Etiketler

, , , , , , ,

Ekrem DumanlıHESABINI VEREMEZSİNİZ!

Bir caminin girişinde yaşlıca bir adam karşıma dikiliverdi. Tanımıştı ve bir şey söylemek istiyordu. Dedi ki: “Nerdeyse yirmi yıldır bu insanlara oy veriyorum; ama hayallerim yıkıldı…” Teskin etmek istedim, fırsat vermedi, “Âlim bir insana bu kadar ağır hakaret etmeye kimin hakkı var kardeşim!” dedi.

Cümleler boğazına düğümleniverdi. Teselli etmek istedim; lakin beni dinleyecek durumda değildi. Cami kapısında rastladığım bu kişi ile birkaç gün önce misafir ettiğim bir yakınımın hissiyatı aynıydı. 85 yaşındaki büyüğüm, “Her namazdan sonra Başbakan’a dua ederdim; şimdi yaptığı hakaretler vicdanımı sızlatıyor…” demişti. Benzer bir hadiseyi geçenlerde katıldığım bir törende yaşadım. Hiç ummadığım bir kalabalığın içinde gözleri ışıl ışıl bir işadamı yanıma yaklaştı ve “Bu nasıl bir aymazlıktır ki, milyonlarca insana ilham kaynağı olmuş bir âlime sürekli hakaret ediliyor?” dedi. Doğru söylüyordu. Bir insana kızabilirsin; ama “âlim müsveddesi”, “sahte peygamber” gibi düzeysiz laflar sarf edemezsin.

Hakarette sınır tanımayanlar, hafta içinde seviyeyi biraz daha düşürerek Fethullah Gülen Hocaefendi için “örgütün lideri” bile diyebildi. Yazıklar olsun! Hani daha düne kadar “ellerinden öptüğünü”, “dua ve emirlerini beklediğini” söylüyordun? Hani Hocaefendi’nin yaptığı evrensel hizmete alkış tutuyor, halkın huzuruna çıkıp “sıla hasreti bitsin” diyordun…

HE 71Aklını ve inancını partizanlığa büsbütün kurban etmemiş her bir fert, bugün fütursuzca edilen laflar, bir ucundan emaresi gösterilerek yapılan tehdit ve şantajlar nedeniyle kan ağlıyor. Kan ağlıyor; çünkü bu kadar ağır laf konuşmak o lafın sahibine de, çevresine de yakışmıyor. Biri yanlış konuşsa bile, ehl-i insaf birinin çıkıp “Bu kadar da değil artık!” demesi gerekmez mi?

Anlaşılan o ki hakaretin ötesinde sinsi bir maksat gözetiliyor: Daha önce karanlık merkezler tarafından defalarca denenen “terör örgütü” ya da “çete” suçlaması için zemin oluşturuluyor. Bir ülkenin Başbakan’ı her gün birkaç kez bir kitleyi hedef gösterirse, o kişiler hakkında suç uydurulmaması düşünülebilir mi? Şu an yargıya resmen baskı yapılıyor. Devletin bütün imkânları seferber edilerek ve dünya tarihinin en kara medya yapısı inşa edilerek suç bulunmaya çalışılıyor. Ortada somut bir suç olmadığı aşikâr; ama belli ki İstihbarat’tan Emniyet’e, medyadan yargıya kadar herkese buyruklar yağdırılıyor ve “suç bulun!” talimatı veriliyor. Hal böyle olunca herkes bilmeli ki, bu saatten sonra açılacak hiçbir dava hukukî bir anlam ifade etmez; olsa olsa zulüm tarihine geçecek bir süreç olur ve vicdanlara çarpıp zalimlere döner.

Gel de kahrolma! Bu ülkenin bir bölgesinde bölücü paralel örgüt kimlik kontrolü yapıyor, vergi topluyor, ceza kesiyor; bu ülkenin Başbakan’ı bu konuda tek bir kelam etmiyor. Onun tek bir gündemi var: Camia. Hizmet Hareketi’ne günde on kez tehdit savuran Başbakan, fiilî ‘paralel örgüt’ün silahlarını ve militanlarını görmüyor, tek bir cümleyle bile KCK’yı ağzına almıyor. Hangi vicdan bu çarpık durumu kabul edebilir? PKK lideri Abdullah Öcalan’ın posterleri billboardlara asılıyor. Ne Başbakan’da bir tık var, ne AK Parti yetkililerinde. 30 bin insanın ölümünden sorumlu tutularak mahkeme edilmiş, hakkında (idam cezası kalktığı için) ömür boyu hapis cezası verilmiş bir adamın posterlerinden rahatsız olmuyorsun; ama 8 yıl yargılanmış, hakkında beraat kararı verilmiş, beraat kararı en üst yargı organlarınca onanmış Fethullah Gülen Hocaefendi’ye en ağır ithamlarda bulunuyorsun. Allah aşkına hangi vicdan bu zulme razı olur?

AK Parti oy kaybeder mi bilemem; ama çok net söyleyebilrim ki bu parti vicdanını kaybediyor.

PKK, Öcalan’ın tutuklanış yıldönümünü vesile ederek ortalığı ateşe veriyor, Başbakan bu konuda susmayı tercih ediyor. Ama her Allah’ın günü beş on kez camiaya hakaret etmeyi ihmal etmiyor. “Seçimlerden sonra özerklik”ten bahsediliyor; bu ülkenin Başbakan’ı mülayemetini koruyor; ama hiç durmaksızın her gün camiaya hakaretlere devam ediyor. Neden? Yolsuzluk soruşturmasındaki savcı ve polisleri ‘paralel yapı’ olarak tanımlıyor ve onun üzerinden sürekli hakaretamiz konuşmalar yapıyor. İyi de bir evde bulunan 7 çelik kasayı o polisler mi koydu; onlar mı kasalarda, ayakkabı kutularında milyonlarca lirayı sakladı? Medyanın tamamını esir alma girişiminizle ‘paralel yapı’nın ne ilgisi olabilir? Villalar, rüşvetler, komisyonlar, havuzlar… Bu konularda konuşmaktan kaçıp alakasız insanları zan altında bırakmak ayıp değil mi?

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu kadar açık tehdit ve hakaret altında tutulması utanç vericidir. Ne var ki Hocaefendi hayatı boyunca hep tehdit altında yaşamış; ama inayet-i İlahi ve ma’şeri vicdanın isyanı ile hep dimdik durmuştur; duracaktır. Hayalî ithamlarla ne Hocaefendi’yi korkutmak mümkün ne de onu sevenleri… Hizmet tarihi bunun en açık delilidir.

Daha Edirne’de genç bir cami imamıyken bir kısım zalimler musallat olmuştu Hocaefendi’ye. Karakolun üst katından merdiven boşluğuna itmek için plan yapanların pusuları suya düştü. Bugün boyundan büyük laf konuşup hakaret yapanların bir kısmı o gün daha doğmamış, bir kısmı da kısa pantolonla top koşturuyordu mahalle aralarında. Hocaefendi’nin dava çilesi hiç bitmedi.

HE 71a1971’deki askerî muhtıranın bedelini ödeyenler arasındaydı. Aylarca hapishanede kaldı, bir kerecik olsun “öf” bile demedi. Şimdilerde küfürbaz ağzıyla sanal âlemde mücahitlik taslayanlar o ıstırap dönemini tahayyül bile edemez.

1980 darbesinden sonra işkenceci generaller onu en çok arananlar listesine dahil etti. Altı sene! Dile kolay. Sürekli yer değiştirerek okudu, yazdı, ilham verdi sevenlerine. Ve bir gün Burdur’da (1986) yolu kesildi. Suikast yapmayı planlamıştı darbeciler; lakin “tuzak kuranların en hayırlısı”, o şenaate izin vermedi. Ve o gün (makamı cennet olsun) Başbakan Turgut Özal devreye girerek, hukukî süreci işletti. Ortada bir suç olmadığı tebeyyün edince altı yıllık eziyet sona erdi.

Ama çile hiçbir zaman sona ermedi. 28 Şubat zulmünün edebiyatını yapanlar, Hocaefendi’nin o uykusuz gecelerini, sancı ile aradığı çıkış yollarını bilemez. Hicreti firar sananlar, zaten ne Mekke’yi anlamıştır tarih boyunca ne Medine’yi. O günkü gazeteleri açın bakın. ‘Sabah’ adı verilen pespaye evrakın tiyneti o gün de benzer bir zehri kusuyor, Hocaefendi hakkında “idam kararı”ndan bahsediyordu.

28 Şubat savcısının hukuk dışı ithamlarına kurtarıcı simit gibi sarılanların “İslamcılık” ile alakası olabilir mi? Birkaç ay hapis yatıp; ya da birkaç gece karakolda kalıp onu onlarca senelik destana dönüştürenler, Hocaefendi’nin çilesini anlayabilir mi?

Bak sen şu kaderin cilvesine! Darbecilerin yapamadığını “kardeşler” yapacak ve camia, örgüt suçlamalarıyla yüz yüze gelecek; öyle mi? “Ehl-i küfür”ün kuramadığı tezgâh “ehl-i iman” tarafından kurulacak ve Hocaefendi’ye “örgüt lideri” denecek öyle mi? Sanılıyor ki ma’şeri vicdan uyuyor. Ve sanılıyor ki zulüm sonsuza kadar sürecek, kirli planların hesabı sorulmayacak.

Ağzından çıkanı kulağı duymayanlar!

Yazdığı müfteri yazıdan yüzü kızarmayanlar!

Peşinen söyleyeyim ki uzun bir zamandan beri fettan bir üslupla sürdürülen mesnetsiz çete/örgüt suçlaması ile 76 yaşına gelmiş Fethullah Gülen Hocaefendi’ye zarar vermeye kalkışırsanız tarih, adınızı Yezid’lerin, Haccac-ı Zalim’lerin yanına kaydedecek. Belki tarihi çoktan unutmuşsunuzdur; hadi daha yakından anlayabileceğiniz bir örnekleme yapayım.

Hani ikide bir Mısır’daki General Sisi’ye darbeci diyor, veryansın ediyor ve “İhvan’ı terör örgütü ilan etmek için kumpas kuruyor” diye suçluyorsunuz ya…

İşte esameniz, planladığınız şeyleri zulme dönüştürür ve icra ederseniz, Sisi’nin yanına yazılacak! Çünkü bir kerecik bile karıncaya bastıkları görülmemiş beyefendiler/hanımefendiler topluluğuna “terör örgütü, paralel devlet, virüs, çete, maşa…” gibi pespaye laflar söyleyip saldırmak, “darbecilik”in dik âlâsıdır, zulmün en dip noktasıdır.

Fethullah Gülen Hocaefendi’ye karşı sergilenen vefasız ve saygısız tutum ne ilktir, ne de son. Tarih boyunca âlimler, zalimler tarafından hedef alınmış, haklarında yalan yanlış laflar üretilmiş; hatta işkence ve sürgüne maruz bırakılmıştır.

Tarih boyunca, “din mazlumları”, ehli küfürden çektikleri çilenin belki yüz katını, maalesef, ‘ehl-i iman’dan çekmişlerdir. Her dönemde âlimlere, âbidlere, zâhidlere olmadık suçlamalar yapılmış, akla hayale gelmedik kötülükler o güzel insanlara reva görülmüştür. Acı gerçek budur: Siyaset merkezindeki yönetme içgüdüsü ve hükmetme şehveti, belli bir noktaya geldiğinde, sosyal merkezdeki her türlü oluşumu kendisi için potansiyel tehlike olarak algılamış ve onlara her türlü cefayı yapmakta beis görmemiştir.

Onlarca misali var zulmün. Bir hiç uğruna gönül sultanları rencide edilmiş, tefekkür şahikaları hakkında akla hayale gelmedik düşmanlıklar yapılmıştır.

Gelin, tarihin izdüşümlerinde kısa bir seyahate çıkalım ve birkaç günlük yazı dizisiyle zalimler ve âlimler ilişkisini masaya yatıralım. Tarihin o sararmış yapraklarına baktıkça dejavu diyecek, yaşananlara daha kolay mana verecek ve çıkış yolunu somut misaller üzerinden düşüneceksiniz…

Yarın: Dört Mezhep İmamı’na kim zulmetti?

17 Şubat 2014, Pazartesi EKREM DUMANLI / ZAMAN

DÖRT İMAMIN SUÇU NEYDİ?

Kaderin cilvesine bakın ki dört büyük mezhep imamının tamamı, devlet zulmüne maruz kaldı. Onlara o zulmü reva görenler, yaban ellerden gelip İslam ülkelerini istila eden ‘küffar’ değildi. Pek çoğu ‘İslam devleti’nin amiri, hatta bazen halifesiydi. Hilafet mührünü elinde bulunduran o zevatın derdi neydi ki Ahmed bin Hanbel’e, İmam-ı Âzam Ebu Hanife’ye, İmam-ı Malikî’ye ve İmam-ı Şafii’ye baskı yapmış, haklarında dava açmış, hapis ve işkence ile ceza vermeye cüret etmişti? Dört imamla başlayacağımız örnekleri okudukça mesele ayan beyan ortaya çıkacak. O yüzden en iyisi tarihin sararmış yapraklarına dönmek.

AHMED BİN HANBEL (İmam-ı Hanbelî):

slında Abbasi Halifesi Me’mûn, ilme meraklı bir insandı. Bağdat’ın bir ilim merkezi haline gelmesine emeği geçti. Ne var ki Halife bir noktaya gelip tıkandı. Devrindeki âlimleri “Kur’an mahlûktur” demeye zorladı. Etraftaki telkin ve tazyik de artınca herkese, özellikle de döneminin en büyük âlimlerinden Ahmed bin Hanbel’e baskı yapmaya başladı. “Kur’an yaratılmıştır” demediği için İmam-ı Hanbelî’yi, Ramazan’ın son on gününde kesintisiz kırbaçlattı. Halife Me’mûn ölünce Ahmed bin Hanbel gibi muazzam bir kutbun çilesi biter sanılmıştı. Heyhat! Hilafet makamına oturan Mu’tasım ondan beter çıktı. Aynı inat üzerine İmam hapiste tutuldu, kırbaçlandı, bayılıncaya kadar dövüldü; kılıçla dürtülüp ayıltılarak tekrar işkenceye tabi tutuldu.

Etrafa korku salmak isteyen iktidar sahipleri, bir gün İmam’ı hücresinden alıp Halife’nin huzuruna getirdi. İdama mahkûm iki kişinin boynunu oracıkta vurdurarak devletin resmî görüşü için onay vermesini beklediler. Ne yazık ki cinayet işlenen o mecliste âlimler de vardı ve zulmü seyrediyordu. O meş’um manzarayı gözünü kırpmadan izleyen Hanbelî mezhebinin kurucusu, bir ara İmam-ı Şafii’nin tilmizlerinden birini fark etmiş ve ona fıkhî bir meseleyi sormuştu. “Mest üzerine mesh hakkında İmam-ı Şafii’nin kavli nedir?” diye soru sorunca (Hilyetü’l-Evliya’nın naklettiğine göre) Halife’nin dinî müşaviri Ebu Duad, öfkeyle şöyle demişti: “Şu adama bakın! Boynu vurulmak üzere ama hâlâ fıkhî meseleleri münakaşa ediyor…”

Aslında tarih bu sahne ile iki konuda ders veriyor: 1- Zulme maruz kalan kimseler asla ye’se kapılmamalı ve hizmetleri için gayretten asla taviz vermemeli. 2- Pek çok örneğini ileride göreceğimiz gibi, bir âlime zulmeden zalim, genellikle bir âlimi yanına alarak vicdanını serin tutmak ister. Ve maalesef zalimler pek çok defa da aradığı âlimleri (Bediüzzaman buna “ulema-i sû” diyor) bulur, onların fetvası, hatta kimi zaman kışkırtması ile çileli dönemler yaşanır…

Onca zulüm o güzel insana reva görüldü de ne oldu? Zalimlerin alınlarına yapışıp kaldı o kötülükler. Ama Ahmed bin Hanbel hayatı ve eserleriyle hâlâ bir numune-i imtisal. Ya yetiştirdiği talebeler? Buhari, Müslim, Begavî…

NUMAN BİN SABİT (İmam-ı Âzam Ebû Hanife):

ivayet o ki Halife Cafer El Mansur (emrine ram olmadığı takdirde öldürmek maksadıyla), Ebû Hanife’yi huzura davet etti. Zehirli bir süt ikram etti. Ebû Hanife yanına oturduğu halifeye sütün midesine dokunduğunu ifade ederek içmek istemedi. Halife ısrar ediyordu. Hanefî mezhebinin kurucusu o büyük âlim sütü içti ve ayağa kalktı. Halife hayret içinde sordu: “Nereye?” İmam, mütevekkil bir eda ile döndü ve taşı gediğine koydu: “Senin gönderdiğin yere!” Kitabü’l-Mihen’de nakledilen bu hadiseye pek de şaşırmamak lazım; zira Ebû Hanife, hayatının çok büyük bir kısmını devlet zulmü altında yaşadı. Emevî döneminde de Abbasî devrinde de çekmediği cefa, görmediği eza kalmadı. Neden?

Emevî yönetimi Ebû Hanife’ye kadılık görevi teklif ederek o büyük âlimi icraatına (biraz da zulmüne) ortak etmek istedi. Irak Valisi (Ömer bin Hübeyre) tarafından yapılan teklifin aslî maksadını anlayan Ebû Hanife, görevi kabul etmeyince gözaltına alındı ve kırbaçlatıldı. Öyle ki, kırbaçlama işini yapan zindancı bile bir gün bu zulme “Yeter!” deyip isyan edecekti.

Devir değişip Abbasîler iktidara gelince Ebu Hanife hazretleri çok sevindi. Ona göre hak yerini bulmuş, Emevî zulmü sona ermişti. Maalesef bu umut çok sürmedi, güç zehirlenmesi ile malul Abbasî yöneticileri de benzer bir siyasete devam etti. Pek çok âlim ve âbide zulmetmeye başladılar. Abbasî halifesi, Ebû Hanife’yi yanına almak istemiş, ona hediyeler göndermişti. Büyük imam, kamu imkânları ile alınan hediyelerin hiçbirini kabul etmedi ve meşru görmedi. Buna da çok içerledi Halife Ebû Cafer el-Mansur. Musul isyanını bahane ederek halkı katletmek için fetva isteyen halifeye menfi cevap veren Ebû Hanife için tekrar zindana girmekten başka çare kalmadı.

Hanefi mezhebinin ve İslam tarihinin muhteşem mütefekkiri Ebû Hanife, ne Emevî zulmüne ortak oldu, ne Abbasî baskısına boyun eğdi; ama bu mehip duruşunu özgürlüğüyle, canıyla ödedi. Ona zulmedenler kendilerini “halife-i ruy-i zemin” olarak tanıtıyor; ama siyasî kaygılar nedeniyle o koca İmam’a cevr u cefa etmekte bir sakınca  görmüyordu. Ebû Hanife, arkasında onlarca eser bıraktı, milyonlarca insana ilham kaynağı oldu ve hep hayırla yâd edildi. Ya ona bu zulmü reva görenler?

MALİK BİN ENES (İmam-ı Malikî):

mam-ı Malikî, Emevî dönemini de gördü Abbasî dönemini de. Siyasetten olabildiğince uzak durdu. Onun siyasete mesafe koymasında kendinden önceki siyasî isyanlar, fitneler ve katliamların payı vardır kuşkusuz. Kendi döneminde de dini kullanarak siyasî cinayetler işleyenleri görmüştü zaten. Devlet idarecileriyle iyi ilişkiler kurmasına, onlara hayırhahlık yapmasına rağmen siyaset merkezindeki güç odakları onun bu müspet hareketini yeterli görmedi ve birileri pusuya yatıp hep fırsat aradı. Nitekim buldu da. İmam, baskı altında yapılan boşanmanın geçersiz olduğuna dair hadis rivayet edince goygoycular devreye girdi. Onlara göre bu hadisin nakledilmesindeki asıl maksat Ebû Cafer el-Mansur’a yapılan biatın geçersizliğini ima etmekti. Güya İmam, bu rivayetle Nefsü’z-Zekiye’ye biat edilmesini teşvik ediyordu. Medine valisi derhal tutuklanmasını ve kırbaçlanmasını emretti. Vahşet o kadar kabaca yapılıyordu ki İmam-ı Malikî’nin işkence sırasında omzu sakatlandı. Gerçek,  zaman içinde ortaya çıktı ama olan olmuş, zalim zehrini kusmuştu. O kusmuk İmam’a bir leke bulaştırdı mı? Haşa!

İmam-ı Malikî’ye yapılanlar halk arasında infiale yol açtı. Halife Mansur, hac için geldiğinde büyük İmam’dan özür diledi, gönlünü aldı. Hatta derlediği hadisleri çoğaltıp dağıtmak ve herkesin bu hadislere göre amel etmesini sağlamayı teklif etti. Tabii ki kabul etmedi İmam-ı Malikî. Müstağniydi, adildi, âlimdi, arifti çünkü.

Ona devlet zırhına bürünerek zulmedenlerin ne adı biliniyor ne sanı. Ama o muazzam âlim, büyük âbid, harika zahid hâlâ eserleriyle kalp ve kafalara ilham veriyor…

MUHAMMED BİN İDRİS (İmam-ı Şafii):

akirliği sebebiyle annesinin evini rehin göstererek Yemen’e giden İmam-ı Şafii, nereden bilecekti ki kendini orada siyasi bir entrika bekliyor. Bir dönem bizzat derslerini dinlediği İmam-ı Malikî’nin vefatından sonra Mekke’ye dönmüş o sırada Hicaz’da bulunan Yemen Valisi’nin daveti üzerine yolculuğa karar vermişti. Bir yandan kamu görevi yapmış, diğer yandan beş yıl boyunca ilim meclislerini takip etmişti. Ta ki siyasî bir kumpasla karşı karşıya kalana dek…

İmam-ı Şafii hazretlerini emrine amade haline getiremeyen Vali, tezvirata başladı. O günkü yönetim için “Aleviliğe taraftar” olmak büyük suç telakki ediliyordu. Vali önce (bugünkü tabirle söylemek gerekirse) fişleme yaptı ve 9 kişiyi ayaklanmak üzere hazırlık yapan Aleviler şeklinde kayda geçirdi. Sonra da Halife Harun Reşid’e bir mektup yazarak durumu rapor etti. Valinin ihbarına göre İmam-ı Şafii, kalkışma planı yapan o dokuz kişiden daha tehlikeliydi; çünkü sohbet ediyor, insanları etkiliyordu.

Ve kara plan işletildi on kişi huzura çıkarıldı. O dokuz adam idam edilirken İmam’ın katlinden son anda vazgeçildi. İmam-ı Şafii Hazretleri Rakka ve Bağdat’ta hapis yattı. Mekke’ye gideceği ana kadar mecburi ikamete mahkûm edildi. Bu zor dönemde o dönemin önemli âlimlerinden Şeybanî’nin derslerine devam etti. İmam-ı Şafii, bir dönem talebelik yaptığı  İmam-ı Malikî ile ilgili ilmî tenkitler yapınca fanatik bazı kişilerin zulmüne de maruz kaldı maalesef. Ulema sadece umeradan değil, cüheladan da çok çekmiştir. En kabası da umera ve cühelanın el ele vererek ulemayı hedef almasıdır. Nitekim Vali, İmam-ı Şafii’den Şam’ı terk etmesini ister ve üç gün süre verir. Ama kader o zulme müsaade etmez. İlerleyen dönemlerde Halife Me’mun, İmam-ı Şafii’ye kadılık görevi teklif eder. O müstağni İmam, ellerini açıp yalvarır: “Allah’ım! Dinim, dünyam ve ahiretim için hayırlı olacaksa nasip eyle, değilse canımı al.” Üç gün içinde öbür âleme yürür, dünyanın makam ve mevkileri karşısında iki büklüm olmaz…

Yarın: Gönül sultanlarını kırmaya değer miydi?

MASKELİ ZULÜM

Tarih boyunca zalimler, ne ilim adamı dinlemiştir ne gönül adamı. Kâh kuşkunun esiri olmuştur devlet yöneticileri, kâh kıskançlığın. Ne var ki o vehim ve zaaflar hep maskelendi. ‘Devleti ele geçirmek’ten ‘halkı kışkırtmaya’ kadar pek çok propaganda yapıldı. Sis bulutları dağılıp gerçekler ortaya çıkınca linç psikolojisine kendini kaptırarak savrulup dağılanlar mahcup bir duruma düştü. İşte üç zirve insan ve onların çetin sınavı.

MUHAMMED ES-SERAHSÎ (İmam-ı Serahsî):

İmam-ı Serahsî’yi bir kuyunun dibine hapsedenler, karanlığın bağrından nurefşan eserlerin nasıl yazılacağını bilemezlerdi. Bilemezlerdi; çünkü Serahsî’ye defter, kâğıt, kitap yasaklanmıştı. Sanılmıştı ki o büyük fıkıhçı, kuyunun dibinde karanlığa gark olur. Oysa ilim erbabının nezdinde onun adı: “Şemsü’l-Eimme”; yani “İmamların Güneşi” idi. Kitap yazmak için şartlar müsait değildi hapishanede; ama kalbi ve kafası aydın bir insan için esbabın çok da önemi yoktu. Talebeleri, Özkend Kalesi’ndeki zindanda Hocalarını yalnız bırakmadı. Kuyunun başında toplanan o vefalı talebelerle o büyük âlim arasında müzâkereli dersler başladı. Otuz ciltlik El-Mebsut’u yazarken Serahsî (yasak edildiği için) hiçbir kitaba müracaat edemedi. On dört yıl! Evet, tam 15 yıl boyunca hafızasında yer alan bilgileri kullanarak eser telif etti Şemsü’l-Eimme. Ve bir gün, 1087’de çıkarıldı. 3 sene sonra vefat ettiğinde 81 yaşındaydı. Demek ki, zalimler onu tutukladığında İmam Serahsî 64 yaşındaydı. Buna rağmen hapsedilmiş ve 15 senesini bir hücrede geçirmek zorunda kalmıştı. Neden?

Zor bir dönemden geçiliyor, insanlar imtihan üstüne imtihan yaşıyordu. Bir yandan Haçlı Seferleri dalga dalga âlem-i İslam’ın üzerine geliyor; diğer yandan Karahanlılar’daki iç kargaşa bir türlü durulmuyordu. Bu arada ülkeyi yönetenler âlimler ve fakihler üzerine ağır bir baskı kurmuş; hatta birçoğunu hapis ve idama mahkûm etmişti. Diğer yandan insanların adeta belini kıracak hale getirilmiş vergi yükü her gün artıyor, halk devlet baskısı içinde inim inim inliyordu. İmam-ı Serahsî bu zulme karşı çıktı, devlet politikalarındaki aşırı uygulamaları tenkit etti. Sen misin devleti eleştiren! Araya, her zamanki gibi, iktidar goygoycuları girdi ve Hakan Emir Hasan’ı doldurdu. Suç bulunmuştu: Halkı isyana teşvik etmek. Devleti elinde tutanlar ilerleyen yaşına, ilim yolundaki gayretlerine bakmaksızın zulme başladı…

Vefat ettiğinde arkasında bıraktığı kitaplar, nerdeyse, insan boyunu aşacak gibiydi. Hayatını hep asaletiyle yaşadı; sızlanmadı, şikâyet etmedi; talebeleriyle birlikte hizmetinden en zor dönemlerde bile taviz vermedi. Ondan geriye şöyle sitemkâr bir cümle nakledilir: “Bütün beyinsiz zındıkların kışkırtması, kötü arzuların peşinden korkunç kimselerin ve fena tertiplerde bulunanların kışkırtmaları sonucu vatanından ayrılmış ve Sultan tarafından hapsedilmiş, fakir kul… Allah onların hepsini kahretsin. Büyük küçük herkese ibret yapsın.” Ne diyelim? İbret yapsın inşallah!

AHMED SİRHİNDÎ (İmam-ı Rabbanî):

İmam-ı Rabbanî Hazretleri, sadece âlim bir kişi değil; aynı zamanda tasavvufa ayrı bir derinlik katan zirve bir veli idi. Ona, “Müceddid-i Elf-i Sani” (ikinci bin yılın müceddidi) denmesi, boşuna değildi. Hurafelere meydan okumuş, insanı kendi ruhuna yönelmeye davet etmişti.

Maalesef o güzel müceddid de kendini zindanda buluverdi. Onun hapse atılmasında kullanılan bahane fevkalâde düşündürücüdür. Vaktiyle şeyhi Bâki Billâh’a yazdığı mektupta yer alan seyr-u sülûk ile ilgili bir bölüm sebep gösterilerek Hindistan Sultanı Cihangir tarafından tutuklatılıp hapse atıldı. Tarih bakımından sabittir ki bahsedilen mektup 1012’de yazılmış; ancak tutuklama işlemi 1028’de yapılmıştır. Yani 16 sene sonra. Üstelik Sultan Cihangir vaktiyle İmam-ı Rabbanî’ye talebelik yapmış, ondan feyz alacak derecede İmam’a saygı beslemişti. Hatta Cihangir’i, İmam-ı Rabbanî talebelerine “İslam Padişahı” olarak tanıtmış ve tahta geçişine olan sevincini ifade etmişti. Şimdi ne olmuştu da bir “Müceddid”i hapse gönderiyordu?

Prof. Dr. Necdet Tosun’un kaleme aldığı kıymetli eserde (İmam-ı Rabbanî Ahmed Sirhindî, İnsan Yayınları, 2005) delilleriyle izah edildiği gibi Cihangir’in sorgulayıcı tavrına İmam makul cevap verince cezadan vazgeçilmişti. Tam bu aşamada araya goygoycuların girdiğini, padişaha telkinde bulunduğunu görüyoruz. Bu seferki bahane başkaydı: “Selamlama secdesi yapmadı, ordu içinde de çok müritleri var. Yakında kalabalık müritleriyle bir fitne çıkarabilir ve mülkünüze zarar verebilir.”

Bak şu kaderin cilvesine! Bugün “polisin içinde, yargının içinde adamları var” lafı ete kemiğe bürünmüş bin sene önceki iktidarın gözüne görünmüş. Oysa İmam-ı Rabbanî bir yandan Cihangir’in babası Ekber Şah’ın, dinlerin birleştirilerek yeni bir din oluşturma fikrine şiddetle karşı çıkmış; diğer yandan da Cihangir’le ilgilenerek onun tahta çıkmasını umutla beklemişti. Hal böyleyken kimin haddineydi ki Cihangir ile İmam arasına girsin ve bir fitne çıkararak zulme zemin hazırlasın? Kaldı ki ordu içinde de bürokraside de İmam-ı Rabbanî’yi seven çok sayıda insan vardı. Bu suç değildi ki! Gel de bu durumu o günkü ‘paralel devlet’ kâbusu yazarlarına anlat! Nitekim devletin kritik noktalarında görev yapan insanların İmam’a yapılan zulme içerlediği; ancak büyük İmam’ın onları teskin ettiği rivayet edilir…

Tosun’un yaptığı alıntılar insanı derinden derine düşündürecek kadar ürpertici. Bazı kaynaklara göre padişahın veziri ve mabeyni çoğunluk itibarıyla Şiilerden oluşuyordu. İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin Şia’yı eleştiren risaleleri bulunuyordu. Bu durumu hazmedemeyen mabeyn, bahaneler uydurarak İmam-ı Rabbanî ile Cihangir’in arasını açtı ve zulüm adalet tacını giyerek o koca gönül sultanını zindana attı. Hapisten çıktıktan sonraki durumun bir serbestlikten ziyade mecburî ikamet olduğu anlaşılıyor. Hayatının son dönemini köyünde münzevi bir şekilde geçiren büyük Müceddid, cuma namazı hariç evinden çıkmıyordu. Vefat ettiğinde arkasında pek çok mektup ve risale bırakmıştı. Kiminin arkada bıraktığı ilim, kimininki zulüm; dünyanın kaderi bu olsa gerek…

EBU’L-HASAN EŞ-ŞAZİLÎ (İmam-ı Şazilî):

Şâzilîye tarikatının kurucusu büyük İmam Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî, münzevi bir hayat sürüyordu. Şeyhi öyle istemiş o da bihakkın o öğüdü dinlemişti. İnzivası bitince Tunus’a geldi. Daha gelir gelmez ‘enaniyet-i ilmiye’ devreye girdi ve bazı âlimler onu çekemedi; hatta o güzel gönül sultanına iftira etti. Âlimin âlimle imtihanı çok ama çok çetindir; hele bir de devreye zalim girerse. Nitekim öyle oldu ve Sultan, İmam-ı Şâzilî’yi huzuruna çağırdı, göz hapsine aldı. İmam için hicret yolu görünmüştü artık.

Şâzilî Hazretleri’nin fani dünyada gözü yoktu; ama öbür âleme gözü kapalı olanların bunu anlaması mümkün değildi. Onun mütevazı bir evde kalması bile birilerini şüpheye sevk ediyordu; çünkü o gönül sultanı âlimlerin, ariflerin teveccühüne mazhardı. Sohbet halkası genişledikçe kıskançlık çemberi daralıyordu. “Kadılar Kadısı” diye anılan ve Başkadı olan Ebu’l-Kasım İbn-i Berra’nın kıskançlar arasında yer aldığını söylüyor tarih. Makamının elinden uçup gitmesi ihtimaline karşı tedbir aldığı, kıskançlığını gizleyebilmek için senaryolar üretmekten çekinmediği rivayet ediliyor.

Soluğu Hafsi Devleti’nin Sultanı Ebu Zekeriya’nın yanında alan Başkadı’nın “Bu İmam-ı Şâzilî’nin saltanatta gözü var. Halkı size karşı kışkırtmak için bazı hazırlıklar yapmaktadır.” dediği naklediliyor. Hatta karalama yapabilmek için o günkü devlet yöneticilerinin hassas olduğu bir konuyu kaşımayı tercih eder. İmam-ı Şâzilî’nin soy kütüğünü gündeme getirir İbn-i Berra. Dedelerinin İdrisî Sultanı olduğu, soyağacının Hazret-i Ali’ye dayandığı; dolayısıyla Fatimîlerle bir irtibatının bulunabileceği telkin edilir. Hasedinden dolayı büyük İmam-ı Şâzilî’nin selamını bile almayan ‘Kadılar Kadısı’ başkanlığında yapılan kara propaganda tesirini gösterir ve İmam-ı Şâzilî’ye ev hapsi cezası verilir. Artık halkla irtibat kuramayacak, ders halkaları oluşturamayacak, insanlarla sohbet edemeyecektir.

Bir zaman sonra İmam-ı Şâzilî, Halife’den hacca gitmek için izin istedi ve müspet bir cevap alınca hemen hazırlıklara başladı. Heyhat! İbn-i Berra kâbus gibi takip ediyordu İmam’ı. Daha İmam-ı Şâzilî Mısır’a ulaşamamıştı ki İbn-i Berra’nın jurnali Mısır Sultanı’na yetiştirildi. Mektupta İmam-ı Şâzilî’nin Tunus’ta karışıklık çıkardığı, Fatimîlerle gizli ittifakının bulunduğu, her an Mısır’da da kaos başlatabileceği iddia ediliyordu. Jurnal ağır bir makamdan gelir de tesir icra etmez mi? Sultanın emri üzerine İskenderiye Valisi, İmam-ı Şâzilî’yi göz hapsine aldı. Mecburi ikamet sırasında yine insanlar yavaş yavaş İmam-Şâzilî’nin etrafında toplandı; âlimler, arifler, zahidler İmam’ı yalnız bırakmadı. İmam-ı Şâzilî bir vesile bulup Kahire’ye gidince Sultan gerçeği yakından gördü, İmam’ın kıymetini anladı, özür diledi. Bu ihsan ve lütuf, hac için kapıların yeniden aralanması anlamına geliyordu; ancak geride çileli, meşakkatli, ıstıraplı bir dönem kalmıştı; üstelik bu zulümlerin hepsi bir gurur, kibir ve hasedin eseriydi…

Yarın: İki Mevlânâ’nın hikâyesi

İKİ MEVLÂNÂ’NIN HİKÂYESİ

İki Mevlânâ… Biri, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî. 13. yüzyıldaki fetret döneminde zuhur etti; insanları sevgiye, umuda, diyaloğa davet etti. Casuslukla, dini tahrif etmekle vs. suçlandı. Diğeri, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî. Osmanlı’nın yıkılış dönemine (19. asır) denk geldi, bozguna karşı ıslah hareketine öncülük etti. Ona da “devleti ele geçirme”, “isyan çıkarma” gibi yakışıksız suçlamalar yapıldı. Şimdi her iki Mevlânâ da rahmetle, saygıyla, sevgiyle yâd ediliyor. Ya onlar hakkında her türlü yalan, iftira ve karalama yapanlar!

MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN-İ RÛMÎ:

Hoşgörüsü, sevgisi ve kucaklayıcı tavrıyla çağları aşan Mevlânâ’ya neler denmedi neler? Ajan dediler, casusluk yapmakla itham ettiler, olmadık iftiralar yaydılar dört bir yana. İstilâ ettiği her yeri çekirge sürüsü gibi talan eden Moğollara karşı neden sessiz kaldığını sorguladılar. Ve “Moğol casusu” yaftasını yapıştırdılar Mevlânâ’nın alnına. Oysa bilemiyorlardı ki Mevlânâ Hazretleri bugüne takılmıyor, çağı aşan bir nazarla yarınların bağrındaki oluşumları hesaplıyordu. Burnunun ucunu göremeyenler, ufukların sonsuzluğunu nasıl idrak edebilirdi ki!

Şöyle düşünmüştü Mevlânâ: Nasıl olsa bir gün bu kargaşa dönemi sona erer ve Moğol istilacıları Anadolu topraklarının müşfik bağrında kendi öz dönüşümlerini yaşar. Zaten fetret döneminin en ağır şartları yaşanıyordu o günlerde ve Moğol ordusunu durdurabilecek bir güç yoktu ortada. Mevlânâ, gönüllerin fethine odaklanmıştı; toprakların istilasına değil. Nitekim büyük Üstâd’ın ufuk ötesi duası kabul gördü ve Anadolu pek çok kavmi kendi potasında yoğurup şekillendirdiği gibi Moğolları da bambaşka bir kıvama getirdi. Bu sebeple tarih kitapları Moğol istilasının ayrıntılarını nakleder; ama Moğolların Anadolu’dan def ü ref edilişine dair bir savaştan bahsetmez. Öyle bir cenk yaşanmamıştır çünkü.

“Gel, kim olursan ol yine gel…” Araştırmacılar bu cümlenin lâfzen Mevlânâ’ya ait olmadığını; ancak mananın Mevlânâ’ya tastamam uyduğunu söylüyor. El hak doğrudur. O, “Hıristiyan, Yahudi, Mecûsi” demeksizin herkesle irtibat kurdu, onlarla konuşmayı tercih etti. Bu davet, başlı başına bir bedeli göze almaktı; “ham yobazlar”ın, “kaba softalar”ın ağır eleştirilerine maruz kalmaması mümkün değildi. Diğer dinlerin önde gelenleriyle, kimi zaman bir araya geldi. Nasıl gelmesin ki! Hazreti Muhammed Aleyhisselam onlarla defalarca bir araya gelmiş, konuşmuş, komşuluk yapmış, ticaret yapılmasında beis görmemişti. Hazreti Mevlânâ “kölesiyim” dediği Kitap’tan ve “ayağının tozuyum” dediği Rehber’den cüdâ düşebilir miydi? Başka din mensupları ile kurduğu diyalog nedeniyle çok ağır ithamlarla karşı karşıya geldi; ama o, karanlık bir dönemin ışık öncüsüydü ve herkesle iletişim kurmak zorundaydı.

Rivayet o ki, bir gün bir papazla karşı karşıya gelince ikisi de birbirine ta’zim etmek istedi. Mevlânâ daha atik davranarak papaza karşı saygısını ifade etti. Homurdananlar oldu; bugün bile o homurtu devam ediyor. Hazreti Mevlânâ, “Tevazu makamını rahip efendiye bırakmak istemedim; o yüzden ondan daha hızlı davranarak saygımı ifade ettim.” deme lüzumunu hissetti. Ne var ki dini, ana kaynaklarından bütün erkânıyla bilemeyenler Mevlânâ hakkında en ağır ithamlarda bulundu; halen de bulunuyor. O kadar ki casusluk iddiasının yanına başka din mensupları ile işbirliği gibi laflar eklendi. Hatta hızını alamayanlar, evlat katlinden Nasrettin Hoca’nın öldürülmesine kadar bir sürü yalan yanlış lafı boca ederek kara propagandaya devam etti. İşi yüz kızartıcı iftiralara kadar vardıranların unuttuğu bir nokta var: Müfterilerin oluşturduğu dalga kısa bir süreliğine etkisini gösterse bile güneşi balçıkla sıvamak imkânsızdır. Nitekim gıybetçi ve iftiracılardan geriye kin ve husumetten başka bir şey kalmamış, hoşgörü ve diyalog kahramanları ise arkalarında yaşanabilir bir medeniyet bırakmıştır.

MEVLÂNÂ HÂLİD-İ BAĞDÂDÎ:

Haset, fitne ve iftiranın devlet eliyle nasıl bir zulme dönüşebileceğine dair en çarpıcı örneklerden biri hiç kuşkusuz Mevlânâ Halid’dir. 19. asrın müceddidi sayılan büyük insan, payitahtta dergâhını açarken müritlerine çok sıkı tembihatta bulunmuş, devletten maaş almamaları, hiç kimseden yardım talep etmemeleri, dünya malından uzak durmaları konusunda hassasiyetini dile getirmişti. Vazifesi irşad ve tebliğ olan insanların menfaat ilişkilerinden uzak durmasını istiyordu. Ne var ki o konudaki teyakkuz bile bazı fettan kişileri durduramadı.

İstanbul’da talebelerinin hızla artması üzerine bazı çevrelerde rahatsızlık emareleri görüldü. Bunların başında gelen kişi Padişah II. Mahmud’un yakın ahbabı ve danışmanı Sait Halet Efendi’ydi. Kendisi Mevlevî olduğu ve padişahın da o meşrebe yakın bulunduğu söylenir. Araya kıskançlık girince, bir de devlet imkânları söz konusu olunca Halidîler için zor bir dönemin yaşanması kaçınılmaz hale geldi.

Mevlânâ Halid ve talebeleri, devlete karşı değildi; ama kıskançlık duygusuna mağlup olmuş kimi bürokratlar Halidîleri hedef tahtasına koymaya karar verdi. Halidîlerin hususî mahiyette okudukları özel virdlerine (hatm-i hacegan) dair keskin eleştiriler başlatıldı. Bu arada Saray’da da kara propaganda başlatılmış, Padişah’a gizli raporlar sunuluyordu. II. Mahmud’a bu akımın bir gün devletin başına bela olacağı telkin ediliyordu. O kadar ki resmî evraka yansıyacak şekilde bir belge düzenlendi ve ‘fesat tohumu’ olduğu söylenerek ‘fişleme’ işlemi yerine getirildi. O rapora göre Mevlânâ Halid kısa bir süre içinde mehdilik ilan edecekti. Tabii ki aslı faslı yoktu bu iddiaların; ama kimin umurunda!

Danışman öncülüğünde yapılan mâbeyn kuşatması meyvelerini verdi ve 1822’de Padişah, Bağdat Valiliği’ne emir vererek Mevlânâ Halid hakkında soruşturma yapılmasını emretti. O andan itibaren yoğun baskı dönemi resmen başlamış oldu. Baskınlar, sürgünler, hapisler… Neyse ki Bağdat Valisi Davut Paşa, insaflı bir adamdı ve olumlu bir rapor göndererek Mevlânâ Halid ve talebelerini himaye etti. Mabeynin goygoycuları boş durmadı, tahrike devam ettiler. Operasyonlar durmadı; ancak her insafsız müdahale Mevlânâ Halid Hazretleri’nin hizmetlerini daha da büyüttü.

O günkü İslam coğrafyasının büyük bir kısmına yayılan Halidîler için yeni bir imtihan baş gösterdi. Abdülvehhab Es-Susi İstanbul’a gönderilmiş, Trakya’nın büyük bir kısmında tanınır ve sevilir hale gelmişti. Bu pişkin müridin Mevlânâ Halid’in halifesi olmak gibi bir niyeti ve arzusu vardı. Bu emeline nail olamayınca tarikat içindeki itibarını sermaye yaparak kendisi yeni bir oluşum ortaya koymak istedi. Her ne kadar Mevlânâ Hazretleri şöhretperestlik ve hodgamlık ifade eden bu teşebbüse karşı Es-Susi’yi tarikattan uzaklaştırsa da mesele hızla yayıldı ve cemaat içinde bir ayrışmaya dönüştü. İhtilafa başkaları da müdahil oldu. Cemaati bölmek için harekete geçen Es-Susi, yanına birkaç adamı da alarak Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hazretleri’ni şikâyet etmeye karar verdi.

Elinde bazı belgeler olduğunu söyleyen Es-Susi, devlete başvurdu. Mevlânâ Halid Hazretleri’ni ve talebelerini bir suç örgütü imiş gibi takdim ediyordu. Zaten saraya bazı mektuplar gönderilmiş, cemaatin Sultan’a karşı olduğuna dair taşlar yeterince döşenmişti. Şimdi de Mevlânâ Halid’in en yakın adamlarından biri ihbarda bulunuyordu. II. Mahmud artık çileden çıkmış, çok sert tedbirler almaya karar vermişti. Allah’tan ki aşırı Frenk yanlısı olarak bilinen Padişah, Şeyhülislam’a sorma gereği hissetti. Bu da bir asalet olsa gerek! Şeyhülislam, aklıselimi tavsiye ederek hukukî bir yolun takip edilmesi gerektiğini, şikâyet edenin beyanı ile ceza verilemeyeceğini söyledi. Bu da ilmin izzetini korumak olsa gerek! Bunun üzerine Şam’a iki müfettiş gönderildi. Şam Valisi Salih Paşa, müfettişlerin yaptığı gizli soruşturmanın sonucunu Padişah’a yazdığı bir mektupla (1827) bildirdi. Abdülvehhab ve arkadaşının Mevlânâ Halid Hazretleri’ne iftira ettiği ortaya çıkmıştı. Ne acıdır ki bugün bile bazı kalbi bozuklar (üstelik kendilerine tarikat süsü vererek) o uyduruk belgeler üzerinden 19. asrın müceddidine “İngiliz ajanı” diyor. Haşa! Bu büyük zevata ajan diyenin ajanlığından şüphe duyulur.

Ortaya çıkan gerçek, baskıları bir zaman hafifletse bile Padişah II. Mahmud’u tekrar normalize etmek mümkün görünmüyordu. Halidîlere karşı sert hümayunlar neşreden Padişah, bu konuyu şahsî bir takıntı haline mi getirmişti, yoksa hâlâ goygoycular ve itirafçıların telkini mi söz konusuydu; bilemiyorum; ancak 1828 Ramazan ayına denk getirilen sürgünün yürekleri dağladığında şüphe yoktur. O dönemde çok çile çekildi. Halidîlerin müesseselerine el konuldu, dergâhları yasaklandı, önde gelen kişiler sürgüne yollandı.

Onca eza ve cefa yapıldı da Halidîler yok mu oldu? Hayır. Halk arasındaki sevgi ve bağlılık devam edip gitti. Zaten arkadan gelen padişahlar, yapılan hatayı kabul edip hem Hazreti Mevlânâ Halid’e hem talebelerine sahip çıktı. O kadar ki Abdülmecid Han, her cuma günü kabrinin başında bir Halidî şeyhinin ve on dervişin ‘hatm-i hacegan’ okumasını ve bunun kıyamete kadar sürmesini vasiyet etti. Tekke ve zaviyelerin kanunla kapatılacağı ana kadar (1925) o vasiyet yerine getirildi.

Yarın: Bediüzzaman’ın çilesi

BEDİÜZZAMAN’IN ÇİLESİ

Başını yakın talebelerinden birinin dizine yaslamış Urfa’ya doğru yol alan Bediüzzaman Said Nursi, yürek dağlayan şu cümleyi tekrarlıyordu: “Beni anlayamadılar…”

İniltiler halinde söylenen bu yanık söz, 82 seneye sıkışan bir hayatın özetiydi. 1952’de Üstad’ı ziyaret eden Eşref Edip’e de benzer cümleler kurmuştu Said Nursi: “Anlamıyorlar… Yahut anlamak istemiyorlar. Beni skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar.” Demek ki hayatının pek çok safhasında dile getirilen derin bir sitemdi bu.

Nasıl anlaşılabilirdi ki! O kendini günün siyasî/idarî tıkanıklığı içine hapsetmemiş, kuşatıcı bir nazarla yarınlara seslenmişti. O yüzden daha çok erken yıllarda şöyle feryat etmişti: “Şu muasırlarımız, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim kışta geldim; sizler cennetâsa bir baharda geleceksiniz…” Çağdaşları onu anlayamadı; anlaması da çok zordu.

Üç nur ve üç zulmetin iki farklı dünyanın ufkunda tecelli edeceğini çok önceden görmüş ve taş üstünde taşın kalmadığı o yıkılış döneminden şöyle seslenmişti insanlara: “Ümitvâr olunuz, şu istikbal inkilabatı içinde en yüksek, gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktır.” Günlük telaşe içinde çırpınıp duran insanlar o engin ufka tekabül eden vizyonu nasıl anlayabilirdi ki?

ÇAĞINI AŞAN UFUK

Daha meşruiyetin mahiyeti hakkında enine boyuna düşünülmemişken “meşrutiyet-i meşrua”dan bahseden ve ona dair prensipler vaz’ eden bir tefekkür insanının herkes tarafından tastamam anlaşılması beklenemez. Cumhuriyet kelimesinin belli çevrelerde telaffuz bile edilmediği bir dönemde cumhuriyet ile ilgili temel değerlendirmeler yapması tesadüf değil, basiret ve firasetin yansımasıydı.

Nitekim bu anlaşılamayan tefekkür insanı, her dönemeçte ayrı bir imtihanla karşı karşıya kaldı, zulme maruz bırakıldı. Selanik’te yaptığı tarihî konuşmaya, ‘aşair arasında dolaşarak’ yaptığı yorumlara, Şam’da verdiği hutbeye vs. vâkıf olamayanlar, onun o özgürlükçü yaklaşımından da haberdar değildi. Mesela 31 Mart Vak’ası’nda fitnenin önüne geçebilmek için çırpınan Bediüzzaman gözaltına alındı. Güya İttihad-ı Muhammediye adlı örgüte üyeydi ve isyancılarla hareket etmişti. Bahçede kurulan darağacı ve darağaçlarında asılı insanlara aldırış etmeksizin yaptığı cesur müdafaa, eşi benzeri az bulunur bir hukuk mücadelesidir. Mahkeme bu âteşîn dimağı serbest bırakır. O, Beyazıt’tan Sultanahmet Meydanı’na kadar kalabalık bir kitlenin önünde yürürken bugün bile kulaklarımızı çınlatan bir meşhur cümleyi haykırır: “Zalimler için yaşasın cehennem!”

SÜRGÜNLER, MAHKEMELER, HAPİSLER…

Sultan II. Abdülhamid akıllı, zeki, dindar bir insandı; ama Bediüzzaman gibi bir deha ile yüz yüze gelemedi. Görüşebilselerdi birbirlerini anlayacaklardı kuşkusuz. Ancak Sultan’ın etrafını etten duvarlarla örmüştü mabeyn-i hümayun. Bir gün Bediüzzaman, çağını aşan bir üniversite projesiyle Padişah’ın kapısına dayandı. İstiyordu ki fen bilimleri ve dinî ilimler izdivaç etsin ve çağıyla hesaplaşabilmenin kapıları aralansın. Heyhat! Abdülhamid gibi eğitim konusunda fevkalade hassas bir Sultan’ın etrafını kuşatan çapsız danışmanlar kendilerine adeta bir misyon biçmişti: Padişah’ı aydınlardan yalnızlaştırmak, herkesten uzak tutmak, yazar çizer insanları Sultan’a jurnallemek, gazete ve dergiler üzerine baskı kurmak, sansür sistemini işletmek. O dönem aydınlarının neredeyse tamamı (Bediüzzaman ve Mehmet Akif başta olmak üzere) ‘istibdat’tan şikâyet etti. Bediüzzaman etten duvarları aşabilseydi sadece çağını aşan bir üniversite modeli ortaya konulmuş olmayacak; Kürtçeye ilim mahfilinde serbestiyet tanınmış, Kürt sorununa ta o yıllardan çözüm kapısı aralayan bir proje ortaya çıkarılmış olacaktı. O gammaz ve sansürcü danışmanlar, kendi ve aile fertlerinin menfaatini düşündüğü kadar alimlerin tekliflerine kafa yorsalardı, tarihî fırsatlar heba edilmemiş olacaktı.

Bediüzzaman Hazretleri’nin heyecan veren o mücadele hayatını safha safha bu sütuna taşımak mümkün değil. Kestirmeden yol alıp şöyle diyebiliriz: Hemen her dönemde devlet zulmüne uğradı Bediüzzaman. Sürgün edildi, mecburî ikamete zorlandı, hapse atıldı, defalarca zehirlendi… “Siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.” deyip Erek Dağı’na çekilmiş, inzivada yaşıyordu. Ne var ki bir bahane icat edildi ve sürgün yılları başladı. İnsanlarla irtibattan men edildi; ama o hep dimdik ayaktaydı.

Hakkında davalar açıldı, iddianameler hazırlandı, hâkim karşısına çıkarıldı. Afyon savcısı “600 bin talebesi var” diyerek “asayişe zarar gelir” iddiasında bulunmuştu mesela. Oysa dünyanın en barışçıl ve sivil akımlarından biriyle karşı karşıyaydı. Afyon savcısı, Bediüzzaman ve talebelerini “Hasan Sabbah”a; yani Haşhaşilere benzetti. (Kaderin cilvesine bak ki o savcının lafı bugün başka ağızlara sakız olmuş!) Hiçbir insaf ölçüsü yoktu suçlamalarda. Mesnetsiz bir sürü iddia ve kara propaganda. “Dini siyasete alet etmek” gibi bir suç isnat ettiler, “gizli örgüt” dediler, davalar açtılar; hatta hapis cezaları verdiler. Kâh Tesettür Risalesi bahane edildi, kâh Gençlik Rehberi adlı eseri. Beraat etmesine rağmen tekrar tekrar dava açıldığı da oldu.

DEMOKRAT PARTİ DÖNEMİNDE BASKILAR

Üstad Bediüzzaman’a yapılan zulmün belki de en acı vereni 1950’den sonraki döneme aittir; çünkü tek parti diktası sona ermiş, millet derin bir oh çekerek Menderes ve partisinden daha özgürlükçü bir atmosfer beklemişti. Vakıa, iktidar bir türlü muktedir olamıyor ve siyasî iradesini ortaya koyamıyordu; ama her seçimde halkın verdiği kredi artıyor, zulmün bir an önce bitmesi bekleniyordu.

Maalesef beklentiler bir zaman sonra boşluğa düştü. Menderes döneminin istihbarat servisi MAH (bugünkü adıyla MİT), Bediüzzaman’ı adım adım takip ediyor, rapor tutuyordu. Üstelik Üstad’ın talebelerini il il, ilçe ilçe fişliyordu. Her ilin başında bir kişinin olduğu düşünülüyor, her ders yapılan evin bir “örgüt” yuvası olduğu kayıtlara geçiriliyordu. Bugün ortaya çıkan resmî vesikalara göre Üstad ya da talebelerine temas eden milletvekilleri ve bürokratlar da fişlenmiş, Ankara’ya bildirilmişti. Bediüzzaman ve talebelerinin avukatlığını üstlenen merhum Bekir Berk’e göre 750 dava beraatle sonuçlanmıştı. Ama davaların ardı arkası kesilmemiş ve yıllar boyunca sürdürülen davalar nedeniyle toplum nezdinde kriminal bir algı oluşturulmaya çalışılmıştı.

Her şeye rağmen Demokrat Parti ve Menderes’e destek vererek daha özgürlükçü bir atmosferin oluşmasını arzu etti Bediüzzaman Hazretleri. Hak ettiği vefayı bulamadı bir türlü. 1957’de DP üçüncü kez seçimleri kazanmıştı; ama Nur talebelerinin üzerindeki devlet tehdidi bitmemişti. 1958’de açılan bir dava nedeniyle Ankara, İstanbul ve Isparta’da tutuklamalar yapılmış, Risale-i  Nur talebeleri Ankara Cezaevi’ne konulmuştu.

Vefatına doğru Üstad Bediüzzaman, talebelerine veda edercesine Anadolu’ya açılmıştı. Pek çok vilayete uğradıktan sonra tekrar (3 Ocak) Ankara’ya çeviriyor rotayı. Aslında Menderes’le görüşmeyi arzu ediyor. İhtimal ki toplum katmanlarında hissedilen fırtınayı haber vermeyi, belki tedbir nevinden bazı düşüncelerini aktarmayı arzu ediyor. CHP’nin ve İsmet Paşa’nın haşin yaklaşımı ve o günkü basının anlayışsız tavrı yüzünden Demokrat Parti yetkilileri korkuyor, tırsıyor. O kadar ki 11 Ocak 1960’ta Ankara’ya gelen Said Nursi Hazretleri’ne hitaben radyodan hükümet bildirisi okundu. Üstad’a,  Emirdağ’da oturması salık veriliyordu.

Seçimlerde verilen desteği unutmuş gibi görünen DP, Üstad ve talebelerinde büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. 1959’da Eskişehir’e girerken arabası durdurulmuş ve şehre giremeyeceği polislerce tebliğ edilmişti. Bediüzzaman’ın tek cümlecik sorusu vardır: “Emir buradan mı, Ankara’dan mı?” Komiser sükut eder. Cevap bellidir.

‘BENİ ANLAYAMADILAR…’

Artık Hakk’a yürüme zamanı gelmiştir. Üstad Hazretleri, Urfa’ya doğru yola çıkar ama devlet terörü soğuk yüzünü DP’nin içişleri bakanı vasıtasıyla bir daha gösterir. Bakan, emir üstüne emir yağdırarak ölüm döşeğinde son nefeslerini veren Bediüzzaman’ın Urfa’dan zorla çıkarılmasını ister. 23 Mart gecesi vefat ederken (ve halen) kulaklarda aynı cümle yankılanır: “Beni anlayamadılar. Skolastik bataklığa gömülü bir medrese hocası sandılar…” Evet ey Büyük Mütefekkir! Seni en uzak daireden en yakın halkaya kadar tastamam anlayamadık; keşke anlayabilseydik!

21 Şubat 2014, Cuma

 

Reklamlar