Etiketler

, , , , , ,

HE BBCZAMAN / KADİR UYSALOĞLU- LONDRA 27 Ocak 2014

Fethullah Gülen Hocaefendi, 16 yıl aradan sonra ilk televizyon mülakatını BBC’ye verdi.

Fethullah Gülen Hocaefendi, 16 yıl aradan sonra ilk kez bir televizyon kanalına görüntülü mülakat verdi. Gülen, BBC’ye verdiği mülakatta yolsuzluklardan Kürt meselesine, cami-cemevi projesinden Mavi Marmara’ya kadar birçok soruya net cevaplar verdi.

Gündemdeki rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla ilgili olarak Gülen, “Bir yolsuzluk olduğu muhakkak. Bunu herkes kabul ediyor. Değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez.” diye konuştu.

YOLSUZLUK ‘SUÇLA’ ÖRTÜLMEYE ÇALIŞILIYOR

Savcıların görevlerini yaparak yolsuzlukların üzerine gitmelerinin ‘suçmuş’ gibi gösterildiğine dikkat çeken Gülen, “Bilememişler yani o mevzuda bunların suç olmaktan çıkarıldığını bilememişler ve yapmışlar bu meseleyi.” şeklinde konuştu.

Yolsuzlukla mücadelenin rahatsızlık vermesi sebebiyle ‘paralel devlet’ mevhumunun ortaya atıldığını söyleyen Gülen, “Yapılan esasen o mesavi diyebileceğimiz, o kötülükler diyebileceğimiz, rüşvetler, ihaleye fesat karıştırmalar, onlardan hiç bahsedilmiyor yani. Onlar, olağan bir şey gibi gösterilmeye çalışılıyor.” dedi.

MESELEYİ BÜYÜTMEK, HER YERE NÜFUZ ETMİŞLER ALGISI OLUŞTURMAK…

Yolsuzluk operasyonu sonrası birçok insanın görevlerinden alınarak sağa sola savrulduğunu kaydeden Gülen, “Bunların içinde milliyetçilerden insanlar olacaktır, mesela MHP’den insanlar olduğu ortaya çıkacaktır, hakimden, savcıdan, polisten. Ulusalcılardan insanlar olduğu ortaya çıkacaktır.” şeklinde konuştu. Gülen, bunu, meseleyi büyük göstermek, ‘her yere nüfuz etmişler’ algısı oluşturmak için yaptıklarını söyledi.

Röportajda, eski bakan İdris Naim Şahin’in milletvekilliğinden istifa ederken işaret ettiği Başbakan’ın çevresindeki ‘oligarşik yapıya’ Gülen de şu sözlerle dikkat çekti: “Bir mabeyn-i hümayun var herhalde zannediyorum çevresinde. Mabeyn, padişahların etrafındaki insanlara deniyordu. Çevresinde zannediyorum meseleleri farklı intikal ettiriyorlar… Bir yönüyle, böyle rahatsız edici şeylere sevk ediyorlar sanıyorum arkadaşı.” dedi.

Kürt meselesinin çözümü adına çevresindekilere yıllardır teşvik ve tavsiyelerde bulunduğunu ve bu yönde birçok projenin hayata geçirildiğini hatırlatan Gülen, ama şimdi tam tersi bir karalama imajı oluşturulmaya çalışıldığını kaydetti.

2014 seçimlerinde kime oy verileceği hususunda ise Gülen, bu konuda kendisinin bir şey söyleyemeyeceğini vurgulayarak şu değerlendirmeyi yaptı: “Kim hak hukuk karsısında dik duruyorsa, sağlam duruyor ise, kim demokrasiye saygılı ise, çevresi ile iyi geçiniyor ise- eğer bir şey diyeceksem böyle derim. Onu da diyeyim mi, demeyeyim mi düşüneceğim. Ona oyunuzu verin diyebilirim yani.”

KİMSEYE, “BİZE SEMPATİ DUYMAYIN” DİYEMEYİZ

Cami ve Cemevi projesinin asimilasyonla ilgisi olmadığını vurgulayan Gülen Alevi ve Kürt meseleleriyle alakalı olarak İran’a da eleştiriler yöneltti.

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin BBC’nin sorularına verdiği cevaplar şöyle:

-AK Parti hükümeti, Hizmet hareketiyle bağlantılı polislere ve savcılara yönelik bir tasfiye hareketi yürüttüğünü ifade ediyor. Bu sizi endişelendiriyor mu? Devlet içindeki bu tasfiyeler hareketinize ne kadar zarar veriyor?

Her yanlışlık bizi rahatsız edebilir. Ama tasfiyeye tabi tuttukları, tayin ettikleri her kişi cemaatten demek doğru değil. O insanların içinde zannediyorum sosyal demokratlar var, milliyetçiler var, ulusalcılar var. Ve bir de elimizde değil, “sakın, zinhar, bize karşı sempati duymayın, bizim hizmetimizin içinde, hareketimizin içinde görünmeyin” diye ilan vermek gibi bir sorumluluğumuz yok. Sempati duyabilirler.

Başka zaman da ifade ettiğim gibi, şimdi bunların sağa sola savurdukları insanların binde birini tanımam. Mübalağa yapmıyorum burada, çünkü Allah bunun hesabını sorar benden.

Sonradan bu ortaya da çıkabilir, bu insanlar, savcısı, hâkimi, emniyetçisi, yerlerine dönmek istedikleri zaman herhalde orijinlerini ortaya koyacaklardır. “Ben şu çizgide bir insanım, şöyle düşünüyorum” diyeceklerdir. O zaman biz utanmayacağız, belki başkaları utanacak. Burada kurunun yanında yaşın yanması gibi, Türk atasözüdür bu. Zannediyorum onlar da vicdanlarıyla böyle yüz yüze gelince, kendilerini hesaba çekeceklerdir.

ONLARIN DÜŞÜNCELERİNE GÖRE HAREKET ETMEMEK CİNAYET SAYILIYOR

-Hizmet hareketinin yaklaşık 50 yıllık tarihinde yaşadığı en zor dönemin bu dönem olduğu fikrine katılıyor musunuz? Geçmişte Said-i Nursi’nin tek parti döneminde yaşadıklarıyla paralellik görüyor musunuz?

Onların hissiyatına göre, düşüncelerine göre hareket etmemek bir cinayet sayılıyor. Bu bizim kabahatimiz olabilir. Bir de inancım o benim; bu yaşadıklarımızı Cenab-ı Allah’ın bizi cezalandırması şeklinde değerlendiriyorum. Siz Bediüzzaman’dan bahsettiniz; o bir yerde diyor ki ‘Ben bunca zaman bana çektirenlerin hikmetini şimdi anlıyorum. Benim suçum Hizmet-i Kur’aniyye’yi maddi manevi terakkiyatıma alet etmekliğimmiş” der. Oysaki yapılan şeyler sadece Allah rızası için ihlasla yapılmalı. Ve yapılan şeyler insanlığa bir şeyler kazandırmalı. İnsanlık ondan bir şey kazanmalı. Havada uçmak, suda batmadan gitmek için insan kendisini dine diyanete verirse şayet o da yine ihlasa muhalif bir tavır ve davranış olduğundan dolayı Allah cezalandırır.

Bir ayette denir ki “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” Dosdoğru bir yolda olduğumuzu söylediğimiz halde, adanmışların yolunda yürüdüğümüzü söylediğimiz halde tam öyle adanmışlara yakışır, yaraşır hareket etmediğimiz için Allah tokatlıyor olabilir bizi. Ama bu onların doğru yaptığı anlamına gelmez. Allah onlara da hesabını sorar bu yaptıklarının.

YOLSUZLUK OLDUĞU MUHAKKAK; KİMSENİN DEĞİŞTİRMEYE GÜCÜ YETMEZ

-Türkiye’deki yolsuzluk operasyonu ve bunun etrafında yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Neresinden başlayayım bilemiyorum da… Bir yolsuzluk olduğu muhakkak. Bunu herkes kabul ediyor. Eskiden avam-havas derlerdi. Halktan, okumuş insanlara, elite kadar herkes hemen meselenin mahiyetini görüyor, biliyor. Değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez.

Fakat bir rahatsızlık vardı herhalde, cemaate karşı bir rahatsızlık vardı. Bu vesile ittihaz edildi. Esas o işi yapan hâkimler ve savcılar sağa sola savruldular.

O insanlar geriye dönerken herhalde orijinlerini ortaya koyarak döneceklerdir. Bunların içinde milliyetçilerden insanlar olacaktır, mesela MHP’den insanlar olduğu ortaya çıkacaktır, hâkimden, savcıdan, polisten. Ulusalcılardan insanlar olduğu ortaya çıkacaktır.

Ama meseleyi biraz büyük göstermek, böyle yer yere nüfuz etmiş, her yere sirayet etmiş, tamamen bunların dedikleri gibi, alternatif bir devlet gibi, paralel bir devlet gibi falan, meseleyi gösterme adına, böyle bu savurdukları insanların hepsinin aynı düşünceyi aynı duyguyu paylaştığını iddia ettiler.

HEP OLDUĞU GİBİ, BİR GÜN PİŞMAN OLACAKLAR BELKİ…

Biraz büyük gösterme, biraz kendi tabanlarını koparma, koparmaya çalışma, harekete karşı rahatsızlıklarını, böyle bir fırsat zuhur edince, ortaya çıkınca, değerlendirme gibi bir şey oldu zannediyorum.

Belki onlar da bir gün nadim olup ağlayacaklar buna, pişmanlıklarını ifade edecekler. Daha önce de başımıza gelen şeylerden dolayı belki yüz tane insan e-maille, “Ne olur hakkınızı helal edin, size karşı haksızlık yaptık” dediler. Askeri dönemlerde de oldu bu, başka yine böyle herkesi vesayetleri altına almak isteyen insanlar tarafından da oldu.

Tarihi tekerrürler devr-i daimi içinde hep olageldi bunlar, hususiyle yakın zamanda. Pişman olanlar olacak, sözlerini tashih etmeye çalışacaklar; fakat şu anda mesele bu istikamette gelişiyor. Bir de medyada da yandaş olanlar var, taraftar olanlar var, onlar da bazı meseleleri çarpıtıyorlar.

TÜRKİYE’YE DE KAYBETTİRİYOR, DÜNYANIN BAKIŞINA DA OLUMSUZ AKSEDECEK…

Yine ben buradaydım, Haziran fırtınası diyoruz, 1999 yılıydı, medya aynı şeyi yaptı, 7-8 sene o mahkeme devam etti, ondan sonra beraat alındı. Temyiz de tasdik etti onu. Bu konuyla alakalı burada bir akademisyen esasen bir kitap hazırladı, yazdı. Hatta benim unuttuğum yerleri bile o çok canlı olarak o kitapta ifade etti. Yani o türlü hadiseler hep olageldi. Bu da onlardan bir tanesi.

Bundan sonra da yine olacağa benzer. Ama bu olan şeyler bir yönüyle Türkiye’ye de kaybettiriyor zannediyorum. Amerika Birleşik Devletleri’nin bakışına, Avrupa Parlamentosu’nun bakışına olumsuz şekilde aksedecektir bunlar. Çünkü anti-demokratik şeyler yapılıyor. Hukuka aykırı şeyler yapılıyor. Bunu hemen herkes söylüyor şimdilerde.

O MEVZUDA KONUŞMADIM, KONUŞMAYACAĞIM

Ama bu mesele hemen böyle çabuk düzelebilir mi? Yeniden iş rayına oturtulabilir mi? İnsaflı olmaya bağlı, fakir, ben, birazda rahatsızlığım sebebiyle bu mevzuda, müdafaa sadedinde hiçbir şey söylemedim. Hiçbir şey söylememeye de kararlıyım bu mevzuda. Belki bazı arkadaşlar sadece hukuki ifade ile tavzihler, tashihler, belki tekzipler yapıyorlar. Kendileri de işin içinde mütalaa edilenler bunu yapıyorlar; ama ben o mevzuda bir fikirde bulunmadım, bir mütalaada bulunmadım. Böyle davranmaya da devam edeceğim. Evet, bir şey konuşmayacağım.

-Hareketinizi “paralel bir devlet” oluşturmakla suçlayan yalnızca Başbakan Erdoğan değil. Başka kesimler de bu iddiaları dile getiriyor ve sizin bir çeşit talimatınız olmadıkça yolsuzluk operasyonu gibi bir operasyonun başlamayacağını söylüyorlar.

Bu medyaya da düştü, kendileri de biliyorlar. 8-10 ay evvel Milli İstihbarat haber vermiş. Milli istihbarat, Sayın Başbakan’ın emrinde çalışan bir müsteşarlık, haber vermiş. Bu araştırmalar yapılıyormuş, tespitler yapılmış, şimdiye kadar yapılageldiği şekilde onlar böyle bir operasyonda bulunmuşlar. Burada bir hususu izah edeyim ben, müsaadenizle.

Bir arkadaşımız geçen gün bir şey anlattı: “Ben bir caddede gidiyordum arabayla, kırmızı ışıkta durdum sonra arkadan gelen, hızlı gelen bir polis arabası benim arabama çarptı, arkadan. Sonra geldi üzerime yürüdü benim. Ne diye durdun ben de geldim çarptım. Ben de ona dedim ki, kırmızı ışıkta durmanın kaldırıldığına dair bir kanun bilmiyordum, ben onun için durdum. Kusura bakmayın yanlış yaptık.”

PARALEL DEVLET SÖYLEMİYLE, KÖTÜLÜK VE YOLSUZLUKLAR PERDELENİYOR

Böyle rüşvetler, irtikâplar, ihtilaslar, bu mevzuda adam kayırmalar, ihalelere fesat karıştırmalar bunlar şimdiye kadar hep suç sayılıyormuş. Dolayısıyla, yani kendilerine böyle bir şey verilmiş, siz başkalarının üzerine gidin bu mevzuda, bilmeyerek onlar da, biraz evvel bahsettiğim gibi, gayri mütecanis o yapı, adli yapı, emniyet yapısı, bunların üzerine gitmişler. Bilememişler yani o mevzuda bunların suç olmaktan çıkarıldığını bilememişler ve yapmışlar bu meseleyi.

Bu onları rahatsız ettiğinden dolayı. Dolayısıyla sadece paralel devlet üzerinde duruldu. Yapılan esasen o mesavi diyebileceğimiz, o kötülükler diyebileceğimiz, rüşvetler, ihaleye fesat karıştırmalar, onlardan hiç bahsedilmiyor yani. Onlar, olağan bir şey gibi gösterilmeye çalışılıyor.

BİR KARMAŞA VAR; GETİRDİKLERİNİ GÖNDERDİLER, BUNLARI DA GÖNDERİRLER…

Benden emir almaları mümkün değil yani, Türkiye’de her yerde, her şehirde, nerede böyle bir hadise çıktıysa hemen polisin üzerine, orada savcının üzerine, hâkimin üzerine yürüdüler. Onları kaldırıp attılar, daha evvel de öyle bir şey yapmışlardı. Bunlar getirdikleri insanlar. Zannediyorum, bunlar da bir şey yapsalar, bunlar da gider, yine başkalarını getirirler. Bu açıdan, öyle bir karmaşa söz konusu zannediyorum.

Benimle alakası yok bu meselenin. Başka vesilelerle de arz ettiğim gibi, ben o işi yapan insanların, operasyonlara giren insanların binde birini bile tanımıyorum. Bunu çok rahatlıkla söyleyebilirim.

‘SİYASET’ HUSUSUNDA PİŞMANLIK DUYMAM; KADERİ DE TENKİT ETMEM

-Sıklıkla hareketinizi siyasetten uzak tutma isteğinizden söz ediyorsunuz. Son dönemde giderek siyasi tartışmaların odağı haline gelmesi sürecinde pişmanlık duyduğunuz bir durum ya da hareket oldu mu?

Pişmanlık duymam. Kaderi de tenkit etmem. Onu tenkit sayılacak şeyler aklıma geldiğinde istiğfar ederim. Biraz önce söylediğim mülahazalara bağlayarak Rabbimizle münasebetimizi tam tutamadığımızdan dolayı, Allah başkalarının eliyle cezalandırıyor bizi. Hadis diye rivayet edilen bir söz var; “Zalim Allah’ın kılıcıdır. Allah onunla intikam alır sonra döner ondan da intikam alır.”

Pişmanlık değil; ama bu vesile ile kendimizle yüzleşebiliyorsak.. Hazret-i Ömer’e nispet edilen bir söz var: “Hesap faslı gelmeden kendinizle yüzleşin, hesaplaşın.” Meseleye biraz böyle bakıyorum. Bu, arkadaşlarımızın yaptıkları her şey milimi milimine doğruydu demek değil yani.

HİÇBİR PARTİYLE AYNI ÇİZGİDE OLMADIK

-AK Parti iktidarının önemli bir dönemi boyunca, bu parti ile ortak bir zemin bulup, belirli düzeylerde desteklediniz. Daha sonraki dönemde ise Kürt meselesinin çözüm süreci ve Mavi Marmara olayı dolayısıyla İsrail ile ilişkiler üzerinden ayrıştığınız ayrımlara gidildiği değerlendirmeleri yapılıyor.

Hiçbir siyasi partiyle hiçbir zaman bütün bütün aynı çizgide olmadık. Hangi parti olursa olsun, yani bu MHP de olabilir, CHP de olabilir, AK Parti de olabilir, DYP de olabilir, ANAP da olabilir; bu iki parti bugün yok gibi.

Bunların isabetli işlerini, yerinde işlerini desteklemek insani bir vazife gibi geldi bize hep. Nitekim referandumda ben şimdiye kadar hiçbir zaman demediğim bir şeyi dedim. Bu demokratik bir açılımdır. Demokratik bir referandumdur. Bu mevzuda herkes ‘Evet’ demeli. O hâkimler kurulu, HSYK falan, demokratik bir çerçevede bir şekil almalı.

AYNI İSİMLER, DEMOKRASİ DESTEĞİME KARŞI DE KIYAMET KOPARMIŞTI

Evet, bunu burada sadece söylemedim; 20 sene evvel demokrasi geriye dönüşü olmayan bir vetiredir, süreçtir dediğimde, bugün aleyhte yazıp çizen insanlar o zaman da yine kıyamet kopardılar: “Ne demek yani, Müslümanlıkla demokrasinin ne alakası var?” diye. Sonra daha ötesini de dediler onlar. Kendileri daha ötesini dediler, her şey de olabilir dediler.

Bu açıdan böyle aynı çizgiyi paylaşma demek değil. Ama onların makul bir yanları varsa, hukuk adına makul bir yanları varsa, demokratik açıdan makul yanları varsa, millet hizmet etme gibi bir yanları varsa, çevreleriyle iyi münasebet kurma adına pozitif saydığımız bir yanları varsa, bu hususlarda müşterek gibi görünebiliriz, aynı karede görünebiliriz.

Oy vermenin dışında da bizim hiçbir siyasi partiyle alakamız olmadı. Böyle derken belki sempati duyan iki tane insan, kendileri istemişlerdir de iki tane insan girmiştir o partinin içine. Yoksa başka kişiler de yönlendirilebilir. O partinin omurgasını teşkil ederdi bugün. Çok farklı sesler olabilirdi orada. Ama öyle bir arzumuz olmadı.

KÜRT MESELESİNDE BİZ ÇOK DAHA ÖNCE DESTEK VERDİK; AMA ÖNEMSEMEDİLER

İkincisi bu Kürt meselesinde, o sürece biz onlardan evvel destek verdik. Yani, Fakir’in yaptığı şey sadece bir teşviktir, teşvikten ibarettir. Kendilerine bu mevzuda yazılı bir kısım dokümanlar da arz etmiştim. Yani, oraya, o bölgeye sahip çıkılması lazım. Eğitim adına sahip çıkılması lazım, sağlık adına sahip çıkılması lazım, ilahiyat adına, camilerin imamları müezzinleri adına sahip çıkılması lazım, emniyet teşkilatı adına sahip çıkılması lazım. Siz sahip çıkmazsanız, şimdiye kadar bir kısım gadre uğradı o insanlar, bu meseleyi büyüterek gelecek nesillere intikal ettirirler. Fakat iltifat edilmedi bu meselelere.

Belki on küsur sene oldu, bu mevzuda biz tekliflerimizi onlardan evvel sunduk. Onlar bu mevzuda bir şey yapmayınca; fakir, bilmiyorum arkadaşların, dostların, muhiblerin, sempatizanların neler yaptığını bilmiyorum. Ama o bölgede okullar açıldı. Okuma salonları açıldı. Bir yönüyle dağa gitmenin yolu eğitimle kesilmeye çalışıldı. Bunlar yapıldı.

ŞİMDİ, KARALAMA ADINA ÇÖZÜM SÜRECİNİN ALEYHİNDE GÖSTERİYORLAR

Fakat her nedense karalama adına yine surecin aleyhinde gibi gösterdiler. Katiyyen ve katibeten. Ama meseleye yaklaşımı keyfiyeti farklıydı. Biz eğitimle çözelim, vifak ve ittifakı temin etmek suretiyle çözelim. Aynı zamanda fakirliği gidermekle oralarda yatırım yapmakla o meseleyi çözelim ve büyük ölçüde de oldu bu. Sadece Türkiye’nin içinde değil Kuzey Irak’ta da oldu. Bunu yaptılar. Ben gitmedim görmedim ama yapılan şeyler dillere destan denebilecek mahiyette.

Onun orada hareket dedikleri camiaya karşı esasen bir iftira var. Haksız bir tecavüz var, bir saldırı var. O mevzuda da öyle düşündük, öyle olmasını isabetli gördük. Bütün dünyaya karşı Hz. Mevlana gibi, yani bir ayağımız işin merkezinde, kendi düşünce dünyamızda, mefkûremizde, gayeyi hayalimizde. Bir değer taraftan da bütün insanlığa sevgiyle açılma. Genel felsefemiz bu.

Yakından fakiri tanıyanlar bilirler. Daha sonra devlet o işe sahip çıktı belki ama. Fakat Türkiye’de sağa – sola savrulmuş, atılmış, Ortodokslarla, Ermenilerle defaatle bir araya geldik. Aynı sofrada aynı çanağa kaşık çaldık, onlarla. İlk defa Cenab-ı Hakk’ın lütuf etmesiyle o kapı, arkadaşlarımız, dostlarımız taraftarlarımız tarafından açıldı.

İSRAİL’İ MİLLETİMİZE TERCİH ETMEYİZ; EFENDİMİZ’İN İZİNDEYİZ

Bazı meselelerde İsrail’le müşterek Ortadoğu projesi falan falan diyorlar. Belki oradaki hahamla görüşmüşüzdür, 500. Yüzyıl Vakfı’nın başkanı bir zamanlar Pinto idi, onunla görüşmüşüzdür. İshak Alaton var, samimi… Hareketin yurt dışında yaptığı şeyleri takdirle karşılayan, hatta burada da bazı problemlerin üzerine giden insanlar. Onlar da yaptıkları bu şeyleri biraz insanî değerlere bağlı olarak yaptılar. Bu kadar münasebet, buna kimsenin bir şey demeye hakkı yoktur zannediyorum.

İsrail yanlısı gibi gösterme, tamamen onları kendi milletimize tercih ediyor gibi gösterme, buna dair bir şey yok. Bir insan olarak onları da kabul etme, insanlığın iftihar tablosunun yaptığı gibi kabul etme ayrı mesele.

MAVİ MARMARA MESELESİNDE AYNI NOKTADAYIZ

Ama meseleyi Mavi Marmara’ya dayandırıyorlar. Röportajdan son bir iki soru sordular bana, ‘bunu nasıl görüyorsunuz?’. Ben dedim ki: “Keşke diplomasi sonuna kadar kullanılsaydı, kaba kuvvetle işin üzerine gidilmeseydi. Bunlar değişik problemlere, sosyal problemlere sebebiyet verir, komplikasyonlara sebebiyet verir.”

Burada mesele gazeteye nasıl manşet yaptı bilemiyorum. O Türkiye’de farklı şekilde değerlendirildi. Yani, kendi insanımızın aleyhine başkalarının yanında yerini alma gibi bir şey. Fakat bir probleme meydan vermemek için esasen öyle bir mülahaza arz ettim.

Bugün de olsa yine aynı şeyi arz ederim. Diplomasi sonuna kadar kullanılmalı bence. Kan dökmeye, insanlara kıymaya, insanları cepheye sürmeye gitmemek lazım. Mülahazamdı. Herhalde o irtibatı da, o iltisakı da biraz o mülahazaya bağlıyorlar.

ÖRGÜTLE MÜZAKERE YAPILABİLİR; AMA DEVLETİN İTİBARI KORUNARAK…

-Kürt sorunuyla ilgili belki fikirlerinizi daha netleştirmeniz açısından bir soru daha sormak istiyorum. Kürt meselesinin çözümüyle ilgili biz daha önce harekete geçtik, okullar açtık dediniz. Fakat daha sonrasında, o günlerde buna iltifat edilmediğini söylediniz. Fakat daha sonrasında, özellikle son dört beş yılda, birincisi KCK soruşturmaları, ikincisi Oslo görüşmelerinin sızdırılması konusu, daha sonra da bu 7 Şubat’ta MİT’e yönelik yapılan operasyon, bunlar hep size mal edildi. Siz bir mülakatınızda, Kürtçe anadilin tartışılmaması gerektiğini söylediniz. Sizin özellikle karşı olduğunuz şey örgütle yapılan müzakereler konusu mu?

Örgütle müzakere yapılabilir, bir beis görmüyoruz onda. Fakat devletin, itibarı onuru korunarak yapılmalı. Öyle yaparsanız yarın tarih ona, “paralel yapı budur” der. Yani onlarla görüşürseniz “paralel yapı budur” der. Bir şey diyemem ben ona, yani işte çocuk katili falan dediler, terörist dediler. Devlet de yakalarken zaten bir terörist olarak yakaladı Türkiye’ye getirttirdi. O günkü mahkemeler onu içeriye attı, bu iktidar yoktu o zaman daha evvelkiler içeriye attılar.

Aleyhinde bir şeyimiz olmadı da fakat onları şu anda da aleyhte belli tavırları var. Ve Türkiye’de ki mevcut idare de zannediyorum gelecekleri adına o bölge insani ile iyi geçinme, şirin geçinme, onların gücünü de arkalarına alma adına o meseleyi de yine cemaat, camia, hareket dedikleri kesime fatura etmek için öyle bir gayret içine girdiler.

Açıktan açığa ben hiçbir şey söylemedim, fakat bir dönemde terörist ilan ettikleri, müebbet hapse mahkûm ettikleri hatta idamı söz konusu olduğu zannediyorum. Avrupa Birliği’nin o mevzuda kati bir tavrı olduğundan dolayı böyle bir şeye gidilmedi. Hatta MHP’nin tavrı da oydu, AKP’nin tavrı da belki de oydu geldikten sonra. Fakat sonra hangi mülahazaya binaen bilemiyorum onlara şirin görünmek suretiyle bölgede, öyle de dersem suizan olabilir seçime matuf bir tavır olabilir yani.

SULH VE KARDEŞLİKTEN YANAYIZ; AMA İRAN TESİRİNDE OLANLAR BUNU İSTEMİYOR

Aslında Türkiye Cumhuriyeti Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Abhazasıyla bir millet yani, Anadolu insanı diyoruz, hatta çok defa o tabiri kullanıyoruz.

Birlik ve beraberlik adına, terminolojide bu da çok önemli bir şey ifade ediyor. Ne Oslo görüşmesi, ne PKK’nın adadaki insanıyla görüşme mevzuu, ne dağdakilerle görüşme mevzuu, onun karşısında olmadık. Fakir’in yine yakın zamanda bir mülakat münasebetiyle söylediğim, dediğim bir şey oldu, “Sulh esastır, anlaşma esastır” dedik. Bunlara saygı duyan insanlar da belki o toplum içinde yüzde 80’dir.

Bunları istemeyen sadece dağdaki insanlardır. İran’ın tesirinde olan insanlar, Suriye’nin tesirinde olan insanlardır. Bunlar rahatsızlık duyuyor, yani Cemil Bayık rahatsızlık duyuyor, Fehman Hüseyin rahatsızlık duyuyordur. İran’daki PJAK’ın içindeki insanlar bunlardan rahatsızlık duyuyorlardır.

Yani ne diye, işte onlar da aynı şeyi söylüyordur: “Asimile etmek istiyorsunuz Kürtleri.” Oysaki fakir, hem dedim, hem de tavsiye ettim, fakirle görüşen insanlara hep, televizyonda Kürtçe dersi verilmesi, onlara bakan öyle bir televizyon kanalının açılması.

ÖCALAN VE PKK, BİZİM YAPTIKLARIMIZDAN RAHATSIZDI

Aynı zamanda Kürtçenin seçmeli bir ders olarak okullarda okutulması, üniversitelerde okutulması. Yani yapılması gerekli olan bu makul şeylerin hepsi söylendi tarafımızdan. Bunları toplasak belki bir mücellit olur. Fakat nedense, onlara karşı da, hareketi ve hizmeti böyle kötü göstermek adına, sürecin karşısında gibi hep belli bir kesimde, bir medyada öyle işlendi mesela.

Bizim orada Kürt vatandaşlara karsı yaptığımız şeylerden dolayı Öcalan’ın rahatsızlığı vardı yani okuma salonlarından kültür lokallerinden dağa gitmenin önünü kesme adına, oradaki o fakir insanlara çıkma adına rahatsızlıkları vardı. Dağın da rahatsızlığı vardı, Suriye’dekilerin, PYD’nin de rahatsızlığı vardı. İran’daki PJAK’ın da rahatsızlığı vardı bu mevzuda.

Dağın yolu kesilmesin istiyorlardı ve milletin, Kürt-Türk birliği ve bütünlüğü adına ve ittifakı adına yapılan şeylerden rahatsızlık duyuyorlardı. Türk milletine karşı hep böyle kin ve nefret olsun, katiyen uzlaştırıcı barıştırıcı bir şey olmasın rahatsızlığı vardı.

OY MESELESİNDE BİR ŞEY DİYEMEM; DEMOKRASİYE SAYGI ESAS…

– Seçim dönemi, Türkiye’de olsanız AK Parti için ya da cumhurbaşkanlığına adaylığını koyması durumunda Erdoğan için oy kullanır mıydınız?

Hayatımda şimdiye kadar bir kere oy kullanmak nasip oldu. Ya içerdeydim, ya kaçıyordum veya o haklardan mahrum edildiğim dönemdeydim, bir kere oy kullandım. O da merhum Turgut Özal İzmir’den adaylığını koymuştu milletvekilliğine. O zaman Necmettin Erbakan’ın partisinden koymuşlardı. Bir de benim Edirne’de imamlık yaptığım dönemde, oranın müftüsü olan Yaşar Tunagür önemli bir simaydı. İkisi de İzmir’den adaylıklarını koymuşlardı. Ben sadece o zaman oy kullandım. Onlar için oyumu kullandım. Sonra nasip olmadı yani. Oy kullanma aleyhinde olmadım. Kullanmama gibi bir şey yapmadım. O demokratik bir haktır. Herkesin de kullanmasını arzu ederim.

Şimdi de ben o mevzuda referandumda olduğu gibi bir şey söyleme niyetinde değilim. O farklı bir şeydi. Belki bir şey desem şöyle derim, “Kim hak hukuk karsısında dik duruyorsa, sağlam ise, sağlam duruyor ise, kim demokrasiye saygılı ise, çevresi ile iyi geçiniyor ise”- eğer bir şey diyeceksem böyle derim. Hani onu da diyeyim mi, demeyeyim mi düşüneceğim. Efendim ona oyunuzu verin diyebilirim yani.

Ve bu parti seçme mevzu, insanların o mevzuda ferasetlerine, kiyasetlerine kendi akıllarına ve mantıklarına karşı hakaret sayarım onu. Herkes her şeyi ayan beyan görüyor yani. Tercihte onları birine yönlendirmeye zorlama gibi bir tavrım olmaz.

CAMİ-CEMEVİ MESELESİ ASİMİLASYON DEĞİL

– Uluslararası düzeyde inançlar arası diyalogdan söz ediyorsunuz ancak Türkiye’de Sünnilerle Aleviler arasında da büyük uçurumlar var. Sizin Cemevi-Cami birlikteliği projesinden ilk söz edişiniz sanırım 1995’li yıllara rastlıyor. Ancak projenin uygulamaya geçirildiği dönemde Alevilerin bazı kesimlerinde güçlü bir asimilasyon kaygısı dile getirildi. Alevilerin bu kaygılarına nasıl cevap verebilirsiniz?

Herkes öyle düşünmüyor zannediyorum. O meseleyi takdirle karşılayan insanlar da var. Hususiyle Türkiye’deki önemli böyle bilinen Aleviler, Profesör İzzettin Doğan Bey gibi. Onunla eski yıllarda tanıştık görüştük. Ben kendilerini ziyarete gittim evlerine, o bize geldi. Öyle bir meselenin problem olabileceğini bir gün, ta o zamanlar düşündük.

Bunun Türkiye’deki Alevi kardeşlerimizle esasen birlik ve beraberlik adına önemli bir şey olduğuna inandık. Yanılmış olabiliriz burada, insan her şeyinde yanılabilir. Fakat çokları tasvip ettiler bu meseleyi.

Asimilasyon mevzuunu bazıları dillendirdiler. Bu dillendirenler arasında bazen Hazret-i Ali’yi tanımayanlar var ki bunlara “Ali’siz Aleviler” deniyor genelde. Yani Hz. Ali sembolik bir kahraman, bazı şeylere başkaldırmış, bundan dolayı da takdir edilecek bir insan. Ama “Ali Müslümandı, Ali’nin dini düşüncesi şuydu buydu” gibi meseleler “bunlar bizi çok alakadar etmez” diyenler büyük ölçüde karşı çıktılar. Zannediyorum bir gün onlar da pişman olacaklar. Cami-Cemevi meselesi katiyen kimsenin kimseyi asimile etmesi gibi bir meseleye binaen yapılmadı.

ALEVİLER VE SÜNNİLER BİRBİRİNE DÜŞMAN EDİLDİ

Ancak, senelerden beri, yani Sünnilere bazı şeyler telkin edildi. Aleviler, hâşâ yamyamlar gibi sizi yiyecekler, Alevilere de öyle telkin edildi, Sünniler sizi yamyam gibi yiyecekler dediler. Türkiye’de 38’li, 39’lu yıllarda, onlara karşı, Dersim hadisesi münasebetiyle devletin de öyle bir tavrı olduğundan dolayı, o travmayla, bu ortada gezen nesepsiz sözler düşünceler kabul edildi, kabul gördü.

İnsanlar böyle, camide isteyen gider namaz kılar, Cemevine de giderler onlar semah yaparlar. Çıktıkları yerde ortak bir mekânda bazen yemek yerler, çay içerler, bahçede otururlar ve herkes birbirini yemediğini görür orada. O yeme meselesi şuur altı müktesebat meselesi haline gelmiş yani. Onun rüyaları görülerek oturuluyor kalkılıyor gibi, onu biraz zaman gösterecek.

ALEVİLERE DİYANET İMKÂNLARI TANINMALI

Kaldı ki, 15- 20 yıl evvel, o Cami ve Cemevi meselesi zaten olmuş. Türkiye’de bunu medya da verdi. Yani yeni bir şey değil. Ama bu medyatik bir konu oldu, belki onun da faydası vardı. Eşi yapılabilirdi bunun yani, Ankara’da olduysa bu, İzmir’de de olacaktır, İstanbul’da da olacaktır. Yoğunlukla Alevi vatandaşlarımızın bulunduğu yerlerde olacaktır.

Bunlara Diyanet camiasına tanınan imkânlar da tanınacaktır, yani o mülahazalarla oldu. Dedeler gelsin o işin başına onlara maaş bağlansın. Onlar kendi değerlerini, orada yaşasın ve temsil etsinler. Sünniler de kendi değerlerini temsil etsinler. O kardeşliği böyle fiilen tesis etmeye matuf bir hamleydi. Kimsenin asimilasyon diye bir düşüncesi yok.

İRAN, ALEVİLİK MESELESİNDE DE DEVREYE GİRDİ; DÜŞMANLIK AŞILADI

Bir de Alevi, Alevi olunca yani, Hazret-i Ali’ye karşı sempati duyulunca. Bazen, İran esasen, Persler bu meseleye sahip çıktılar. Türkiye’den insanları Kum’a götürdüler. Türkiye’ye bunlardan dönen insanlar, Türk milletine karşı esasen, içlerinde bazıları bir düşmanlık duymaya başladı. Anadolu’nun Alevi’si başkadır, onlar Şii. Ayrı, ama Türkiye’deki Aleviler, bizim geçmişten bin-iki bin yıllık geleneklerimize saygılı Aleviler bunlar.

Kendilerine göre, ibadet veya işte ayin, Mevlana’nın seması gibi onların da Semahı var. Bunları çok ayrılık sebebi saymamak lazım, bunları saygıyla karşılamak lazım. Bu vehimlere, paranoyalara gelince, onu zaman gösterecek yani, kimsenin kimseyi asimile etme gibi bir amacının olmadığını zaman gösterecek.

EN ÖNEMLİ 3 MESELEMİZ…

-Hizmet hareketinin amaçlarıyla ilgili, şeffaf olmamasına yönelik bazı iddialar var. Bunu açmak için, sizin nasıl bir Türkiye vizyonunuz var? Türkiye merkezli düşünürsek, sizce Türkiye’nin en acil sorunları neler ve nasıl çözümler öneriyorsunuz?

Belki en acil sorunlar, şu anda da yine gündemdeki yerini koruyan ihtilaflar, iftiraklardır. Bu ta Meşrutiyet yıllarında Büyük İnsan (Said-i Nursi) tarafından söylenmiş.

Yani bizim üç tane rahatsızlığımız var. Bir: manasız, mantıksız, mesnedi olmayan, sağlam blokaja oturmayan, farklı düşünceler, birbirini yemeye matuf düşünceler. Bu bir hastalık, bu hastalığın giderilmesi lazım. Cami-Cemevi ile giderilecekse onu yapacaksınız, Türk-Kürt meselesinde şayet kendinizi anlatmak suretiyle eğitim faaliyetleriyle, onları başkalarının Türkiye’yi bölmek ve parçalamak isteyen insanların tesirinden kurtarmak suretiyle olacaksa şayet öyle yapacaksınız.

Fakirlik mevzuu, bu da yine, ta o yıllarda, meşrutiyet yıllarında söylenmiş, bunun giderilmesi lazım, bu da bir hastalıktır. Bir de cehalet mevzuu, bu üç şeye karşı, o büyük zat ta o zaman, bir yönüyle bir savaş ilan edilmesini söylemiş.

Bu açıdan, günümüzde de yani o meselenin değişmediği kanaatindeyim, yine ihtilaflar var, yine cehalet var, problem bunlar. Yine fakirlik var. Bir kesim eziliyor ve bütün bunlar değerlendiriliyor, bir manada değerlendiriliyor.

Şimdi misyon olarak, belki şartların ve konjonktürün tesiriyle belki bazı yöntemlerde, bazı argümanları kullanmakta farklılık olabilir. O zamanlar, okuma salonu, kültür lokali, okul düşünülmemiş olabilir. Ama şimdi günümüzün şartları neyi gerektiriyorsa şayet o istikamette bir şeyler yapma. Bize gelince fakirinki sadece teşvikten ibaret olmuştur.

Rusya çözüldüğü zaman, orada, bizim bir sürü Orta Asya’da soydaşlarımız var. Bizim kökümüz oraya dayanıyor. Bazılarımız Özbekistan’dan, bazılarımız Türkmenistan’dan kalkmış gelmişiz. Bu insanlara sahip çıkalım falan dedik. Belki o zaman beş on tane insan gitti. Bu bir süreç oldu artık, sonradan arttıkça arttı hemen sonra dünyanın dört bir yanına, aynı sevgi meşalesiyle, hep hicret etmeler oldu.

HER KESİMDEN HİZMET’E DESTEK VAR…

Allah’ın izni inayetiyle, bir yönüyle yine Mevlana’nın tuttuğu ışıkla, diyor ki bir mum başka bir diğer mumu tutuşturmakla ışığından hiçbir şey kaybetmez. Başkalarına böyle götürebileceğimiz değerlerimiz varsa götürürüz. Alacağımız şeyler varsa onları da alırız. Almaya, vermeye açık bulunuruz, mülahazasıyla.

Bunu çok farklı anlayışta olan insanlar makul buldular, mantıki buldular. Ve öyle kimseler, bu mevzuda, öyle cazip tekliflerde bulundular ki ihtimal vermezsiniz. Bir üniversite de ben yapayım dedi, bir okul da ben yapayım dedi. Böyle bir şey oldu yani.

TAMİRİ ZOR; AMA ÜMİDİMİ HİÇ YİTİRMEDİM

-Hem Hizmet hareketinden hem de karşı taraftan bazı figürler, cumhurbaşkanlığı seçimine kadar gerginliğin durulmayacağını ve Türkiye’de sulhun hâkim olmayacağı anlamında ifadelerde buldular. Siz Türkiye’nin ve Hizmet ‘in yakın geleceğini nasıl görüyorsunuz bu anlamda?

Hâlihazırdaki bu isyan ruhu, bu kin ve nefret ruhu çabuk bastırılamaz. Bir yönüyle, kırılan onurlar oldu, dokunulan gururlar oldu. Bu birden bire bastırılamaz. Yeniden her şey böyle endazeden geçirilmiş gibi ahengine getirilemeyebilir. Fakat ümidimi hiç yitirmedim ben, yine olacağına inanıyorum.

O mektup, son mektup meselesi de o istikamette bir şeydi yani, Cumhurbaşkanı’nın gönderdiği bir arkadaş vasıtasıyla. Benim talebeliğinden tanıdığım, Fehmi Bey, siz de bilirsiniz. Onlar da onu tasvip ettiler, Sayın Cumhurbaşkanı da tasvip etti.

ÇEVRESİNDEKİLER, BAŞBAKANA YANLIŞ AKSETTİRİYOR ZANNEDİYORUM

Fakat muhatabın cumhurbaşkanı olarak seçilmesi mi, yoksa mektupta öyle işte, karşılıklı, değişik kesimlerin, medyadan değişik kesimlerin birbirlerini, sövüp saymamaları, bu işe bir son verilmesi meselesi mi, Sayın Başbakanı rahatsız etti bu.

Bunu açıktan açığa konuştu, toplantıda konuştu. Toplantıda konuştu. Bir mabeyni hümayun var herhalde zannediyorum çevresinde. Mabeyn, padişahların etrafındaki insanlara deniyordu. Çevresinde zannediyorum meseleleri farklı intikal ettiriyorlar.

Ben hâşâ bir insanda öyle bir dengesizlik, hele paranoya falan var, buna ne kalbim ne de vicdanım, ne de dilim varmaz böyle bir şey söylemeye. Ama bir yönüyle, böyle rahatsız edici şeylere sevk ediyorlar sanıyorum arkadaşı.

BU FIRTINANIN DİNMESİ İÇİN İCABINDA SÜKÛT DURURUZ

Fakat bu fırtınaların dineceğine inancımı hiç kaybetmedim. Allah’ın izni ve inayetiyle. İcabında sükût dururuz. Yani şuna kadar yolu var: dünyanın, geçen sene 140 ülkesinde falan okullar var dediler, dostluk bağları, dostluk köprüleri atılmış. Türkçe olimpiyatlarda bu mesele baş döndürücü şekilde sergileniyor. Kimse buna hayır demiyor, çok mükemmel bir şey.

Yani arzu ederlerse o okulları bile kapatabilirler, devlet kapatabilir, kapatsınlar, ben sadece kapatmayın, sahip çıkın yani, bu öğretmenleri çekin dedim.

DÜNYANIN HER YERİNDE OLMAZSANIZ, OLMAK İSTEDİĞİNİZ YERDE OLAMAZSINIZ.

Çevik Bir’e de demiştim bunu, bunlara da haber gönderdim defaatle. Siz müdürünü, öğretmenini tayin edin. Bu Türkiye’nin açılımıdır, yani milletimizin değişik dönemlerde, insani değerler adına, böyle açılımları olmuştur. Bu da onlardan bir tanesidir, hatta devlet-i aliye, belki 200 milyon insan vesayetinde bulunduğu dönemde böyle bir şey yapmaya muvaffak olamamış, bu yapılamamıştır.

Şimdilerde belki 160 ülkede fahri konsoloslar gibi, yabancı misyon şefleri gibi insanlar yetişmiş. Hatta önemli, hayati yerlere gelmiş bu insanlar. Bir yönüyle bu şu hakikate de dayandırılıyor.

Dünyanın her yerinde olmazsanız, olmak istediğiniz yerde olamazsınız. Küreselleşen bir dünyada, bunun için bunlar çok önemli, falana falana mal ediyor diye, çekememezlikten dolayı, kapamaya kalkmayın bunları, sahip çıkın.

OKULLAR SİZİN OLSUN; AMA KAPATMAYIN

Sizin olsun yani, o öğretmeni siz tayin edin. Müdürü siz tayin edin. Devam edegelsin. Askerler, Çevik Bir, buna cevabı sevap vermediği gibi. 16-17 sene evvel. Bunlar da cevab-ı sevap vermediler. Yani açığız. İnsanlık adına yapılması gerekli şeyler. Kim yaparsa yapsın. Bu meselede ilk defa tohumu atan, bu dostlar taraftarlar, muhipler sempatizanlar olmuştur.

Yine genel felsefemiz, sen tohum at git, onu kim hasat ederse etsin. Kim tımar ederse etsin. Genel düşüncemiz bu. Sadece milletimizin bütün insanlıkla münasebetleri adına, yapılması gerekli olan şeyleri yapmak gibi bir misyonumuz, bir mefkûremiz var.

Mefkûre tabirini Ziya Gökalp terminolojiye soktu. Gaye-i hayalimiz başka biri diyor, Fransızca idealimiz var. Bundan da durulmayacağız. Bunu hep yapmaya çalışacağız. İnsanlık adına, milletimiz adına…

****

AHMET KURUCAN / ZAMAN

Ahmet KurucanBBC röportajının hikâyesi

En son söyleyeceğim cümleyi ilk başta söyleyeyim; Wall Street Journal Gazetesi ile BBC Televizyonu’na verilen röportaj teklifleri Hocaefendi’den değil, adı geçen basın kuruluşlarından geldi. Bu röportajlara ilk elden şahit olduğum için hem tarihî sorumluluğumu yerine getirmek hem de röportaj verilen kuruluşların sahipleri, yayın politikaları, dağılım alanları gibi hususlardan hareketle su-i zannlara giren insanlara hadisenin perde arkasını anlatmak için kaleme alıyorum bu yazıyı.

Dershane kapatma tartışmalarının alevlendiği günlerde Amerika ve Avrupa başta olmak üzere onlarca yabancı basın kuruluşundan röportaj teklifleri geldi Hocaefendi’ye. Hâlâ daha gelmeye devam eden bu tekliflerin hiçbirine sıcak bakmadı. Kendine has üslubu içinde mezkûr tekliflerin hepsini geri çevirdi. Yakın çevresindeki insanların aksi istikametteki görüşleri ve kanaatleri, Hocaefendi’nin kararını değiştirmesinde etkili olmadı.

İhtimal şöyle düşünüyordu Hocaefendi: “Bu, Türkiye’yi alakadar eden bir iç sorun. Kamuoyunda böyle bir algı meydana getirilmiş olsa da biz camia olarak yaşanan hadiselerin tarafı değiliz. Bununla beraber eğer kendi duygu ve düşüncelerimizi ifade edeceksek iletişim kanalları açık. Herkül.org sitesi vasıtasıyla düşüncelerimizi rahatlıkla ifade edebiliyoruz. Türkiye’deki medya ile de görüşülebilir. Onun için dış dünyayı bu işe karıştırmanın bir manası yok.”

Kasım ayı sonlarına hatta aralık ayının ilk günlerine kadar geçerli olan bu düşünce Sayın Başbakan’ın Hizmet’i hedef alan ve hakaret dozajı her geçen gün artan gönül yaralayıcı konuşmaları ile ayrı bir mahiyet kazanmaya başladı. Hiçbir somut delile dayanmadan gazete manşetlerinden yapılan suçlamalar, adliye ve emniyet teşkilatında yapılan ve kıyım halini alan tayin ve tasfiyelerin bir kısım medya tarafından Cemaat karşıtlığı şeklinde sunulması, sözünü ettiğim mahiyet değişikliğinin ayrı bir boyutunu teşkil etti. Ama bunların içinde birisi var ki, tam bir kırılma noktasını oluşturdu; o da büyükelçiler toplantısında Sayın Başbakan’ın yaptığı o talihsiz konuşma. Zira bu konuşma, problemi Hizmet’e bakan veçhesiyle uluslararası boyuta taşıdı.

İnsanlığa hizmeti Hakk’a hizmet olarak gören, Türkiye’de Türk-Kürt, Alevi Sünnî, dünyada ise bütün insanların kardeşlik atmosferi içinde yaşaması için nice fedakârlıklara katlanarak dünyanın 160 ülkesine dağılmış insanların dünya genelinde “çete, örgüt, ihanet şebekesi” gibi karalamalara hem maaşlarını bizim vergilerimizle alan büyükelçiler vasıtasıyla başlanacak olmasına hangi müstakim akıl, hangi vicdan evet diyebilirdi ki ve diyebilir ki? Türkiye’nin yerli tek markası olarak kabul edilen ve ses bayrağımız Türkçenin bir bayrak gibi dalgalanmasını sağlayan bunca masum insanın emeklerinin farklı oyunlara kurban edilmesine hangi gönül razı olabilir ki? Hocaefendi gibi hayatını Hizmet’e vakfetmiş bir insanın Türkiye’nin itibarına dokunacak hale getirilen bu sorun karşısında susması düşünülebilir mi? Elbette hayır.

Tam bu aşamada yakın çevre, sürekli artan röportaj tekliflerini Hocaefendi’nin önüne bir daha koydu. Hocaefendi de problemin hem farklı alanlara taşınması hem de global hale getirilmesinden dolayı röportaj vermeyi kabul etti. Ben şahsen bu tabloyu şöyle okuyorum; Hocaefendi kendi düşünce, istek ve arzusuna değil çevresinde yer alan kişilerin ortak kanaatine, kolektif şuurun verdiği karara göre hareket etmiştir ve kendisine rağmen davranmıştır.

Niçin BBC?.. Cevabı basit bu sorunun; saygın bir kuruluş olması, yayın ağının genişliği, röportajın başka dillere çevrilerek o yayın ağı içinde bulunan ülkelerde yayınlanması BBC tercihinde etkin bir rol oynadı. Ve 16 yıllık bir aradan sonra Hocaefendi, ilk defa görüntülü röportaj verdi. Bunun ilk uluslararası yayın kuruluşuna verilen görüntülü röportaj olması, Hocaefendi röportajları açısından ayrı bir ilki oluşturuyor.

Hissiyatını ifade edeyim; can-u gönülden istekli değildi röportaj vermeye. Ses tonundan zaten hastalığını hissedeceksiniz. Hatta BBC röportajının yapıldığı günün bir önceki akşamında rahatsızlığı artınca röportaj zamanı için BBC’ye “doktorların kontrolü ve müsaadesi nisbetinde” denildi. Onlar da kabul ettiler.

Başa döneyim ve bitireyim; Hocaefendi’nin Türkiye’ye hitap etmesi için iletişim kanalları açık. Amaç Türkiye’de gündemi etkilemek olsa sırada bekleyen onlarca Türk gazetesine veya televizyonuna röportaj vermekle kâfi. Ama maalesef sorun Türkiye sınırlarını çok aştı, sorumsuz politikalarla global hale getirildi. Brüksel seyahatinden de gördüğümüz üzere yurtdışındaki algı, yolsuzlukla başlayan sürecin bütün Türkiye’yi ilgilendiren demokrasi, hukuk ve özgürlükler sorunu olduğu yönünde. Dünya, yaşanan gerçekleri çoğulcu, şeffaf, hesap veren devletten otoriter bir devlete savrulmanın izleri ve emareleri görüyor. Nitekim BBC’nin soruları da bunu gösteriyor. İşte Hizmet’in taraf olarak gösterildiği bu noktada susma, çare olmaktan çıktı ve global bir kanalda konuşma zarureti hasıl oldu.

İnancımız tam. Allah her şeyi görüyor ve biliyor. Ama ne çare ki sebepler dünyasında yaşıyoruz. Devletin tüm imkânları kullanılarak yargısız infazlara maruz bırakılan insanların ve dünyanın dört bir yanına dağılmış fedakârlar kadrosunun hak ve hukukunu müdafaa etmek için Hocaefendi’nin kendisine uzatılan mikrofona konuşmasından daha tabii bir şey olamazdı ve olamaz.

Belki bazıları inanmayacak burada yazdığım perde arkası malumata. Önyargılarının, şartlanmışlıkların esiri olarak niyet okumalarla yorumlar yapmaya, tezviratlarda bulunmaya devam edecekler. Varsın olsun. Kendileri bilirler. Ben elhamdülillah Müslüman’ım ve Müslüman, yalan söylemez.

27.01.2014 18:22

Reklamlar