Etiketler

, , , ,

Ekrem DumanlıFE EYNE TEZHEBÛN*

Siyaset, siyaset olalı bu kadar hakaretamiz yaklaşım görmedi. Medya, medya olalı bu kadar yerlerde sürünmedi. Yalan söylüyorlar, karalama yapıyorlar, hakaret ediyorlar. İnsan sormaya utanıyor eski dostlarına: Yahu hiç mi kutsalınız kalmadı? “Gözünü hırs bürüyen adam kutsal mı tanır Allah aşkına!” dediğinizi duyar gibiyim. Ancak unutmamak gerekiyor, her şey bu fani dünyadan ibaret değil ki hayatın bütün anlamı seçim sandığına sıkışıversin…

Böyle sesleniyor Kur’an: Fe eyne tezhebûn. Yani “Nereye gidiyorsunuz böyle!” Her mü’min İlahî Kelam’ın soran-sorgulayan bu cümlesi üzerine bin kez düşünmek zorundadır. “Güneş dürülüp ışığı söndüğü zaman…” ayetiyle başlayan Tekvir Suresi, önce kıyamet tablolarını sahne sahne tasvir eder. O ürpertici manzaradan “yıldızların düşüp dağıldığı”nı, “dağların yürütüldüğü”nü öğreniriz. Ve sanki yaşıyormuşçasına o tasvirat arasında “denizlerin ateşlenip kaynatıldığı”nı, “nefislerin eşleştirildiği, ruhların bedene girdiği”ni, “diri diri gömülen kız çocuğuna hangi suçtan ötürü öldürüldüğünün sorulduğu”nu idrak ederiz. Art arda gelen ayetler adeta elimizden tutar, bizi kıyamet meydanına getirir. Sonra dikkatlerimizi Hazret-i Muhammed (sas) tevcih eder. O’nun nübüvvetini, O’na yapılan iftiraları anlatır. Cebrail Aleyhisselam’dan bahsedilerek vahiy gerçeği ile irtibat kurulur, Kur’an’ın hak kelam olduğu gözler önüne serilir ve şeytanın hilesi hatırlatılır. Nihayet yukarıda başlık yaptığım cümleye yer verir: Fe eyne tezhebûn!

Aslında her insan, vicdanında “Nereye gidiyorsunuz?” sorusu duymak zorundadır. O sorunun ruha akseden yankıları sayesinde insan kendine bir rota çizer. Kimi zaman hadiselerin telaşı hepimizi bulunmamız gereken yerlerden alıp bambaşka mekânlara savurabilir. Hele söz konusu hararetli bir tartışma ise!

Ne yazık ki hakperestlikten ayrılmaması gerekenler bugün hiddet u şiddet içindedir. Ya konuştuklarının farkında olamayacak kadar öfkelerine mağlup olmuş ya da kin ve nefretlerine esir düşecek kadar nefislerine tutsak hale gelmişlerdir. Nefsaniyet bu kadar pervasız hale gelmese, dil bu kadar kirlenmez, üslup bu kadar zehirlenmez.

Yalan söyleniyor apaçık. Üzerinden bir saat bile geçmeden yalanlar ortaya çıkıyor; ancak yalancının yüzü hiç mi hiç kızarmıyor. O kadar ki birkaç gün önce kaset mağduru bir milletvekilinin sözü ‘İslamcı’ bir gazetede manşet yapılmış, cemaat suçlanmıştı. O vekil Meclis bahçesinde onlarca kameranın karşısına geçip “Ben cemaat de demedim paralel yapı da!” dedi. Yalancının utanması gerekmez miydi? Utanmadı. Tıpkı yandaşları gibi aynı yalana devam ettiler. Arsızlık mı, yüzsüzlük mü, ilkesizlik mi? Belki de hepsi!

İftiranın bini bir para! Kendine muhafazakâr demokrat diyen kişiler kürsüden iftira üstüne iftira ediyor. Medyadaki goygoycuları da aynı nakaratı tekrar ederek gerçekleri örtbas etmeyi deniyor. Nafile! Her gün on kez iftira ediyorlar; ama o iftiralar da akşam vaktini göremeden sönüp gidiyor. Gerçekler ortaya çıktığında bari özür dileseler! Konu Müslümanlıktan açılınca hâlâ “İslamî kimlik”i tepe tepe kullanmayı biliyorlar; fakat İslam dışı bir metotla “her yol mubahtır”ın gölgesine sığınıyorlar.

Siyaset, siyaset olalı bu kadar hakaretamiz yaklaşım görmedi. Medya, medya olalı bu kadar yerlerde sürünmedi. Yalan söylüyorlar, karalama yapıyorlar, hakaret ediyorlar. İnsan sormaya utanıyor eski dostlarına: Yahu hiç mi kutsalınız kalmadı? “Gözünü hırs bürüyen adam kutsal mı tanır Allah aşkına!” dediğinizi duyar gibiyim; ancak unutmamak gerekiyor her şey bu fani dünyadan ibaret değil ki hayatın bütün anlamı seçim sandığına sıkışıversin…

Hukuk rehin alındığı için hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvetin varlığı hakkında kesin bir hüküm veremiyoruz. Zaten şu an daha feci bir durumla karşı karşıyayız: Yanlış fetvalar, uydurma teviller ve asılsız yakıştırmalarla bir kısım haram ve günahlar meşru (hatta sevap gibi) görülüyor. Günahı inkâr etmek, onu irtikap etmekten daha büyük günahtır. Tehlikede olan, Kur’an ve Sünnet’e dayalı İslamî akaiddir; çünkü meşrulaştırıcı bazı söylemler İslam hükümlerine ve ahlak prensiplerine aykırıdır…

Eski zamanlarda elli senede söylenebilecek yalan, bugün elli dakikada ifade ediliyor. Bir ömre sığmayacak sayıda iftira koca koca adamlar tarafından bir günde (üstelik alenen) söylenebiliyor. Her kötülüğün başı yalandır; adamı mü’min olmaktan çıkarıp başka bir şeye dönüştürür. O başkalaşım yaşandığında, Allah korusun, o kişilerden her türlü kötülük beklenir?

Elinizi vicdanınıza koyun, bir kerecik olsun nefis muhasebesi yapın. Dünyanın öbür ucunda hizmet eden insanları yabancı ülkelere gammazlamaktan aynı camide namaza durduğunuz insanlara hakaret etmeye kadar bir dizi yanlıştan vazgeçin. Kur’an “Nereye gidiyorsunuz!” diyor. Gerçekten de ey mümin! Nereye gidiyorsun Allah aşkına!

[*Nereye gidiyorsunuz böyle?]

Parti devleti, Türkiye’yi uçuruma sürükler

Uzun söze ne hacet. Son birkaç aydır çıkarılan ve çıkarılmak istenen yasalara bakınca manzara apaçık görünüyor. Türkiye maalesef en katı ve baskıcı rejimlerin var olduğu ülkelere benzemeye başladı. Gidişat kötü. Bu güzelim ülke bu yanlış mecrada mesafe almaya devam ederse dünyadan kopar, üçüncü sınıf bir rejimin tutsağı haline gelir. Son günlerdeki icraat durumun ne kadar vahim olduğunu yeterince ispat ediyor.

MİT Kanunu! Tam bir felaket. İstihbarat, dinleme merkezleri kurabiliyor, her türlü kişisel bilgiye ulaşabiliyor, banka hesaplarına erişilebiliyor, istediği an yabancıların sınır dışı edilmesini talep edebiliyor. Ve MİT ile ilgili belge yayınlayan gazetecilere çok ağır hapis cezası geliyor. Daha da kötüsü, istihbarat örgütü yaptığı hiçbir işlemden dolayı hukuken hesaba çekilemiyor. TİB’de olduğu gibi bazı bürokratlara, milletvekillerinde bile olmayan bir dokunulmazlık tanınıyor. Gel de bu ülkenin rejimine demokrasi de! Bu resmen Baas rejimlerinde görülen bir muhaberat sistemidir. Böyle feci bir durumu Türkiye demokrasisi kaldırabilir mi Allah aşkına!

HSYK düzenlemesi MİT Kanunu kadar antidemokratik ve hukuk dışı bir zemine oturuyor. Resmen yargı, bağımsızlığını kaybediyor, siyasi iktidarlar adalet sistemini tastamam esir alıyor. Ortada kuvvetler ayrılığı diye bir şey kalmıyor; yargının bütün fonksiyonları Adalet Bakanlığı’nın eline teslim edilerek yargı üzerine eşi benzeri görülmemiş bir baskı kuruluyor.

İnternete sansür ve takip yasası hakeza! Bu yasanın çağdaş bir demokraside bir anlam ifade etmediği âşikar. İnternet üzerinde bilgi erişimini bu kadar kısıtlarsanız, yargı kararını bile beklemeden internet hesaplarını kapatırsanız Kuzey Kore’den, İran’dan ve daha pek çok baskıcı rejimden ne farkınız kalabilir? Parti devleti dediğimiz de bu! Parti bir bürokrat atayacak ve o her şeyi dilediği gibi kontrol edecek.

Basına müdahale edildiği, zorla haber yazıldığı, altyazıların bile değiştirildiği ortada. Önce “havuz medyası” oluşturdular; ardından yalan dolanla kamuoyu oluşturmaya yeltendiler. Pravda bile bu gazetelerden daha kaliteliydi. Hiç olmazsa bir ideolojisi ve o ideolojiye uygun kutsalları vardı. Bizdeki yerli Pravdaların ne ideolojisi var ne kutsalı. Dün alkışladığını bugün linç ediyor. Tek bir ölçü var; onların buyurduğu yere oy vermek. Yazık!

Daha düne kadar dünyanın “model ülke” diye örnek gösterdiği, İslam-demokrasi çerçevesinde numune-i imtisal saydığı Türkiye maalesef hızla geriye doğru gidiyor. Demokratik reformlar çoktan rafa kaldırıldı; onun yerine baskıcı bir nizam kuruluyor. Parti devleti zulmüne bu ülke asla razı olmaz. Bu gerçeği unutanlar tarih boyunca benzer teşebbüslerin nasıl bir hüsrana dönüştüğünü hatırlamalı…

PANORAMA

Birkaç aydır iktidar goygoycuları “cemaat”in seçimlerde etkili olmadığını; hatta yüzde 1 civarında oy oranlarının olduğunu söylüyordu. O kadar ki bir ara o dilimde de ancak yüzde 0,4’ün ‘cemaat talimatı’yla oy vereceğini iddia ediyordu. Fakat seçim yaklaştıkça goygoycuların cemaatin tercih edeceği parti adayları konusunda panik yaşadığı görülüyor. “Samimi örgüt üyeleri”nden yeniden oy isteyeni mi ararsın, “abiler ve ablalar”ın telkininden rahatsızlık duyanı mı… Bu kadar telaşa ne gerek var? Madem cemaatin yüzde 0,4 oyu var; panik yapmanıza, öfkelenmenize hiç gerek yok. Rahat rahat gidin sandığa…

Her gün paralel yapıdan bahsedip somut bir delil ortaya koyamayanların en büyük umudu böcek vakasıydı. Onun üzerinden hayalî senaryolar yazılıyor, etrafa korku salınıyordu. Olayın üzerinden 3 sene gibi bir zaman geçtikten sonra Başbakan’ın ofisine konan “böcek”i gündeme getirenlerin korkunç senaryosu hafta içinde çöktü. TÜBİTAK eski Başkan Yardımcısı Hasan Palaz, “Başbakan’ın ofisinde bulunan böcekle ilgili raporda tahrifat yapmam istendi… Görevden alınmamın tek nedeni 2012 yılında hazırlayıp muhataplarına teslim ettiğim bir bilimsel raporda aradan 2 yıl geçtikten sonra bilimsel ilkeler hiçe sayılarak tahrifat yapma baskısını reddetmemdir.” diye beyanda bulundu. Şerefli bir bürokrat ortaya çıktı ve kirli planı altüst etti. Ve bu böcek mide bulandırdı.

EKREM DUMANLI / ZAMAN 

Reklamlar