Etiketler

, , , , , ,

Bülent KorucuBaşbakan Recep Tayyip Erdoğan ve kalemşorları hiçbir ölçü tanımayan suçlamalarına devam ediyor. Hakaret koleksiyonlarına her gün yeni nadide parçalar ekliyorlar. ‘Tabandaki samimi kardeşleri’ hainlerden ayrıştırma hikâyesi de uzun ömürlü olmadı.

 Hizmet Camiası’nda kulp takmadıkları kimse bırakmadılar. En son ‘abiler ve ablalar’ ihanetle suçlandı. Türkçe Olimpiyatları’na katılan çocuklara sıra gelmesi an meselesi. “Bakmayın öyle saf durduklarına paralel örgütün dünya çapında elemanları” demelerine az kaldı. Doğrusu Türkiye kamuoyuna söylemiyorlar; yoksa ülkelerinde tehdit olarak algılanmaları için en üst düzeyden baskı yapılıyor. Ben söylemiyorum, Başbakan büyükelçilere talimat olarak verdi. Hatta ABD ve Almanya gibi ülkelerde Türkiye’ye benzer süreçler başladığı müjdesini de bizzat kendisi paylaştı.

Kara propaganda yurtdışında ne kadar etkili olacak, bilmiyorum. Ama abi ve ablaların ihanetine insanları inandırmak kolay olmayacak. Bin yıl sürecek denen 28 Şubat’ın sıkıntılı günleriydi. Bir televizyon kanalında rahmetli  Ömer Lütfi Mete, ilahiyatçı Prof. Yaşar Nuri Öztürk ile tartışıyordu. Öztürk, 28 Şubat generallerinin hoşuna gidecek cümlelerle, DGM’de yargılanan Fethullah Gülen’e vuruyordu. “Yaşar Nuri’nin anlamadığı bir şey var.” diyerek sözü kesen yazar Mete, “Fethullah hoca demek; Yozgatlı bir gencin Edirne’de üniversite okurken, kaldığı eve gelen ortaokuldaki bir çocuğa ders çalıştırmasıdır. Zamanla aileden biri gibi hissedilen o gence, gözü arkada kalmadan evladın emanet edilebilmesidir. Ailenin kan bağı olmamasına rağmen doğal abisi olan gencin, misafir ettiği çocuk üşümesin diye gece yarısı kalkıp battaniyesini kontrol etmesidir.” diye konuşmuştu. Bunu en iyi AK Parti tabanındaki insanlar bilir. Kendisi siyaset, ticaret gibi dünyalık meşguliyetlerle uğraşırken yoğunluktan yüzünü göremediği çocuğunun halini abisine ya da ablasına soranlar bilir… “Küçük oğlum bir gün sırtında epey büyük bir kazakla dönmüştü eve, dershanede çok terlemiş, öğretmeni kendi kazağını sırtından çıkartarak ona giydirmiş.” diyen anne bilir… O anne sözünü şöyle bitirmişti: “Bu hakkı teslim etmek için Cemaat’ten olmaya gerek yok.”

Bugün yaşadığımız ‘neo-28 Şubat’ sürecinde yeni bir kasetçilik şekli türedi. Klasik 28 Şubatçılar, mevcut kasetlerden kes-yapıştır usulüyle çalışıyordu; neo-28 Şubatçılar hayalî kaset üretiyor. Güya yüksek yargı mensuplarına bir kaset dinlettiriliyormuş ve 19 maddenin sıralandığı o kasette “Hizmetin bekâsı için Türkiye’nin feda edilebileceği, seçimlerde yüzde 65 ile bile gelseler dosyalarla götürüleceği” gibi ifadeler yer alıyormuş. Mahkeme kararı ile yapılan ve yolsuzluk soruşturmalarının temelini oluşturan kayıtlara mukabele edebilmek için daha zekice çözümler bulmalılar. ‘Hani nerede bu kaset?’ sorusu ortalama zekânın bile aklına gelir. Sonra, Türkiye yok olduğunda, insan ve malî kaynağını bu topraklardan sağlayan Hizmet nasıl ayakta kalacak? Bindiği dalı kesmeyi niye düşünsün insanlar? Komplo teorilerini delillendirmek için birileri sahte kaset üretmiyorsa; 160 ülkede hizmet edebilen stratejik aklın yapacağı iş değildir.

AK Parti’nin kalemşorları bazı broşürler bastırılmasından da rahatsız olmuş. “Haşhaşi, virüs, ihanet gibi suçlamalara niye cevap veriyorsunuz, nasıl kendinizi savunursunuz?” diye hesap soruyorlar. Normal hukukta iddia eden ispatla mükelleftir; burada tersine bile izin vermek istemiyorlar. Suçsuzluğunu anlatmaya kalkmak bile suç! Aslında bunun için de kanun çıkarsalar fena olmaz. Kanun maddesi “Başbakan’ın yanıldığını, hata yaptığını, yanlış konuştuğunu ileri sürmek üç yıldan beş yıla kadar cezayı gerektirir.” şeklinde olabilir. Hem çok zorlandıkları suç bulma konusunu da halletmiş olurlar. Son cümle Efkan Ala için… Hiç kimsenin bakan olmasına bu kadar sevinmemiştim. Işığa çıkınca gerçek mahiyetiyle karşılaştık. Keşke her gün seçim gezisine çıksa ve sık sık konuşsa. ‘Açız’ şikâyetine Ala’nın verdiği ‘şeytan taşlıyoruz’ cevabı siyasî tarihe geçecek

BÜLENT KORUCU / ZAMAN

18 Şubat 2014, Salı

 

Reklamlar