Etiketler

, , , ,

Ülkemizin gittikce kutuplaşması, “beyaz” ve “siyah” kuvvetlere bölünmesi ve arada hiç bir renk bırakılmaması, darbe şartlarının olgunlaştırıldığı 1980 öncesine benziyor. Algılar savaşı yürüten AKP medyası ve cemaat medyası kamuoyunu ikna ededursun, “Eski Türkiye”nin sahipleri laik Kemalistler tiyatrodan memnun! Ergenekon ile ilgili beş kitap  yazan, hakkında açılan sayısız dava nedeniyle milletvekili yapılan gazeteci ve yazar Şamil Tayyar, nihayet derin uykudan uyandı. Tayyar, birilerinin hem AKP hemde cemaatı birbirine düşürdüğünü ve her iki tarafıda tasfiye etmek istediğini vurguladı. Beni endişelendiren husus, algılar savaşının dine kayması ve ilahiyat dilinin kullanılması ile şeytanlaştırmadan kafirleştirmeye geçilmesi…

Tayyarcığımı endişelendiren tablo ise, AKP’nin uçuruma, siyasi intihara doğru koştuğunu görmesinden kaynaklanıyor. AKP ve cemaatı ateşe atıp fitne kazanı kaynatanlar, Tayyar’danda intikam alma niyetinde. 28 Şubat sürecinde kullanılan bazı isimleri bugün kiralayanlar, medyada “yeşil” görünümlü “Neo-28 Şubat” fitne çetesi kurdu. Kirli çamaşırlar bir bir ortaya dökülüyor. Tayyar ile büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu düğmesine basan Savcı Zekeriya Öz, Twitter’da ağza alınmayacak sözlerle birbirine hakaret etti. Hem AKP hemde cemaat ayağında müthiş bir algı oluşturma savaşı yaşanıyor. Daha dün sarmaş dolaş olan iki kardeş arasına sanki kan davası girdi. AKP’li partizanlarda ve fitne ordusunda seviye bel altına kadar indi.

Türk toplumu, derin güçlerin yönettiği bu inanılmaz algılar mücadelesini ibretle ve şaşkınlıkla izliyor. Dershaneleri kapatma savaşını başlatarak düğmeye basan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “cemaat devlette paralel devlet kurdu” söyleminin halk nezdinde karşılığı yok. Ancak “benim gibi alnı secdeli bir lidere itaat etmiyorlar, fitne çıkartıyorlar” politikasının maalesef karşılığı var. Toplumun en küçük tabakalarına kadar inmiş, köylere kadar canan sohbetleri götürmüş, talabe hizmeti ile gönüllerde taht kurmuş bir hizmet hareketini yıpratmak kolay değil. Derin güçler sıkı plan yapmış bu kez. Halk gözünde kahramanlaştırılan, güvenirliği sağlam, mert isim Erdoğan, cemaatı bitirme derdinde! Neden acaba?

Ergenekon ve Balyozcuları mahkemenin kesinleşmiş mahkumiyet kararına rağmen serbest bırakma girişimine Erdoğan’ın onay vermesi halkı uyandırdı. Yargıtay’ı by-pass yapmaya çalışan, 2010 referandumunda elde edilen kazanımları tek tek yok etmeye yönelen Erdoğan, artık epey korkutuyor. Halkta şüphe dalga dalga yayılıyor: “Acaba Erdoğan, derin güçlerin bir koçbaşı olabilir mi?” Birileri, “cemaatı sat, devlet senin olsun” pazarlığı yapmış olabilir mi? Son aylarda Erdoğan’ın izlediği daha önceki tavırlarına zıt ve halkın sağduyusuna ters politikalar sırıtmaya başladı. Neden diyenlerin teorileri çeşit çeşit.

Toplumda ilginç komplo savunma veya izah getirme teorileri doğdu.  Erdoğan’ın kızkardeşi bile abisinden şüphelenmiş, soluğu Gaziosman Paşa’nın meşhur cinci hocasında almış bile. Abisine büyü yapıldığından, kötü cinlerin etkisiyle 180 derece döndürüldüğünden kuşkulanan kızkardeşi haklı olabilir mi? Bu konudaki en sıkı komplo teorisi Erdoğan’ın İran’lı yeni cumhurbaşkanı Ruhani ile görüşmesi sırasında kötü büyünün başlatıldığı yönünde. Görüşmeyi izleyen biri, “Ruhani Erdoğan’a dokunduğu anda Erdoğan bayıldı ve 3 dakika kendine gelemedi, tüm gazeteciler şahittir” dedi. Bir arkadaşım, “Papaz büyüsü yapılmış, bu onu yok edebilir” dedi. Diğeri, “Erdoğan Menzilci bir hocanın muskası ile korunuyor, İran büyüsü işlemez” dedi. “Başbakan, 28 Ocak’ta İran’a gidecek, yapılanan büyünün tekrarı lazım” diyen bile var. “Erdoğan’ın gözlerindeki nefrete bak, bu benim başbakanım değil” diyenlerin sayısı artıyor.

Bir Sosyolog gazeteci olarak sebep sonuç ilişkilerine bakmam gerekmiyor mu? O halde bakalım. Algı savaşı öncesi, 1 Ocak 2012’den itibaren başbakan MİT’e talimat vererek cemaatın 4800 anahtar adamının yakın takibe alınmasını, izlenmesini, fişlenmesini ve devlette stratejik konumda olanların derhal temizlenmesini talep etti. Ortada henüz seçilmiş İranlı lider Ruhani yoktu, dolayısıyla “muska suska, cin min” hikayesi kurgulanmamıştı. Toplam bin kişi son iki yılda devlet içinde sessizce sürgün yedi. Bu arada Erdoğan, kamuoyu önünde cemaat ile ilişkilerini sıcak tutu, hatta iki defa Türkçe olimpiyatları konuşmalarında, “gelin hocam ülkenize, gurbet bitsin” bile dedi. Oysa MİT, cemaatı sessiz sedasız “terör örgütü” ve cemaat üyelerini ise “iç düşman” listesine almıştı. Yapılan bu densizlik ve hazırlanan cemaatle savaş planı biliniyordu. O halde kim, ne nane yiyor, ülkenin istikrarını bozmaya çalışanlar kimler?

Cemaat ile AKP arasındaki güven bunalımını doğuran başbakanın tek lider olma ve mutlak itaat beklentisi, cemaatı siyasetin emrine alma çabasıyla hız kazandı. Erdoğan’ın bağımsız bir yapıya sahip cemaatı kontrolüne alabileceğine inandıran sebepler vardı. Cemaatı kuran 12 isim arasında sayılan Kemalettin Özdemir, “cemaatın başına Gülen’den sonra geçecek isim” diye Erdoğan’a aslında 2008 yılında pazarlanmıştı. Erdoğan, bu nedenle Said Nursi’nin talabesi Said Özdemir’in oğlu olan Seyyit Kemalettin’e özel ilgi göstermiş, devletin kasasını sonuna kadar açmış, “Nur cemaatlerini AKP’ye oy verdirmeden sorumlu” gizli danışmanı yapmıştı. Bu adımı ilk kuşkuyu beraberinde getirmiş, güven krizine giden “fitne yolu” açılmıştı. Kemalettin krizi, hasıraltı edilsede cemaat tabanında dalga dalga yayıldı, bugün ise bilmeyen kalmadı. Kemalettin bey, bırakın cemaate lider olmayı, bir küçük grubu dahi kopartamadı, cemaati ikiye bölemeyeceğini MİT’in ve Erdoğan’ın anlaması ise beş yılı aldı. Erdoğan, Anadolu sathında tüm cemaatlerden biat aldı, kendisine ya “Halife” veya çok yakın olanlara hatta “Mehdi” diye biat ettirdi. Mehdi biatı ettirdiğini Kemalettin Özdemir’in kardeşinden duyanlar ve kendilerininde Efendi’yi Mehdi gördüklerini söyleyen ortak dostlarımız var. Kulaklarımla duymadan inanmak istemedim. Ancak Kemalettin bey 1980’li yıllardan benim eski abim, ortak dostlarımız var.

Başbakanı, “Mehdi ve Halife” yapma iddiaları sanırım Hocaefendiyi çileden çıkardı. İddia değil gerçek olduğu net olarak öğrenildi, şok yaşandı. Cemaat, AKP ile kopma noktasına gelmişti ama “köprü geçerken at değiştirilmez” atasözüne uyuluyor, arkadan saplanan hançere, tüm hezeyanlara rağmen susuluyordu. “Dershaneleri kapatın, cemaatın ana finansman ve talabe kazanma kaynağını kesin” tavsiyesini başbakana yapanın Kemalettin Özdemir olduğunu cemaatte bilmeyen yoktu. Yalçın Akdoğan ve Kemalettin beyin yakın akrabaları MİT’te üst düzey görevlerde yönetici olunca cemaata operasyon, “devlet güvenliği” haline geliverdi. Başbakan Erdoğan, “dershaneleri kapatacağım” diye algı savaşına başlamasaydı, belkide Taraf Gazetesi’nde yer alan “Gülen’i bitirme kararı 2004’te MGK’da alındı” başlıklı haber gün yüzüne çıkmazdı. Bu haberde şu denilmek istendi: Ergenekon, Balyoz ve 28 Şubatcıların MGK’da aldığı hukusuz yargısız infaz kararları altında sizinde imzanız var, bir gün sizi de yargılayabilirler. Bu haber, Erdoğan’ı uyandıracağına kızdırdı, savaş baltasını çıkardı, uzun zamandır satın aldırdığı medya kalemşörlerinde savaş tamtamları çalındı, iftira ve hakaretler bir emirle başlatıldı. Türk medyası aklını yitirmiş gibiydi, devletle paralel gazeteciler, cemaatı paralel devlet gösteriyordu.

Ergenekon davasıyla yıldızı parlatılan Şamil Tayyar bile twitter  mesajlarında, “Doğru Cemaati bitirme kararı 2004′de alındı; sonra emniyet cemaate bağlandı, dersane ve okul sayısı patladı, AK Partiye kapatma davası açıldı. Fitneye destek verenleri görünce sorunun fitneciyle sınırlı olmadığı anlaşılıyor” diyor, cemaatı “öcü” sayıyordu. “Günah keçisi” yapılan cemaat artık tüm “kötülüklerin babası”ydı. Devletin kaymağını yiyenler, yolsuzluk, rüşvet ve gulul günahıyla boğazlarına kadar çamura batmış olan AKP’liler, cemaatı suçlayarak yırtacaklarına pek sevindiler. Maskeler düşmüş, insanların tıyneti ortaya saçılmıştı. Üstad Said Nursi’nin ifadesiyle “cismaniyet ve hayvaniyetten çıkıp kalp ve ruh insanı” olamayan “ehli dünya çete”, cemaat düşmanlığında birleşmişti. Hocaefendi’yi en fazla yaralayan hançer, Nursi’nin yaşayan bazı talabelerinin cemaatı infaz hamlesine onay vermesiydi. Bunun iki sebebi vardı. İlki Risalelerin sadeleştirilmesine sert muhalefet etmekle kalmamışlardı, cemaatı artık Nur cemaatı olarak görmüyorlardı. İkincisi, Kemalettin Özdemir, Başbakanının Ayasofya Müzesini camiye çevireceğini ve Risaleleri devlet eliyle bastırıp devlet okullarına tavsiye ettireceğini müjdelemişti. Bu iki işaret güya üstadın belirttiği hususlardı ve Erdoğan’ın Mehdi olduğunu gösteriyordu. Halbuki üstad, risaleleri kendisi yaşarken bile bir kaç kez sadeleştirmişti. Ben Mehdiyim diyenin Mehdi olamayacağını, Mehdinin bir şahsı manevi olma ihtimalini belirtmişti.

Başbakan Erdoğan, algılar mücadelesinin dini alana kaydırıldığını ve gerekirse ilahiyat dilini de kullanacaklarını meşhur Dolmabahçe toplantısında 46 cici gazetecisiyle duyurdu. Bir iddiaya göre, İstanbul surları altında bulunan Hz. Musa’nın kutsal 10 emir tabutu ortaya çıkartılacak. Neden mi? Bu işaret, “Mehdi’nin çıktığının delili” sayılıyor bazı zayıf hadislerde. Daha düne kadar fıkıh üstadı saydığımız Hayrettin Karaman ve Faruk Beşer’in tarafını AKP yanında seçmesi ile devlet ilahiyatçıları arasına yenileri de eklenmiş oldu. “İslam halifesinin beytülmal denilen hazinenin beşte birini kullanma hakkı”nın bulunduğuna dair dini fetvalar ortalığa çıkabilir. Zaten AKP’liler kesinlikle yolsuzluk ve rüşvet, hatta alınan yüzde 10 komisyon iddialarını kabul etmiyorlar. “Her şey devlet, her şey şeriat içinmiş” ve cemaat ülkeye şeriatın gelmesini istemiyormuş! “Şii, Caferi olana Muta helal, sünni olana Kur’ana göre dört kadın helal, sana ne bizim İslami (!) yaşantımızdan, zina iddialarınız şeriata aykırı” diyorlar. Hatta daha da ileri gidip, “devletin selameti için cemaatı infaz veya cemaat kurmaylarını yok etme fetvası gereklidir, normaldir, fetva alınmış ise isabet olmuş” bile diyorlar. Bu kadarına pes diyorum, demek ki insanın içindeki hayvaniyet ve cismaniyet özellikleri ortaya çıkınca insanlık, vicdan, Hak aşkı ölüyormuş…

AKP ve cemaatın dine kayan üslup savaşını izleyen Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, “iki tarafın kullandığı dini dilden hiç bir şey anlamıyorum, algı savaşında özel, sırlı, gizli bir dini dil konuşuyorlar” diye laik Kemalistlerin bakışını özetlemiş. Dini dil savaşının varacağı yer bol bol gıybet ve ceheennem çukuruna yuvarlanmaya yol açacak kalplerdeki imanı sorgulamaktır. Gıbta ile başlayan fitne, önce kıskançlığa dönüştü. Sonra eski kin ve nefretler depreşti, ayrımcılığa, ötekileştirmeye evrilen nefretlerin hedefindeki cemaat şeytanlaştırıldı. Bundan sonraki aşama kafirleştirmedir. Bir müslüman başka bir müslümana kafir derse, karşısındaki kafir değilse kafir olmadan ölmez. AKP ve cemaat savaşını fitleyen perde arkasındaki global ve yerli şeytanların, Eski Türkiye’yi hortlattıklarını ve bizzat AKP’ye bunu yaptırarak AKP’yi halk nezdinde küçük düşürdüklerini akıl ve kalp sahipleri görebiliyor. Aklını ve kalbini iki ayrı kampa ayırmışlar büyük fitneyi göremiyor. Sıffın savaşı ve Cemel vakasında bazı sahabeler bile fitneyi evvelden görememiş, yanlış cenahta yer almıştı. İki taraftanda ölenlerin şehit olduğu veya cehenneme gittiği Sıffın savaşı, müslümanların basiretlerinin bağlanabileceğini gösteriyordu. Hz. Ali, kalbinde nefret olan Haricileri huzurundan kovmuş, Zübeyir bin Avvam’ı öldürmekle övünen cahile, “cehennemde yerin hazır” hadisini hatırlatmıştı. Yüzbine yakın sahabi ve Ehli Beyt, Sıffın’den sonra hortlayan aşırı Arap milliyetçiliği nedeniyle başka diyarlara hicret ettiler ve İslam’ın yayılmasında öncü oldular. Görünürde zulmeden Yezid müslüman halife ve Haccacı Zalim müslüman alimdi. Sufi müslüman, tokadı Allah’ın vurduğunu bilir, vesile ele bakmaz, sabreder.

Ameller niyetlere göredir, yanlış cenahta yer alsan bile Allah seni gerçek, saf niyetin ile yargılar. Kim haklı, kim haksız, bunu zaman gösterecek. Alimlerin içtihatlarında keramet vardır. Tek bir tesellim var: Her şeyde mutlaka bir hayır vardır, Allah şerleri hayra çevirir, bekleyelim ve görelim: Mevla’m neyler, neylerse güzel eyler. Aktif tevekkül ve doğruyu söylemek zor zamanların işidir.

FARUK ASLAN

Reklamlar