Etiketler

, ,

Ekrem DumanlıSoma’da ortaya çıkan manzaraya bakın ve karar verin: Doğru olan tek bir unsur var mı?

Dünya standartlarını yakalayamamış bir maden işletmesi, gerekli tedbiri almayan işletmeci, kaza esnasında ne yapılacağını hesaplamayan şirket… Keşke mesele, çarçabuk zengin olmak için çırpınan kişilerin beceriksiz yönetiminden ibaret olsaydı! Ya devletin hataları? “Yaşam odası”nı mevzuata taşımayan kanun yapıcısının bu felakette payı yok mu? Gerekli denetimi etkin ve sürekli yapmaktan aciz irade hiç mi eleştirilmeyecek? Şili’de 69 gün sonra madencilerin canlı kurtarıldığına dair görüntüler hafızamızda capcanlı dururken 300’den fazla madencinin çaresizlik içindeki vefatı yürekleri dağlamaz mı?

Dünyada sorumlular önce ayrıştırılır, sonra hepsinden tek tek hesap sorulur. İşletme sahibinden başlayan en yakıcı sorular halka halka genişler ve siyasi sorumlu kimse ona kadar uzanır. İstifalar sayesinde toplu infialin önüne geçilir. Demokrasi, hesap sorma kültürüne dayandığı kadar, hesap verme ahlakına da yaslanır. Böyle bir evrensel kültür yokmuş gibi davranmak, kişilerin siyasi ikbalini kurtarabilir; ancak toplumsal travmalara sebep olur. Niçin? Vatandaş şöyle düşünür: Bu kadar feci bir felakette işyeri sahibi kendini sorumlu hissetmiyor, o kişiye ruhsat veren ve denetlemek zorunda olan siyasi otorite kendine toz kondurmuyor; demek ki ölen öldüğüyle kalıyor ve suç vefat edenlerin üzerine yıkılıyor. Asıl vahim olan budur!

Türkiye’deki akıl tutulması, vurdumduymazlık algısını bile aşındırmış, daha kibirli bir noktaya sıçramıştır. Karşımızda artık hesap veren siyaset değil, dayak atan bir devlet durmaktadır. Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel’in güvenlik güçleri tarafından etkisiz hale getirilmiş bir kişiyi tekmelemesi onlarca yıl hafızalardan çıkmayacak bir manzaradır. Sakin ve beyefendi tavırlarıyla tanınan Yerkel’in Türkiye’yi dünyaya rezil eden bu fotoğrafı nasıl verdiğine hâlâ inanamıyorum. Ya o tekmeyi meşrulaştıran ve alkışlayanlar! “Ayağına sağlık” derken daha büyük bir zulme imza atan o çapsızı bir kenara bırakalım; bir başka danışmanın “Asıl mağdur Yusuf’tur” gibi bir yaklaşım sergilemesine ne demeli? Hey gidi günler! Dünkü mağdurlar bugünkü mağrurlar. Hal böyle olunca insanlar “Artık bunlardan her zulüm beklenir!” demez mi?

Başbakan Erdoğan, doğru bir kararla Soma’ya gitti ve halkın acısını yerinde paylaştı. İsabetli bir tercihti. Ne var ki Belediye’deki toplantıda verilen mesajlar tam bir felaketti. Bir gün önceden iktidarın borazanı televizyonların işlediği o mantıksız kıyaslamalara girdi Başbakan. Tâ 1860’larda yaşanan maden kazalarından örnekler sıraladı. 1900’lerden misaller getiren televizyon kanalları kendi meczuplarına materyal sağlamıştı; ama bu ülkenin Başbakanı’nın sözleri arasında bu tür kıyaslamalar olamazdı. Onca danışman bu gerçeği görememiş olsa gerek ki Başbakan, tarihin derinliklerinden derlenmiş o misalleri (!) bir bilgi notuna bakarak sıralayıverdi. Yaralayıcıydı, onur kırıcıydı.

Maalesef daha da kötüsü yaşandı: Başbakan, bu tür kazaların normal olduğunu, “işin fıtratında” böyle kazaların var olduğunu izah etmeye çalıştı. Bunlar o gün söylenecek sözler değildi. İnsanlar yakınlarının akıbetini bekliyordu, acı çekiyordu, infial içindeydi. Daha vefat edenlerin sayısı bile net değildi…

Belediye’den çıkış, sadece siyaset tarihimizin değil, sosyal değişim süreçlerinin de unutamayacağı bir manzaraya sahne oldu. Başbakan protesto edildi. Olabilir. Dünyanın her yerinde oluyor böyle tepkiler. Ne var ki dünyanın hiçbir köşesinde Başbakan, vatandaşı tokatlamak için koruma ordusuyla kalabalığın içine dalmıyor. “Gel bir de benim yanımda yuh çek” derken oradaki kader arkadaşları (Bülent Arınç gibi) “Aman efendim, haklı olsak bile böyle bir diyaloğa ne gerek var?” diyemiyor. Oradaki bir kişiye, bazı görüntülere göre, “İsrail …” diye tehdit savururken yıllardır dava arkadaşlığı yapmış birisi “Ama Sayın Başbakan, karşımızdaki bir vatandaş” deyip tarihi hatayı ortadan kaldırmıyor? Hele öyle bir kare var ki; hiç kimse bu hazin duruma normal diyemez. Başbakan, korumalar eşliğinde girdiği markette vatandaşa tokat atıyor. O bırakınca koruma görevlileri adamı evire çevire dövüyor. Yahu Allah aşkına, böyle bir hadise Amerika’da, İngiltere’de, Almanya’da yaşanabilir mi? Diyelim ki yaşandı; o meşhur liderler öfke patlamasına maruz kaldı, vatandaşın üzerine yürüdü, onu tehdit etti ve dövmeye kalkıştı; o görevde oturabilir mi? Nereye savruldu bu ülke! Bunun böyle olacağı belliydi aslında: Başbakan herkese en ağır hakaretleri sıralıyor, hiçbir Allah’ın kulu dürüstçe “Bu doğru değil!” diyemiyor. Etrafındaki goygoy yarışından sıyrılıp hakperestçe iki çift kelam edecek adam kalmadı. AYM Başkanı’ndan Baro Başkanı’na, Almanya Cumhurbaşkanı’ndan muhalefet liderlerine kadar son iki haftada hakarete maruz kalanlara bir bakın. Göreceksiniz ki perşembenin gelişi çarşambadan belliydi.

Hüseyin Çelik gibi siyasi tecrübesi yüksek birisi bile hem müşavir tekmesini savunuyor hem Başbakan’ın Soma’da yaptıklarını. Partinin vicdanı sayılacak kişiler bile bu kadar eğilip bükülür ve gücün karşısında bu kadar temenna durursa daha büyük hatalar yaşanabilir. Yazık.

Devletleri iki kıymet hükmü ayakta tutar: Akıl ve vicdan. Birkaç senedir Türkiye irtifa kaybediyor. Nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman bir ülke olarak AB yolunda yürümesi, çoğulcu demokrasi ve evrensel hukuka doğru mesafe alması, Türkiye’yi örnek ülke haline getirmişti. Bu ülke, sevilen, takdir edilen, örnek gösterilen bir yerden hızla uzaklaştı ve Ortadoğu’nun muhaberat devletlerine özenmeye başladı. Kaba kuvvet hukukun yerini aldı, birleştirici üslup terk edildi, nefret söylemi revaç buldu. Bir akıl tutulması, hatta bir akıl oynatması yaşandığı aşikâr. Hiç olmazsa vicdanınızı kaybetmeyin; çünkü vicdanınızı da kaybederseniz zulüm kapılarını ardına kadar aralarsınız ve kendinize de ülkenize de zarar vermiş olursunuz…

Olmadı, yakışmadı…

Soma’daki feci kaza yaşanınca bazı hadiselerin üzeri örtülmüş oldu. Oysa bunlardan bir kısmı üzerine derinden derine düşünmek gerekiyor. Mesela Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Zaman muhabirine söylediği o keskin ve yakışıksız cümleler. Davutoğlu diyor ki, “Soru soran gazeteci rahatlıkla evine gidebiliyorsa basın özgürdür”.

    Gördüğüm manzara şu: Daha düne kadar devletin mağdur ettiği kişiler bugün devleti yönetiyor ve eski Türkiye’de nasıl bir refleks varsa hepsini, maalesef, tevarüs ediyor. Eski devlet de böyle imalı laflar sarf ederdi, bir ucundan ölümü gösterir, sizi te’dip ettiğini düşünürdü.

    Eski devletin ‘sahipler’ine o nobran tavır cuk oturuyordu; çünkü halktan da uzaktı, Hak’tan da. Ne acıdır ki bugünkü iktidarı elinde tutanlara bu tepeden bakış ve tehditkâr duruş yakışmıyor. Hele entelektüel birikimi olduğunu düşündüğünüz, akademik yönü de bulunan ve hepsinden önemlisi bir dönem mağduriyetler yaşamış bir kişiye şu anki tavır hiç mi hiç yakışmıyor.

    Başbakan Erdoğan’ın gözüne girmek için, “Ben de paralelle mücadele ederim.” mesajı vermek isteyenler; hatta bu suni söylemi ispatlamak için havada takla atanı anlarım da, yılların entelektüellerine böyle bir şeyi yakıştıramam.

    Sakın hiç kimse “Davutoğlu’na karşı bir tavır var…” falan demesin. Komplocu bir zırva bu. Ahmet Bey’in bizim yayın kadrosunda ne kadar sevildiğini sayıldığını gayet iyi biliyorum. Ben de hep hüsnüzanla baktım kendisine. Hâlâ da öyle bakmak istiyorum. Ama nedir bu tehditkâr beyanlar Allah aşkına! Zaten hâlâ “evlat katli”nden bahseden “devlet geleneği”ne dair açıklamasını tekzip etmiş değil. Bizim muhabir, efendilik etmiş cevap vermemiş ki demagoji olmasın; iyi de etmiş. Ne diyecekti? “Sayın Bakan’ım canımı bağışladığınız ve huzur içinde evime gitmemi temin buyurduğunuz için sizlere minnettarım” mı demeliydi? Allah aşkına! Sayın Bakan (ve diğer AK Partililer), lütfen özünüze dönün ve retorik kalıpların dışına çıkarak vicdanınızı yoklayın ve tekrar o kadim ahdinizi yenileyin ve deyin ki “Devlet, insan içindir.” Müsaadenizle ben de şunu ekleyeyim: İnsanların yaşaması devlet lütfu değildir…

Medya Derneği’nden çekiliyoruz

Büyük umutlarla kurmuştuk Medya Derneği’ni. Mesleğe katkımız olacak, gazetecilik daha profesyonelce yapılacak, mesleki sorumluluk şuuru derinleştirilecek ve temel hak ve özgürlüklere dayalı medya ahlakı daha güzel temsil edilecekti. Olmadı. Bazı çırpınışlarımız, meslek içi eğitim programlarının dışına taşamadı. Yine de ısrar ettik, gayret sarf ettik. Her şeye rağmen dernek Başkanımız Salih Memecan ve Genel Sekreterimiz Deniz Ergürel harika iş çıkardı; gazeteciliğin gelişmesi için çaba sarf etti. Ancak tâ baştan beri bazı arkadaşlarımızın gözü gazeteciliğin geliştirilmesinde olmadı. Onlar mevzua daha çok siyasi bir etkinlik gibi bakıyordu.

    Son aylarda yaşanan üzücü hadiseler manzarayı daha da netleştirdi. Yalan yazmaktan zerre kadar çekinmeyen, iftira kampanyaları düzenlemekten şehevi bir zevk alan, insanların hak ve hukukuna riayet etmediği gibi kitleleri nefret söylemiyle topyekûn karalayan bazı gruplar gördük. Vicdanları sızlatan ve gazetecilikle uzaktan yakından ilgisi olmayan kişilerle aynı çatı altında olmamız mümkün değildi. Sonuçta kurulma aşamasından beri maddi manevi pek çok emek sarf ettiğimiz Medya Derneği’nden ayrılma kararı aldık. Allah doğruların yardımcısıdır; bizi burada da ötede de mahcup etmesin…

Ekrem Dumanlı / Zaman

Reklamlar