Etiketler

, , ,

Kerim BalcıYakın coğrafyamızı etkisi altına alan Selefi akımlar hakkında ne kadar da az şey biliyoruz!

Bütün Selefi akımlarını terörist ilan edenler mi istersiniz, her Selefi El-Kaidecidir diyenler mi? Tezkiye ve terbiyeci Selefilik ile cihatçı Selefilik arasında ayrım yapamayanlar, tezkiyeci Selefiliğin cihatçı Selefiliğe dönüşme potansiyellerini analiz edemeyenler, Musul düşene kadar sınırımızdaki tehlikenin farkına varamayanlar şimdi sözde Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) stratejilerini, milis güçlerini, Sünni aşiretlerle olan ilişkilerini irdelemeye çalışıyor…

İtiraf etmeliyim ki Mısır’da En-Nur Partisi’nin kaydettiği seçim başarısını görene kadar ben de siyasal Selefiliği ihmal edilebilir bir marjinal grup olarak görürdüm. Sonuçta Suud Selefiliği temelde bir tezkiye hareketiydi. Asırlar boyunca İslam’ın ana gövdesine eklemlendirildiğine inandıkları bidatlardan Müslüman zihnini arındırmaya çalışıyorlardı. Selefiliğin bu ana damarı en iyi siyasetin siyasetten uzak durmak olduğuna inanmıştı. Ne var ki insanın kendisini bidatlardan arındırma gayreti ile toplumu ve siyaseti bidatlardan arındırma gayreti arasındaki o kesin çizgi, idarecilerin zalim olduğu bir bağlamda kolayca aşılabiliyor. Hele bir de temizlenmesi gereken en büyük bidat Şia gibi siyasi bir inanç sistemi olunca (Kendi görüşümü değil, Selefilerin görüşünü aktarıyorum.) siyasallaşma kaçınılmaz oluyor. Şii siyasetine karşıtlığı ile tanınan Kuveytli Selefi fakihler tezkiyeci Selefiliği kısa zamanda Siyasal İslamcı Selefiliğe dönüştürdüler. Bir defa siyasallaşan bir tezkiyeci hareketin zamanla şiddete başvurması da kaçınılmazdır. Çünkü bazı bidatlar (cihatçı söyleme göre) ancak kılıç zoruyla toplumun bağrından sökülüp atılabilirler.

Cihatçı Selefi hareketler Irak, Suriye ve Lübnan ekseninin Sünnileri arasında bulunan Şii düşmanlığını mümbit bir yayılma zemini olarak kullandı. Irak’ta Amerikan işgali, Suriye’de Baas diktası, Lübnan’da Hizbullah ve Emel partilerinin baskıcı siyasetleri bölgeyi cihatçı Selefi akımların hedefine yerleştirdi.

Musul’u çok az bir milis güçle hem de ciddi bir direnişle karşılaşmaksızın ele geçiren IŞİD, cihatçı Selefilik üzerine tutarlı çalışmalar yapılmasını zorunlu kılıyor. IŞİD’i ilk defa Suriye’deki muhalif hareketler bağlamında tanıdık. Ama aslında Irak’ta Amerikan işgali zemininde ortaya çıkmış bir oluşum. Kurucu kuşak tamamen Iraklı Sünni Araplardan müteşekkil. Örgüt Suriye’deki muhalefete katıldığı 2011 yılından bu yana bölge dışından savaşçıları katmaya başladı bünyesine. Avrupa’dan, Amerika’dan, Kafkaslar’dan, Türkiye’den gidip IŞİD saflarında devrimci çatışmaya destek verenler var. Zamanla Çeçen komutanlar IŞİD’in savaşçı kadrosunun yeniden yapılanmasında, eski Saddam yönetiminin yandaşları da IŞİD’in sadece savaşan bir örgüt olmaktan çıkıp bakanlar kurulu olan, petrol işlerinden balıkçılık sektörüne kadar icraat alanları belirleyen bir embriyonik devlete dönüşmesinde etkili oldular.

Bu dönüşüm sırasında IŞİD teorik Selefi ideolojisinden uzaklaşarak, pratik Şii düşmanlığı ve ümmetçi-halifeci birlik idealine ağırlık verdi. Bu çerçevede Suriye’deki diğer El-Kaide bağlantılı grup olan Nusret Cephesi’yle çatışmaya girişti ve Nusret Cephesi’nin saflarındaki pek çok tecrübeli savaşçıyı kendi saflarına çekmeyi başardı. En önemlisi de kısa zaman içinde kendi mitlerini oluşturma başarısını gösterdi. Bugün Irak ve Suriye Sünnileri arasında 30 bin askerin koruduğu, iki milyona yakın insanın yaşadığı bir şehri ele geçiren 800 ‘kahraman’ savaşçının destanı konuşuluyor. Zamanla efsaneleşecek, içine ilahi yardım unsurları katılarak büyütülecek bu mitin cazibesine kapılmamak neredeyse imkansız. Sünni aşiretlerin, Saddam yanlısı unsurların, ümmetçi-halifeci harici mücahitlerin bu yükselen gücün içinde olmak isteyecekleri kesin gibi.

Böylesi bir hareketin dışarıdan çökertilmesi çok zordur. Askerî stratejisi büyük oranda Çeçen-Dağıstanlı mücahitler tarafından şekillendirilen örgütün cihatçı Selefi çizgiden önce tezkiyeci Selefi çizgiye, sonra da bölgenin hâkim Sufi tarikatı olan Nakşibendilik çizgisine geri çekilmesi elzemdir. Muhterem Mahmut Ustaosmanoğlu Hocaefendi Hazretleri’nin Çeçenistan üzerindeki dönüştürücü etkisi bu anlamda çok değerliydi; hâlâ daha değerlidir. Keşke önüne engeller çıkarılmasaydı…

13 Haziran 2014 Kerim Balcı / Zaman

 

Reklamlar