Etiketler

, , , ,

Ekrem DumanlıGeçenlerde kadim bir dosta rastladım. Mesleğin içinde. İktidara elinden geldiğince destek veriyor. Laf lafı açınca ona da son günlerde herkese sorduğum bir soruyu yönelttim:

Türkiye nereye gidiyor? Durdu, şaşırdı. “Dünyayı tanıyan, değişik ülkeleri ve rejimlerini yakından bilen birisi olarak öngörünü dürüstçe söyle lütfen.” dedim. Düşündü, taşındı, terledi. “Maalesef iyi bir yere gitmiyor…” deyiverdi. Aslında daha net, daha somut bir karşılık bekliyordum. Zira karşımdaki kişi, dünya sistemlerini bilen, o sistemlerin arızalarını yerinde görmüş birisiydi. Üzülerek, sıkılarak hükmünü verdi: “Maalesef dünyanın pek çok ülkesinde gördüğüme benzeyen ‘tek adam’ ve ‘tek parti’nin hükümran olduğu ve keyfîliğin toplumu parçaladığı bir noktaya doğru bir gidiş söz konusu…”

Kalbimin tam orta yerine kavurucu bir ateşin düştüğünü hissettim. ‘Kazanma kuşağında kaybetme’ bu olsa gerekti! Karşımdaki, AK Parti’ye tâ baştan beri destek veren değerli birisiydi. Parti’ye ya da lidere karşı art niyetinin olması düşünülemezdi. Ve gidişatın kötü olduğunu, demokrasiden uzaklaşıldığını, özgür dünyadan koparıldığını dünya tecrübesiyle  görüyordu.

Üzmek istemiyordum ama sormak zorundaydım: Madem ülke bambaşka bir yere savruluyor; dostlarınıza bugün söylemeniz gereken şeyleri dürüstçe ifade etmediğinizde sorumlu olacağınızı ve birkaç yıl sonra dizlerinizi döveceğinizi görmüyor musunuz? Tabii ki görüyordu gerçeği. Biliyordu başına geleceği. Ne var ki susmayı; hatta bir mücadelenin ortasında kaldığını düşünerek yanlışlar zincirine sıkışmanın getirdiği feveranla kavgayı körükleyenlerden olduğunun da farkındaydı; ancak bu kötü gidişin önüne geçemeyeceğini düşünüyor, bahanelerle kendini avutuyor ve halihazırdaki kurulu düzenin ona sağladığı avantajı bırakmak istemiyordu.

Evet; asıl sorulması gereken soru bu: Türkiye nereye gidiyor? Daha özgür, daha barışçı, daha huzurlu, daha güzel günlere mi; yoksa daha yasakçı, daha kavgalı, daha güvensiz, daha kötü günlere mi? Toplumsal gerginlik, çatlama noktasına doğru hızla mesafe alıyor. İktidar kendi gibi düşünmeyen her kitleyi -evet istisnasız her kitleyi- kendine düşman hâle getirmek için adeta seferber olmuş. “Tansiyonu düşürmek lazım…” diyenlere karşı müstehzi bir eda ile birileri “kutuplaşma”nın oya tahvil edildiğini, bu sayede seçimler kazanıldığını söylüyor. Büyük hata! Sandıktan zaferle çıkarsın çıkamazsın; o başka bir mesele. Seçimden istediğin sonucu almak için toplumda gerginliği artırmanın kalıcı izleri olur; o tahribatı zamanında görmek lazım ki “rüzgâr eken fırtına biçer” atasözüne muhatap olmayasın…

Maalesef Türkiye son birkaç yıldır patlamış lastiklerle, tutmayan frenlerle yol alıyor. Demokratik reformlar sümen altı edildi, Avrupa Birliği’ne üyelik çabası askıya alındı, yeni anayasa yapma sözü unutturuldu, hukuk devleti hedefinden cayıldı, birleştirici üslup terk edildi… Daha birkaç sene öncesine kadar dünyaya “Müslüman ve demokratik” yapısıyla örnek gösterilen bir ülke idik. O imaj gitti, yerine istihbarat fişleriyle sürgünlerin yaşandığı, hak-hukuk ve nizamın devre dışı kaldığı kaotik bir Ortadoğu ülkesi görüntüsü geldi.

Yakın zamana kadar ortaya çıkan anti-demokratik uygulamalar, bu ülkenin “Parti Devleti” olmaya doğru savrulduğunu gösteriyordu. Bu tehlike halen de devam etmektedir. Devleti adeta Parti yönetmektedir. Parti’den gelen direktifler, bilgiler, kararlar bürokratlar tarafından harfiyen icra edilmektedir. 1876’da ilk anayasasını yapmış, tâ Osmanlı döneminde bile iki kez parlamento inşa etmiş, Parti Devleti rejimini 1950’de alaşağı ederek çok partili sisteme geçmiş bir ülkenin 1930 model bir devlet yönetimine tekrar dönmesi asla söz konusu olamaz. Çoğulcu demokrasiye bu kadar alışmış büyük kitlelerin temel hak ve özgürlükleri yeniden devlete devretmesi mümkün mü? Kaldı ki dünya 30’ların, 40’ların o maceraperest ve katı rejimler dünyası değil artık…

Ortada başka bir tehlike daha var şu an: “Çadır Devleti” olma riski. Keyfîliğin hükümferma olduğu, hukukun askıya alındığı, adaletin zulüm aracına dönüştüğü bir sistemdir bu. Çadır Devleti, çadır tiyatrosuna benzer; acemi, aceleci, iğreti… Çadır Devleti’nde şeklen her şey yerli yerindedir; ama derinlikten ve estetikten mahrumdur ve her şey göstermeliktir. Parlamento orada bütün heybet ve azametiyle duruyor gibidir. Yargı, cübbeli bir kısım insanlar tarafından temsil ediliyor gibidir. Medya cafcaflı ekranları ve rengarenk gazete ve dergileriyle arz-ı endam ediyor gibidir. Ancak yönetimin ana karakterini keyfîlik tayin etmeye başlamıştır. Sistem aşiret ilişkileri üzerine bina edilmeye çalışılırsa her alana keyfîlik hâkim olmaz mı hiç? Mesela birilerinin gümbür gümbür yaptığı faaliyetleri başkaları yapamaz hale gelir. Kutlu Doğum programlarına salon kiralamak bile imkânsız hale gelirse sadece ‘Kutlu Doğum’un sahibi’ incitilmiş olmaz; aynı zamanda vatandaşlar arasında ayrımcılık suçu işlenmiş olur. Kermes düzenlemekten özel okul açmaya kadar birilerinin önü açılıyor başkalarının önüne yasaklar sıralanıyorsa devlete keyfîlik ve kibir hâkim olmuş demektir.

Türkiye, ne “Parti Devleti” olur ne “Çadır Devleti”. Ancak oralara doğru kısmî bir savrulma söz konusu. Bugün bu gerçeği görmeyen; ya da gördüğü halde susmayı tercih eden hem kendine hem ülkesine büyük zarar veriyor. Üstelik zulme rıza göstererek korkunç bir vebalin altına giriyor…

Germeyin artık

Büyük iletişim kazaları yaşandı art arda. Hâlâ da yaşanıyor. 301 madencimizin hayatını kaybettiği kazada kullanılan dil yaralayıcıydı, ayrıştırıcıydı. Efendiliği ve sükûneti ile tanınan bir bürokratın bir madenciyi tekmelemesinden Başbakan Erdoğan’ın kitleler arasına dalarak “Yuh çekersen tokadı yersin” demesine kadar ürkütücü tablolara şahit olduk. Bu ülke büyüktür; Soma’nın maddî yaralarını da sarar. Ancak ne tekme unutulur ne tokat. “Doğaldır”, “fıtratta vardır” gibi sözler kalplerde kılıç yarası gibi iz bırakır hafazanallah.

    Aslında Gezi olaylarından beri gizlenemez hale gelen bir süreç var: İktidar sahipleri halkın tamamını kucaklama yerine, kendinden görmediği her kitleye ayrı ayrı baskı yapıyor, hakaret ediyor. “Çapulcular” diye başlanan nobran laflar “Haşhaşî” gibi akla ziyan ve vicdan sızlatan ithamlar eşliğinde devam ettirildi. Geçen hafta Berkin Elvan’ın ölümüyle ilgili, “Ölmüştür gitmiştir, her ölenin arkasından tören mi yapılacak?” sözleri yeni bir çıkış değil. O çocuğun annesi partizan kitlelere yuhalatılmıştı. Keşke herkes (en başta da devletin emanetçileri) daha sağduyulu olsa!

    Hafta içinde üzücü bir vak’a yaşandı. Genç bir adamın cemevi bahçesinde bir merasimde iken kafasına kurşun isabet etti. Ve maalesef o genç arkasında dul ve yetim bırakarak hayata veda etti. Bu tür yaraların sarılması için seferber olunması gerekiyor. Mesela Diyanet İşleri Başkanı’nın devreye girmesini, acıya ortak olmasını beklerdim. Beyefendi’den çıt çıkmadı. Görmez Hoca’ya neler oldu anlayamıyorum; bulunduğu makam zulmü nefyetmeyi ve herkesi kucaklamayı gerektirmiyor mu? Ya diğer muhafazakâr kitleler? Acıya ortak olmayan, huzura da ortak olamaz. Ne var ki bu ülkenin insanları vefat edenleri bile sanki “bizden” ya da “öteki taraftan” diye ayrıştırıyor.

    Bazı kalemşorlar toplumdaki kutuplaşmanın siyaseten faydalı olduğunu ve bu gerginlikten oy devşirildiğini düşünüyor ve bunu çok matah bir şeymiş gibi ballandıra ballandıra anlatmakta beis görmüyor. Oysa kutuplaştırmak ateşle oynamak gibidir. Toplumda derin yaralar açar ve o yaralar onlarca sene tedavi edilemeyebilir. O yüzden vicdan taşıyan herkesin -en başta da siyasetçilerin- itidal çizgisine çekilmesi, toplumu kucaklaması, toplumsal barışa yardımcı olması gerekiyor…

Panorama >>>

Başbakan Erdoğan, ya bazı yazıları okumadan ve TV programlarını seyretmeden konuşuyor; ya da bile bile bazı sözleri yanlış yorumlayarak topluma hatalı bilgiler veriyor. Mesela Ali Ünal Bey’in hiç söylemediği cümleler üzerinden ağza alınmayacak laflar sarf etti Başbakan. Ne insafa sığar söyledikleri ne vicdana. Büyük vebal almaktır bu. Orada bulunan bir ehl-i insaf demiyor mu: Sayın Başbakan o cümle öyle değil böyledir ve o çıkarım yanlı ve yanlıştır.

Adam, Kızılay gibi çok önemli ve herkesi kucaklayan bir kuruluşun İstanbul Şube Başkanı. Aynı zamanda eski Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın kardeşi. Sokaklarda gösterilerin yapıldığı, cemevinin bahçesinde bir vatandaşımızın hayatını kaybettiği bir günde şöyle tweet atıyor: “Ya eşşek gibi yaşarsınız ya da def olup gidersiniz.” Oldu mu şimdi bu? Maalesef “Yeni Türkiye” dediğimiz şey bir “O” dönüşü yaptı ve başladığı yere geldi; yani “eski Türkiye”ye. Eskiden “Ya sev ya terk et” derlerdi; şimdikiler daha kaba çıktı. “Ya eşşek gibi yaşa…” diyor. Nobran ve mütecaviz devlet hükümranlığın farkı işte o çirkin laf kadar…

Başbakan Erdoğan, Koç Grubu’nun programına katıldı. İyi de etti. Bir ülkenin Başbakan’ı dünya görüşü ne olursa olsun ülke adına yapılan bütün gayretlerine destek vermeli. En azından köstek olmamalı. Ne yazık ki uzun bir süreden beri demokratik hukuk devleti çerçevesinden başka bir alana savrulan ülkemiz Koç Grubu’na da ağır ithamlarda bulunmuştu. O söylemlerin cezbesine kapılan “havuz” yazarları da ağza alınmayacak laflar etmişti. Şimdi ne oldu? Başbakan Koç Grubu’yla bir araya geldi, kameralar karşısına geçti. Doğru olan, son yaptığıdır; zaten ilk yapılanlar (ihale iptalinden Gezi organizatörlüğü suçlamasına kadar) hukukî değildi. O yüzden sürdürülemezdi…

Ekrem Dumanlı / Zaman

Reklamlar