Etiketler

, , , , ,

Ahmet_Turan_AlkanBir yandaşın gizli günlüğünden…

Sevgili günlük, canım benim; öyle günler yaşıyoruz ki duygularımı bütün çıplaklığıyla açabileceğim, içimi dökebileceğim kimse kalmadı. Sadece sana güvenebilirim; nitekim işte bu naçiz satırlarımı karaladıktan sonra bu defteri de kapatıp kasaya kilitleyeceğim.

Aslında bugünlerde evde kasa bulundurmak hiç de akıllıca bir hareket değil farkındayım ama benim kasa, ötekilerden değil. İçinde şimdiye kadar ödediğim elektrik, internet, telefon, havagazı faturaları, kredi kartı, emlâk ve taşıt vergisi makbuzlarını saklıyorum. Gören de sanki para, altın vesaire saklıyorum zanneder ama nerede?

Saçma gibi görünebilir fakat sevgili günlük, rahmetli dedem de sağlığında benim gibi yapmış ve “Dedeciğim niçin bu saçma sapan makbuzları saklayıp duruyorsun, at gitsin.” dediğimde acı acı gülümseyerek, “Oğlum, sen henüz tecrübesizsin, devletle oyun olmaz. Bir bakarsın geçmişe yönelik borç, zimmet çıkarırlar; benden sana dede nasihati, sen de öyle yap.” demişti. Şimdiye kadar lâzım olmadı, üstelik bütün kurumlarıyla şu an itibarıyla bizden yana gibi görünüyor ama bu işler hiç belli olmaz.

Sevgili günlük, şu satırlarıma samimiyetle inanmalısın ki birkaç aydan beri hiç tadımız kalmadı. Hep inanmadığım şeyler yazıyor fakat işin tuhafı bir süre sonra yazdıklarıma ben de inanmaya başlıyorum ama sadece ben değil, diğer yandaş arkadaşlar da aynı durumda; mecburuz günlük, anla artık.

Yazdıklarıma az önce şöyle bir göz attım, neredeyse bütün cephaneyi tüketmişim. Adamların ne paralel devletçiliğini bıraktık, ne de uluslararası şer çevreleriyle ortaklık ettiklerini, ne de devleti içeriden oyup ele geçirdiklerini… Neyse ki bazı tecrübeli abilerimiz eski defterleri ve kupürleri karıştırarak yeni malzemeler buluyorlar.

Sevgili defter, sen bilmiyorsun tabii; bu adamların hırsızlığı yok, yankesiciliği yok; bir abimiz akletmiş, heriflerin sabıka sicil kayıtlarını baştan sona taratmış. Yahu insan hiç değilse çocukluğunda hamamdan bir kalıp sabun, bakkaldan iki yumurta veya şekerciden bir baston çikolata olsun çalmaz mı? Yok, çalmamışlar. Canım defterim, bırak sabunu çikolatayı okulda kopya bile çekmemişler. Ne içki var ne sigara. Devlet malına zarar; kat’iyyen. Irza tasaddi, yankesicilik, evrakta sahtecilik, karapara aklama vesaire gibi kalantor suçları zaten hiç aramayacaksın.

Yukarıdan patron durmaksızın sıkıştırıyor, “Bulun bir şeyler, ipliklerini pazara çıkarın şunların; sokağa çıkamaz hale getirin.” diye bastırıp duruyor, “Kolaysa al sen yaz” diyeceğim, diyemiyorum; viran olası hanede evlâd ü ıyâl var sevgili defter; babamızın tarlasına dönüp çiftçilik etmeye kalkışsak cihana madara oluruz.

Senin anlayacağın, bindik bir alâmete, gidiyoruz kıyamete azizim! Allah encâmımızı hayretsin. Bazılarının tamahkârlığı, görgüsüzlüğü, arsızlığı yüzünden aynaya bakacak yüzümüz kalmadı.

Yahu defter, bizim patron da bir tuhaf adam ha!.. Kardeşim, herif gözünü karartmış, çalmış çırpmış vesaire; ne demeye bunları arkalarsın be; bırak kanun ne diyorsa o olsun. Hırsızlığı, yolsuzluğu savunmak durumunda kalmak çok acı bir şey günlük. İnsanın içini çürütüyor içini. Bakma sen höt-zöt ettiğimize…

Vaktiyle ne güzeldi, kendimize göre bir arkadaş, yazar-çizer muhitimiz vardı. Bu işler başlayalı beri aradaki hukuk bıçak gibi kesildi. Ara sıra çarşıda pazarda, şurda burda karşılaştığımız oluyor, mecburen yol değiştirip görmemiş gibi yapıyorum. Yüz yüze geldiğimde ne söyleyeceğimi, yüzlerine nasıl bakacağımı kestiremiyorum çünkü.

Patronun durumu tam, “bir ok attım kebap oldu” hikâyesine döndü. Adam ne söylese, İbrikçibaşı Mehmet Efendi gibi tasdik etmek, desteklemek, hatta zayıf taraflarını yamamak için kırk dereden su getirene kadar alnımız çatlıyor.

Geçen gün patronun yakın çevresinden bir danışman telefon etti, diyor ki, “Bu adamların Paris’te suikasta kurban giden üç PKK’lının katlinden sorumlu olduğu yolunda bazı duyumlar aldık; siz de araştırın, konuyu besleyecek şeyler yazın.” diye talimat veriyor aklınca. Kendi kendime “Yuh yani yuh be.” dedim; aslında bu cümleyi o danışman arkadaşın yüzüne söylemek isterdim ama mümkün mü sevgili günlük! Zaten üç gün önce bizim gazetede suya sabuna dokunmadan durumu idare etmeye çalışan birkaç zararsız, temiz niyetli arkadaşı içimiz kan ağlayarak kovmak zorunda kaldık; öyle üzüldüm ki anlatamam.

Biz de insan evladıyız günlük, biz de kalp taşıyoruz.

Bir onlara bakıyorum, bir de patronun danışman diye çevresinde tuttuğu, adam yerine koyduğu sözde yazar-çizer tayfasına bakıyorum; bir gariplik var bu işte günlük. Normal şartlarda bizim patron, değil bunlara bir şey danışmak, onlara doğru hapşırmaya bile tenezzül etmezdi; şimdi nerdeyse sır kâtibi gibi itibardalar. Birader iki sene önce adama demediğinizi bırakmadınız, aleyhinde bulundunuz, şimdi hangi yüzle… Yüz değil bunlardaki günlük, köseleden maske nerdeyse…

İnan ki yirmi gündür, hırsızlık iddialarını örtbas edip milletin dikkatini başka yönlere çekmek için yapmadığımız şaklabanlık kalmadı günlük. Ötesi yok, resmen utanıyorum yahu!

Karşı taraftaki arkadaşlara nasıl imreniyorum bilsen… Adamların yanında evet, dağ gibi hükûmet yok belki ama, haklı olmanın verdiği bir vakar var ki, işte ona sahip olamamak, hele hele böyle dar bir zamanda onların değil de hırsızları sahiplenen tarafta duruyor olmak kalbimi kanatıyor.

Ah şu çoluk çocuk olmasaydı ben yapacağımı bilirdim ama…

Bu iş böyle gitmez aziz günlük; patron kendince akıllı adam, hemen cayırtı koparıp dikkatleri başka yönlere çekmeye çabaladı, birazcık başardı da ne onun içi rahat, ne de bizim. Şakası yok; aksini savunuyoruz, hatta yürütülmekte olan mahkeme sürecini etkilemek için ne kadar numara varsa çekiyoruz ama güneş de balçıkla sıvanmıyor. Bazı arkadaşları fiskos ederken duydum, “Deliller buz gibi sâbit.” diyorlar. Hakimler patronun cayırtısından tırsıp bir şeyler yapmazlarsa iş yaş yani!

Eninde sonunda mukadder âkıbet gelecek günlük; bu saltanat bitecek, hissediyorum; gerçekleri daha fazla sislemek mümkün değil, tabiata aykırı.

Hayır, varsayalım ki bunların CIA mensubu, Mossad işbirlikçisi, şeytanın mesai arkadaşı, Vatikan’ın avukatı, PKK’lı kadınların katili, İsrail’in ajanı olduğuna –biz inanmasak da şahsen- herkesi inandırdık velâkin bu isbat açığa çıkan hırsızlıkların mahiyetini değiştirmez ki?

Âmiyâne tabirle yazıyorum sevgili günlük, bizim bu ayaklar ayak değil; gidişat gidişat değil. Moralim öyle bozuk ki, bundan sonra sana hangi tarihte ne yazabileceğimi bile kestiremez haldeyim.

Bak aklıma ne geldi şimdi: İki işçi gökdelende cam silme işinde çalışıyorlarmış; Dursun 50. katta, temel 20. katta cam siliyor. Derken 50. kattaki Dursun’un ayağı kayıyor başlıyor düşmeye. Tam 20. katın hizasından geçerken Temel bunu görüyor,

– N’aber Dursun, eyi misun?

Dursun ne cevap verse beğenirsin:

– Valla şimdilik işler fena değil Temelcuğum diyor, “Ama az sonra ne olacağını bilmeyrum!”

Bizim halimiz tam bu fıkrayı andırıyor günlük; şimdilik işler yolunda lakin…

05 Ocak 2014 AHMET TURAN ALKAN / ZAMAN
—–

Ahmet_Turan_AlkanAllahümm’ansur hükûmetenâ!

 Bazı dostlar, beni yeteri kadar siyâsi olmamakla suçluyorlar; ben ise yeterinden fazla siyasî tavır takındığımı üzülerek fark ediyorum.

Cümlede çelişki yok, siyâsî kelimesine verilen  anlam farklı. Bazı dostların imâsı şu: “Sana göre ne doğru görünüyorsa öyle yazıyorsun; Aa bu iyi bir şey değil. Bir tarafta ülkenin seçilmiş hükûmeti dururken ardı görünmeyen bir yapıyı desteklemek iyi değil. Akıllı ol, sen de ‘Kışkırtmalara fırsat vermeyelim’ de, sen de, ‘Başbakan’ımıza dünyalar tatlısıdır; yargının yaptığı iş değil, bu yaptığınız gazetecilik değil arkadaşlar’ diye yaz. ‘Paralel devlet olmaz, sivil vesayete karşıyım, siyaset emreder hukuk yapar’ de, ‘Liyakat çok önemli filan’ gibi şeyler söyle…”

Bir, üç, beş; geçenlerde bir okuyucu mektubunda, “Üç kuruşluk yolsuzluk için milletin milyarlarını çarçur etmeye utanmıyor musunuz?”, “Sizi yolsuzluğa ve hukuksuzluğa karşı çıkan safta mı görecektik; yazıklar olsun aboneliklerimize..” yollu bir azarla karşılaşınca mukavemetim çaya batırılmış bisküvit gibi dağıldı gitti.

Oturup düşündüm, zaten huzursuzum. Bir ara o kadar zihnî yoğunluğa kapılmış olmalıyım ki hanıma,

-Kaptan bey, zahmet olmazsa Yağcılar durağında inebilir miyim lütfen? diye seslendiğimi hatırlıyorum en son…

Derken minibüs hemen kıvrak bir manevrayla sağa yanaştı, otomatik kapı açıldı, indim. Aa, durakta birçok tanıdık simâ, “Oo hoş geldin; geciktin yahu, senin için bayağı üzülüyorduk.” diyorlar. Benden birkaç gün önce aynı durakta inmiş olan bazı tanıdıklar ise nedense yakınlık göstermek yerine utangaç ve suçlu bir edâyla önlerine bakıyorlar. Koluma giren biri kulağıma eğilip, “Bunlar birkaç gün önce sana ‘Başbakan’ın ölmesini diliyor’ diye bühtan edip ortalığı kışkırtan kişiler; aslında iyi insanlardır ama bu durakta inenlerin ilk günlerde böyle sert şeyler yazması âdettendir, hoş gör.” diye fısıldadı.

Derken büyükçe bir holdingi andıran bir binaya girdik. Ortam latif; her taraf pembeye boyalı, her duvarda büyük lider posterleri. Havaya hafiften “Beraber yürüdük biz bu yollarda” şarkısının enstrümantal nağmeleri yayılmakta. İçeri girer girmez inanmazsınız, tabiatım değişti, mutlandım. Güçlü, haklı, kalabalık ve çok kararlı bir topluluğun parçası olduğumu hissedip rahatladım. Bu özgüvenle önceki yazılarıma şöyle bir baktım, içimi pişmanlık bastı. “Bunlar nasıl bir lâflar yahu, resmen ayıp etmişim” diye kendimi payladım. Oturmam için güzel ve yumuşak bir deri koltuk gösterdiler. Derken yan tarafa birkaç koltuk daha getirdiklerinde; “Bunlar kimin için?” diye sordum, “Doğruyu bulan ve cesaret gösterip gelen sadece sen değilsin, başkaları da sırada, onlar için bu hazırlık” dediler. “Kim ki bunlar?” dedim, “Basındaki sinyalleri doğru okuyabilseydin anlardın!” deyince fazla üstelemedim. Derken o esnada iyi giyimli bir görevli yanıma geldi, “Burada âdettir” dedi; üyelik kaydınızı yapmadan önce, yazdığınız gazetede özeleştiri yapan bir yazı yayınlamanız gerekiyor.” “İyi ama” dedim “Taraf değiştirmiş olmam yetmiyor mu?” “Oo” dedi görevli, “Senin gibi yazar çok bizde; önemli olan durakta inmeden önce ‘Aklınızı başınıza alın; bunların şakası yok, iki vakte kadar paralel yapıya müthiş operasyon geliyor, kaçılıın’ yollu şeyler yazmalısınız ki, burada itibarınız olsun.” dedi.

Ben de oturup bu yazıyı kaleme aldım. İşte söylüyorum. Yaptığım her şey, yazdığım her satır yanlıştı. Kafama saksı düşmüştü. Kendimi ayıplıyorum. Pişmanım. Hatta hızımı  alamıyor ve açıkça şöyle niyâz ediyorum:

-Allahümm’ansur hükûmetenâ, hükûmetel cumhuriyyeti ve rüesâi’l-izâm; âmin ve bihî nestâin!

Derken hanım uyandırdı, “Uyumuş kalmışsın ayol.” dedi: “Nerdeyse kerâhat girecek, kalk abdestini tazele!”

6 OCAK 2014

——-

Ahmet_Turan_AlkanSen neymişsin be günlük?

Sevgili günlük, son bir haftada hükûmetiyle, basınıyla, yazarıyla, politikacısıyla ülkenin suyu çıktı desem yeridir. Hangisinden başlayalım?Hafta ortasıydı galiba; İzmir’de yolsuzluk yapıldığına dair bir haberle uyandık.

Hemen saate bakıp bir kenara not ettim. İkindi’ye kalmadı, araştırmada görev alan polislerin görevden el çektirildiği haberi düşüverdi. Yeniden saate baktım ve “Hmm, gelişme var, ikinci dalgaya göre daha çabuk davrandılar bu defa” diye gülümsedim.

Zavallı emniyetçiler; görevlerini yapsalar bir türlü, yapmayıp kulak üstü yatsalar bir türlü.

Niçin diyeceksin, izah edeyim sevgili günlüğüm.

Meselâ geçen yılın nisan ayında bizim eve sabaha karşı hırsız girdi (Bu arada, haklarında henüz kesinleşmiş mahkeme kararı bulunmadığı için hırsızlara gerçekten hırsız deyip dememem gerektiği hakkında tereddüd ediyorum. En iyisi “hırsız zanlısı birtakım kişiler” demek galiba!)

Evet, hırsızlık zanlısı arkadaş girmiş balkon kapısından ve telefonumla araba anahtarını alıp sıvışmış. Sabaha karşı uyandım, evin içinde yeller esiyor, aa, balkon kapısı açık; askılıkta ne kadar elbise, pardesü, ceket varsa cepleri tersyüz edilip mutfağın ortasına yığılmış.

Başıma geleceği bildiğim için ilçe emniyetini arayıp hiç rahatsız etmeyim dedim lakin öğleden sonra araba anahtarının yenisini yaptırmak için servisine başvurup hayli okkalı bir fiyatla karşı karşıya kalınca, kaskodan istifade etmek için zabıta tutanağı gerektiğini söylediler.

Uzatmayayım; telefon ettik, görevli arkadaşlar geldi, keşif yaptılar, “Hırsızlık zanlısı birtakım yurttaşın” balkondan girdiğini söylediler, eh, o kadarını biliyorduk zaten günlükçüğüm. “Geçmiş olsun, gelişme olursa biz size haber veririz; siz bu arada kapıya pencereye sahip çıkın” deyip gittiler. Tutanak için ertesi gün emniyete gitmem gerekiyordu vesaire…

O gün bugündür ses seda yok günlük; beklemiyorum da zaten. Herhalde önemli bir şahsın evine “hırsız zanlısı” girse 9 aydan beri birşeyler olurdu ama bir gelişme olmadı.

Polisi bu hadisede görevini yapıp, hırsız zanlısını bulamadığı için eleştirdiğimi sanıyorsan yanılıyorsun sevgili günlük. N’aapsın emniyetçiler, görevlerini yaptıklarında bile yukarılardan gelen yıldırım emirle haşlanmaktan, sürgüne uğramaktan, sanki yaramaz çocukların tek ayak üstüne bekletildiği ceza yeriymiş gibi polis okullarına tayin edilmekten kurtulamıyorlar.

N’aapsın sevgili günlük bu polisler; görevlerini yapsınlar mı, yapmasınlar mı, artık bir karar verelim değil mi ama?

Bu arada başkaca komik şeyler de oldu sevgili günlük. Yine geçen hafta müzevirliği ile şöhret bulmuş bir internet sitesinde dikkat çekici bir başlık gördüm, şöyle diyordu: “Başbakan’ın danışmanları gazetecileri arayıp diyor ki, Paris cinayetlerini cemaat yaptı!” Altında da “Bunu hangi cemaat yazarı söyledi?” diye kışkırtıcı bir başlık!

Bu satırları hatırlıyor musun günlük? Hatırlamazsın. Biraz daha okuyunca hatırlayacaksın ama. Geçen hafta bu sayfalarda, seninle paylaştığım yazıdan alıntılar… Hem de uzun uzun! Yok çarpıcı iddialarda bulunmuşumuz da, yok Cemaat-hükümet gerilimini yorumlamışımız da, yok danışmanları eleştirmişiz de…

Yav günlük, ne cevherler varmış sende; vay vay vay!

Meşhur oldun günlük, haberin yok. Keskin gazeteci geçinen müzevir siteciler durumdan vazife çıkararak patlatmışlar bombayı. Nasıl olsa bu gibi internet sitelerinde yazarların yazılarından alıntı yapmak bedava. Otur masa başında, kes-yapıştırla haber üret, ay sonu al maaşını arslanlar gibi…

Bir yandan gülüyor, öte yandan acıyorum müzevir siteci arkadaşlara. Sadece seninle bölüştüğüm, sana emanet ettiğim sırlarımı bir Şerlok Holms hafiyesinin külyutmaz nazarlarıyla açığa çıkarıp barut gibi gazetecilik yapmışlar.

Hele hele yazarlara kendi kafalarına göre puan verip “Cık cık cık; kaybetti” veya “Aferin be, kazandı” diye bol keseden puan veren sitelerin halini bir bilsen, acırsın…

N’aapsınlar günlük; ekmek

parası…

Her neyse…

Sevgili günlükçüğüm, bilirsin yufka yürekliyimdir, üzerime vazife olmasa bile birilerine iyilik etmekten geri duramam. Düşündüm, taşındım, dedim ki, şu arkadaşlara bir kolaylık göstereyim.

Bu sütunları her hafta okuyanların bile çoğu bilmez, belki adını bile duymamıştır ama geçen sene itibarıyla bu köşede yayımladığım yazılardan (pardon şook şook şook haberlerden) seçmeler ihtiva eden bir kitap yayımladım.

Ne o, hemen kaşların çatıldı; ne yaptık günlük?

Ha, anladım, “Reklama girer” diyorsun, “Kötü yazar, bilmezliğe getirip kendi kitabının reklamını yapar” diyorsun, “Sana yakışmaz üstad” diyorsun…

Reklâm sayılmaz ki bu günlük; bir nevi tanıtım faaliyeti, say ki halkla ilişkiler çalışması; üstelik müzevir sitelerde ekmek parası derdindeki zehir hafiyelere fevkalade yardımı dokunacak esaslı bir kaynak…

Adı “Neşeli Kitap”

Özelliği ise ele alınan konuların, geçen haftaki “Bir yandaşın gizli günlüğünden” yazısında olduğu gibi tamamen hayâlî, Frenkçe tabirle “Fictive”, yeni Türkçeyle “kurgu eseri” yazılar olması ama okunduğunda sanki “ortam dinlemesi” zabıtlarından alınmış gibi bir hava aksettiriyor.

Muhtevası hayli politik sayılır. Eğlenceli, memleket gündemini ve başlıca aktörlerini hafiften çimdikleyen ve dikkat et günlük, tamamen hayâlî yazılar.

Bu kitabı, dedikoducu ve masabaşı habercisi internet sitelerinin çaresiz editörlerine bir başucu kitabı olarak tavsiye ediyorum. Söz, para-pul istemem; yazıların kaynağını vermek namuskârlığını göstersinler kâfidir!

Ama öyle “paat, güüm, zoonk, fılaşşş” diyerek okuyucuyu yanıltmak, “Cemaat yazarından önemli açıklamalar” diye komik duruma düşmek yok. Edebinizle, adam gibi iktibas edecekseniz kitap orada (Kapı Yayınları). Aslında kitaptan birer tane bu çaresiz editörlere imzalayıp hediye etmek isterdim ama mevcudu bende de kalmadı ne yazık ki, fakat aranırsa bulunabilir kanaatindeyim. Okur eğlenirseniz bu arada, kültürel gelişiminize katkıda bulunması da cabadan!

Yaa, işte böyle günlük.  Güyâ aramızda kalacaktı, seninle benden başka kimse okumayacaktı bu satırları. Şöhretin bedeli ağır azizim.

12 Ocak 2014
Reklamlar