emniyet ve Yargı’da tuttu… Dünyanın en absürt iddiası diyebileceğimiz çeyrek milyon kişilik Emniyet Teşkilatı’nın neredeyse tamamının Cemaatçi olduğuna koca bir ülke inandırıldı. Hemen ardından Adalet Bakanlığı ve Yargı’nın da neredeyse tamamen Cemaat’in elinde olduğu algısı belli bir kesime iyice yerleştirildi. Algı operasyonlarının hemen ardından ise tasfiyeler ve yer değiştirmeler geldi. Boşalan koltuklara ise genelde birilerinin sandığı gibi Milli Görüşçü veya öz-Partili kişiler gelmiş değil. Böylesi zaten mümkün de değildi. AK Partili diyebileceğimiz böylesine geniş bir kadro hiçbir zaman oluşmadı ki. Bu durumda başdöndürücü bir hızla, adeta hokus pokuslarcasına gerçekleşen atamalar, tayinler, tasfiyeler sonucunda kimler işbaşına geri geliyor? Bunu bir düşünmek lazım.

***

Tasfiyeler bir süre daha devam edecektir. Ancak bu süreçten ne Cemaat, ne de Parti kârlı çıkabilir. Her ikisi birbirini eritirken üçüncü bir aktör yeniden sahneye dönüyor, bundan kimsenin haberi yok desek yeridir.

Buradan nasıl çıkılır derseniz, bu kolay değil. Çünkü özellikle Başbakan Sayın Erdoğan sorunu şahsına ve ailesine saldırı olarak algılıyor ki bunda haksız da sayılmaz. İkinci olarak, Başbakan Erdoğan 17 Aralık operasyonlarını bir tür darbe olarak görüyor ve bu konuda nefret ve öfke ile dolmuş durumda. Nitekim bir konuşmasında bu kavgayı ömrünün sonuna kadar sürdüreceğini ifade etmişti. Kısacası AK Parti’nin zirvesinde Cemaat ile kavgayı sonsuza kadar götürme kararlılığı ve enerjisi görülüyor. Bu tarafta böylesine bir kararlılık varken Cemaat için buradan çıkışın tek kapısı AK Parti’nin, en azından Başbakan Erdoğan’ın güçten düşmesi olsa gerektir. Gördüğünüz gibi her iki bombanın da pimi çekilmiş durumda. Uzlaşıya bir kapı bulmak mümkün görünmüyor. Bunda özellikle Hükümet’e destek veren bazı grupların alevi körükleyen tavırlarının rolü de büyük.

Kavga çıkmadan önce hep itidal çağrısında bulundum, tetiğe bir basılırsa geri dönüşün olmayacağını, kavga çıktıktan sonra bundan her iki kesimin de büyük zararlar göreceğini defalarca yazdım, söyledim. Ne yazık ki sözüm gerekli yerlere bir türlü ulaşmadı…

Doğrusunu isterseniz tarafların şimdi nasıl orta yolu bulacaklarını hiç bilemiyorum. Tek bildiğim Hükümet ile Cemaat kapışırken birileri evi talan ediyor… Yılların demokrasi ve muktedir iktidar kazanımları elden gitmek üzere. Benden söylemesi…

Not: Yazının bu sefer çok uzun olduğunun farkındayım. Bunun için kusura bakmayınız. Ancak konu öylesine karmaşık ki, bu kez böyle olmak durumunda kaldı. Anlayışınız için teşekkür ediyorum.

Sedat Laçiner 

Reklamlar