Etiketler

, , , , , , , ,

28-subat-cuntacilarAKP’nin tasfiye çığırtkanlığı, hortlayan Gladyo’nun ülkemize yeşil bir 28 Şubat darbesi yaşattığını ispatlıyor. Evvelki 28 Şubat depremle sonuçlandı, ya yeşil’i!Yeşil 28 Şubat depreme yol açar mı? Yeşil 28 Şubat, belki de ülkemizde yolsuzluk, rüşvet ve aleni hale gelen zinaya Rabbimizin umumi bir tokadıdır. Hak davasındaki alperenlerin dünyevileşmesi dahi bu şefkat tokadına yol açmış olabilir.

HEHocaefendi, 2011 sonlarında cemaatine karşı Gladyo’nun bu defa Yeşil renkli bir 28 Şubat planlandığını öğrenmişti. Sürpriz yok yani. Kader planında çilesiz yetişen yeni neslin geçmişte yaşananları bilmesi, biraz mağdur edilmesi lazım ki, davaya hizmet etmek kaliteli insan işi olsun. Bu süreç, cemaat içinde yuvalanan menfaatçi, dünyaperest AKP’lileri temizleyecek, ayrıştıracaktır. Her ne kadar AKP, bunun tam tersini umsada, cemaata attığı Voyvoda kazığını kendine geçiriyor. 30 Mart 2014 seçimlerinden sonra AKP’nin ikiye bölüneceğini hesaplayan veya hedefleyen cemaat değil, Gladyo’dur.

40 yıldır devam eden Fethullah Gülen’i tasfiye, bitirme, yok etme macerasını bilmeden, Milli Nizam ile başlatılan Milli Görüş adlı siyasal İslam’ın nereden koştuğunu anlamadan ahkam kesmeyelim. Gençler ve heyecanlı partizanlar, tarihin ibret alınmadığı için tekerrür ettiğini göremiyor.

Gençler, merhum Necmeddin Erbakan’ı İsviçre’den ülkemize getiren isimlerin 1960’lı ve 1970’li yılların Gladyo paşaları Faruk Gürler ve Muhsin Batur olduğunu bilmezler. Dini yapıları, tarikatları tek elde toplayıp kontrol etmek isteyen Gladyo, Türkiye’deki generallerine Erbakan aracılığıyla yumurtaları tek sepette toplama görevi vermişti. Gülen’in siyasete girmeme kararına Erbakan 1970 öncesi pek bozulmuştu. Erbakan, Gülen’in Buca ve Manisa’da öğrencilerle yaptığı kamplara tam üç kez geldi ve hepsinde Hocaefendi’den ‘ Biz siyasete girmeyeceğiz’ kelamını işitti. Son geldiğinde Fehmi Koru’da şahit olmuş, Gülen, Erbakan ile yüzyüze görüşmek istememiş, yalan söylemek istemediği için de elindeki sopla ile bir yerde bir daire çizip, ortasına sopayı değdirip’ Burada yokum’ deyin lütfen diye mesajını iletmişti. Israrla siyasete girmeyenler bugün günah keçisi yapılıyor, AKP ve karanlık şebekenin pisliklerini örtüyor.

Merhum Necmeddin Erbakan’la ilk yüzyüze buluşmam, 1989 belediye başkanlığı seçimleri öncesine rastlar. 20 yaşında Alanya’da genç bir esnaftım; gazeteci değildim. 30 yıldır Erbakan’den medet uman, emekli asker olan babamı Erbakan Alanya belediye başkanlığı adaylığı için düşünüyordu. Dar daireli bir ev toplantısında Erbakan, ‘Turgut Özal ve Fethullah Gülen, CIA’nın ajanlarıdır. Bir numaralı düşmanımız Zaman gazetesi ve Gülen Grubudur’ dediğini bu kulaklarımla duymasam inanmazdım. Erbakan’a göre kendi partisine oy verenler müslümandı; vermeyenler’ patates din’indendi. Kıpkırmızı olmuştum, babamı adaylıktan vazgeçirdim, yine de babam seçim kampanyasında tüm araçlarını onlara tahsis etti. Ses çıkarmadım. Bu olayı birkaç yıl sonra Gülen’e bir talabesi vasıtasıyla ulaştırdığımda Gülen’in ‘Susma, yorum yapmama hakkımı kullanıyorum’ dediğini ibretle öğrendim. Gülen’in ufkuna, vizyonuna aşık oldum. Nefret, kin, tekfir yoktu kitabında, ‘anlamayacaklar bizi’ diyordu.

1994 belediye başkanlığı seçimlerinde RP’nin başarısını tüm hezeyanlarına rağmen sevinmiştim. Aralık 1995 seçimlerinde Gülen’in ne düşündüğünü öğrenmek için Altunizade’de 5. kat sohbetine girmek istemiştim. Yurt dışında olduğum için o zamana kadar hiç oy kullanmamıştım, ilk defa yurtdışına giderken hava alanında oy kullanacaktım. Gülen, yanlış anlaşılır düşüncesiyle kimseyle görüşmüyordu. Küçük bir imasınını bile yanlış yorumlayanlar oluyordu. Sürekli onla görüşenler bile yanına giremiyordu. Bu kafa karışıklığıyla hayatımın en büyük hatasını yaptım ve RP’ne oy attım. Bu dönemde Gülen Grubu’na ciddi baskılar vardı, şantaj dostlardan da geliyordu. Erbakan’a kızgın olmama rağmen ‘ehveni şer’ diye ona oy atmam, Milli Görüşcü kardeşlerden nefret etmediğimi yeterince göstermiyor mu? Bugünde AK Parti’ye ‘ehveni şer’ diye oy veren çoktur. Sanıldığı veya uydurulduğu gibi cemaat iktidarı AK Parti ile yarı yarıya hiç bir zaman paylaşmadı veya iktidarı ele geçirmeye çalışmıyordu. Mevlana’nın parti kurması ve hükümeti ele geçirmesi için organize çete kurması ne kadar saçmaysa, Gülen’in ve takipçilerine isnad edilen iftiralar o denli saçmasapan, bilumum şeytanların çıkardığı fitne fesatlardır.

Gıpta’nın kıskançlığa, kin ve nefrete dönüşmesinden sonra şeytanlaştırma gelir. 1996′da REFAHYOL hükümetinin başbakanı Erbakan çok şımarmıştı. Gülen’i siyasi rakip olarak görüyordu. Bazı odaklar, bu sıralarda Gülen ile Erbakan’ı karşı karşıya getirmek için ince oyunlar oynadılar. Gülen’i onaylar gibi gözüktüler.

28 Şubat’da Erbakan’ın toplumu geren konuşmalarını Gülen neden ve  nasıl ustaca yatıştırdı? İçimizdeki beyinsizlerden dolayı milyona yakın insanı 3 ayrı toplama kamplarında öldürmek isteyen dıştaki şeytanlar ve içteki yardakçılarına, Gülen manevralarıyla nasıl engel oldu?

Gülen, bu devreyi lehine iyi kullanarak hoşgörü ve diyalog girişimleri başlattı, medyanın her çeşitinde boy göstererek derdini çok iyi anlattı, zenginler kulübü patronları ile iftarlarda buluştu. Rahmi Koç ile aynı masada iftar açtı. Cumhurbaşkanı Demirel, onun elinden hoşgörü ödülü aldı, sanat dünyası ve entellektüel kesim onu keşfetti, açtırdığı okulları gezdi. Daha sonra Hava Kuvvetleri Komutanı olan MGK Genel Sekreteri Orgenaral İrfan Kılıç, Selanik’te Atatürk’ün adına bir İmam hatip mahiyetinde okul açtırması konusunda Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak vasıtasıyla Gülen’e mesaj gönderdi. Gülen, ‘neden imam hatip istiyorlar ki, laik okul olsun daha iyi’ dedi. Afganistan ve Kuzey Irak’taki Türk okullarının açılımında arada referans olarak meşhur statükocu İhsan Doğramacı vardı. Doğramacı, bu devrede Bakü Türk kolejine yaptığı ziyarette değişmişti. Yıllardır sövdüğüm adamı okula götürmek için kapısında üç gün yatmıştıkda, Doğramacı’yı zor ikna etmiştik. Bunun hikayesinden bir roman çıkar ya, neyse. MİT ve derinciler, Doğramacı olur verince bu okullara Kuzey Irak ve Afganistan’da destek verdi. Bazıları, eşek ya, semerlerini yediler; Gülen’i avlamak isterken avlanmışlardı. Barış ve huzur ortamını bozmak için devreye giren fitneci güruhu, Gülen’in oluşturduğu bütünleşme, bir, diri ve iri olma misyonunu 1999′daki maskeli baloda baltaladı. Tarihi bütünleşme fırsatı kaçırıldı.

28 Şubat sürecinde Erbakan’a akıl almaz bir iş yaptırdılar veya kendisi bunu seve seve yaptı. Bilemiyorum, günahı kendi boynuna. Tarihten ders alınmazsa tekerrür eder diye bunu hatırlatıyorum.

28 Şubat 1997 sürecinde Gülen Hocaefendi’yi siyasete bulaştırmak isteyen derin devlet güçleri, fesad komitesi medya ile el ele vermiş bugün olduğu gibi imaj bozma operasyonu sergiliyordu. Susurluk olayı patlak verince, MİT Başbakan Erbakan’a 17 Aralık 1996′da bir bilgi notu ulaştırmıştı. Bu notta 58 isim yer alıyordu. O rapor, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal tarafından Erbakan’a sunulmuştu. 58 isim arasında Tansu ve Özer Çiller’in, Mehmet Ağar’ın, Mehmet Eymür’ün, çok sayıda mafya mensubunun, hatta Fethullah Gülen’in bile adı vardı. 1998 Şubat ayında “İşte MİT raporu” diye bir belge gazetelere düştü. 1998′de gazetelerde yayınlanan MİT’e ait bilgi notunun bir bölümü kamuoyundan özenle gizlenmişti. Bugün de gizleniyor. Çünkü o raporun her sayfasının altında bütün bilgilerin basından, özellikle Doğu Perinçek’in Aydınlık adlı dergisinin 22 Eylül 1996, 17 ve 24 Kasım 1996 tarihli nüshalarından alındığı belirtiliyordu. Azerbaycan darbesi iddiaları, Çiller Özel Örgütü’ne ilişkin haberler hep basın kaynaklarından derlenmişti. Bugünde bazı gazeteler aynı şebekenin yayın organı olarak çalıştırılıyor, açılacaak casusluk ve vatana ihanet davası için sahte delil oluşturuluyor.

Dediğim gibi o günde her sayfanın altına “İddialar basından alındığı biçimde aktarılmıştır” diye ibare düşülmüştü. Zaten, bu bilgileri Erbakan da o tarihte kamuoyuyla paylaşmıştı. İngiliz istihbaratının nüfuz ajanı Doğu Perinçek’in yerini bugün Küçük bir Cem aldı, Yalçın Küçük’ün yerini ise havada Bulut bir sahte Yiğit aldı. Aynı teraneler sunuluyor. O MİT raporunda, meselâ Fethullah Gülen’in CIA bağlantısı şu şekilde anlatılıyordu:

“Gülen, eski CHP milletvekili Kasım Gülek ile yakındır. Gülek, Moon Tarikatı üyesidir. CIA bu tarikatla işbirliği halindedir. Dolayısıyla Fethullah Gülen de CIA ile ilişkilidir.” Aynı rapor, Gülen ile mafya arasındaki münasebeti de şöyle bir mantığa dayandırıyordu: “Haluk Kırcı, Türkmenistan’da bulunduğu sırada ‘Hoca efendinin görüşlerine inanıyorum’ demiştir. Çatlı’yı İsviçre’deki cezaevinden CIA kaçırmıştır; daha sonra Haluk Kırcı ölen Çatlı’nın yerine geçmiştir.” Haluk Kırcı, Fethullah Gülen’e sempati duyduğuna göre, bir ucu CIA ve Mossad’a, diğer ucu Susurluk’a dayanan karışık bir yumak işte bu şekilde ortaya çıkmıştır.

Beni hayrete düşüren, bu defa sağ görüşlü güya yeşil medyanın, yeni bir şeymiş gibi, Şubat 1998′de, kamuoyunu yönlendirmek amacıyla paylaşılan bilgileri, ısıtıp yeniden bugün gündeme getirmesidir. Bu raporun arkasında tekrar hatırlatalım: Doğu Perinçek’in Aydınlık gazetesi vardı. Doğu Perinçek Ergenekon’dan mahkum oldu. Genelkurmay, kumpas iddiası ile davaların yeniden görülmesi başvurusunu, Başbakan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan’ın danışıklı dövüş olan bilinçli açıklamasından sonra bugün yaptı. Özellikle gazeteciler hafıza zaafına uğrayınca, fark etmeden, kadrolu MİT’e çalışarak veya devlete gönüllü çalıştığını sanacak kadar aptallaşarak tehlikeli misyonları üstlenmiş oluyorlar. Yarin foyaları ortaya çıkacak, itibarları kalmayacaktır.

Bugün cemaata casusluk davası açmak için örgüt operasyonuna rapor hazırlatanlar, 7 Şubat 2012’de MİT krizi çıkartanlarla aynı karanlık şebekedir. KCK ile Kürdistan kuran MİT’in 28 Şubat 1997 öncesi neler çevirdiğini de görmüştük. İstihbarat örgütlerimizin hızlı ’007 James Bond’u kod adı ‘Yeşil’ olan Mahmut Yıldırım ile Gülen’in ilgisi olduğu 1997’de ortaya atıldı. Zaman gazetesi, Yeşil’in cep telefonuyla kimlerle görüştüğüne ilişkin bir listeyi sekiz sütuna manşet verdi. Sesleri kısıldı. Yeşil, MİT’den JİTEM’e kadar tüm istihbarat örgütlerimize çalışan başbakandan bakanlara, üst düzey askerlerimize kadar herkesle pervasızca telefonla görüşen derin bir adamdı. İlgisi olamayacağı Gülen’le irtibatlandırma, kamu oyundaki olumlu imajını yıkmaya yönelikti. MİT’deki kara koyunlar için hiç bir etik ve kural yoktur.

28 Şubat sürecine gelinmesi, başörtüsü krizi Erbakan’ın belkide bilinçli ahmak politikalarının sonucudur. Bilinçli değilse bile o güne kadar Özal’dan beri sorun olmayan başörtüsü ile üniversitede kızlarımızın okuma şansını Erbakan, sarfettiği ‘Rektör başörtülüye selam duracak’ cümlesiyle elleriden aldı. Halbuki Erbakan deha seviyesinde zeki biri, böylesine açık hataları neden yapıyordu? Bu dönemde Allah’a, peygambere küfredecek kadar din düşmanı olan bir azınlık gemi azıya aldı. Gülen’in ortamı yumuşatma girişimi, karaanlık heyetin daha dehşet planlar yapmasındandı. Bunlar nelerdi?

Eski Cumhurbaşkanı Demirel’in hükümeti kurma görevini, ekibini tasfiye ettiği için kızgın olduğu Çiller’e değilde azılı rakip partisi ANAP’ın başındaki Mesut Yılmaz’a vermesi düşündürücüdür. Asker baskısıyla DYP’den itifa eden Demirel’in truva atları, Yalım Erez sendromu siyasi tarihimize kara leke olarak geçti. Bu talep askerlerden gelmişti. 6 defa gidip 7 defa gelen Demirel koltuğa sıkı sıkı yapışmıştı, artık gitmek istemiyordu. İstediği kadar ’28 Şubat’ın başına geçerek zararı azalttım ve milletimi hizmet ettim’ desin, şeytanların kurguladığı oyunda kuklaydı. Çiller’in yakıştırmasıyla ’28 Şubat’ın Onbaşısı’ olmayı içine sindiren Mesut Yılmaz, siyasi kariyerini bitiren biçimde ‘post modern darbecilerle-kolkola’görüntüsünü çekinmeden verdi.

1998 Mart MGK’sında Fethullah Gülen dosyası masaya yatırılmıştı. Dışişleri ve İçişleri’nden gelen olumlu raporların karşısına MİT masaya, eski Ankara Emniyet İstihbarat Bölümü’nden telekulak skandalı nedeniyle tasfiye edilen Cevdet Saral ve Osman Ak ekibinin raporunu koydu. Başbakan Ecevit’in Gülen’i savunan açıklaması oy avcılığı için değildi. Ecevit, 1992′de Gülen ile iki defa görüşmüş onun samimiyetine inanmıştı. Gazeteci Sadullah Amasyalı arkadaşım Ecevit’e Gülen’i tanıtmasa, bu açılım olmazdı. Elbette Allah’ın takdiri, planı ve dilemesi vardı ama bireysel emekler unutulmamalı. Gülen taraftarlarının DSP’ye oy verdiğini, tabii bazı saftorik arkadaşlar hariç, sanmıyorum. Gülen’i bitirmek için çalışan ekip pes etmemişti. Artık Ergenekon’un gerçek karakutusu, Albay Ergenekon Veli Küçük’ün Osman Gürbüz adlı bir tetikçiye öldürttüğü anlaşılan Necip Hablemitoğlu, dananın kuyruğunun kopma noktasıdır. Hablemitoğlu ve ekibine, Gülen’le ilgili yalanda olsa raporlar hazırlamasını, Orta Asya ve Azerbaycan’da imajının sarsılması için derinciler destek verdiler. Hablemitoğlu başarılı olamadı. İtiraf etmeliyim, bu konuda zamanında fitneden haberdar olup Azeri medyasını evvelden örgütledim ve Hablemitoğlu Bakü’de sap gibi ortada kaldı.

28 Şubat Ekibi genel koordinatörü, Başbakanlık başdanışmanı ünvanını taşıyan eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Güven Erkaya idi. Erkaya, Rus Lider Boris Yeltsin ile görüşüp, ‘Gülen’in okullarını kapatırsanız sizden silah alırız, helikopter ihalesini size veririz’ diyecek kadar şantajı ve yemlemeyi bilen biriydi. O sırada Allah, Üzeyir Garih’i Gülen’in yardımına gönderdi ve Rus liderleri ikna eden Garih, Erkaya’nın akıl almaz oyununu bozdu. Erkaya eceliyle öldü, ancak Garih’i kimin öldürttüğünü arayanların daha derin araştırma yapmasını tavsiye ederim. Garih, Gülen’i savunduğu için global şebeke tarafından infaz edildi. İsrail’den gönderilen ve TÖMER’de Türkçe dersi aldıktan sonra tetikci Yener’i ayarlayan, ancak Yener beceremeyince infazı yapan kara kuru kızı MOSSAD’ı araştırın savcı beyler!

Karanlık odaklar Gülen’in idam fermanını 1999 başında imzaladı. Suikastla öldürülmesi, İBDA-C adlı sözde ‘İslami terör örgütü’ne ihale edildi. Gazeteci Hilal Kaplan’ın bugünlerde sık sık savunduğu bu örgüt lideri Salih Mirzabeyoğlu hapisten çıksın diyor, aslında  geçmişte verilen infaz emrini yapsın isteniyor. Bu örgüt, Özel Harpci askerlerimizin çakma kuruluşudur. Gülen’in derhal ülkeyi terketmesi, aksi halde öldürüleceğini haber veren isim Ecevit’in o dönemdeki ‘ kara kutusu’ yardımcısı Hüsameddin Özkan’dı. Ecevit ciddiye almaz diye bizzat kendide aradı ve uyardı. Gülen, 22 Mart 1999′da ülkeyi terketmeseydi, öldürülecekti. 1999 genel seçimi öncesi tablo böyleydi.

Hocaefendi siyasilerle görüşmesinin nedeni şöyle izah ediyor: Siyasilerin bizimle görüşme talepleri, elbette sadece benim şahsımdan kaynaklanmıyordu. Onlar, bizim arkadaşlarımızda gördükleri veya zannettikleri potansiyel gücü, ‘rey’e çevirebilmek cehdi ve gayreti içindeydiler. Aslında bir siyasi lider için böyle bir davranış gayet normal ve tabiidir, ancak, eskiden beri ruhuma hakim olan bir düşünce vardır. Bu adamlar politikacıdır; görüşmeleri, konuşmaları hep birer siyasî yatırım olabilir. Bugün burada bizimle oturur bir şeyler konuşurlar. Yarın gider bunu bir yerde kendilerine malzeme yapabilirler. Bu iş basına akseder ve bunun tekzibi de mümkün olmaz, ancak, tavrımızın siyaset üstü olduğunda şüphe edilmemelidir.

Cemaatı fişleme uzzmanı Çevik Bir ve ekibi, 28 Şubat sürecinde inanılmaz şantaj, tehdit usüllerine başvurdular. 1998 Mart MGK’sında Gülen’in ipinin çekilememesinin baş sebebi, o dönemde Dışişleri Raportörü Bakanlık Müsteşar Yardımcısı, daha sonra Müsteşar, sonra Washington’da 5 yıl büyükelçimiz, emekli olduktan sonra ise ASAM’ın başına geçen ve bugün CHP Adana milletvekili ve CHP Genel Başkan Yardımcısı olan Osman Faruk Loğoğlu idi. Bir ve ekibi Loğoğlu’nun evine 31 Mart 1998 akşamı giderek olumlu raporunu değiştirmesi için şantaj yaptı ve cesur yürek Loğoğlu’ndan ‘yanlış biliyorsunuz, bu okullar Türkiye’nin imajını parlatıyor’ nasihatı dinledi. Loğoğlu şaşırmasın, bu olayı ondan duymadım, o akşam orada olan Bakü’deki devletin açtığı okulun müdürü Mehmet bey anlattı. Bakü büyükelçiliğimizin Basın Müşaviri Turgut Er ise, Loğoğlu’nun Bakü büyükelçisi iken yazdığı ve MGK’ya sunduğu büyükelçiler raporunu bana okuttu. Loğoğlu’nu CHP’deki konumu nedeniyle anlıyorum, yinede kamu oyunu doğru bilgilendirme sorumluluğu var. Aydın, demokrat, asil duruşunu sergilerse, CHP belki ileride iktidar olur. Yobaz ve bağnaz anlayışla halkın gönlünü kazanması ise çok zor.

28 Şubat’tan yargılanan eski Genelkurmay başkanı İsmail Hakkı Karadayı da eminim 1 Nisan 1998′de Bakü havalimanında kendisine yaptığım 1 Nisan şakamı asla unutmamıştır. Şaka değildi tabi. 1918′de şehit olan Türk askerine anıt mezar yapılması projesini Azerbaycan Zaman’ın manşetine taşımıştık, bu projeyi havalimanında ona zoraki olarak anlattım. 5 dakika elini sıktım bırakmadımda dinlemek zorunda kaldı. Karadayı’nın cemaat’ı infaz ettirmediğini o gün anladım. Türk askerine anıt mezarı Şehitler Hıyabanına yaptırdığı için Karadayı’ya şükran borçluyuz. Biraz biz zorlamış olsakta önemli olan neticedir. Değil mi sayın Saldıray Berk? Siz o gün orada Bakü Askeri Ataşesi olarak bulunuyordunuz. Cemaat’ın zararlı değil faydalı olduğunu en iyi bilenlerdensiniz. Keşke insaflı, vicdanlı olabilseydinizde bugün hakkınızda açılan davada işlediğiniz suçları hiç işlemeseydiniz.

Bir ekibinin Nisan 1999 MGK’sına sunduğu ve kısmen kabul ettirdiği irticaya karşı yaptırımlar konulu politika önerileri ve Nisan 2000′de alınan 109 emirin birer kopyası elimde. Getiren MHP milletvekillerine şükranım. Bu belgeyi Zaman Haber müdürü Ali Akkuş yakınlarda yayınladı. 28 Şubatcıların yargılanmasını sağlayacak asıl hukuki belge budur. İddianame açıklanınca görüldü ki, Gülen’in okullarına el koyup, başlarına Milli Eğitim’den müdürler tayin edilmesi, yurtlarının tasfiyesini öngörmüştü. AKP’nin bugün yapmak istediğide bu plandır. O günlerde Ecevit’in ‘ iç savaş çıkar’ diye itiraz etmesine kızan Bir, bunun üzerine Gülen’le ilgili DGM sürecinin başlatılması ve grubunun tahakküm altına alınması için senaryolar üretti, medyayı top gibi kullandı. Ancak emekli edildikten sonra medya sözünü dinlememeye başladı. Hele cumhurbaşkanı adaylığı fiyaskosu ile iyice gözden düştü.

Hocafendi, eğer ahirette insanlara şefaatci olmak, kurtarmak için elinde yetki olsa ilk kurtaracağı iki ismi telaffuz ediyor. Biri 1966′da İzmir kahvehanelerine gidip halk sohbeti yapmaya çalıştığında ona hakaret etmelerini engelleyen Eşrefpaşalı Koca Yusuf adlı ismi cismi pek bilinmeyen biri. Demek ki Hocaefendi kahvehanelerde insanların ağır küfürleri ve vurdumduymazlığından öylesine sıkılmış ki, Koca Yusuf’ın ‘ Kesin ulan, dinleyeceksiniz bu hocayı’ diye kahvehaneyi susturmasıyla ilk defa rahat bir nefes almış. İkincisi geçmişte işlediği günahları ve hataları kendi boynuna ne olursa olsun Bülent Ecevit. En yakın siyasi dostların bile suskun kaldığı, ağzını açamadığı, iftiralara destek verdiği o günlerde, dostların ağlatan karanfil sopalarına inat Ecevit bir gül gibi sıyrıldı ve ‘Gülen’e ben güveniyorum, kefilim’ dedi. Ecevit’i fikrinden caydıramayan derin devlet şürakasının yargısız infazı yarım kaldı. Ecevit’in sağlam duruşu Davos zirvesindede devam etti. Ankara’da bu yıllarda kendisini izleyen bir Başbakan muhabiri olarak samimi olduğuna canı gönülden inanıyorum. Neticede seçimlerde Gülen cemaatı Ecevit’in partisi DSP’ye oy vermedi, Ecevit’in tavrı da oy avcılığından değildi, samimi inandığı bir düşüncenin arkasında durmaktı, mertlikti.

2000 yazında medyada yeniden fırtına kopartılmak istensede, ilk fırtınadaki ‘Düğmeci Ali Paşa’ evinin asasöründe 24 saat ‘ düğmeye basmayın’ diye bağırdığı için sesi kısılmıştı; tekrar düğmeye basan bulunamadı. Bu operasyonda kullanacak dezenformasyon malzemesini bize getiren, 1990’lı yıllarda epey MGK gizli kararı yazan Radikal gazetesi Ankara temsilcisi Deniz Zeyrek’te teşekkürü hak ediyordu. Psikolojik savaş için Cumhuriyet gazetesinin nefesi yetmedi. Tek yol kalmıştı. Asker nefesi. Devrin Genelkurmay Başkanı Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun ‘Gülen devletin altını oyuyor’ işaretini alan DGM savcısının ertesi gün 2000 Eylül’ünde açtığı davanın beraatle sonuçlanacağı 80 sayfalık iddianamedeki saçmalıklardan belliydi. Bu iddianameyi ilk okuyan ve hukuki hataları haber yapanlardanım. İddianameyi yazanlar adeta Nur davasını, Said Nursi’yi yargılıyordu. Suçta bireysel hukukunu unutmuşlardı, tek kişilik terör örgütünü dayandırdıkları kurum ve kuruluşlar, devletin yıllardır denetimi altında, izni ile açılan legal kurumlardı. Dava, 2003′de Gülen’in deyimiyle’ Ne cennet, ne cehennem’ şeklinde zımni beraat ile sonuçlandı. Yargıtay Genel Kurulu’nda 2008′de aldığı kesin beraata kadar sonuç almaya çalışan global ve yerel çete hiç rahat durmadı ve sonunda hüsrana uğradı.

Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır, 28 Şubat çetesi kendi kazdıkları kuyuya kendileri düştüler. Dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya 31 Mart 1998 MGK’sında cemaat’ı infaz kararı aldırmadığı için teşekkür borçluyuz, savcılar ise Karadayı’nın şahitliğine ve tanıklığına muhtaç. Karadayı konuşmadan 28 Şubat davası net anlaşılamaz. 1960 darbesinden bugüne kadar her darbenin bir tarafından çıkan Karadayı, ABD’nin Cumhuriyetçi derin devletinin kaybettiğini artık görmeli. Kıvrıkoğlu’ya Gülen davasını kimlerin zorla açtırdığı bulunmadan bu dava öksüz, yetim kalır. Kıvrıkoğlu’nun vereceği ifade tarihi değiştirecektir. Kıvrıkoğlu’da Çevik Bir ekibini tasfiye sürecini 1999 Marmara depreminden sonra başarıyla yürüttüğü için teşekkürü hak ediyor.

Karadayı ve Kıvrıkoğlu, depremden önce Gölcük’te yapılan toplantıda, ülkemizde bir milyon insanın toplama kamplarında öldürülme projesine onay vermeyen isimler olarak Güven Erkaya, Çetin Doğan, Çevik Bir, CIA ve MOSSAD şürakasını nasıl durdurduklarını veya engel olmak isteselerde olamadıklarını çıkıp anlatmalılar ki, bu millet neden depremle ikaz edildiğimizi anlasın. Deprem sayesinde nasıl bir beladan Allah’ın bizi kurtardığını öğrensin. Toplum, Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 28 Şubat’daki ince politikaları ile nasıl bir yıkımı önlediğini bilmiyor. Ona reva gördükleri zulmü, eziyeti itiraf etmeliler ve özür dilemeliler ki, vicdanları rahatlasın, ordumuz hak etmediği zandan kurtulsun. 17 Ağustos 1999 depremi, Türkiye’nin kırılma günüdür, depremde ölen şehitlerin hatırına Allah ülkemize bir defa daha özüne dönmesi için mühlet vermiştir. Herşey göründüğü gibi değildi. Yeni bir deprem gayretullah’ın cezası olur. Yeşil 28 Şubat, belki de ülkemizde yolsuzluk, rüşvet ve aleni hale gelen zinaya Rabbimizin umumi bir tokadıdır. Hak davasındaki alperenlerin dünyevileşmesi dahi bu şefkat tokadına yol açmış olabilir.

FARUK ASLAN

Reklamlar