Etiketler

, , , , , , ,

HEYusuf Gezgin – Cemaate (Yeni) Sürek Avı!

 28 Şubat 2012
Malumunuz, sürek avı, çok sayıda avcının, avların kaçmalarına fırsat vermeyecek şekilde çok yönlü, ısrarla ve uzun süre kovalamalarıdır. Pek çok avcıyla, sadık köpeklerle ve kalabalık ekip halinde yapılan sürek avlarında av durumunda olanlar pek çok telefat verirler.

Sürek avı sadece av hayvanlarına yönelik olmaz. Bizim gibi tam demokratikleşememiş, otoriter eğilimlerin güçlü olduğu ülkelerde, devlete hükmeden güçler tarafından yer yer toplumun farklı kesimlerine de sürek avları, toplu imha projeleri, tasfiye çalışmaları uygulanır. Devlet ve onun kurumları yanlarına güdümlü basını, kendilerine sadık aydınları, yazar-çizerleri vs. alarak tehdit ve tehlike gördüklerine karşı sürek avı başlatırlar. Hedef kitleyi pek çok yönden kuşatırlar, mercek altına alırlar, manüplatif haberlerle, yalan verilerle sıkıştırırlar, toplum nezdinde itibarsızlaştırmaya çalışırlar. Sürek avı Cumhuriyet döneminde özellikle dindar kesimlere, cemaatlere, tarikatlara karşı çok defa yapıldı. “Laikliğin, devrimlerin tehlikede olduğu!”, “irticanın azdığı!” gibi üretilmiş gerekçeler üzerine bu ülkede çok sürek avı yapıldı; çok mazlumların kanına girildi; haklar gasbedildi. İstiklal mahkemelerinden, Menemen hadisesine, darbeler sonrası yapılan imha planlarına kadar pek çok olay, devletin merkezine yerleşmiş güçlerin toplumun bazı kesimlerine karşı sürek avı olarak görülebilir.
1980 ihtilali sonrası TRT “sağcı“ ve “solcu”ların yanında, hergün “irticacılar” diye yakalanan pek çok tasavvuf erbabını ekrana çıkarırdı. İnsanlar, “laiklik”-“devrimler” vs gerekçe gösterilerek merkez güçlerce sürek avına maruz kalırlardı.
“Her taşın altında” gösterilen “The cemaat” için 28 Şubat sürecinde bir sürek avı yapılmıştı. Her gün cemaatin tehdit ve tehlikesi gündeme getirilir, gazeteler Tv’ler cemaatin devleti nasıl ele geçirdiğinden, nasıl örgütlendiğinden, irticayı nasıl hortlattığından vs. bahseder dururdu. 28 Şubat bütün dindarların, cemaatlerin, hatta muhafazakârların sıkıntı yaşadığı bir dönemdi. Bu, cemaat için “imha” denemesinin yaşandığı bir süreçti.
Cemaatten tanıdığım insanlar son bir yıl içinde 28 Şubatta maruz kaldıklarına benzer bir muamele ile karşı karşıya kaldıklarını, sürekli ve sonuna kadar destek verdikleri AKP hükümeti tarafından dışlandıklarını, ötekileştirildiklerini ifade ediyorlar. Özellikle devlet memurları ve Ankara bürokrasisinde yer alan cemaate yakın insanlar AKP hükümetinin son yıllarda takındığı itici-dışlayıcı tavırlardan fazlasıyla muzdaripler. Uzun süre olanları “münferit olaylar” diye düşündüklerini, ancak son dönemde böyle düşünmenin imkânı kalmadığını, 28 Şubattakine benzer şekilde “cemaat” avı başlatıldığını beyan ediyorlar.

AKP hükümetinin özellikle personel alımı ve mevcut personelin terfisi noktasında cemaate karşı (onca destek ve katkıya rağmen) oldukça vefasız davrandığı belirtiliyor. AK Parti hükümetinin ve AK Parti içindeki bazı kesimlerin cemaate yakın insanları, bürokratları tehdit ve tehlike olarak algıladığı; cemaate çok sıkı bir süzgeç uyguladığı söyleniyor. Piyasada dolaşan mübalağalı ifadelerin ve kara propagandaların aksine cemaat mensupları kıyaslamalar yapıyorlar ve hodri meydan diyerek AKP’yi muhasebeye davet ediyorlar.

Muhatap olduğum cemaatten bir şahıs olayı somutlaştırarak: “Hiçbir AKP hükümetine destek vermemiş, AKP aleyhine defalarca ve açıktan talimatlar vermiş bir kesimin (S) adamları, her noktaya engelsiz-blokajsız gelirlerken, cemaatle ilgili kişiler önemli makamlara (valilik, genel müdürlük, kurum başkanlıkları vs) yaklaştırılmıyor” diyor. “Bir tarikatın her dönemde 3 bakanı oldu; hala var. Olsun rahatsız değiliz. Ama “heryeri işgal ediyor” diye linç edilmeye çalışılan cemaatin hiç bakanı yok, hiç müsteşarı yok. 550 milletvekili içinde birkaç mebusu, 81 il içinde birkaç valisi, 300 genel müdür içinde bir elin parmağını geçmeyecek genel müdürü var. Onlar da birileri tarafından sürekli dile dolanıyor ve alaşağı edilmek için uğraşılıyor” diyor.

“İktidar ve istiklal ortak istemez” derler. Elbette AKP hükümeti ve Başbakan, cemaati hükümete ortak etmek durumunda değil. Ancak siyasal partiler aynı zamanda toplumsal kesimlerin, görüşlerin güç birliği ettiği bir çatıdır. Siyasal partiler ve liderler kendilerine oy veren kesimlerin haklarını korumak, beklentilerini karşılamak durumundadırlar. Yoğun ve yaygın eğitim faaliyeti içinde olan bir kesimin okuttuğu insanların bürokrasinin, devletin belirli yerlerine gelmesinden daha doğal bir şey yoktur. Nitekim bu insanlar esnaf, işadamı, öğretmen, mühendis vs. olduğu gibi memur, bürokrat da olmaktadırlar; olmalıdırlar. Hiçbir siyasi parti homojen, aynı düşünen kesimlerden oluşmaz. Siyasal hareketler içinde farklı renkler-tonlar, ittifaklar vardır. Bunlar, sandıkta destek oldukları parti iktidar olduğunda nimetinden yararlanmak isterler. AK Parti hükümetinin bu kesimden sandıkta, seçimlerde sonuna kadar yararlanırken, devletin nimetlerinden mahrum etmeye çalışması, mevhum bazı korkularla itmesi, uzaklaştırması siyaseten intihardır. Siyasi basiretsizliktir.
Son zamanlarda Nazlı Ilıcak’ın dediği gibi sadece Ergenekoncu, laikçi kesimler tarafından değil, sanki hükümet cenahı tarafından da cemaate bir taarruz, sürek avı söz konusu. Polemiklere girmekten kaçınsalar da, cemaat cenahı son dönemlerde AKP’nin izlediği, dışlayıcı, tehdit olarak gören tavır ve tutumlardan fazlasıyla rahatsızlar.
Cemaatten  şahıs: “Yeni açılan bir kamu üniversitesine cemaatten eleman almamak için çok sıkı tedbirler uyguladılar. Hoca olarak zaten almadılar. Bunu çok defa açıkça ve rencide edici şekilde deklare de ettiler. Ama son yaşadığımız vak’a bize 28 şubat sürecini hatırlattı. Cemaatten çocuklardan olduğunu düşündükleri birkaç asistana bir hocanın: “Siz kimsiniz? Cemaatten misiniz? Evleriniz nerede? Gelip evlerinizi kontrol edeceğiz” dediğini aktarıyor. 
Yüzde 50’lerde oylar almak, üstüste 3 defa iktidara gelmek hükümetin kendisini çok güçlü hissetmesini, her istediğini yapabileceğini düşünmesini sağlıyor olabilir. Ancak demokrasilerde siyasal partiler toplumsal tabanlara dayanır. Oy hesabıyla ayakta kalırlar. Son gerilimler sanki AKP hükümetinin bazı kesimleri gözden çıkardığını ve onları dikkate almadığını gösteriyor. Militer güçlerin nisbi olarak zayıfladığı, Ergenekon tarzı derin yapıların kısmen kontrol altına alındığı böyle bir dönemdeAKP, cemaati engel görüyor ve sanki ondan da kutulmak istiyor gibi.. Sayın Sultan, Hülafayi Ruyi Zemin şu anda gözünü karartmış durumda. Farklı bir güce, alternatif bir harekete tahammülü yok!… Yanındakilerin fikir beyan etmelerine bile dayanabilecek durumda değil. 11 Eylül sonrası dünyaya meydan okuyan oğul Bush gibi ”ya benimlesiniz, ya da bana karşı!” modunda… Kimseye üçüncü alternatif bırakmıyor…
Düne kadar refik gördüğü; oyundan, tabanından, gücünden yararlandığı cemaati, AKP (başbakan diyebiliriz, zira AKP’de başbakan dışında bir ses yok)  artık rakip görüyor; imha edilmesi, olmazsa terbiye edilmesi gereken bir kesim olarak algılıyor.
Cemaat 28 Şubat sürecinde de “devlete sızmakla”, “paralel devlet oluşturmakla” suçlanıyordu. O zaman suçlayanlar 28 Şubatçılardı, laikçilerdi, militaristlerdi, masonlardı, beyaz efendilerdi. Bu gün aradan geçen 15 yılda cemaat yine aynı saldırıyla karşı karşıya. Ama bu defa cemaatten endişe duyan ve imha için düğmeye basan cemaatin pür destek verdiği, arkasında durduğu bir siyasal parti, bir lider. Cemaat için değişen bir şey yok. Muhatap değişti; ama atfı cürüm aynı, karalama aynı, linç girişimi benzer. 
Hükümet giderek otoriterleşmeye yürüyor. Güçler ayrılığı darmadağın. Karizmatik lider kişisel bir takıntıdan dolayı 10 yıldır arkasını toplayan, kendisine payanda olan kesimleri, kurumları, dostlarını bir hamlede siliyor, refiklerini potansiyel rakip ve düşman olarak görüyor. Kuruntulara ve vehimlere girerek, mabeyndeki goygoycularının dolmuşuna binerek dün üzerinden yürüdüğü, yarın mecbur olduğu köprüleri yıkıyor.
Sultanı şahanelerinin son çıkışı yeni değil. Balkon konuşmasında teşekkür eder etmez, kılıcını savurmaya, kendine mutlak temenna durmayanların, (Cumhurbaşkanına yakınlar dahil) kellelerini almaya başlamıştı. MİT krizi çıka(rıla)na kadar biçtiği fidanların haddi hesabı yoktu. Kendi Fidan’ını planladığı kıyıma, sürek avına gerekçe haline getirdi. Bu olay üzerinden tansiyonu yükseltti. Yandaş medyasına PH yatırdı. Ta ki kıyımlara, tahrip ettiği dostluklara kamuoyu nezdinde bir mazeret teşkil etsin!..
Günahkar insanlar işledikleri günahın yük ve vebalinden dolayı meleklerin olmasından rahatsız olurmuş Başbakan ve hükümetin önde gelenleri son zamanlarda kabiliyet ve liyakat, beceri vs değil, sadece sadakat istiyorlar. Sorgulamayan, irdelemeyen, kurcalamayan körü körüne sadakat!…
Sanırım cemaatin ve elemanlarının bu gözü kapalı sadakati göstermeyeceğini biliyorlar. Dahası belki de bazı arızalarına, sıkıntılı hallerine muttali olmalarından çekiniyorlar. Bunun kesin çözümünü de cemaati heryerden kazımakta, iflah etmemekte buluyorlar…
http://www.yusufgezgin.com/cemaate-yeni-surek-avi/

Reklamlar