Etiketler

, , ,

mümtazerKendi mahkememizi kurmak…

Karşılıklı yumruk saydırırken adalet duygusunu muhafaza edemezsiniz. Basit fıkralar bazen ezelî gerçekleri anlatır. Cezaevine düşen hırsıza koğuştakiler mutat suali soruyorlar: “Suçun ne?” Bütün ciddiyetiyle cevabı veriyor: “Hızlı koşmamak.” Ekleyince mesele anlaşılıyor: “Hızlı koşsaydım, polis beni yakalayamazdı.” Adam haklı. Hırsızlığı suç bellese yapmaz; kendisini yakalandığı için suçlaması doğal.

Kimse kendi davasının ne savcısı, ne de yargıcı olabilir. Cumhurbaşkanımız haklı; işi yargıya bırakmamız lâzım. Bizim elimizdekilerin tamamı “zan”. Bu yüzden mahkeme kararını verene kadar suçlu “zanlı” olarak anılıyor. Bize sadece zanlarımızı, adalet ölçüleri ve hukukun kullandığı soğukkanlı muhakemenin içinde muhafaza etmek düşüyor. Kaynağı “zanlılar” olan zanları bir araya getirip, bir ayrıntıyı aydınlatmak ve genel bir “zan”na ulaşmak bu yüzden adil bir yöntem.

Halk Bankası Genel Müdürü, evinde bulunan yüklü paranın Makedonya’da bir üniversiteye ve Çorum Osmancık’ta bir İmam Hatip Lisesi’ne bağış parası olarak gideceğini beyan etti. Hem bağışı yapan zanlı işadamı, hem de Osmancık Belediye Başkanı bu ifadeyi doğruladı. Bu soruşturmaya karşı savunma hattı kuran bir gazete “Operasyon İHL’ler ve vakıflar üzerinden din hizmetini hedef aldı” gerekçesini kullanıyor. Genel Müdür o ilçenin yetiştirdiği bir bürokrat ve adres soran bir bağışçıyı memleketine, gerçekten bir hayır işine yönlendirmiş. Yönlendirmekle kalmamış, bir de aracılık etmiş. Bu hikâyeyi, dolaylı bir şekilde doğrulayanlardan biri Başbakan’ın kendisi. Başbakan, önceki gün Havaalanı çıkışında, üzerinde çok düşünüldüğü anlaşılan şu cümleyi söyledi: “Milletin, tüyü bitmemiş yetimin eğer hakkını milletin kasasından çalan varsa bunun hesabını biz de hukuk da sorar.” Hesapça paranın Beytulmal’e ait olmadığı doğru; kullanılan İran halkının parası. Bütün bu ayrıntıları bir araya getirdiğiniz zaman ortaya şu bütünlük çıkıyor: Ambargo yüzünden İran’ın kullanamadığı para, Türkiye’de yıkanırken temizleme ücreti olarak bir komisyon alınıyor. Bu komisyon İHL’ler gibi, hükümet politikası ile desteklenen yatırımlara, bağış yoluyla kaynak oluşturuyor. Bu muhakemeyi takip ederken, rüşvet iddiaları ayrı bir başlık altında incelenmeli. Paralar transfer edilirken, birileri kişisel hesabına, taşıma veya aracılık ücreti alıyor.

Tekrarlayalım: Bu resim, soruşturma dosyasından sızan bilgilere veya muhalefetin suçlamalarına değil, doğrudan iktidar kanadının ve zanlıların savunmalarına dayanıyor. Hükümet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmî bir bankası aracılığıyla milyarlarca dolarlık karapara işine vaziyet ediyor. Bu kısma, memleket faydasına olduğu için hiç kimsenin bir itirazı yok. İkinci aşamada bu hizmet karşılığı alınan komisyon, hükümetin din eğitimi politikasını finanse etmek için kullanılıyor. Üçüncü aşama, yani transfer edilen paranın tırtıklanması kısmı hükümet politikası ve kararının dışında bireysel suçları kapsıyor. Şu anda iktidar kanadının ve zanlıların savunmalarında ikinci kısım netleşmiş gibi gözüküyor.

Hükümet ne kadarının farkında bilmiyorum; ama ortada çok ciddi bir durum var. Kaziyye-i muhkeme: Banka para aklıyor, aklatan, aklayana para ödüyor ve bu para bir vakıf aracılığıyla hayır işlerine bağış olarak gönderiliyor. İtiraf veya kabul edilen bu durum, size çok masum ve doğal gelebilir. Çoğu kimse ahlakî olarak bu transferi onaylayabilir. Kişisel olarak Başbakan’ın şahsî siciline bir leke getirmeyebilir. Ama hükümet böyle bir tasarrufta bulunamaz. Denetlenmeyen ve kayda girmeyen böyle bir parayı kullanamaz. Bu iş gerçekten olduysa hükümetin başı çok fena belada demektir. Söz konusu olan milletin parası değil; ama devlet gücüne sahip olmayanların hiçbir şekilde tasarruf edemeyeceği bir paradan bahsediyoruz. Erdoğan Bayraktar’ın Başbakan’a yönelttiği suçlama da aynı probleme işaret ediyor.

Başbakan’ın ahlaken savunabileceği ama hukuken hesap vermekte çok zorlanacağı vahim bir durum var ortada.

26 Aralık 2013 MÜMTAZER TÜRKÖNE / ZAMAN

Reklamlar