Etiketler

, , , ,

Abdulhamit BiliciSon 10 yılda rejimin vesayetçi karakteri bir miktar geriletilse de onun yerini alacak demokratik düzen kurulamadı. Demokrasi ve AB perspektifinden uzaklaşan Türkiye’nin bu noktaya geleceği de belliydi.

Kimliği ne olursa olsun, herkesin hayatını olumlu yönde etkileyen vesayetin geriletilmesi, geniş bir koalisyonun ortak başarısıydı. Gül’den Erdoğan’a AKP liderlerinin ne kadar emeği varsa, doğru politikaları destekleyen tüm toplumsal grupların da payı vardı. Liberal, sosyal demokrat, muhafazakâr aydınlar, camia ve diğer dini gruplar, STK’lar, Türkler, Kürtler, Aleviler… Zekeriya Öz gibi yargı mensupları, Hilmi Özkök gibi demokrat askerler, H. Cemal, A. Altan, Ş. Alpay, M. Baransu, A. Görmüş gibi pek çok demokrat gazeteci; “Bu zulme dayanamıyorum” deyip dün istifa eden Hakkâri Emniyet Müdürü Tufan Ergüder gibi isimler… Vesayetçi yapıların tehditleri karşısında Anayasa Mahkemesi’nin cesur üyeleri demokrasi lehinde oy vermese ortada övünülecek bir başarı bile olmayabilirdi. Demokrasi koalisyonu, sandığa 12 Eylül referandumunda %58 olarak gürledi.

Ancak hem İslam dünyasında hem Batı’da Türkiye’nin örnek gösterilmesine neden olan demokratik dönüşüm maalesef bir süredir yavaşlamıştı. Sonra durdu. Şimdi ise dış politikadan demokrasiye, hukuk düzeninden ekonomiye birçok alanda gerilemekte. Peki neden? Nazar mı değdi? Yoksa kontrollü medyanın savunduğu gibi dış güçler ve camia mı suçlu?

Makul ve insaflı olanlar, bu iddiaların temelsizliğini anlar. Dış güçler tezi, Rahmetli Erbakan için söylense belki doğru olurdu. Çünkü o, Batı’ya karşı çıkıyor; İslam birliği istiyordu. Nitekim başbakanlığında hiçbir Batı başkentine gitmedi. D-8’i kurmaya çalıştı. Dolayısıyla böyle bir çizgiye dış güçlerin karşı çıkması anlaşılabilir. Ama Erdoğan, yeni siyasetine Milli Görüş gömleğini çıkardığını ilan ederek başladı. AB’ye çok önem verdi. Genel başkan olarak Oval Ofis’te Bush tarafından kabul edildi. Yahudi lobisinden cesaret ödülü almakta mahzur görmeyen, Mavi Marmara’ya kadar İsrail’le normal ilişkileri sürdüren bir çizgiye sahipti. Batı medyası, en az Araplar kadar Erdoğan’ın yanında yer aldı. O kadar ki, Erbakan ve ulusalcı birçok siyasetçi Erdoğan’ı, Batı/İsrail projesi olmakla suçladı. Yani dış güçler tezi inandırıcı değil.

Fenerbahçe’yi ele geçirmekten Asena’nın “Yok Böyle Dans” jürisinden engellenmesine kadar her şeyin sorumlusu ilan edilen camia, burada da günah keçisi ilan edilemese olmazdı. Ama Hizmet’in, Ergenekon ve 27 Nisan gece yarısı bildirisinden kapatma davasına kadar AKP’yi hedef alan krizlerde ve seçimlerdeki desteği ortada. Adeta her şeyi açıklayan 7 Şubat olayında, camianın Oslo sürecine karşı olduğu için AKP’yi hedef aldığı iddiası da operasyon amaçlı bir balon. 7 ay önceki seçimde (Haziran 2011) sivil anayasa yapacak güce erişsin diye AKP’ye kapı kapı destek isteyen camianın, niçin AKP ve Erdoğan’ı yemek isteyeceği sorusunun cevabını kimse veremiyor. Oslo görüşmeleri sızdığında bunu mesele yapmayan Zaman’ın tavrı bile tek başına iddiayı çürütüyor.

Üstelik tek sorun camia olsaydı, zor günlerde içeride ve dışarıda AKP’ye destek verenler, bugün internet yasasından HSYK düzenlemesine, MİT yasasından medyada olan bitenlere kadar her şeyi alkışlıyor olurdu. Hâlbuki ne Hasan Cemal ne Taha Akyol ne AB ne ABD ne Saadet ne BBP ne CHP ne MHP ne BDP olup bitenden memnun. Batı’da AK Parti’nin adeta propagandasını yapan Financial Times’ın dünkü başlığı şöyleydi: “Türkiye’deki sorunların kaynağı Erdoğan.” Diyelim bu gazete dış düşmanın sesi. Peki, Milli Görüş’ü temsil eden ve 28 Şubat mağduru Saadet Partisi lideri Kamalak’ın şu sözüne ne diyeceğiz: “Dershanelerin kapatılması 28 Şubat’ın devamı gibi.”

Peki, o zaman sorun ne? Erdoğan’ın 45 yıllık dostu ve AKP kurucusu İdris Naim Şahin’in, “AK Parti, niyetleri belli olmayan politik ve bürokratik dar bir oligarşik yapının kontrolüne geçti” tespiti, sorunun cevabı açısından önemli bir ipucu. Daha temeldeki neden ise gerçek bir demokrasi tecrübemizin olmayışı. Uzun yıllar vesayet altında yaşayan ülkemizde, medyadan bürokrasi ve siyasete kadar kimse normal demokraside durması gerektiği yeri bilmiyor. Böyle olunca kaynağı sivil de olsa iktidar, vesayetçi ruha esir düşüyor. Uygun medya ve aydın tipini de bulmakta zorlanmıyor. Bugün hukuku askıya alarak, masum insanları ağır hakaretlerle suçlayan AKP’nin, kapatma davasına karşı savunmasındaki şu satırlar ibretlik: “Aleyhimizdeki iddialar, “emperyalizm”, “ihanet”, “irtica”, “mürteci”, “din tacirleri”, “tertipçi”, “sömürgeci”, “mandacı”, “işbirlikçi”, “gerici”, “iç ve dış odaklar” ve “siyasi hegemonya projesi” gibi hukuken tanımlanması imkânsız ve siyasi/ideolojik tavrı yansıtan kavramlarla doludur.”

1 Mart 2014 Cumartesi Abdulhamit Bilici / Zaman

 

Reklamlar