Etiketler

,

Ceket HEGökte ve yerde ne varsa hepsinin ilmî bir programa göre Yaratan’ın meşîetine bağlı cereyan ettiğini sezip anlayanlar, her şeyi daha farklı görür ve daha farklı değerlendirirler.

Onların ufkunda guruplar tulû televvünlü, felâketler saadet renkli, elemler muvaffakiyet edalı, elde olmayan mazlumiyet ve mağduriyetler de müstakbel mutlulukların vesilesidir.

Onlar, hâdiselerin o ekşi çehrelerinden daha çok, gülen yüzüne bakar ve olayların acı yanları yanında tatlı taraflarını da görmeye çalışırlar. Dolayısıyla da, onların o aydınlık dimağlarında, yerinde toprak altın kesilir; zehir, şeker-şerbet olur; tipi-boran, rahmet rengine bürünür; elemler, emellerin koridorları hâline gelir ve ızdıraplar da birer doğum sancısına dönüşür. Hattâ umumî ölümler ve geniş alanlı musibetler onların nazarında birer yeni bahar mesajı gibidirler.

Onlar, ağaçlar üzerindeki kurumuş dalların budanmasına, taze filizlere yol açma nazarıyla bakarlar.. ve saygıyla karşılarlar kaderden gelen kesip biçmeleri. Dahası, olup bitenleri, ettiklerine ceza, kadere rıza, günahlarına kefaret ve yeni bir kısım Hak inayetlerine çağrı mevsimi, teveccüh vesilesi sayar ve her zaman Allah karşısında iki büklüm olurlar; olur, belâ ve musibetlerle yüz yüze geldiklerinde hep dimdik durmasını bilirler.

Zaten onlar bu dünyaya, herhangi bir rüzgârla sürüklenip gelmediklerinin şuurundadırlar ve en şiddetli fırtınalarla savrulup gitmeyecek kadar da konumlarının hakkını verme adına sabit-kademdirler. Öyle bir duruşları vardır ki, ne harp ü darp ne de kıyamete denk hâdiseler onları –Allah’ın sıyanetiyle– asla yerlerinden kımıldatamaz.

Şerler, böylelerinin atmosferinde hayır rengini alır; ızdırap ve acılar da onların saflaşıp özlerine ermelerini netice verir.

Havaların kararması, ortamın yaşanmaz hâle gelmesi, onların gerilimlerini artırarak daha bir teyakkuza sevk eder.

Zalimlerin zulmü, müstebitlerin ardı arkası kesilmeyen dayatmaları, aleyhlerinde komploları komploların takip etmesi ve bir ölçüde sebeplerin sukutuyla, çarelerin bütün bütün bitmesi onları daha bir yürekten Çaresizler Çaresi’ne yönlendirir ve kendi kendilerine: “Nâçâr kaldığın yerde / Nâgâh açar ol perde / Derman olur her derde” (İ. Hakkı) der; her şeyi daha iyi okur, daha iyi değerlendirir ve kaybetmeler kuşağında iç içe kazançlar yaşarlar.

Yıllar var bizler, hep bu anlayışa sadık kalmaya çalıştık:

Fitne ve fesada karşı koymak şiarımız oldu.

Milletin selâmeti adına, tecavüzlere, tasallutlara ses çıkarmadan, fenalıkları sürekli iyiliklerle savmaya uğraştık.

Bize zulmedenlere, akla-hayale gelmedik komplolar kuranlara tek bir sözle olsun mukabelede bulunmadık.

İftira ve tezvire kilitlenmiş olanlara dahi bir kerecik olsun “Allah onları kahretsin.” demedik.

Dünya peşinde koşmayı, sâfiyane Allah yolunda bulunma ile telif edemediğimizden, O’nun rızasına bağlılık içinde îlâ-yı hak mecburi seçeneğimiz oldu.

Yürüdüğümüz yolda hep başkaları için yürüdük ve her zaman onları yaşatma mülâhazaları, yaşama arzularımızın önünde bulundu.

İnanmış ve sevgiyle atan sinelere, refakatin dışında dünyevî zevk ve lezzet adına bir şey duyup tatmadık.

Dünyaya ait büyük-küçük herhangi bir talebimiz olmadığı gibi, dünyevî sayılan yanları itibarıyla –siyaset dâhil– her şeye karşı bilerek mesafeli durmaya fevkalâde gayret gösterdik.

Sırf Allah hoşnutluğunu bulandırır ve Rabbimizle kulluk münasebetlerimizi zedeler mülâhazasıyla makam, mansıp düşüncelerini kalbî ve ruhî hayatımız adına birer kirlenme sayarak, bu tür arzu ve beklentilerden hep uzak durduk.

Evet biz, tâ baştan itibaren hep böyle davrandık. Ama insanları kendilerine medyun edip, bu medyuniyeti de bir koz gibi kullanmak isteyen bazı çevreler, ayrıca her güzel şeyi kendilerine mal etme peşinde koşup duran ve müspet hiçbir hizmetleri olmadığı hâlde, her olumlu işin önünde görünmek isteyen hasta bir kısım mütegallip zorbalar, aslında meziyet sayılan bazı millî faaliyetlere ve onların temsilcilerine karşı –ma’şerî vicdan “evet” dese de– iftira, isnat ve her türlü tezvire başvurmadan geri kalmadılar.

Bu tür hareket etmekle onurumuzu kırmak, ma’şerî vicdan nezdinde bizi ademe mahkûm etmek istediler. Böyle davrananların sayısı belki azdı; ama, yapılanların keyfiyet ve temâdîsi oldukça ürperticiydi.

Bunların hemen hepsi de onur kırıcı şeylerdi ve iffetli yaşamış insanları fevkalâde rencide edecek mahiyetteydi.

Ne var ki, kendini milletine adamış bir mü’min için bunlar mutlaka ve mutlaka katlanılması gerekli olan şeylerdendi. Bu itibarla da bana göre, gönül erleri, geçmişte olduğu gibi gelecekte de olması muhtemel bu kabîl densizlikleri gülerek karşılamalı; “Hoştur bana Sen’den gelen / Ya hil’at ü yahut kefen / Ya taze gül yahut diken / Lütfun da hoş, kahrın da hoş.” demeli ve her zaman dimdik durmalıdırlar.


Bizim için önemli olan, milletimiz ve onun onurudur.

Eğer millet derbeder, kitleler fakr u zaruret içinde inliyor, toplum tefrikaya yenik, yığınlar birbirini yiyor ve haramiliğe prim verilip şekavet de alkışlanıyorsa, işte o zaman bize oturup ağlamak düşer..

Evet, kendini milletine adamış hasbî bir ruh, şahsı veya yakınlarının maruz kaldığı tecavüzler, tahkirler karşısında değil; dinine, diyanetine, mukaddes değerlerine dokunulduğu zaman hafakanlara girer; bir itfaiyeci edasıyla “çare” der, sağa-sola koşar ve gözü başka bir şey görmeyen sevdalılar gibi gerekirse her şeyini feda eder; feda eder de, kat’iyen millî ve dinî değerlerine toz kondurmaz.

Yürüdüğü yol mazlumların, mağdurların yolu olmuş; ömür boyu hep çile çekmiş ve dünya zevki namına hiçbir şey tatmamış; sürgün yaşamış, zindanlarda çürümeye terk edilmiş; değişik baskılarla sürekli preslenmiş; her zaman bir haydut ve şaki muamelesi görmüş… Önemsemez bunların hiçbirini. Önemsemek bir yana, böyle şeyleri düşünmeyi bile düşünce adına israf kabul eder ve oturur kalkar milletin problemlerine çözüm bulmaya çalışır.

Zulme maruz kalır, haksızlığa uğrar; ama o, ne zalimi görür ne de gadredenler üzerinde durur. Hâlini, her şeyi bilen “Allâmü’l-Guyûb”a havale eder ve yürür Hak rızası hedefli yoluna.

Yürüdüğü yolda musibetlerin biri gider, diğeri gelir ve belâlar da sağanak sağanaktır tepesinde. Ne var ki o, bütün bunları, Hak’la münasebetleri açısından kendi kusur ve eksikliklerine verir. Maruz kaldığı bu şeylerin, günahlarına kefaret olacağını düşünür; kısmen de olsa hatalarından arındığı/arınacağı ümidiyle acı çekerken dahi sevinir. Dahası; olup biten bu şeylerin bir kısım sürpriz sonuçları olabileceği mülâhazasıyla da, içinde bulunduğu o ıstırap karelerini ve bunların bütününden hâsıl olan gâile ve bâdireler silsilesini Cennet yolunun yokuşları gibi algılar. Başkalarının âh u vâh ettiği en canhıraş durumlarda bile, sürekli şükranla gürler ve “Bırak bîçâre feryadı belâdan, kıl tevekkül; zîrâ feryat, belâ-ender, hata-ender belâdır bil / Belâ vereni buldunsa eğer, safâ-ender, vefa-ender, atâ-ender belâdır bil / ...Cihan dolusu belâ başında varken ne bağırırsın küçük bir belâdan, gel tevekkül kıl / Tevekkül ile belâ yüzüne gül, tâ o da gülsün; o güldükçe küçülür, eder tebeddül.”1 der, kendini sorgular.

Zulümden zulme koşanlar, hayatlarını kin, nefret, iğbirar ve intikam hisleriyle karartanlar kararta dursunlar; o, kendi gibi hareket eder; gayzları mülâyemetle savmaya çalışır; en insafsızca tecavüzleri gülücüklerle tesirsiz hâle getirir; yılmadan, usanmadan hep insanca tavırlar sergiler; her şeye rağmen başına gelenleri de, istihkakına binaen rahmetin yol verdiği kaderin adaletine bağlayarak rıza ile karşılar; karşılar ve hemen toparlanır, kendine gelir, yanlışlarını görmeye çalışır ve bir kere daha yaşama düzenini hüsn ü âkıbete göre plânlayarak yürür Hak hoşnutluğuna.

Başa gelenlerin gerçek sebeplerini keşfedemeyenlere gelince; onlar, yer yer çevrelerinde suçlu arar, zaman zaman kadere taşlar atar; varsa Hak’la bir parçacık münasebetleri onu da zedeler ve yanlışla oturur, yanlışla kalkarlar.. Derken, yeni yeni hatalarla daha değişik zulümlere de davetiyeler çıkarırlar.

Fertler için söz konusu olan bütün bu hususlar, aynıyla toplumlar için de vâki ve vârittir:

Bugün yeryüzünde zulümleri zulümler takip ediyor; güçlüler güçsüzleri eziyor; kuvveti elinde bulunduranlar, kimsenin gözünün yaşına bakmadan önüne gelen herkese saldırıyor. Bu kabîl saldırı ve tecavüzler esnasında bir sürü masum gadre uğruyor; bir sürü insan ölüyor veya esarete dûçâr oluyor ve bütün bu hâdiseler, dış yüzleri itibarıyla yürekleri kanatacak mahiyette cereyan ediyor.

Ne var ki, kader açısından bakınca mesele hiç de öyle değil. Biz, bazen şöyle-böyle üzülebiliriz, ama her şeyde kaderin adaletinin olduğu da bir gerçek: Bir kere her şeyden evvel, dünkü zalimler bugün zulümlerinin cezasını çekiyor, mazlumlar ve onların yakınları da ebedî saadet inancıyla serinliyor ve teselli oluyorlar.

Evet, bugüne kadar o zalimler, önlerine gelen herkesi eziyor, kendileri gibi düşünmeyenlere kan kusturuyor ve ettiklerinin bir gün gayretullaha dokunacağını hiç mi hiç düşünmüyorlardı. Ezilip horlananlar sa, hiçbir şey yapamama hafakanlarını, sadece onları Allah’a havale etmekle yatıştırmaya çalışıyorlardı.

Yıllar hep böyle Muharrem gibi geçti; gözyaşları da Revan Nehri gibi çağlayıp durdu.. Derken, yapılanlar ilâhî izzete dokundu ve Allah zulmedeni de, zulmü alkışlayıp zalimi seveni de, haksızlıklar karşısında sessiz kalanı da toptan tedip etti/ediyor ve edecektir de.

Atalarımız “Zulüm ile âbâd olanın âhiri berbat olur.” demişlerdir ki, tarih bunun yüzlerce misaliyle mâlemâldir. Dahası, iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün vay hâline o zalimlerin..!

Biz, şimdi her şeyi Sahibine havale ederek bir kere daha:

“Zalimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı var,
Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.” deyip geçelim.

Allah dünkü zalimleri bugün cezalandırdığı gibi, günümüzün gaddarlarını da çok yakın bir gelecekte mutlaka tecziye edecektir.

Bugün, şahlar ve şehinşahlar gibi yaşayanlar, günü gelince sürekli ıstırapla kıvranacak ve sefalet içinde yutkunup duracaklardır.

Bu dünya, var olduğu günden beri her zaman yarısı ışık, yarısı da karanlık olagelmiştir. Bugün karanlık yaşayanlar, yakın bir gelecekte –eğer iradelerine emanet edilen dinamikleri iyi kullanırlarsa– aydınlıklara yürüyecek, içinde bulundukları zamanı günahlarıyla kirletenler de karanlıklara yuvarlanacaklardır.

Şimdilerde bize, geceleri hep seher kuşları gibi inleyip durmak ve âh u enînlerle gök kapılarını zorlamak düşüyor.

Kim bilir belki de, toplarla, tüfeklerle çözülemeyen problemler, hiç umulmadık şekilde bir gün gözyaşlarıyla ve Hakk’a yakarışlarla çözülecektir.

Aksine; eğer bir an evvel kendimize dönüp, kendi değerlerimizi, kendi dinamiklerimizi harekete geçirmezsek, daha uzun süre mahrumiyetler içinde kıvranıp durmamız kaçınılmaz olacaktır.

Evet, bugün kendini rahata salanlar, şimdilerin miskinleri, yarınların da zelilleri olmaya mahkûmdurlar.

Ömürlerini hissiz ve hareketsiz geçirenler, çevrelerinde ölüm sûrları ötmeye başlayınca çaresizlikle hep şaşkınlık yaşayacaklardır. Yaşayacaklardır ama, yaz ve bahardaki fırsatları fevt edenler, kışta âh u vâh etmiş ve nedamet duymuşlar neye yarar ki..! İnsan, bugününü, gelecekte “keşke keşke” demeyecek şekilde değerlendirmeli ve yarınlarını karartmamaya çalışmalıdır. 

Sızıntı /  Önsöz yazısından.

Reklamlar