Etiketler

, , , ,

Sami SelçukPROF. DR. SAMİ SELÇUK – ESKİ YARGITAY BAŞKANI / 25 Mart 2014, Salı

Eski Yargıtay Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 17 Aralık’tan sonra ortaya attığı iddialardaki hukuksuzlukları değerlendiren beş ‘açık mektup’ yazdı.

Yargıdan kaçarsanız iddialar birer kambur olur…

Selçuk, Zaman’ın yazı dizisi olarak yayımlamaya başladığı mektupları, parti genel başkanına değil Başbakan’a yazdığını ifade etti. “Bu satırları… Ölümlü tanıkların gelip geçici sözlerine değil, kişiler üstü ve nesnel hukuk biliminin iki bin yıldan bu yana deneyip süzerek önümüze koyduğu temel ilkelerin tanıklığına dayanarak yazıyorum.” ifadesini kullandı. Şeyh Edebali örneğini vererek Başbakan’ın herkese karşı “uysal, hoşgörülü, acıları paylaşıcı, bağışlayıcı, adil, sabırlı, katlanıcı, kucaklayıcı, yapıcı ve birleştirici” olması gerektiğini belirtti. ‘Belirsiz ve soyut genellemeler, dedikodular yapacak yerde yargıya başvurma’nın önemine dikkat çekti: “Suçsuzluğunuzu kanıtlarsanız, haklılığın hem tadını çıkarır ve hem de çok güçlenirsiniz. Ama yargıdan kaçarsanız, hakkınızdaki iddiaları yaşam boyu sırtınızda bir kambur gibi taşır; tarihe de öyle geçersiniz. Hukuk, dedikodularla uğraşmaz; gevezelik yapmaz. Olayı doğrulayan kanıtlarla uğraşır.”

Sayın Başbakan;

Bu satırları elli dokuz yıl hukuk ile iç içe yaşamış, kırk bir yılını yazılı hukuku uygulayarak adalet hizmetinde tüketmiş ve bugün köşesinde bilimle uğraşan, bilgi ve deneyimlerini öğrencileriyle paylaşan, yansız ve nesnel bilim adamı kimliğimle, kendimi sizin yerinize koyarak ve denetleyerek bütün içtenliğimle yazıyorum.

Çoklarının sandıkları gibi kin, öç vb. duygularla yazdığımı düşünürseniz, çok aldanırsınız. Ben o dönemleri çoktan gerilerde bırakmış bir yaştayım. Ölümlü tanıkların gelip geçici sözlerine değil, kişiler üstü ve nesnel hukuk biliminin iki bin yıldan bu yana deneyip süzerek önümüze koyduğu temel ilkelerin tanıklığına dayanarak yazıyorum. Küresel özdeyişler biçimindeki bu temel ilkeleri, sizi inandırabilmek için, Latincedeki özgün anlatımlarıyla da yansıtacağım.

Ayrıca bu mektup, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na yazılmıştır, bir partinin genel başkanına değil.

Önceden anımsatayım ki; Sayın Başbakan, ben halkım, halkın ta kendisiyim. Haklarım var: Öfkelenirim, hırçınlaşırım, acımasız olurum, haksızlık yaparım, gücenirim, hatta kin tutar, irademi yitirince böler, ayrıştırırım da… Ama siz başbakansınız. Haklarınız değil, sadece yetkilerinizi sınırlandıran yükümlülükleriniz var: Şeyh Edebali’nin dediği gibi; herkese karşı uysal, hoşgörülü, acıları paylaşıcı, bağışlayıcı, adil, sabırlı, katlanıcı, kucaklayıcı, yapıcı ve birleştirici olmak zorundasınız.

Sayın Başbakan, “Hasne ile Hüsne, Muaviye’nin dört oğlundan ikisidir” cümlesinde dört yanlış vardır: Hasne ve Hüsne, erkek değil, kızdırlar. Bu bir. İkisi de Hz. Ali’nin çocuklarıdır. Bu iki. Çocuk sayısı dört değil, ikidir. Bu üç. Adları Hasan ve Hüseyin’dir. Bu dört.

BİRİNCİ TEMEL YANLIŞINIZ…

17 Aralık 2013’ten bu yana şu iddiayı sürekli dile getirmektesiniz: “Polis, yargı gibi devlet organlarına yaptığımız yanlış atamalarla oluşan “paralel yapı” bağımlıları, iktidarı, ordu vb. kurumları çökertmek için düzmece kanıtlarla suçsuzları cezaevlerine soktular; iftiralarını bugün de sürdürüyorlar. Bunun çözüm yolu halktır. Halk, yerel seçimlerde iktidarımızı desteklerse, aklamış da olur.”

Burada yanlış sayısı, üzülerek belirteyim ki, yukarıdaki cümledekilerden daha çok.

Birinci temel yanlışınız, atamalarda “yeterlilik (liyakat) ölçütü” yerine “ideolojik özdeşlik ya da yakınlık ölçütü”nü gözetmenizdir. Bu kaba yanlışı açıkça itiraf ediyorsunuz. Bu itiraftaki içtenliğinize şapka çıkarılır; ama bu itiraf sizi asla haklı kılmaz. Çünkü böyle yapmışsanız, sizi ne halk olarak bizler bağışlarız; ne de devlet ve yasalar önünde herkesi her açıdan eşit gören Anayasa, hukuk, ahlak ve de bu değerlere yaslanan devlet, hatta amaçlarınız uğruna sık sık başvurduğunuz duyarlı ve kutsal değerler, özellikle de din, ne de onun Yüce Peygamber’i bağışlar: “Makamları, sizden önceki kavimlerin yaptığı gibi; yeterli (ehil) olanlara vermezseniz, onların başına gelen kıyameti bekleyin.” (Hadis).

TOPLUMUN DİKKATİNİ BAŞKA YERE KAYDIRMAK YAKIŞMAZ!

Sahtelik iddiasında geliştirdiğiniz yaklaşımdaki ikinci yanlışınız, iddiayı kesin yargıymış (hüküm) gibi sergileyip durmanızdır. Bu yöntemi ilkin bilimsel bulmadım. Çünkü her şeyden önce “hiç kimse kendi davasının yargıcı olamaz” (nemo judex in sua causa). İkinci olarak bu yöntemi doğru da bulmadım. Dürüst zekâ ile, ahlakı örseleyen kurnazlığı birbirine karıştırmak; toplumun dikkatini başka yönlere kaydırmak, hiç kimseye yakışmaz. Hele hele devlet adamı kimliğiyle karşımıza çıkanlara hiç yakışmıyor, Sayın Başbakan.

Aynı doğrultuda üçüncü yanlışınıza geliyorum. Özel konuşmaları dinlemek elbette hem suçtur, hem de ahlaksızlıktır. Bunun için o denli bağırıp çağırmaya hiç gerek yok. Bunu önlemenin biricik yolu yargıya başvurmaktır. Yargıya başvurmakla olayın doğruluğunu benimsemiş olmazsınız. Tam tersine hem iftirayı, hem de sahteciliği dile getirmiş, bunu yapanları cezalandırmanın meşru yolunu da açmış olursunuz. Başarırsanız, hukuku arkanıza alır, daha da güçlü olursunuz. Yargılama, özellikle duruşma, sanık ile tek yanlı yapılan bir hesaplaşma değildir, Sayın Başbakan. Duruşma, kavramın en kapsamlı anlatımıyla savcının iddianamesindeki olay/eylem ve fail ile sınırlı ve bağlıdır. Duruşma yargıçları, bu çerçevede sanığa yükletilen olayın/eylemin sağlam ve sağlıklı dayanaklara dayanıp dayanmadığını karşıt görüşlerin diyalektiği içinde önyargısız tartışır ve bu konudaki kuşkuyu yenmeye çabalarlar. Cübbeyi giyen yargıçlar, taç giyen başın akıllanması gibi, yargılarken inançlarını, dünya görüşlerini duruşma salonunun dışında tutarlar. Bu yüzden hiçbir makama, özellikle de yargı organlarına size yakın olanları seçmeyi hiç denemeyin.

TUTACAĞINIZ YOL BELLİDİR

Yurtdışından bilgisayar getirtebilirsiniz, ama yargıç getirtemezsiniz. Tutacağınız yol bellidir: Yansızlıklarından kuşkulandığınız yargıçları, somut kanıtlar göstererek reddetmek (Ceza Yargılama Yasası [CYY], m. 24 vd.). Ama “bunlar paralel yapı bağımlıları” vb. gibi varsayımlara, gülünüp geçilesi yollara lütfen tenezzül etmeyin.

“Hukukta olaylar, varsayılmaz, kanıtlanır” (facta non praesumuntur, sed porbantur). Kanıtlanmadıkları sürece hukukçunun gözünde bu tür iddialar birer yanıltmacadır (sofizm, safsata), sanallıktır, kurmacadır, kuruntudur, yanılsamadır (illusion). Zira hukuk, varsayımlar, zanlar, masallar üzerine hüküm kurmaz, kuramaz. “Hukuk, olaylara dayanır” (jus ex facto oritur).

Evet, Sayın Başbakan, “paralel yapı” şeytanını taşlayarak hiçbir yere varamazsınız.

Yargıçlar, sadece ve sadece duruşmaya taşınmış ve duruşmada tartışılmış kanıtlara, olgulara yaslanarak; bunları değerlendirip tartarak, tartışarak; halkın temsilcilerinin kotardıkları yasalara ve hukuka uygun vicdani kanılarına göre, bu nedenle de halk adına karar verirler; “yargıçlar, yasanın dilidir” (judex est lex loquens). Biz yargıçların “yüzü, yasaya dayanmadığımız takdirde kızarır” (erubescimus, cum sine lege loquimur). “Şeref ve namus”unuz üzerine koruyacağınıza ve uyacağınıza ilişkin ant içtiğiniz Anayasa da böyle der (m. 138/1). Yasa’mız (CYY, m. 217) ve iki bin yaşını aşan Roma hukukundan bu yana, hukuk da böyle der: Yargıçlar için duruşmada tartışılmayan ve “dosyada bulunmayan şey(ler), yeryüzünde yoktur” (quod non est in actis, non est in mundo).

HUKUK, DEDİKODULARLA UĞRAŞMAZ; GEVEZELİK YAPMAZ

Yanlışlar bulaşıcıdır ve gebedir, Sayın Başbakan. Her yanlış yeni yanlışlar doğurur. Dördüncü yanlışınız, tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Yargıya başvurmaktan kaçınarak, kimler olduğunu bir bir açıklayıp ilgili kuruma verecek yerde, bütün yargıçları, savcıları meydanlarda binlerin önünde suçlamanızdır. Yargının tamamı bu nedenle çok tedirgin. Gerçi kimilerini bu suçlamanın dışında tuttuğunuzu (tenzih) söylüyorsunuz ama onların kimler olduğu belirsiz. Sözleriniz dedikodu düzeyinde kaldığı ve böyle bir belirsizliğe sığındığınız için yargıçlar, savcılar, bu suçlamaları yargının önüne taşıyamamaktadırlar. Böyle belirsiz ve soyut genellemeler, dedikodular yapacak yerde onlara olanak tanırsanız; ya da siz yargıya başvurur, iddialarınızı, hukuktan kimlerin uzaklaştığını ve suçsuzluğunuzu kanıtlarsanız, hem haklılığın tadını çıkarır ve hem de çok güçlenirsiniz. Ama yargıdan kaçarsanız, hakkınızdaki iddiaları yaşam boyu sırtınızda bir kambur gibi taşır; tarihe de öyle geçersiniz.

Hukuk, dedikodularla uğraşmaz; gevezelik yapmaz. Olayı doğrulayan kanıtlarla uğraşır.

Sayın Başbakan, yargıçlar, yanlı olabilirler, hukuku yanlış uygulayabilirler, haksız kararlar da verebilirler. Hukukta bunları düzeltmenin yolları vardır ve bellidir. Ama yargıyı yıpratmak, devleti çürütüp çökertmek bu yolların arasında yer almamaktadır.

HANİ DİNLEMELER SİZE GÖRE ‘GENELDİ GENEL?..’

Beşinci yanlışınıza geliyorum Sayın Başbakan. Yandaşlarınız sürekli şunu dile getiriyorlar: “Dinlemeler yasa dışı.” Evet, bu yalnızca doğru değil, dahası ahlaksızca ve de suç (TCY, m. 132 vd.). Daha önce de buna değindim, hukuksal yolu da gösterdim. Ama üzüntü içindeyim. Çünkü ben, bu türden dinlemelerin yakın geçmişte açık hava toplantılarında bağıra çağıra sizce ve yandaşlarınızca iştahla el âleme duyurulduğunu anımsıyorum. Şimdi sizin ve yandaşlarınızın başlarına aynı felaket gelince, bağırıp çağırmaya başlamanızı hiç mi hiç anlayamıyorum. Lütfen beni aydınlatın, ya da anlayın. Hani bunlar size göre “geneldi, genel!”

Bunları düşününce gerçekten kahroluyorum, herkes gibi. Hele bir başkasının felaketine etekleri zil çalarcasına sevinmek, çok acımasız değil mi? Gerçekten bu nasıl bir duygudur, olan bitenleri bizlere akılcı ve sağduyulu gerekçelerle açıklayabilir misiniz Sayın Başbakan? Beş yıl önce bütün gemileri yakmak, şimdi ise fırtınadan kurtulabilen gemilerin hukuk limanına sığınması için çabalamak. Ve de bu yaman çelişkinin altında ezilmek. Hele o talihsiz Kastamonu konuşmasından sonra, sanırım yara alan siz de yaptıklarınızdan pişman olmuşsunuzdur ve bu konuda başkalarını eleştirme hakkınızı yitirdiğinizin farkındasınızdır. Şunu hiçbir zaman unutmayın Sayın Başbakan, çelişkiler birbirini yok eder, ortada yaslanacak hiçbir gerekçe kalmaz.

Bugünlük bu kadar. Sağlıcakla kalın, Sayın Başbakan. Yarın söyleşiyi sürdürürüz.

Bu bir hukukçu çığlığıdır Ülkem, hukuk ve yargı adına çok utandım…

26 Mart 2014 / Çarşamba

Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, açık mektupların ikincisinde 17 Aralık sürecinden sonra Başbakan Tayyip Erdoğan’ın tutumlarını hukuk zaviyesinden değerlendirmeye devam etti.

“Yasaya aykırı da olsa bu dinlemeler ile orada geçen sözler, yaşanmış olaylar, yargı önünde çürütülmedikleri sürece, siyasette, ahlakta varlıklarını sürdürür. Yok sayılamaz.” diyen Selçuk, Başbakanı bir an önce yargıya başvurarak hakkındaki suçlamaları çürütmeye çağırdı. “Benim Adalet Bakanıma ‘bunu izle’ dememden daha doğal ne olabilir ki?!” sözünü ise “Başbakanın böylesine kaş yapayım derken göz çıkaran bir ikrarına hiç mi hiç rastlamadım. Ülkem, hukuk, yargı adına çok utandım.” İfadeleriyle değerlendirdi.

Sayın Başbakan;

Asıl önemlisi de altıncı yanlışınız. İki şeyi birbirine karıştırmanız. Evet, yargıç kararı olmadan yapılan dinlemeler yasa dışıdır; ceza yargısına dayanak olamaz (CYY, m. 217). Bu hüküm neden getirildi, bilir misiniz? Anlatayım.

Bir zamanlar, ikrar/itiraf kanıtların kraliçesiydi. İkrara/itirafa ulaşmak için her yol, bu arada işkence bile mubahtı, geçerliydi. Gerçi şimdilik siz “benim bakanım”, “benim valim”, “benim müsteşarım” diyorsunuz, ama çok şükür henüz 14. Louis gibi “Devlet, bu benim” (L’Etat, c’est moi) demediniz. İşte bu Kralın 1670 tarihli ünlü Buyrultusu’nu incelerseniz, orada işkence yöntemlerinin nasıl kurallara bağlandığını kolayca görebilirsiniz. Aydınlanma yüzyılına dek insanlık bu acıları yaşamıştır. Yukarıdaki madde, bu nedenle yerinde ve tutarlı bir güvencedir. Tersi doğru olsaydı, özellikle ikrarı/itirafı elde etmek için suçlananlara işkenceye dek varan baskı yollarına izin verilmiş olurdu. İnsanlık, tarihteki acılardan ders aldı. Suç olduğu ileri sürülen ve daha önce yaşanan olaysal (maddi) gerçeğe ne pahasına olursa olsun ulaşma amacını bir yana itti. İnsanı ölçü olarak aldı ve bu gerçeğe insan saygınlığına (haysiyet) ve haklarına saygı duyarak ulaşmayı hedefledi. Çağcıl ceza yargılamasının özü buna dayanmaktadır. Eskiden suçlanan kişi, yargılamanın nesnesiydi, bugünse en başat öznesidir.  

İzninizle, burada bir ayraç açalım. Gerçi sizin gibi her şeyi derinlemesine bilen, bilmek durumunda olan bir insana bunları yazmak fazladan olacak. Ama benimkisi, sadece anımsatmak.

Bildiğiniz gibi, doğa bilimleri (naturafakta), doğayla ilgilenir, doğal/maddi gerçeklik alanında (realite) kalan gerçekleri (reel), “olan”ı (sein), sözgelimi, dünyanın yuvarlak olduğunu belirler ve açıklar. O kadar. Asla değer yargısında bulunmaz.

Hukuk ise, tarih, dil gibi doğanın değil, yalnızca insan beyninin ürünü, yapımı (artefakta) olan bir kültür bilimidir; yaşanan ve yapılan davranışlarla ilgilenir. Bu yüzden istenen/umulan alanda (idealite) kalan doğruları (vrai), “olması gereken”i (sollen) arayıp yorumlar; değer yargılarında bulunur. Özellikle hukuk, “olması gereken”e göre biçimlendiği için bu konuda daha da ilerilere gider.

‘OLMUŞ OLAN, OLMAMIŞ DURUMA GETİRİLEMEZ’

İşte tam bu ayrım noktasında Sayın Başbakan, yandaşlarınız bir şeyi unutuyorlar, altıncı yanlışın yedinci yanlışa yol açmasına katkıda bulunuyor; sizi de yanıltıyorlar.

O da şu: Yargıç kararı olmadan yapılan dinlemeler ve bunlarla ortaya çıkan olgular, yalnızca bir tek yerde, yani ceza yargısı kurulurken göz ardı edilir. Nedenini yukarıda açıkladım. Ama bu dinlemelerdeki belirlemeler, kanıtlar, olgular, olaylar; doğada, mantıkta, ahlakta, törede, siyasette, hatta bilimde ve dolayısıyla hukukta var olmalarını sürdürür. Çünkü onları ne doğa yok edebilir, ne de insanlar yok sayabilir. Sadece yeryüzünde değil, bütün evrende geçerli olan bu gerçek/doğru, eski Roma hukukundan bu yana özdeyişlerle sıklıkla dile getirilir: “Yapılmış/olmuş olan, yapılmamış/olmamış duruma getirilemez” (facta infecta fieri nequent; facta infectum fieri nequit; facta infecta fieri non possunt; facta pro infectus haberi non possunt) ya da “hiç kimse kendi eylemini ortadan kaldıramaz” (factum suum recte nemo impugnat). Elbette bu gerçek, hukukta daha çok dile getirilir. Çünkü sözgelimi, işkence sonucu bir suçlu eylemini itiraf etse, suçta kullandığı silahın yerini söylese ve öldürülenin vücudundaki kurşunun o silahtan çıktığı belirlense, bizde çoğu hukukçuların, işkenceye parke taşı döşememek kaygısıyla benimsediği “ağılı ağacın meyveleri de ağılıdır” kuralına göre bu kanıt hükme temel olamaz. Ama birçok ülkede sadece bu yolla elde edilen “itiraf” hükme temel olamaz; silah kanıtı ise, yadsınamaz biçimde gerçeklik (realite) alanında yer aldığından, hükme bal gibi temel olur. Esasen “suçüstü yakalanan kişinin yadsıması boşunadır” (negabit frustra in medio prensus crimine).

Kısaca Sayın Başbakan, çürütülemez nitelikteki bu doğa ve mantık kuralına göre, yasaya aykırı da olsa, bu dinlemeler ile orada geçen sözler, yaşanmış olaylar, yargı önünde çürütülmedikleri sürece; siyasette de, ahlakta da varlıklarını sürdürürler. Yok sayılamazlar. Bunları “ne doğa atlar ne de hukuk”(natura non facit saltum, ita nec lex).

Size hukuk dünyasından bir örnek vererek bunu açıklamak isterim: Sözgelimi, zamanaşımı, af gibi kurumlar, yalnızca hukuk dünyasında kamu davasını düşürür; ama işlenen eylemi, yaşanmış olayı ve haksızlığı ortadan kaldırmaz; yok edemez, yok saydıramaz. Dahası, özel hukukta dava açma hakkını ortadan kaldırmaz.

Bu yüzden Sayın Başbakan, bir an önce yargıya başvurarak bu suçlamaları çürütmeye bakmalısınız. Biliyorum. İktidarınız bir süredir hukukun evrensel ilkelerine, yazılı hukukun gereklerine ve yargı kararlarına uymaya pek hevesli görünmüyor. O nedenle “Herhangi bir ülkede yargı kararı hemen sonuç doğurur. Ama Türkiye’de işler böyle yürümüyor” diye yazdı, Le Monde (15.2.2014). Avrupa Parlamentosu ülkemizin aleyhine olan raporu benimsedi. Dost ülkeler, üzüldüler, uyardılar. Haklılar. Çünkü oralarda bırakın uygulamamayı, “yargı kararı alay konusu (bile) yapılamaz” (judicuum non debet esse illusorium); halk da bunu iyi bilir ve yargı kararının uygulanmamasına katlanamaz. “Yargı kararları uygulanmak gerekir” (judicia suum effectum habere debent). Çünkü “hüküm taraflar arasındaki hukuku oluşturur (judicium jus facit inter partes) ve “hukuk, dikkatli olanlar için yazılmıştır” (jura scripta sunt vigilantibus). Türkiye’nin hukuka bağlı devlet olmaktan çıktığı görüntüsü saygınlığımızı örselemekte.

‘PARALEL DEVLET, YAPI, ÇETE’ GİBİ VARSAYIMLAR…

Kendimizi kandırmayalım, Sayın Başbakan. O ülkelerin insanları, Aristoteles’lerin, Descartes’ların, Kant’ların, Heidegger’lerin, Russell’ların, Popper’lerin, Lukasiewic’lerin, Reicheinbach’ların çocuklarıdır. “Paralel devlet, yapı, çete” gibi varsayımlara, çarpıtmalara, yanıltmacalara (safsata) yüz vermezler. Bunların sakat mantığa dayandıklarını, sakak mantığın sakat sözcükler, sakat kavramlar ve terimler, sakat görüşler ürettiklerini iyi bilirler. Özellikle de “eğer şunları yapmazsan, sözgelimi bana oy vermezsen, başına şunlar gelir” gibi baskıyla yanılgıya yol açma (argumentum ad baculum), bir düşünceyi o insanın yaşam biçimiyle çürütme (agumentum ad hominem, şahsiyat yapma), başkalarının yeterli bilgiden yoksunluğuna yaslanma (argumentum ad ignorantium), duygusallığa başvurarak kanıt getirme (argumentum ad misericordiam), varsayımları kesin ve son kanıt olarak sunma (argumentum ad vercundiam), bunları da kendinden yana çoğunluğun önyargılarına dayandırma (argumentum ad populum), asıl konuyu gözden kaçırma (ignoratio elenchi) gibi akıl yürütme biçimlerine karşı Batı insanı bağışıklık kazanmıştır; inanmaz, gülüp geçer. Nitekim hukukçu Obama, “mesaj alınmıştır” yolundaki sözünüzü, hadi yalanladı demeyelim, kendi konuşmasının içeriğini yanlış anladığınızı söyleyiverdi. Hani pek de iyi olmadı.

Elbette size karşı olanların ortaya çıkan kanıtlara kesinmiş gibi sarılmaları ve sizi yargı öncesi mahkûm etmeleri, suçsuzluk karinesi ilkesini çiğnemeleri de yanlış.

Sayın Başbakan, izninizle sekizinci yanlış tutumunuzu da üzülerek dile getirmek zorundayım: Bir davada Adalet Bakanı’na verdiğiniz buyruk.

Diyorsunuz ki, “Benim Adalet Bakanıma ‘bunu izle’ dememden daha doğal ne olabilir ki?!”

İtiraf edeyim ki, yargıda çalıştığım kırk bir yıl içinde ve sonrasında, bir başbakanın böylesine kaş yapayım derken göz çıkaran bir ikrarına hiç mi hiç rastlamadım. Ülkem, hukuk, yargı adına çok utandım.

Lütfen beni iyi dinleyiniz, Sayın Başbakan! Evet, burada virgül değil, ünlem kullanıyorum. Çünkü bu bir hukukçu çığlığıdır.

Orada olanlar, yürütmenin başının bir dava dosyasının yargıda son sözü söyleyecek olan Yargıtay’da izlediğini değil, davayı yönlendirme buyruğu verdiğini ortaya koyuyor. Yargının içinde yer alan yüksek yargı organlarının başları bile böyle bir şeyi yapamazlar. Ama yürütmenin başı yapmışsa, lütfen kendinize sorun ve yanıtlayın: Olacak iş midir bu?

Evet, siz ya da bir başkası, yargıdaki bir davayı ve sonucunu merak edebilirsiniz. Ama bir başbakan adalet bakanına davayı “yakından izle, sakın savsama!” diye buyruk verebilir mi? Buyruğu yerine getiren Bakan, Başbakanına “mahkeme yargıcı Alevi” diyebilir mi? Cübbe giyerek yansız olmayı haysiyet sorunu yaptığını cümle âleme haykıran herhangi bir yargıcın, dinî inancını yargıladığı davaya yansıtacağını belirten ya da daha hafif deyişle anıştıran (ima, ihsas) böylesine uygunsuz bir değerlendirme yapılabilir mi? İlle de alnı secdeye varan bir yargıç olmasında direnilebilir mi?

Dikkat ediniz, Sayın Başbakan, Bakanınız, Alevi bir yargıcın yansız olamayacağını anıştırıyor. Gerçi amacını aştığını söyledi ama macun tüpten çıkmış, Allah söyletmiş, bilinçaltı kendisini konuşturmuştu. Yadsıyamazdı, artık.

Çekilen bir başka bakanınız ise, Müslümanların Müslümanlara Hıristiyan, Yahudi ya da Zerdüşt’e davrandıkları gibi davranmayacaklarını söyledi. Siz de geçmişte, benzeri şeyleri söylediniz ve başka dinden ya da ateist olan yurttaşlarımıza karşı bizi utandırdınız. Yürekler acısı, utandırıcı bir anlayış bu.

Demek, bırakınız hukuku, uluslararası sözleşmeleri, sekiz yüz yıldır ağzımızda sakız yaptığımız Yunus’un “yetmiş iki millet birdir bize” ve “yaratılanı hoş gör Yaradan’dan ötürü” dizeleri ile Hz. Muhammed’in “Ben Arap’ım diye övünenler benden değildir” diyerek ırkçılığı lanetlediği hadisini bile beynimizin düşünen hücrelerine yerleştirememiş, özümsememiş ve içselleştirememişiz. Sadece ezberlemişiz o kadar. Nitekim Türk Devleti bugüne dek yurttaşlarımız arasından bir Rum, Yahudi ya da Ermeni’yi Yargıtay’a, Danıştay’a, Anayasa Mahkemesi’ne üye ya da yönetime vali seçemediyse bu ayıp hepimizindir. 

Burada bitmiyor konuşma Sayın Başbakan. Direnme kararı üzerine davanın Ceza Genel Kurulu’na geleceğini söyleyen Bakana davayı yine de izlemesini buyuruyorsunuz. Bakan da Genel Kurul’da üye sayısının çokluğu nedeniyle bunun olanaksızlığını dile getiriyor. En sonunda da yine buyruğunuz üzerine Bakanınız, Genel Kurul Başkanı ile görüşeceğini söylüyor.

Bugünlük de bu kadar, Sayın Başbakan. Sağlıcakla kalın. Yarın yine burada olacağım.

27 Mart 2014: Unutmayın, Anayasa’ya bağlı kalacağınıza ‘namus ve şeref’ üzerine yemin ettiniz…

Sayın Başbakan;

Dün üzerinde durduğum olay doğru ise, ne yazık ki, sadece adil yargılanma hakkının ve adil yargılama ilkesinin en az güvencesini dile getiren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5, 6., İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 10., Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’nin 14.,  Anayasa’nın 19, 36, 37, 138, 142., Ceza Yargılama Yasası’nın 22. vd. maddelerine ters düşmekle kalmıyorsunuz, adalete ilişkin değerleri de çiğnemiş; üzülerek belirteyim, savcıların kendiliğinden el koyması gereken bir suçu da gündeme getirmiş oluyorsunuz:

Türk Ceza Yasası’nın 6/(1)-d. maddesi  yoluyla 288. maddesinde tanımlanan “adil yargılamayı etkilemeye kalkışma suçu”. Bu tür kovuşturmalardan şimdilik kurtulabilirsiniz. Ama sonsuza dek kurtulamazsınız. Çünkü “Yasalar zaman zaman uyusa bile, hiçbir zaman ölmez” (dormiunt aliquando leges, numquam moriutundur); “hiçbir suç (da), cezasız kalamaz” (nullum crimen sine poena). Lütfen sadece yasalara uyun, sadece onlara dayanın ve sığının. Her zaman “yasanın koruması, insan korumasından daha güçlüdür” (fortiori est custodia legis quam hominis) ve de “hiç kimse yasadan daha akıllı değildir” (neminem opertet esse sapientiorem legibus).

Şu anda sizden bir isteğim olacak: Lütfen işgal ettiğiniz etkili konumu/makamı düşünerek kendinizi yargılanan sanıkların yerine; elinizi de vicdanınıza koyun. Siz bu koşullar altında yargılansaydınız ne yapardınız? Elbette haklı olarak kıyameti koparırdınız ve ben de sizin yanınızda olurdum. Buna benzemese bile, geçmişte haksız yere hüküm giydiğiniz zaman sizin yanınızda olduğum gibi.

Bu konuyu lütfen bir kez daha düşünün ve yanıtını mertçe/yiğitçe kendiniz verin, Sayın Başbakan. Şöyle bir düşünmeniz bile yeterli. İçten olmak koşuluyla elbette. Siz o sanıkların yerinde olsaydınız, halkın çoğunluğu tarafından iş başına getirilen ve yürütmenin başı olan başbakan da yargıyı etkilemeye kalkışsaydı, o yargıya güvenebilir miydiniz? Bakan böyle bir buyruğu kulak ardı etseydi bile yürütmenin yargıyı etkilediği görüntüsü adaleti sadece gölgelemez, çökertirdi de. O yüzden buna benzer davranışlarda bulunanları “kamuoyu demokrasisi”nin bulunduğu ülkelerde halklar hiç bağışlamamış, sorumluları çekilmeye zorlamıştır.

Bizim ülkemizde kamuoyunun böylesine duyarlı olmaması sizin tutumunuzu meşru kılmıyor, Sayın Başbakan.

Esasen sizin bu konuda borçlarınız var, ötekileştirdiğiniz halka. Siz ki, milletvekili olarak bu devleti kuran sözleşmeye, yani Anayasa’ya bağlı kalacağınıza “namus ve şeref”iniz üzerine ant içtiniz (Başlangıç, m. 9, 81, 37, 38, 138-140). Demek, sizin başta gelen görevlerinizdir devletin yaslandığı değerleri, özellikle de erkler ayrılığı ve yargının bağımsızlığı ilkelerini korumak.

O yargı ki, bağımsız ve yansız olduğu görüntüsünü yitirdiği anda bile sarsılır. Öylesine duyarlıdır ki, yasalar, karar öncesi görüşme bittikten sonra oylamayı en kıdemsiz yargıçtan başlatır (CYY, m. 229). Nedenini bilir misiniz? Kıdemsiz yargıçlar kıdemli yargıçlardan etkilenmeden özgürce oy kullansınlar diye. Böylesine duyarlı bir düzeni, siz de aynı duyarlılıkla korumak zorundasınız, Anayasa ve bulunduğunuz konum gereğince.

Görüyor ve üzülerek izliyorum ki, bu denli duyarlı bir hukuk sisteminde siz, yukarıdaki yükümlülüklerinizi yerine getirmek şöyle dursun, bunun tam tersini yapıyorsunuz. Her Allah’ın günü meydanlarda yargının belli bir inancın etkisinde kararlar verdiğini, yansız olmadığını, verilen kararların haksız olduğunu haykırıyorsunuz.

Düş kırıklığı içindeyim, Sayın Başbakan.

Unutmayın. Sadece kamuoyu ilgilenmez bu konularla. Bir de tarih var. O tarih, yalnızca Sakarya Savaşı gibi zaferleri yazmaz. Abdülaziz’i öldürme suçundan dolayı işkenceyle söylettiği yalanlarla Mithat Paşa’yı yargılayıp ölüm cezasına hükmeden, Yıldız Mahkemesini ve bu Mahkemenin duruşmaları sırasında yargıçların arkalarındaki bir koltuğa oturan ve yetiştirdiğimiz en büyük hukukçulardan biri olan Yargıtayın ve Danıştayın kurucusu Adalet Bakanı A. Cevdet Paşa’yı da yazar. Yazar yazmasına, ama hiç bağışlamaz. Size göre utanılası(!) da olsa yansızlık ve nesnellik ilkelerinin çiğnendiğini de kaydeder.   

BÜTÜN DİLLERDE, MÜLKÜN TEMELİ ADALETTİR

Üzüntümü artıran bir başka neden de, bu konuda partinizin kurucularından olan Sayın Cumhurbaşkanı da, milletvekili ve Cumhurbaşkanı olarak Anayasa’ya bağlı kalacağına ilişkin sizin gibi “namus ve şeref”i üzerine iki kez ant içmesine (Ay, m. 103, 81) karşın, halkın gözlerinin içine baka baka Anayasa’ya aykırı olduğunu açıkladığı son yasaları yasama erkine “geri gönderme yükümlülüğü”nü kullanmamış, hukuksal dayanaktan ve meşruluktan yoksun, kendinden menkul bahanelerle onamış, size arka çıkarak işlerinizi kolaylaştırmıştır.

Bilirsiniz, mahkemelerde yargıçların oturduğu yerin arkasında sürekli bir özdeyişe yer verilir: “Mülkün/devletin/düzenin temeli adalettir.” Hemen bütün toplumlarda, bu özdeyişe rastlarsınız. Sırasıyla Latince, Osmanlıca, Almanca, Fransızca, İngilizce, İspanyolca, İtalyanca’larını yazıyorum size:

Justitia est fundamentum regnorum,

El adl-ü esas-ül mülk,

Gerechtigkeit ist die Grundlage des Lebens in der Gesellschaft,

La justice est le fondement de la vie en société,

Justice is the foundation of life in society,

La justicia es el fundamento de la vida en la sociedad,

La giustizia è il fondamento della vita nella società.

Elbette bir rastlantı değil bu. Adalet ise hukuka dayanır. Hukuk da bu adaleti şu ilkeleri gözeterek sağlar: “Onurlu yaşamak, başkalarına zarar vermemek, herkese hakkını vermek” (juris praecepta sunt haec: honeste vivere, alterum non laedere, suum cuique tribuere).

Bildiğiniz üzere, Sayın Başbakan, ceza hukuku değerleri korur. Bu değerlerden biri de kuşkusuz devlettir. Evet, kamusal ve vazgeçilemez bir değerdir, devlet. Ama insanlar devlet için değil, devlet insanlar içindir. O devlet, elbette hukuka dayanmak zorundadır.

Devlet değerini koruma bağlamında sözgelimi, zimmet, kamu araç ve gereçlerini suçta kullanma vb. suçlar işlendiğinde “dürüstlük”; yiyicilik (irtikâp), rüşvet vb. suçları işlendiğinde “eşitlik ve yansızlık”;  sırrın açıklanması suçu işlendiğinde görev gereğince “öğrenilen bilgileri dışarıya sızdırmama”; işi bırakma, grev vb. suçları işlendiğinde “kamusal görevin sürekliliği”; görevde yetkiyi kötüye kullanma, ticaret yasağı vb. suçlar işlendiğinde “yasalara uyma” ilke ve değerleriyle birlikte yıkılan, çöken, devlettir. Çünkü hukuka dayanan hiçbir devlet, bu değerlerden vazgeçemez.

“Bütün hukuk insanlar içindir” (hominum causa omne us constitutum est). O zaman elimizde tek çare vardır: Bu değerler yıkılınca, onları hukuk yoluyla yeniden kurmak. Kurmak için de bu değerleri yıkanları cezalandırmak gerekir.

Suçlular cezalandırılmazlarsa düzen ve devlet yok olur. Unutmayalım ki, “kötüleri koruyan, iyilere zarar verir” (bonis nocet, qui malisparcit), “haksızlık haksızlığı mazur göstermez” (injuria non excusat injuriam)

Ve Siz Sayın Başbakan; “haksızlığa karşı çıkmazsan(ız), bizzat sen/(siz) haksızlık etmiş olursun(uz) (injuriam ipse facias, ubi non vindices). Yeri gelmişken size ortak değerimiz Hz. Muhammed’in bununla bağlantılı bir “kavli ve ameli sünneti”ni de anımsatmak isterim. Savaşta elde edilen “ganimet”in bir parçasını gizlice alıp heybesine koyan kişi öldüğü zaman Yüce Peygamber, onun namazını kılmayı sözle ve eylemli olarak reddetmiştir.

YÜZDE 99 OY TOPLASANIZ DA, AKLANMIŞ OLAMAZSINIZ

Bu konuda önünüzde iki seçenek var. Ya yargıya başvuracak ve bunları çürüteceksiniz ya da bunlarla birlikte yaşayacaksınız. Sizi bilmem ama Türkiye Cumhuriyeti başbakanlarından birinin üzücü suçlamalarla tarihe geçmesine benim gönlüm razı değil, Sayın Başbakan. Dileğim de sizin, yakınlarınızın, çalışma arkadaşlarınız yargı önünde aklanmaları. Siz ise bu yaklaşımın çok uzağında görünüyorsunuz. Bu da sizin son ve dokuzuncu bir yanlışa sürüklüyor. Yargının kararı ile halkın oyunu birbirine karıştırıyorsunuz.

Eski Yunan’dan bu yana, hiçbir halka hiçbir toplumda yargılama yetkisi tanımamıştır.

Halk yönetenleri elbette seçer, seçmelidir de. Ama kimin suçlu kimin suçsuz olduğuna karar vermez; veremez. Çünkü halkın seçimlerde verdiği “oylar sayılır, tartılmaz” (numerantur sententiae, non ponderantur), Sayın Başbakan.

Buna karşılık, yargıçlar “hesap yapmazlar” (Judex non calculat). Dahası yargıçların önlerine gelen “kanıtlar sayılmaz, tartılır” (argumente non sunt numeranda sed ponderanda).

Hem bu görüş hiç de sizi esenliğe götürecek türden değildir, Sayın Başbakan. Halk çoğunluğu sizden yana oluşsa bile elbette yargıçlar karar vermedikleri için aklanmış olmazsınız.

Dahası, varsayalım ki bu yöntem benimsendi. Siz %49.9 oy aldınız, %50.1 oy da size karşı kullanıldı. O zaman sizin görüşünüze göre siz hüküm giymiş olacaksınız. Sakın “ben çoğunluğu değil, en çok alanı amaçlamıştım” demeye kalkmayınız. Böyle bir çıkış gerekçe değil, bahane olur. Zira yargıda kararlar oyların çoğunluğuna göre verilir. En çok oya göre değil. Bu ise sizin için çok tehlikeli. Özetle isterseniz %99 oy toplayın, aklanmış olamazsınız.

Bu nedenlerle hiç çekinmeyin. Yargı, hukuk, yasalar, biricik meşru yoldur. “Yasaların saygı gördüğü yerde halk esenlik içindedir” (Ibi valet populus, ubi leges valent).

“Yasalar, çıkaran(lar)ı da bağlar” (leges suma ligent latorem).

Her “yasa, aklın buyruğudur” (lex dictamen rotionis) ya da daha geniş anlatımla her “yasa, en yüksek akıldır, yararlı ve gerekli olanı buyurur; bunların tersini yasaklar” (lex est ratio suma, quae jubet quae sunt utila et necessaria et contraria prohibet);

Hiçbir “yasa, gereksiz şeylerle uğraşmaz” (lex nihil frustra facit), “(yasa), tek ağızla herkese seslenir” (lex uno ore omnes allaquitur), “(yasa), buyurur, tartışmaz” (lex jubeat, non disputet); “(yasa) insanın yerine geçerek uyarır” (lex interpellat pro homine) ve de her “(yasa), uyarır, ama öğretmez” (lex moneat, non doceat).

Bugünlük de bu kadar, Sayın Başbakan. Sağlıcakla kalın. İzninizle yarın sizi yine rahatsız edeceğim.

 

 

Reklamlar