Etiketler

, , ,

Ahmet_Turan_Alkan”Üçüncü kelimeye elim elvermiyor: Hafazanallah!”

Köy yanar, deli taranır.
Selden kütük kapma yarışına PKK ’nın Kandil takımından Cemil Bayık ’ın da katılması işin suyunu çıkardı; Bayık, bir sene kadar önce Paris’te işlenen ve tuhaftır, tetikçi ele geçirildikten sonra sessizliğe gömülen PKK’lıların katlinde cemaat parmağı olabileceğini söylüyor ve taşı gediğine şöyle koyuyor: “Evet, bunlar paralel devlet kuruyorlar!”
 
Yeni yılın ilk gününde olduğumuza göre Bayık’ın beyanını geçen yılın en iyi komedi gösterisi sayabiliriz, fakat bu bazı gerçekleri unutturmamalı. Herkes yolsuzluk şayialarının mahallî seçimleri nasıl etkileyeceği, üç büyük ili kimin kazanacağı ile ilgilenirken PKK’nın meşru platformdaki uzantısı BDP, daha şimdiden seçimin tek kazananı olmak yolunda akıllı adımlar atıyor.BDP’nin resmî sitesinde yayınlanan “Yerel seçimler bir çözüm seçimidir” başlıklı bildirideki şu cümleye dikkat çekmek istiyorum: “…bu seçimlerle birlikte Kürt halkı ve demokratik çözümün tarafı olan tüm güçler bir referandum yaşayacaktır.”
BDP’yi övecek halim yok ama şu gerçeği teslim ederim: BDP organik bir parti; meclis grubu, çok etkili isimlerden oluşturuldu ve bu iddialı isimler mahallî seçimler için aday gösterildi. Seçimlere yaptıkları hazırlık, diğer partilerle kıyas edilmeyecek kadar etkili. Yukarıdaki cümle, güneydoğu illerinde kazanılacak belediyelerin anlamlı bir yoğunluk teşkil etmesi durumunda hemen ânında siyâsî, hatta uluslararası bir sonuç doğuracağını bodoslamadan ilân ediyor: Referandum!
 
Böyle bir referandum sonucunun ne mânâya geleceğini, kabinenin yeni bakanları tercüme ederlerse biz de öğreniriz belki; meselâ, bir kısmı kesinleşmiş yargı kararları için, “Yanlış yapmış olabiliriz ama yanlıştan dönmek erdemdir” sözleriyle bazı gönüllerde taht kuran ve bakan olur olmaz ilk iş, önceki bakan arkadaşının müsteşarını görevden alıp HSYK’ya çatan Adalet Bakanı bu tercümede bize yardımcı olabilir mi?Kezâ, “Hiçbir kurum yargıyı baskı altına alamaz. HSYK’nın üyeleri olsa bile.” dedikten sonra, üyelerin bakandan habersiz çekirdek bile çitlememeleri gerektiğini ima ederek “HSYK için gereken yapılacaktır.” diyen kıdemli bir bakandan da aynı himmet beklenir mi?
Görünen o ki hükûmetin şu günlerde “dürbünî nazar”la, yani basiretle uzağı görücü tahliller yapacak hali yok. Önceleri sadece Başbakan’ın şahsında hissedilen günü kurtarma gayretleri, son kabine değişikliğinden sonra bütün bakanları -mecbuur- kapsadı. Konuya en serin ve mesafeli durması beklenen Dışişleri bakanı bile, karınca kararınca “Büyücü avı”na katkı veren beyanatlar veriyor. Hükûmetten elektrik alan her kesim, bugünlerde sadakatini ibrâz yarışı içinde. Bundan ötürü Paris’teki cinayet hesabını bile cemaate kesmekte beis görmeyen Bayık bile, namusuna düşkün mahalle bekçisi rolünde cadı kovalıyor kendince; kimbilir nasıl keyifleniyordur şimdi Kandil’deki rezidansında?
Bu akıllara ziyan akıl tutulmasından, bu evlere şenlik cadı avından, basın ve siyaset dünyasının birbiriyle yaka-paça olmuş perişanlığından istifade ile Bayık ve koro arkadaşları nasıl bir sel kütüğü çekmeyi umuyor olabilirler sizce: İri bir referandum kütüğü olabilir mi?
“Yargıyı etkilemeye çalışmaktan vazgeçin, günü kurtarmak için darbecilerden bile medet ummayın, hayalhânenizde ne kadar şeytanlaştırma fantezisi varsa uygulamaya kalkışmayın” demiyorum; bilakis ne söylenirse söylensin herkes fıtratının hükmünü icrâ edecektir; tarihin huzurunda herkes tartıya çıkar neticede.
Babil kralı Belşassar (Baltazar diye bilinir), bir ziyafet esnasında salonun duvarına gövdesiz bir elin “Mene, tekel, ufarsin*” kelimelerini yazdığını görür ve mânâsını öğrenmek için Danyal Peygamber’i çağırtır. Danyal Peygamber’in yorumu şöyledir: “Mene: Sayılı günleriniz sona erdi, Tekel: terazide tartıldınız ve eksik bulundunuz…”
 Üçüncü kelimeye elim elvermiyor: Hafazanallah!
AHMET TURAN ALKAN / ZAMAN
 
*Samanyoluhaber.com editör notu: Alkan’ın  üçüncü kelimeye elim elvermiyor: Hafazanallah! Dediği ‘UFARSİN’ kelimesinin anlamı wikipedia’da şu şekilde yer alıyor: ‘‘Ve çizilen yazı şudur: MENE, TEKEL UFARSİN. Manası da şudur: MENE; Allah senin krallığını saydı ve onu sona erdirdi. TEKEL; terazide tartıldın ve eksik bulundun. FERES(UFARSİN); ülken bölündü Medlere ve Farslara verildi.
FARSİN, Fars(Pers) kelimesinde bir sözcük oyunudur.
—–

Ahmet_Turan_AlkanTerbiye dairesinde zaruri bir açıklama

Bu köşe babamın malı değil; emanet. Şahsî konulara tahsis edilmemesi gerekir fakat ağır bir cinnet dönemi geçiriyoruz. Bu cümleden olmak üzere birkaç günden beri gazete ve TV kanallarında ismimi vererek hedef gösterenler artmaya başladı.

İlki, on gün öncesine kadar “Ağabey” diye hitâb ettiğimiz, zevahiri halîm bir insan. Kendince birtakım sebeblerle gazetesinden ayrılıp bir başka mecrâa gitti; en tabii hakkıdır, hatta ayrılırken kendi gazetesini eleştirmesi de tabiidir.

Ne var ki bu kişi, bir süre önce, “Köy yanar deli taranır” başlıklı yazımın son paragrafını diline dolayarak yeni gazetesindeki köşesinde beni, “Tayyip Erdoğan düşmanı” olmak, “Yahudi efsanelerinden ve intikamcılığından yola çıkan yorumlara” yer vermekle itham etti. Bu ithamı küçük bir kurnazlığa dayanıyor. Alıntıda mânâsını bilerek vermediğim “ufarsin” kelimesi “ülken, hükümranlığın bölündü” anlamına geliyor. Mezkûr kişi ise, paragrafın, iktibas etmediğim bölümünü okuyarak, “Başbakan’ın ölmesini temenni etti” mânâsını imâ etti ve alelacele suç duyurusunda bulundu. Aynı gazetenin bir başka yazarı, bu yorumu çok elverişli bulmuş olmalı ki, “Sana ne oldu hoca, nasıl böylesine vahşi, pervasız ve gözü dönmüş bir varlık haline geldin” diyerek konuya dahil oldu; mesleğini birileriyle polemik yaparak icrâ ettiği için hızını alamayıp birkaç kere daha ismen sataştı; son olarak “Çirkin akademisyen” tabirini seçerek, “Durmuyor, durduramıyoruz” kelimeleriyle yeniden birilerine hedef gösterdi. Son olarak müstear isim ve resimle yazan bir internet yazarı, yağmur duasına çıkar gibi ölüm duasına çıktığımı ileri sürdü.

Takdir edersiniz ki bu ibareler eleştiri sınırını aşıyor; hedef gösterme ve tahrik mânâsına geliyor.

Önceleri gülüp geçtim. Benimle polemiğe girişmek, gazete sütunlarından karşılıklı atışarak hem köşe doldurup hem patronajlarına hoş görünmek arzuları açıktı. Cevap bulamayınca terbiye sınırını zorlamaya başladılar.

Açık söylüyorum: Başbakan’ın ölümünü dilemiş olsaydım, bunu daha net kelimelerle ifade ederdim. “Vallahi” böyle bir muradım yok; kaldı ki, yanlışlarda ısrar olunursa siyasî iktidarın sona ereceğini söylemek en tabii hakkım, görevimdir. Yazılı tarihin veya esâtirin herhangi bir meseliyle bir tezi vurgulamak defalarca misli görülmüş bir uygulamadır. Dolayısıyla Tevrat müfessiri veya İbranice uzmanı edâsıyla ortaya atlayıp, “Şunu demiş ama devamı da budur Sayın Başbakan’ım” yollu jurnallemeler ayıptır.

Okuyucularımdan özür diliyorum: Bu tavzihin gerekçesi, “Aa bakınız, defalarca itham ettik, cevap vermeyip sükût ikrardan gelir meselince suçu kabullendi” tarzında bir anlayışa yol açmamasıdır.

Yazdıklarım ortada. Doğru bulduğum icraatı destekledim; beğenmediğimi eleştirdim. Başbakan’a, hükûmete veya gazeteme karşı sadâkat borcum yok. Kalemim Başbakan’a veya bir başka ikbal mevkiine bağlı değildir. Son olaylar esnasında gazetemin tutumunu genel istikameti itibarıyla doğru bulduğum için ayrıca vicdanen müsterihim.

Allah ömür verirse, bu patırtı sakinleştiğinde bugün yazdıklarımdan yarın da utanç duymayacağıma inanıyorum. İyimserliğim, haklı ve mağdur cenahta durmaktan kaynaklanıyor. Beni hedef gösterenlerin de aynı muhasebeyi yapıp yapmayacakları kendi bilecekleri iştir.

Bu gazete ağzı bozuklar melcei değil; ben de terbiyemi mümkün-mertebe bozmamaya çalıştım; yine de sahibini tarif eden sıfatlarla beni hedef göstermeye çalışanlara misliyle mukabelede bulunmayı kendime yakıştırmıyorum. Terbiyeyi zaaf zannedip bu minvalde ısrar ederlerse kendilerini yargı önünde tezlerini isbata davet edeceğimi belirtmek isterim.

08 Ocak 2014
Reklamlar