Etiketler

, ,

Ahmet MemişGazeteciliğimin ilk yıllarıydı. İstanbul Belediye Başkanlığına aday olduğunu o günlerde açıklamıştı. O nereye giderse peşinden koşturup duruyordum elimdeki fotoğraf makinesiyle.

İnsanları kucaklaması, duruşu ve konuşmalarıyla güven vermişti bana.

İlk oyumu da benim gibi düşünen milyonlarca insan gibi ona verdim. Belediye Başkanı seçildi. Daha ne olduğunu anlayamadan da kötü haber geldi. Halkın içinden gelen birinin o koltuğa oturmasını hazmedemeyenler, okuduğu şiir nedeniyle cezaevine atacaklardı.

Hiç unutmuyorum; elimde fotoğraf makinesiyle gazeteci olduğumu unutup belediyenin önünden alkışlarla cezaevine uğurlamıştık.

28 Şubat zalimlerinin zulmünün zirve yaptığı o günlerde hayran olduğum insan cezaevine atılınca içim acımıştı. Ertesi gün gazetenin manşetinde ‘Artık muhtar bile olamaz‘ başlığını görünce içimdeki acı öfkeye dönüştü.

İlk duamı da o zaman ettim Erdoğan için.

“Allah’ım onu koru, bu zalimlere inat daha yüksek yerlere getir onu…” 

Sadece benim değil yıllarca horlanan, zulme uğrayan ve ikinci sınıf insan muamelesi gören milyonların ortak duasına dönüşmüştü bu cümle.

Dualarımız kabul mü oldu bilmem ama ‘Artık muhtar bile olamaz’ dedikleri adam Başbakan oldu.

İlk yıllar hem onun, hem de ona oy verenler için zor geçti.

“28 Şubat bin yıl sürecek” diyen kafalar onu devirmek için her yolu denedi. Karşılaştığı her zorlukta milyonlarca el havaya kalktı ve “Allah’ım; onu ve bu ülkeyi, milleti koru” duası döküldü ağızlardan.

Ve korudu da…

Öyle dönemler oldu ki; tam ‘Artık bu iş bitti’ denilip yüreklere sızı düştüğü anda bu dualar durumu onun lehine çevirdi. Oynanan oyunlar boşa çıktı.

Sonraki seçimlerde oyumu hep ona verdim ve 11 yıl böyle geçip gitti.

Bu  süre içinde öyle şeyler yaşadık ki, bırakın bunları hayal etmeyi, aklımızın köşesine dahi uğraması mümkün değildi.

Ergenekon belasının beli kırıldı, ordu darbe kelimesini dahi ağzına alamaz hale geldi. Üniversitelerin ve devlet dairelerinin kapısı başörtülülere açıldı. Hak ve özgürlükler adım adım gelişti. En önemlisi de kardeşin kardeşi vurduğu silahlar sustu.

Rüya gibiydi hepsi. Erdoğan artık benim ve milyonlar için sadece oy verdiği bir parti lideri değil kahraman olmuştu.

Evet o artık benim ve milyonların kahramanımdı. İçimde her gün biraz daha büyüyen bir kahraman…

Ve 17 Aralık sabahı o haber düştü ajanslardan önümüze.

Bakan çocukları ve işadamları gözaltına alınmıştı. ‘Yolsuzluk ve rüşvet operasyonu’ dediler adına.

Konduramadım bunu kahramanımın partisine. Hemen bir yazı yazdım. “Bu kahramanıma yönelik yeni bir oyun” dedim.

25 Aralık sabahı bir haber daha düştü ajanstan. Bu kez başka işadamları gözaltına alınmak istenmiş ancak operasyon hükümetin müdahalesi sonucu hayata geçirilememişti.

Bir yazı daha yazdım ve bu kez bunun kahramanıma yönelik bir darbe olduğunu söyledim. Hatta buna darbe demeyenleri de darbeci dedim yazımda.

Bir kaç gün böyle geçti ve tuhaf şeyler olmaya başladı. Belgeler, iddianameler, fezlekeler ve ses kayıtları  ortalığa saçıldı. Çoğu insan okumadı bunları. Ancak işim gereği hepsini tek tek okudum, dinledim.

Duyduklarıma, gördüklerime inanmak istemedim. Reddettim içimde. Ama her şey o kadar net ortadaydı ki, içim acıya acıya kabullenmek zorunda kaldım bir süre sonra. 28 yaşındaki İranlı bir gencin önüne yatacağını söyleyen bakanları görüp, Alo Fatihleri dinledikçe, bırakın inanmayı midem bulandı.

Hele bir bakanın ‘Bakaralı Makaralı’ Kuran’a hakareti tüylerimi diken diken etti. İsyan ettim, kahrettim…

Ama yine de ‘Kahramanımın bunlardan haberi yoktur’ dedim. ‘Herkes yapsa da o yapmaz’ dedim ‘Kahramanım işi kendisine tuzak kuranlara bırakmaz, yetim hakkına uzanan elleri kırar, Kuran’a hakaret eden dilleri koparır, en kötü ihtimalle bünyesinden atar’ dedim.

Ama olmadı. Ne eller kırıldı, ne de bünyeden atıldı. Tam tersine pisliklerin üstü örtülmeye çalışıldı.

Daha sonra neden üstünü örtmeye çalıştığını da anladım. Değirmenin başındaki el meğer kahramanımın eliymiş. İstese de o elleri kıramaz, bünyesinden atamazmış. Anladım ki, o son ses kaydıyla aslında kahramanım paraları değil kendini sıfırlamış.

Ama bu kadarla da kalınmadı. Düşülen bu durumdan kurtulmak için bir günah keçisi lazımdı. Bulunan günah keçisini gördüğümde tarifi imkansız bir yara açıldı içimde. Hayatımda bugüne kadar hiçbir temasımın olmadığı cemaat, paralel yapı adı altında hedefe konuldu.

28 Şubatçılar‘ın bile aklına gelmeyen, gelse de cesaret edemediği zulüm günleri başladı. Delilsiz, belgesiz polisler, savcılar sürüldü. Bankalar batırılmaya çalışıldı. Bir zamanlar el üstünde tutulan vekiller tuzluk denilerek partiden atıldı. Kendine yazar diyen insan müsveddeleri köşelerinden, gazeteler ise manşetlerinden irin akıttı. Aldıkları ekstra her kuruşu hak ettiler…

Alnı her gün secdeye giden insanlara, alnı belki de hiç secdeye değmemiş insanlar tarafından akıllara durgunluk veren hakaretler edildi, suçlamalar yöneltildi. Haşhaşi, sülük, ajan, vatan haini kelimeleri havalarda uçuştu. O kadar alçaldılar ki, işi namuslara dil uzatmaya kadar götürdüler.

Bunları gördükçe midem bulandı, vicdanım sızladı.

“İnsanlar nasıl bu kadar alçalıp, çukurlaşabilir, vicdanlarını nasıl böyle satabilirler, nasıl böyle insanlıktan çıkabilirler?” diye sorup durdum kendime günlerce.

Cevabı ise ‘İnlerine gireceğiz’ diye başlayan konuşmaları sırasında kahramanımın gözlerine yerleşen o kin, nefret ve intikam dolu bakışlarda gördüm.

Ürktüm, acıdım, üzüldüm…

İçimde bir şeylerin koptuğunu, akıp gittiğini hissettim.

Finali ise bir pazar sabahı gittiğim Eyüp Sultan’da yaşadım. Daha önce “Allah’ım sen Erdoğan’ı, bu ülkeyi ve milleti koru” diye dua ettiğim yerde bu kez “Allah’ım sen bu ülkeyi ve milleti Erdoğan’dan koru” diye dua ederken buldum kendini…

Ve o an anladım…

Sadece kendini sıfırlamamış, içimdeki kahramanı da sıfırlamış, öldürmüştü…

Kendi elleriyle öldürmüştü.

Artık yüzde 50 oyla gelsen ne yazar, Cumhurbaşkanı olsan ne yazar…

İçimdeki kahramanı öldürdükten sonra…

Ahmet MEMİŞ / ROTAHABER

Reklamlar