Etiketler

, , , ,

Nazlı IlıcakTürkiye’nin en büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalının ortaya çıktığı 17 Aralık’tan bu yana ‘dönüştürülmüş AKP’li gazeteciler’in yolsuzlukları savunma adına verdikleri çaba ile ile ilgili birçok analiz yazdık, yazmaya da devam edeceğiz. Ancak herkes, Elif Çakır’ın da Taraf’tayken işaret ettiği gibi dünyaya ilişkin büyük hırslarına ve tutkularına yenik düşüp dönüşmüyor. Öyle gazeteciler var ki, bundan 20 yıl önce benzer konularda ne söylüyorsa şimdi de aynısını söylüyor. Bunlardan biri de Bugün Gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak. 

Cemaat’e yönelik iftiraları, ‘yolsuzluğu örtme’ çabası olarak değerlendiren Ilıcak, bu duruşu 28 Şubat sürecinde de sergileyen yürekli isimlerden. 17 Ocak 2001’de Yenişafak’ta yazdığı yazıda, Gülen’le ilgili bugüne benzer itham ve kara propagandaya sert tepki gösteriyor.  Ilıcak, “Gülen’i sürekli Türk Cumhuriyetlerine ihbar ettiklerine göre, acaba bu kişiler KGB ajanı mı? Yoksa İran’ın Savama’sına mı hizmet ediyorlar?” diyor.

28 ŞUBAT’TA AYNI KARA PROPAGANDA YAPILDI

Milyar dolarlık yolsuzluk operasyonu, medya ve siyasetteki ‘karakter analizleri’ninrevize edilmesine neden oldu. Bu kapsamda PM olarak medya ve siyasetteki manevra, omurgasız duruşlar ve başkalaşımlara ilişkin analizler yayınlıyoruz. Ancak bu süreçte‘dik duruşun tarihini yazanlar’ da vardı. Bu isimlerin belki de en başında Gazeteci Nazlı Ilıcak geliyor. 17 Aralık operasyonundan beri, bütün medya baskısına rağmen, yolsuzluğun üzerine gidilmesi gerektiğini ifade eden Ilıcak, ‘Paralel Yapı’ söylemine ise asla itibar etmedi.  Nazlı Ilıcak, durduğu yeri konjonktüre göre değiştiren gazetecilerden değil. Bunun belki de en somut örneği, 17 Ocak 2001’de Yenişafak’taki yazısı. 17 Aralık’taki yolsuzluk operasyonlarından sonra Cemaat’e yönelik kara propaganda, her dönem olduğu gibi 2000’li yılların başında da yapılıyordu.

GAZETE MANŞETLERİ MENFAAT DAĞITILARAK SATIN ALINDI

Nazlı Ilıcak, ‘Yolsuzluklar ve Gülen’ başlıklı yazısında, 28 Şubat darbesinin öncesi ve sonrasını analiz ediyor. “İrtica” deyip, “Cemaat” deyip vatandaşın cebindeki ekmek parasını hortumlayanların maskesini düşürüyor. Demokrasi manifestosu niteliğindeki yazısında, darbecilerinin serencamını anlatan Ilıcak, 28 Şubat’çıların yolsuzluklarının araştırılmasını istiyor. “Yolsuzlukların üzerine gidilmek isteniyorsa, 28 Şubatçılar da yargılanmalıdır” diyen Ilıcak, gazete manşetlerinin, menfaat dağıtılarak satın alındığını vurguluyor. Darbecilerin millet iradesinin onuruyla nasıl oynadığını, isim isim ortaya koyuyor.

GÜLEN’İN CIA’YA HİZMET ETTİĞİ YALANINI ORTAYA ATTILAR

Nazlı Ilıcak, yazısının devamında 28 Şubat’ın en büyük mağdurlarından Fethullah Gülen’e ayrı bir başlık açıyor. 28 Şubat darbecilerinin Gülen’in yakasına yapışıp, kendisini çete kurmaktan dolayı yargıladıklarını hatırlatan Ilıcak, 17 Aralık’tan sonra da başvurulan iftiraya dikkat çekiyor: “Son zamanlarda CIA’ya hizmet ettiği yalanını ortaya attılar. Necip Hablemitoğlu’nun hiçbir ciddi dayanağı olmayan bu görüşleri, Gülen’in suç kanıtı olarak Savcı Nuh Mete Yüksel tarafından mahkemeye sunuldu.”

Ilıcak devamında ise darbecileri abandone edecek şu soruyu soruyor: “Gülen MİT ajanı mı, Türkiye’ye şeriat düzeni getirmeye çalışan bir İslâmcı mı, yoksa CIA ajanı mı? Bir karar verin…” 

GÜLEN, EĞİTİM HİZMETLERİYLE GÖZ DOLDURUYOR

Fethullah Gülen’in başta Orta Asya ve Kafkasya olmak üzere eğitim sahasında yaptığı hizmetlerle göz dolduran bir isim olduğunu vurgulayan Ilıcak, Devletin Kazakistan’ın Türkistan bölgesinde kurduğu Hoca Ahmet Yesevî Üniversitesi’yle ilgili dikkat çekici bir kıyaslamada bulundu.

İfadeleri şöyle: “Devlet Yesevi Üniversitesi’ne 3 yılda kaç milyon dolar sarf etti?Gülen ve seferber ettiği gönüllüler, 5 adet üniversiteyi (Azerbaycan, Kırgısiztan, Türkmenistan, Gürcistan, Kazakistan’da) hangi kalitede, kaç paraya kurdular? Bu mukayese, Fethullah Gülen’e yönelik suçlamaların arkasındaki çıkar hesaplarını ortaya koymaya yetiyor.”

GÜLEN’LE İLGİLİ İDDİA SAHİPLERİ, İRAN AJANI MI?

Fethullah Gülen’i hedef alarak ortaya atılan iddiaların, Türkiye’nin bölgedeki menfaatlerine de zarar verdiğini ifade eden Nazlı Ilıcak, belki bugüne de ışık tutacak çok zor sorular sorarak yazısını sonlandırıyor: “Bu gibi iddiaların sahipleri sakın yabancı ülkelerin gizli örgütleri adına hareket ediyor olmasın! Gülen’i sürekli Türk Cumhuriyetlerine ihbar ettiklerine göre, acaba bu kişiler KGB ajanı mı? Yoksa İran’ın Savama’sına mı hizmet ediyorlar?”

Nazlı Ilıcak, askeri vesayetin kendisini yoğun bir şekilde hissettirdiği bir dönemde bu yazıyı kaleme alıyor. ‘Her devrin gazetecisi’ olmadığını defalarca kanıtlayan Ilıcak,Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın ödül töreninde yaptığı konuşmada ne dediyse bugünde aynı duruşu sergiliyor. O gün 28 Şubatçıların karalama kampanyasına karşı mücadele veren Ilıcak bugün ise yolsuzlukların ortaya çıkmasının ardından Başbakan Tayyip Erdoğan ve AKP’lilerin yaptığı acımasız saldırılara cevap veriyor.

Dünyevi hırslar ve AKP Medyası’nda bol sıfırlı maaşla köşe kapma telaşı sözde gazetecileri dönüştürebiliyor.

Ancak Nazlı Ilıcak gibi, dik duruşu nedeniyle bedel ödeyen, kalemini patronajın hizmetine sunmadığı için Sabah’taki köşe yazarlığına son verilen dik duruş timsali gazeteciler de var.

Onlar sarsılmayan çizgileriyle, omurgasız duruşu şiar edinmiş meslektaşlarına onurlu gazetecilik dersi veriyor. 

****

28 Şubatçıların ipliği iyice pazara çıktı. Zaten, dönemin emekli paşaları, irtica paranoyası altında yatan çıkar ilişkilerini gözler önüne sermişti. 28 Şubat’ın uzantıları bu defa da Gülen’in yakasına yapıştılar. Onu çete kurmaktan dolayı yargılıyorlar. Son zamanlarda CIA’ya hizmet ettiği yalanını ortaya attılar.

Postmodern darbe tartışmalarının yapıldığı bir ortamda, bu sözün mucidi Cengiz Çandar, Yeni Şafak ailesine katıldı. 28 Şubat’tan “yüzakıyla çıkanlar” Yeni Şafak’ta buluşuyor.

Çandar, 28 Şubat’ın sembolü haline gelen, 10’uncu yıl marşına nazire olarak, “Çıktık açık alınla” sloganını kullanmış, fotoğrafının yanında.

Yüzü moraranlar

Oysa, o günlere dair hatıralar yayınlandıkça, veyahut gerçekler su yüzüne çıktıkça, yüzü moraranlar var.

Doğrusu emekli tümgeneral Erol Özkasnak’ın cümleleri yenilir yutulur gibi değil:

“O dönemde Genelkurmay karargâhıyla çalışabilmek için, askeri kaynaklı haber kırıntılarını bile manşet yaparak, komutanlara yaranmaya çalışan, karargâh bir şey söylemeden haber kaynaklarını ihbar eden kalemler, bugün benim kaynak soruşturması yaptığımı iddia eden kalemlerdir.”

Özkasnak, o dönemde, Sedat Ergin’in “Beyazlı mı, mavili mi” sorusuna “morlu” diye cevap verme “cüretini(!)” gösteremeyeceğini de sözlerine ekliyor: “Genelkurmay İkinci Başkanı, beyanatı kimin verdiğini bir gazeteci aracılığıyla araştırmaz. ‘Mavilisi mi, beyazlısı mı’ gibi kavramlarla bulmaya hiç çalışmaz. O dönemde onlar da, ‘morlusu’ cevabını vermeye cüret edemezlerdi.”

Cesaretten öte cüret kelimesinin kullanılması, baskıcı, vesayetçi, ast-üst ilişkilerine yaslanan bir anlayışı ortaya koymuyor mu?

İplik pazara çıktı

28 Şubatçıların ipliği iyice pazara çıktı.

Zaten, dönemin emekli paşaları, irtica paranoyası altında yatan çıkar ilişkilerini gözler önüne sermişti.

Teoman Koman’ın Jandarma Genel Komutanlığı’ndan ayrılır ayrılmaz hizmetine koştuğu Cavit Çağlar, şimdi kırmızı bültenle aranıyor. Yönetim Kurulu üyeliğini yaptığı İnterbank’a devlet el koydu; bir buçuk milyar dolarlık bir zarar söz konusu. Malki cinayetinin Bursa’da Jandarma bölgesinde işlendiği ve olayın kapatıldığı da, kamuoyuna yansıyan bilgiler arasında.

Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı rahmetli Güven Erkaya, bir kadeh rakı için Başbakanlıkta kıyameti koparmıştı; Batı Çalışma Grubu’nun mucidiydi. Şu anda hapiste yatan Korkmaz Yiğit’in danışmanı oldu. Acaba Yiğit ona danışarak mı bankasının içini boşalttı?

Batan Etibank’ın Yönetim Kurulu’nda da Oramiral Vural Beyazıt vardı. Hatta, el koyulacağını duyunca 34 UIY 66 plakalı BMW marka jeeple bankaya alelacele giden komutanın o olduğu iddia edilmişti. (29 Ekim 2000 – Yeni Şafak)

Çevik Bir’in hesabı siyasi idi. Genelkurmay İkinci Başkanlığı sırasında İsrail ile yakınlaşmayı sağlamıştı. Emekli olur olmaz, Yahudi lobisinden “üstün hizmet nişanı” alarak Cumhurbaşkanlığına soyundu. Ama üniformasını sırtından çıkarınca, 28 Şubat’ta işbirliği yaptığı gazeteciler ona destek vermedi.

Aslında Mesut Yılmaz’ın sözleri doğru: “En büyük yolsuzluklar askeri rejimlerde gerçekleşir.”

Keşke, Anap Grup Başkanvekili Beyhan Aslan “Saddam’ı kastetmişti” diyerek, tevil yoluna gitmeseydi.

Erol Özkasnak “Bize morlu mu?” diye sormaya cüret edemezlerdi demiyor mu?

Askeri yönetim sırasında, yolsuzluk tesbit edilse dahi, kim onlara, “gözünün üzerinde kaşın var mı?” diye sorabilir.

Andıç kurbanları

Andıç, basının nasıl sakat haberlerle yönlendirildiğini delilleriyle ortaya koydu.

Özkasnak itiraflarıyla, andıçı teyit ediyor. Peki koca koca gazeteciler, bu psikolojik harekâtın nasıl kurbanı oldular? Hiç düşünmeden tartışmadan her söyleneni yazmayı, “brifing gazeteciliğini” içlerine sindirdiler.

Müslüm Gündüzler, Fadime Şahinler, her biri bir senaryoydu.

İmam Hatiplerde, “Ben Muhammet ümmetindenim” diye başlayan, Atatürk’e “deccal” denilen bir yemin ettiriliyordu. Bu iftira 1960’lı yıllarda İlhami Soysal tarafından ortaya atılmış ve yalan olduğu anlaşılmıştı. Isıtılıp, gene gündeme 1997 versiyonu olarak taşındı.

İmam Hatiplerde yetişenlerin 2005 yılında seçmenin % 66’sına ulaşacağı ve Refah’a tek başına iktidarı kazandıracağı iddiası gülünçtü. Çünkü normal liselerde okuyanların sayısı, İmam Hatiplerdekilerin en az 20 katıydı.

“İslâmcı sermayeyi” Faik Bulut’un kitabından aynen alıp, istihbarat çalışması diye basına yutturdular.

Brifing gazetecileri “Refah’ın 2005 planına” da, sahte yemine de inandılar. Veyahut inanmış göründüler. Brifinglerde soru sormadan, kendilerine sunulan bilgileri doğru kabul ettiler. Veyahut etmek zorunda kaldılar.

Tansu Çiller’in CIA üyesi olarak karalanması da, Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand’ın PKK yardakçısı gibi gösterilmeleri de, Susurluk için başlatılan yürüyüşlerin Refahyol’a karşı bir eylem planına dönüştürülmesi de, hep psikolojik harekâtın birer parçasıydı.

Darbe

28 Şubat, Özkasnak’ın itirafı ile ortaya konulduğu gibi bir postmodern darbe olduğuna göre, bir kısım basın da darbe şakşakçısı, darbe destekçisi durumuna düştü.

12 Eylül’ün mimarları, 1982 Anayasası’nın koruması altında. Ya 28 Şubat?

Cumhuriyet savcılarının, Özkasnak’ın yakasına yapışmamaları için hiçbir sebeb yok. Aralarından bir Sacit Kayasu çıkar mı acaba?

Yolsuzlukların üzerine gidilmek isteniyorsa, 28 Şubatçılar da yargılanmalıdır.

Çünkü, gazete manşetleri, menfaat dağıtılarak satın alınmıştır; Refahyol’u yıkmak için milletvekili pazarları kurulmuştur.

Etibank, Sabah gazetesine verilen sus payıdır. Bu banka aynı zamanda, Refahyol’un yıkılmasının baş aktörlerinden olan Cavit Çağlar’ın da mükâfatıdır. İnterbank’ın durumu kritikken, Etibank Çağlar’a sanki “promosyon” olarak takdim edilmiştir.

Dikensiz gül bahçesi

Anasol-D, 28 Şubat’ın taşeronuydu, bu dönemde bir çok şaibeli ihaleye imza atıldı.

Bülent Ecevit ise, hükûmetinin istikrarı adına, başta Türkbank olmak üzere, sayısız yolsuzluğun üzerini örttü.

28 Şubat’ta oluşan menfaat birlikteliği, muhalefeti de tamamen dışlayıp etkisiz hale getirerek, çıkar ilişkilerinin serbestçe gelişebileceği dikensiz gül bahçesini yarattı. Bu gül bahçesinin başında Demirel’i muhafaza etme çabaları, 28 Şubat’ta kurulan hassas dengeleri koruma içgüdüsünü yansıtıyordu.

Darbeciler yargılanmadan, Türkiye korkulardan ve gerginlikten kurtulamaz.

Baksanıza, Özkasnak halâ yapılanın doğru olduğunu iddia edebiliyor.

Oysa, askerlerin maaşını öğretmen maaşı ile mukayese ettiği için, Mehmet Altan’ın makatına süngü sokmaktan söz eden kendisiydi. (Şahitleri var)

Beni işten atması için, Mehmet Emin Karamehmet’e telkinde bulunan da oydu.

Güven Erkaya’nın Batı Çalışma Grubu faaliyeti olarak, insanların fişlenmesine dair verdiği talimatı meydana çıkaran Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu’nu ölümle tehdit eden, İçişleri Bakanı Meral Akşener’i kazığın üzerine oturtacağını söyleyen ise Çevik Bir’di.

Gülen’e saldırı

28 Şubat’ın uzantıları bu defa da Fethullah Gülen’in yakasına yapıştılar. Onu çete kurmaktan dolayı yargılıyorlar. Son zamanlarda CIA’ya hizmet ettiği yalanını ortaya attılar. Necip Hablemitoğlu’nun hiçbir ciddi dayanağı olmayan bu görüşleri, Gülen’in suç kanıtı olarak Savcı Nuh Mete Yüksel tarafından mahkemeye sunuldu.

Gülen MİT ajanı mı, Türkiye’ye şeriat düzeni getirmeye çalışan bir İslâmcı mı, yoksa CIA ajanı mı? Bir karar verin…

Bana göre Gülen, başta Orta Asya ve Kafkasya olmak üzere eğitim sahasında yaptığı hizmetlerle göz dolduran bir isim.

Devlet Kazakistan’ın Türkistan bölgesinde kurduğu Hoca Ahmet Yesevî Üniversitesi’ne 3 yılda kaç milyon dolar sarfetti? Gülen ve seferber ettiği gönüllüler, 5 adet üniversiteyi (Azerbaycan, Kırgısiztan, Türkmenistan, Gürcistan, Kazakistan’da) hangi kalitede, kaç paraya kurdular?

Bu mukayese, Fethullah Gülen’e yönelik suçlamaların arkasındaki çıkar hesaplarını ortaya koymaya yetiyor. Türkiye’nin bölgedeki menfaatlerine de zarar veren bu gibi iddiaların sahipleri, sakın yabancı ülkelerin gizli örgütleri adına hareket ediyor olmasın! Gülen’i sürekli Türk Cumhuriyetlerine ihbar ettiklerine göre, acaba bu kişiler KGB ajanı mı? Yoksa İran’ın Savama’sına mı hizmet ediyorlar?

Nazlı Ilıcak / Yenişafak 17.01.2001

Reklamlar