Etiketler

, , ,

Yıldıray Oğur17.06.2012-Yıldıray OĞUR-

Bir gün gerçek adıyla çağırılırsa belki…

Baykal, kaset skandalı patladığında yaptığı konuşmada; “Pensilvanya’dan gelen mesajın samimiyetine inanıyorum” demişti. 12 Eylül Referandumu sonrası yaptığı teşekkür konuşmasında Erdoğan ise “Okyanus ötesinden bu sürece destek veren tüm kardeşlerimi kutluyorum” dedi.

Türkçe Olimpiyatları’nda ona teşekkür eden siyasetçiler, ünlüler “uzaklarda olan değerli zata”, “gönül insanı”na, “bütün bu okulların teşvikçisine” selam gönderiyor.

Aleyhinde konuşanlar bile “otonom yapı”, “sivil vesayet”, “the cemaat” gibi imaların ötesine geçmiyor. Kendini iyice kaybedip “Bu kupa Amerika’ya girsin” diyen bile, o adı anacak kadar kendini kaybetmiyor.

Ve son olarak laik deplasmanda değil, binlerce cemaat mensubunun doldurduğu Arena’da “geri dön” çağrısı yaparken Erdoğan da bu gizem anlaşmasına sadık kaldı ve “Biz gurbette olup şu vatan topraklarının hasreti içerisinde olanları aramızda görmek istiyoruz” diyerek “gurbet” kod adıyla bahsetti ondan.

Peki neden kimse doğrudan adını söylemiyor Fethullah Gülen’in? Ondan bahsederken neden tecahülü arifin, mecazın, teşbihin, gizli öznenin ve diğer bilumum söz sanatlarının gözünü çıkarıyor?

Fethullah Gülen, henüz kimse onu açıkça adıyla çağırmadığı için dönmüyor olmasın Türkiye’ye. Dönmeme gerekçesinde “Bütün endişelerin henüz zail olmadığı”ndan bahsederken aslında adının bile hâlâ açıkça ve özgürce telaffuz edilemediği Türkiye’den bahsediyor olmasın?
Peki neden Türkiye hâlâ Fethullah Gülen’e hazır değil?

Soruya cevap için bu ülkede “üç harfliler” muamelesi yapılanları şöyle bir hatırlayalım. Yıllarca ordudan “iyi sıhhatte olsunlar” diye bahsettik. Kıbrıs dememek için “Kıbrıs Rum Kesimi” diye bir şey uydurduk. Irak Kürdistanı’na, Kuzey Irak diyoruz hâlâ. Şimdi ev hapsi konuşulan Öcalan’ın daha birkaç yıl öncesine kadar resmî adı “Ermeni uşağı, bölücübaşı, bebek katili”ydi.

“Cin’i adıyla anarsan gelir” diye korkutulmuş bir toplumun ürettiği bir korunma mekanizması yani üç harfililer jargonu. Korktuklarımızı, yüzleşmek istemediklerimizi, tedirgin olduklarımızı öyle anıyoruz…

Hâlbuki Fethullah Gülen cemaati Türkiye’nin her noktasında kolunuzu uzatsanız çarpacağınız bir yakınlıkta duruyor. Peki, neden hâlâ onlardan üç harfliler gibi bahsediliyor. Başımıza gelen bütün felaketler ve kötülüklerin arkasında onlar aranıyor?

Gülen cemaati bizim bu topraklarda bugüne kadar tanıdığımız, bildiğimiz tek büyük iktidar odağı olan devlet dışında karşımıza çıkan en büyük ve en örgütlü güç çünkü. Devletin hikmetinden sual olunmaz, rakipsiz ve son sözü söyleyen kudret olduğu genlerine işlemiş bir toplum için bu kontrolsüz, hesap edilemez, öngörülemez güçten daha korkutucu bir şey olabilir mi?

Gülen cemaati maddi gücü, örgütlenmesi ve bütün bunlarla devlet karşısındaki özgüveni, otonomisi ile bu coğrafyada Şerif Mardin’in yokluğundan bahsettiği devlet dışı “sivil toplum” hareketimiz.
“Sivil toplum eşittir STK” zihin tembelliği içinden, cemaatin yapıp ettiklerine olan öfkeden, kafalardaki postmodern “demokrat, şeffaf” sivil toplum şablonundan anlaşılmayabilir bu. Ama teorik olarak cemaat devletdışılık, kendi ayakları üzerinde durabilirlik kriterini yerine getirmesi anlamında gerçek bir sivil toplum oluşumu.

Daha da iddialısı cemaat bu ülkede 90 yıldır rejime yönelik en büyük ve en örgütlü meydan okuma. Sonuçlarını beğenmeyebilirsiniz ama bugüne kadar onlarca silahlı, silahsız, legal, illegal örgütün başaramadığını cemaat başardı, aziz vatanın, bütün kalelerine, bütün sosyolojik gerçekliklerine, hayatlarına, sınıflarına girdi, bütün ordularını dağıttı ve memleketin her köşesini bilfiil “işgal” etti.

Anadolu’dan sıradan insanların paralarını ve güçlerini birleştirerek oluşturdukları bu hareket statüko için en beklenmeyen, taktikleri yüzünden de karşı konulmazı en zor olanıydı.

 
Türkiye’den çıkan en ciddi küresel aktör de cemaat. Bir cemaat mensubu Güney Kore’de karşınıza TV yıldızı, Japonya’da futbolcu, Afrika’da madenci, Amerikan Kongresi’nde lobici olarak çıkabilir. Hatta cemaat mensupları içinde Türkiyelilerin oranı her yıl düşüyor, cemaat melezleşmeye başlıyor. O yüzden Gülen’e “dön” demek, Muhtar Kent’e gel babanın marketinin başına gel demek gibi bir şey.

Cemaat bütün bunları önünde somut bir politik proje, elinde ideolojik bir rehber olmadan yaptı.

Genişleme, yayılma, temas, diyalog, sızma üzerine kurulu pragmatik zeka ve rasyonel bir aklın ancak komplo teorileriyle anlayabileceği bir fedakârlıkla büyüdü, büyüdü ve sonunda ona izin verilen, içinde kalmasına hoşgörüyle bakılan sınırları zorladı ve iktidarın kırmızı çizgilerine doğru taştı, bu yüzden MİT krizi gibi krizler ortaya çıkmaya başladı.

Şimdi en demokrat kalemler bile cemaati şeffaflığa, hizmet çizgisine geri çekilmeye, Afrikalı kızlara Karadeniz türküsü söyleten o “milli vazifeye” çağırıyor. Devleti ele geçirinceye kadar, devletin karşısında örgütlenmiş bu gücün; etinden, sütünden, derisinden yararlanan AKP ise, cemaatin gücünü sınırlamak, siyasi alandaki gücünü ise tamamen teslim almak istiyor.

Çünkü devletin ebed-müdded kabul edildiği bu ülkede, kendi mensupları dışında kimseye hesap vermek zorunda olmayan cemaati şeffaflığa çağıran en demokratlar dahil kimse gerçek bir otonom sivil toplumla ne yapacağını bilmiyor. Bununla ne yapacağını bilemeyenlerden biri de cemaat. O yüzden 10 yıl önce adı hoşgörü, diyalog, uzlaşı ile geçerken bugün istihbarat, dava ve polisle birlikte anılıyor. Anadolu’da milliyetçiliği, sağcılığı geriletip, dünyayla ilişkiye geçmiş, modern bir dinî yaşamın ortaya çıkmasına, orta sınıf dindarların demokrasi ve AB projesine aklının yatmasına neden olan (AKP ile birlikte) cemaat şimdilerde güvenlikçi bir aklın vesayeti altında.

Ama bütün bu altüst oluşlardan sonra günün sonunda bu ülkede iktidarın bölünmesi, kendi ayakları üzerinde duran otonom güçlerin ortaya çıkması Türkiye’yi daha çoğulcu, çok sesli ve demokrat bir ülke yapmaya yarayacak. Fethullah Gülen, binlerce seveninin alkışları arasında kendisini Türkiye’ye çağıran Başbakan’ın davetine icabet etmeyerek, cemaatin iktidar karşısındaki bu bağımsızlığının altını çizmiş oldu.
Bir gün hiçbir söz sanatına başvurulmadan, adıyla çağırılabilirse belki ülkesine geri bile döner.

yildirayogur@gmail.com

Reklamlar