Etiketler

, , , , , , , ,

Taha Akyol1Hukukçu Gazeteci Taha Akyol’dan Gezi eylemleri, Cemaat’le mücadele, Aleviler, otoriterleşme ile ilgili önemli değerlendirmeler…

Tayyip Erdoğan’ın ‘seçilmişlerin mutlak üstünlüğü’ düşüncesine karşı çıkan gazeteci-yazar Taha AkyoBugün gazetesinden Fatih Vural‘a konuştu: “Bu, yargıya üstünlük, muhalefete üstünlük, medyaya üstünlük anlamına gelmez! Milli irade, kayıtsız şartsız değildir!” diyor.

*Bugün AK Parti’yi eleştiren çevrelerin önemli bölümünde, “2011 Seçimleri’den sonra her şey değişti” kanısı hâkim. Siz de Erdoğan’ın üçüncü dönemi için ‘otoriterleşme’ saptaması yapıyorsunuz…

Ben, Erdoğan’ın otoriterleşme sürecine girdiğini 2011’in başlarından itibaren,  o seçimden önce yazdım. Erdoğan’da bir otoriterleşme eğilimi başladığını, bunun toplumsal gerilimi artıracağını, tıpkı en başındaki gibi daha yumuşak, hoşgörülü ve anlayışlı bir tavra dönmesi gerektiğini yazdım. Maalesef, üç yıl önce yazdığım otoriterleşme ve Türkiye’nin gerginleşmesi gerçekleşti!

*Sizi bu düşünceye iten neydi?Siyaset bilimine göre iktidarlar uzadıkça, güç kullanma eğilimi daha çok artar. “Şunu yaptım, bak ne kadar iyi oldu. O vakit şunu da yapayım” diyerek uzayan iktidarların daha çok güç kullanması ve iktidar pratiği yapması, bizim gibi toplumlarda ‘otoriterleşme’ anlamına geliyor.Türkiye’deki üçüncü döneminde AKP’nin otoriterleştiği çok açık. Aynı şey Demokrat Parti (DP) için de geçerliydi. DP, yıkıcı bir muhalefete karşı otoriterleşti. Bu helezondan çıkamadılar.
SEÇiLMiŞLERiN ÜSTÜNLÜĞÜ YARGIYA ÜSTÜNLÜK OLAMAZ

*Kendilerine yönelik artan tepkiler nedeniyle Menderes, Ali Fuat Başgil’e danışıyor. O da, “Bu insanları anlamalı ve yumuşamalısınız” diyor. Erdoğan’ın etrafında da bu türde insanlar var mı? 

Bir bilgim yok.

*Tahmininiz?

Olması gerekir.

Abdullah Gül’ün bunu yapmaya çalıştığını gördük.

Bahsettiğiniz görüşmede, Ali Fuat Başgil, “Durum o kadar kötü ki hükümet istifa etsin, bir seçim hükümeti kurulsun” diyor. Celal Bayar müdahale ediyor:“Bizim tarihimizde, sokak patırtısıyla istifa etmiş bir hükümet var mı” Önemli olan, Başgil’in cevabı: “Sayın Reisicumhur, bizim tarihimizde demokrasi yok ki size örnek vereyim. Ama size Fransız tarihinden çok örnek veririm.”

*Yani?

Türkiye’de uzun süre Kemalist-oligarşik zihniyet hâkim oldu. Menderes’ten itibaren de, milli irade, ‘sandıktan çıkmak’ diye yerleşmiştir ki doğru. Fakat tek parti dönemindeki “Milli irade mutlaktır” tanımı, bu defa “Sandıktan çıkan mutlaktır” biçiminde devam etti. Tayyip Bey, ‘seçilmişlerin üstünlüğü’ şeklindeki doğru kavramı, ‘seçilmişlerin mutlak üstünlüğü’ şeklinde tanımladı. Kendisine TV’de bir soru sormuştum: “Sizin yeni Anayasa modelinizde, HSYK’nın yarısını çoğunluk partisi, yarısını da çoğunluk partisinin seçeceği Cumhurbaşkanı tayin ediyor. Böyle bir şey olur mu”

*Ne dedi?

“Bunlar değişebilir. Ama temel prensibimiz, seçilmişlerin üstünlüğüdür” dedi. Seçilmişlerin üstünlüğü, yargıya üstünlük değildir! ‘Seçilmişlerin üstünlüğü’ demek, yasamada çoğunluğun, yürütmede de seçilmiş iktidarın olmasıdır. Ama bu, yargıya üstünlük, muhalefete üstünlük, medyaya üstünlük anlamına gelmez!İşte burada, jakobenizmden gelen, milli iradenin mutlak olduğu görüşüne karşılık, liberal Friedrich August von Hayek’in dediğine geliyoruz: “Milli irade, nasıl Anayasa ve kanunlarla sınırlanıyorsa, Merkez Bankası’nın bağımsızlığıyla da sınırlanır.” Milli irade, kayıtsız şartsız değildir!

Menderes dönemindeki gerilimden ders alalım

*Milli irade kavramının, muhalefet paranoyasına karşı bir koz olarak kullanıldığını düşünüyor musunuz?

Bu, çok komplocu bir yaklaşım. Ben analitik düşünüyorum.

*Eleştiriyi, kendi iktidarının varlığını tehdit ediyormuş gibi gösteren ve ötekileştiren bir anlayıştan bahsediyorum…

Başbakan zaten kendisi söylüyor, “İktidarımızı devirmek istiyorlar. Bunlar, darbe provası. Menderes’e ne yaptılarsa, bana da yapmak istiyorlar” diye…

*Kendisini Menderes’le aynı çizgiye çekmesini doğru görüyor musunuz?

Hayır, hiçbir alakası yok. Eğer Menderes’in maruz kaldığı olaylarla bir analoji yapacaksak, Menderes’ten bu yana, AK Parti Hükümeti de dâhil, demokrasinin gelişmesi için hiçbir şey yapılmadı demektir! Hayır, yapıldı! Türkiye, demokrasi konusunda çok mesafe aldı. Siyasi ekonomisi, çoğulculuk fikri gelişti. Askeri vesayet bitti. Türkiye’de artık hiç kimse darbe istemiyor. Bunlar, Türkiye’nin kazancı. Menderes döneminden ders alacaksak; bu, gerilimin vereceği bir ders olur.

AK PARTi BENi HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRATMADI!

*Sizi hayal kırıklığına uğratan uygulamaları var mı AK Parti’nin?Samimiyetle söyleyeyim, ben hayal kırıklığına uğramadım!

*Uğramadınız… Bir beklentiniz yoktu öyleyse? 

MHP’nin Genel İdare Kurulu üyesi ve parti gazetesi olan Hergün’ün yazarı iken Menderes’in ve demokrasiye geçişimizin hikâyesini yazdım. Dolayısıyla Türkiye gibi toplumlarda demokratik kültürün yeterince olgunlaşmadığını ve uzayan iktidarların otoriterleşme sürecine gireceğini teorik olarak biliyordum.Onun için 2011’in başından beri otoriterleşme uyarısında bulunuyorum. O vakit bazı okuyucularım bana, “Bunu nereden çıkarıyorsun? Bak, Anayasa Referandumu da oldu” diyorlardı. Ama dediğim çıktı. Onun için sürpriz olmadı.

*Erdoğan’ı tanıdığınız noktada da mı?

Hayatımın hiçbir döneminde Erdoğan’la yakın olmadım. Erdoğan’ı 28 Şubat sürecinde savundum. AK Parti kurulduğu zaman destekledim. AK Parti ve Erdoğan da Türkiye’ye çok hizmet etmiştir.Bugün parti içinde şartların zorlamasıyla, neredeyse çoğulculuk tomurcukları ortaya çıkmaya başladı. Erdoğan, Merkez Bankası’na, “Yetti artık” diye bağırıyor, Ali Babacan ve Mehmet Şimşek, Merkez Bankası’nı savunuyorlar.

*Bu bize neyi gösteriyor?

Neyi gösteriyor biliyor musunuz, otoriterleşme, kendi partisinin içinde bile bir sınırdan öteye geçemez. Onun için “Türkiye’ye diktatörlük geliyor” sözleri yanlıştır. Türkiye’de demokrasi içinde bir otoriterleşme yaşanıyor. Buna doğan tepkilerden dolayı bir gerilim var. Bu süreç, bu şekilde devam edemez!

GERiLiM, ERDOĞAN’IN MiZACINDAN GELiYOR

*Bu kutuplaşma kendisine yaradığı için, gerilimi artırıyor olabilir mi?

Ben, mizacından kaynaklandığı kanaatindeyim. Ama pratik olarak da kutuplaşma, kendi tabanını stabilize ediyor. Kefenle karşılama vs. bunlar çok patolojik şeyler!

*2011’e kadar bu mizacını nasıl örtebildi?

“Benim şöyle bir micazım var. Gizleyeyim, sonra ortaya çıkarayım” meselesi değil, bu. Politika, bir pratiktir. Tayyip Erdoğan’ın 2011’e kadar olan pratiği, kendi üzerinde antidemokratik baskı oluşturan vesayeti kaldırmaktı. Mizacı da, huyu da, siyaseti de ona göre teşekkül etti. Bu mizaç kalktıktan sonra, Martin Lipset’in deyimiyle ‘daha fazla güç kullanma eğilimi’nin olduğu süreci yaşıyoruz.

*Kaldırdığı askeri vesayetin boşluğunu, kendisiyle mi ikame etti?

Ben hiç kimsenin niyeti ve ihtiyacı hakkında bir şey diyemem! Siyaset biliminde, uzayan iktidarların daha fazla güç kullanma eğilimine girmesi ihtimali güçlüdür. Bunun adı otoriterleşmedir. Türkiye’de yaşanan budur. Ama bunun bir sınırı vardır. Türkiye’de diktatörlük olmayacaktır.

GÜÇLÜ KARiZMA KURUMLARI HIRPALIYOR

*Weberian anlamda ‘karizmatik lider’ tipinin, Türkiye gerçeğinde her zaman makbul olduğunu düşünebilir miyiz?

Karizmatik liderler, demokratik toplumlarda da vardır. Kennedy ve George Bush’u düşünün… Ne kadar farklılar! Yine Weberian bir izah getirirsek, Türkiye gibi toplumlarda, karizmatik liderlerde çıkan sorun şu: Müesseseler ve hukuki kurallar yeterince oturmadığı için, o karizma, müesseseleri ve o kurumları sarsabiliyor. Halbuki gelişmiş demokrasilerde, karizma ne kadar güçlü olursa olsun, o kuralların içinde, müesseseleri sarsmadan devam ediyor. Ama bizim gibi ülkelerde ‘yüksek karizma’, Danıştay’ı, HSYK’yı, Anayasa Mahkemesi’ni hırpalayabiliyor!

*“Esma kızımızdır. Berkin oğlumuz değil mi” diye haklı bir soru soruyorsunuz. Neden bu ayrıştırma?Çatışmacı kültür!

Bunu Türkiye’de bütün ana siyasi ve sosyo-kültürel akımlarda görebilmek mümkün. Bu, devamlılığını gördüğümüz kültürel bir hastalıktır.

OTORİTERLEŞME ENDİŞESİ HiSSETMEYEN YOK

*Gezi, Türkiye’nin sosyolojik gerçekliğine nasıl bir etkide bulundu?

Gezi’de ikili analiz yapmak gerekir. Birincisi, provokatör, totaliter, demokrasi düşmanı, tahripçi, teröre bulaşmış ya da bulaşmamış gruplar. İkincisi, büyük kitle. Bu büyük kitle, iktidarın baskısına tepki duyduğu için sokaklara düştü. Kendisini baskılanmış hissetmeseydi, tarihimizin her döneminde olan o marjinal gruplar, bu kalabalığı bulamazdı!

*Bu kitlenin, AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılından beri yaşadığı bir kaygı vardı.

Bakın, “Türkiye’ye şeriat geliyor” söylemi bitti. Ama ne geliyor? Otoriterleşme söylemi. Dolayısıyla şeriat korkusu bir paranoyaymış. Yıllardan beri bunu savundum. İlhan Selçuk da “TV’leri seyrettim, bu ülkeye şeriat gelmez” dedi. Ama toplumda otoriterleşme endişesi var ve bunu hissetmeyen hiç kimse yok!

Hayrettin Karaman açıklama yapmalı

*Alevilik üzerine çok fazla kalem oynattınız. Alevi açılımının devamının getirilemeyişi de önemli eleştirilerinizden birisi…

Türkiye’de Alevi sorunun sorumlusu Sünnilerdir!

*Neden?

Bir, çoğunluktur. İki, iktidardır. Sadece bugün değil, bütün tarih boyunca. Eğer bir Alevi kendisini inancından dolayı bastırılmış, dışlanmış, ikinci sınıf bir vatandaş gibi hissediyorsa bunun sebebi, çoğunluk olan ve ‘establishment’ dediğimiz devlet yapısında rol sahibi olan Sünniler tarafından maruz kaldığı muameledir.

*Bu muamele ne zaman başladı?

Kerbela’da. İslam tarihinde, Sünnilik, devletle özdeşleşerek ve her zaman çoğunluğun inancı olarak, 1400 yıl boyunca geldi. Muhalif bir insan, ulü’l emre itaati kolay kolay kabul edebilir mi? Kur’an’da yazıyor: “O ulü’l emr, imamlardır.” Sünniler ne diyor? “O ulü’l emr, devlettir.”Başta Hayrettin Karaman olmak üzere, Sünni ulemayı, Alevilerin de bizler gibi Müslüman olduğunu ve taleplerinin kabul edilmesi gerektiğini açıklamaya davet ediyorum. Çözümü fıkıh kitaplarında değil, hayatın gerçeklerinde arayacaksak, Alevilerin cemevleriyle ve statüleriyle ilgili talepleri kabul edilmelidir. Cemevlerinin ibadethane olup olmadığına sadece oraya gidenler karar verir.

*“Kamuya (ve bu arada ümmete) ait zararı önlemek için bir şahıs, bölge veya gruba ait zarar göze alınır, sineye çekilir.” diyen Hayrettin Karaman, bunu söyleyebilir mi?

Türkiye’nin milliyetçilik tarihini önemseyen ve oradaki değerlerin birçoğuna inanan bir insan olarak, devlet kavramı benim için de önemlidir. Ama devlet, toplumu mutlu ettiği zaman, bireylere saygılı davrandığı zaman saygın bir kuruma dönüşür. Vurduğu yerden ses getiren bir devlet, itibarsız bir devlettir. Bugün Türkiye’de şu görülüyor: Kimi bastırırsan susturamıyorsun, radikalleştiriyorsun, öfkelendiriyorsun. O vakit bastırmayacaksın! İnsanlara saygılı konuşacaksın! Bağırmayacaksın! İnsanlar da o zaman sana saygı duyar.

ALEViLERi DEVLET TANIMLAYAMAZ

*Devlet, Alevi açılımında geç mi kaldı?

Elbette geç kaldı. Şehirleşme ve eğitimin yaygınlaşmasıyla birlikte Aleviler, iyi eğitilmiş sözcüler ve aydınlar buldular. Ayrıca bir Alevi burjuvazisi teşekkül etti. Bu insanlar vakıflar kuruyorlar. Böyle bir toplumda, “Kitapta ne yazıyorsa, onu yapalım” olmaz! Hayat ne diyor?Aleviler, kendilerini nasıl tanımlıyorsa, devlet de öyle tanımlamalıdır!

*Gezi Olayları, devlet ve Aleviler arasındaki ilişkiye nasıl etki etti?Ben, Gezi Olayları’nın bir Alevi hareketi olduğunu kabul etmiyorum. Gezi Olayları bir protesto olduğu için kendisini protest kanatta bulanların katılması gayet doğaldır. Türkiye’de Alevilerin bir bastırılma duygusu vardır. Bu onları muhalif ve protest tavırlara itiyor. Başka türlüsü de beklenemez. Bunun çözümü, Alevilerin taleplerini devletin kabul etmesidir.

Cemaat yasa dışı örgüt değil

*17 Aralık’ı nasıl okuyorsunuz?

17 Aralık, adli bir soruşturmadır. Bir darbe girişimi değildir. 17 Aralık’ın sonucunda hükümet tabii zarar görecekti. Ama bunu MİT rapor olarak 8 ay önce bildirmiş. Bir savcının önüne bunlar gelirse, savcı durabilir mi? Ben, 17 Aralık’ı da, 25 Aralık’ı da bir adli soruşturma olarak görüyorum.

*Erdoğan’ın Cemaat’e bu öfkesi neden?

Ben bunu siyasi bir ihtilaf olarak görüyorum.

*Nasıl?

Erdoğan’ın otoriterleşmesi, beklediği davranışları göstermeyen kesimlere karşı daha tepkili davranmasına yol açtı. Anlaşılan o ki Gülen Cemaati, Erdoğan’ın her istediğini yapmadı. İtaatkâr davranmadı. Ben, Gülen Cemaati’nin yasa dışı bir örgüt olduğunu kabul etmiyorum! Ben, Gülen Cemaati’nin TBMM’ye ve meşru hükümete, ıskat ve ilgaya teşebbüs ettiğini kabul etmiyorum. Nitekim kendisi de bir hukukçu olan Devlet Bakanı Hayati Yazıcı da “Bunu hukuki bir darbe olarak nitelemek müşkildir” diye açıklama yaptı. Göreceksiniz, hiç kimse 17 Aralık ve 25 Aralık sebebiyle, darbe suçundan mahkûm olmayacaktır!

Röportaj: Fatih Vural/Bugün Gazetesi

Reklamlar