Etiketler

, , , , ,

Ali BulaçMüslüman zihin, dini referans almayıp dindarlığı “muhafazakâr form”a soktuğu anda, kendisine ait olmayan verili dünyaya, zihnini teslim etmiş demektir. Hayatın pratiklerinde dinî hükümlere riayet edilmediğinde, o çok kendisine güvenilen “dindarlık-diyanet” başka felsefelerin vücud verdiği sosyo-ekonomik ve politik sistemlerin payandası olur, sonunda piyasa kapitalizminin severek kabul ettiği bir gösteriye, içi boşaltılmış metaa dönüşür.

Mesele şu ki Müslüman zihin öylesine dönüşüyor ki, “hak ile batılı”, “doğru ile yanlışı” ayırt edemeyecek hale geliyor. Bu artık Müslüman zihnin olaylar karşısında Müslümanca düşünemediğinin trajik göstergesi oluyor.

Son günlerin aktüel konusu “yolsuzluk, rüşvet ve usulsüz ilişkiler” olduğundan Müslüman zihnin trajik dönüşümünü bu örnekler üzerinden vermek açıklayıcı olur. Kamunun (beytülmal) malını meşru olmayan yollarla kullanmak suçtur. Bu, somut olarak ve mahkemece kanıtlandığında cezayı gerektirir. Bu suçu tolere eden herhangi bir din veya hukuk sistemi yoktur.

Ancak suç teşkil eden fiilî yargıdan kaçırmanın bazı yolları vardır. Mesela büyük bir yolsuzluk ve rüşvet olayı ortaya çıktığında buna maruz kalanlar şöyle bir savunma yapabilirler:

1) Bu bize karşı atılmış bir iftiradır, rakiplerimizin tertibidir;

2) Neden şimdi –tam seçimlere giderken- bu dosyaları ortaya çıkarıyorsunuz? Asıl niyetiniz yolsuzluğu ortaya çıkarmak değil, bizi zayıflatmaktır;

3) Herkes çalıyor, içimizden birileri bu fiili işledi diye iktidarı risk altına mı atacağız?

4) “Ulvi bir dava” için kendilerine iş verdiğimiz iş adamlarından ‘gönüllü bağış’ alıyoruz;

5) Seçmen bize inanıyor, “kasetler gerçek ise de seçmen bize oy verecek!”

6) Deliller, bilgi ve belgeler ‘yasa dışı’ yollardan elde edilmiştir. Bu, özel hayata müdahaledir.

Tek tek cevaplarını vermek icap ederse Müslüman zihnin şöyle düşünmesi gerektiğini söyleyebiliriz:

Bir: Suçlamalar iftira ve rakiplerin tertibi olabilir, bunu açıklığa kavuşturmanın yolu, yargının bu konuda karar vermesidir. Mahkemeden kaçırılan her iddia ve suçlama –özünde iftira da olsa- kıyamete kadar şüphelinin üstünde silinmez bir leke olarak kalacaktır.

İki: Birileri sahiden tam seçim zamanında sizi yıpratmak üzere suç iddiasını taşıyan dosyaları gündeme sokmuş olabilir; bundan da temize çıkmanın yegane yolu yargı yoluyla aklanmaktır;

Üç: Herkesin çaldığını öne sürmek sizlerin de artık çalanlar kervanına katıldığınızı itiraf etmektir ki bu, meşruiyetin tamamen bittiğinin ilanıdır. Tabii ki -haşa- “AK Partililer hırsızdır, AK Parti hırsızlar partisidir” denemez; bu kimsenin haddi ve hakkı değildir; ama kim çalıyorsa onun ayıklanması, yargıya çıkarılması AK Partililerin görevidir. Dinin en büyük şiarlarından biri şudur: “Suçlular hangi kabileden (grup, parti) olursa olsun korunmaz!”

Dört: “Ulvi bir dava için iş adamlarından bağış almak” tepeden tırnağa yanlış bir yoldur. (Bkz. 13 Şubat 2014 tarihli ‘Havuzun suyu’ adlı yazım);

Beş: Seçmenin yolsuzluklara aldırmayıp bunca töhmet altındaki bir partiye destek vermesinin birtakım sosyo-politik açıklamaları var, ama bence mütedeyyin seçmen de aldırmıyorsa burada ciddi bir ahlakî sorun var demektir, asıl fecaat budur. Dahası sandık, ahlakın ve ilahi hükümlerin referansı, vaz’edicisi, değiştiricisi değildir.

Altı: Belgeler, bilgiler yasa dışı yollarla elde edilmiş olsa bile -ki hepsi yasaldır- bu belge ve delillerin yargı ve kamuoyu tarafından ciddiye alınmamalarının gerekçesi değildir. Soru şudur: Yolsuzluk mu suçtur, onu ortaya çıkarmak mı? Hele “bu günah işleme özgürlüğünün ihlalidir” savunması, Müslüman zihnin en trajik düşüşünün açığa vurumudur.

Ali Bulaç

Reklamlar