Etiketler

, , , , , ,

Gülay GöktürkŞimdi de siyaset konuşalım… (20 Aralık 2013)

Önce, Büyük Yolsuzluk Operasyonu ile ilgili yazdığım ilk yazıdan bir bölüm:“Şu anda başlatılan bu büyük operasyonun siyasi anlamı ve hedefi de elbette üzerinde durulması gereken, ayrıca değerlendirilmesi şart olan bir konudur.

Ama bu konu, hiçbir zaman işin aslının önüne geçmemelidir. Operasyonun amacı ile ilgili spekülasyonların yolsuzluk iddiasını gölgelemesine, ikinci plana atmasına izin verilmemelidir.”

Olayın sıcağı sıcağına yazdığım bu yazıdan sonra, olup bitenlere baktığımda gördüklerim şunlar:

Soruşturmaya iki yeni savcının eklenmesi son derece doğal. Gelinen noktada taraflar arasında güvenden söz edilemeyeceğine göre, soruşturmanın sağlıklı yürümesini garantiye almak için böyle bir önlem alınması normaldir. Ama soruşturmada görev alan 5 şube müdürünün alelacele görevden alınmaları için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bu tasarrufun kamuoyu vicdanında “yolsuzluğun üstü mü kapatılıyor” endişesi yaratması kaçınılmazdır.

Öte yandan “Başbakan’ın haberi nasıl olmaz; İçişleri Bakanı’nın oğlunun takipte olduğunu basından öğrenmesi olacak iş midir” tarzındaki itirazların herhangi bir hukuki dayanağı olmadığı, savcılığın bu soruşturmayı tamamen gizli bir şekilde yürütmeye hakkı olduğu yasa maddeleri gösterilerek kondu ortaya. Bu da zor anlaşılabilecek bir durum değil ve zaten yargının yürütme ve yasamadan bağımsız üçüncü bir güç olmasının anlamı da bu…

Gelelim büyük resme…

Buraya kadar hukuk konuştuk, şimdi biraz da siyaset konuşalım. İlk yazımda “Başlatılan bu büyük operasyonun siyasi anlamı ve hedefi de elbette üzerinde durulması gereken, ayrıca değerlendirilmesi şart olan bir konudur” demiştim ya; artık sıra bu konuya geldi sanırım.

Bugün Türkiye’de başını kuma gömmemiş herkes gibi ben de son operasyonun dikkatle planlanmış, zamanlanmış, hedefi belli, siyasi bir operasyon olduğunu düşünüyorum. Bu olay artık devlet içinde, kendi siyasi hedefleri olan, ortak bir irade gösteren, ortak hareket eden otonom bir oluşumun varlığını görmezden gelinemeyecek bir hale getirmiştir. Yani Başbakan haklıdır. Bu bir siyaset mühendisliğidir ve hedefi de Erdoğan hükümetine seçim öncesinde ağır hasar vermektir.

Hepimiz için tehdit

Bu oluşumun varlığını sadece siyasi iktidar için tehdit olarak görmek de yanlıştır. Böyle bir tablo sadece hükümet ya da muhalefet partileri ya da Meclis’te değil, bütün toplumda ürküntü ve korku yaratır. Bu yapı tasfiye edilmeden hiç kimse kendini güvende hissedemez. Oylarımızla getirdiğimiz iktidarın ne zaman nasıl bir operasyonla götürüleceğini bilememek, böyle bir ülkede yaşamak, istikrarı da güvenlik duygusunu da yok eder.

Şu son olayda bu oluşum devlet içinde kazandığı mevzileri hayırlı bir iş için kullanmış olabilir; eğer iddialar doğrulanırsa bu sayede biz de büyük bir yolsuzluk ağını öğrenmiş oluruz. Ama bu da bir şeyi değiştirmez. Yarın öbür gün bu gücün hangi amaçla kullanılacağını, neler yapacağını bilemeyiz. Hangi araçlar kullanılarak hükümet politikaları üzerinde baskı oluşturulacağından; bakanların ya da milletvekillerinin iradelerinin hangi araçlar kullanılarak teslim alınacağından emin olamayız.

Çünkü karşımızda elimizle tutamadığımız, gözümüzle göremediğimiz, yasalara bağlı olma zorunluluğu olmayan bir yapı var. Seçilmişler yanlış bir şey yaptıkları zaman hesap sorabiliriz ama bu yapıdan soramayız. O yapıyı dizginleyemez, denetleyemeyiz.

Hukuk içinde kalarak tasfiye edilmelidir

İşte bu yüzden de, hükümetin bu yapıyı tasfiye etmek gibi acil bir görevi vardır. Böyle bir tasfiye hareketinin meşruiyetine demokratik hukuk devletini savunan hiç kimse karşı çıkamaz.

Burada püf nokta, tasfiyenin hukuk devleti anlayışı içinde yapılmasıdır. Bizim devletin çatışmaların kızıştığı ortamlarda “rutin dışına çıkma” alışkanlığını birçok örneğiyle biliyoruz. Şimdi yeni ve çok şiddetli bir çatışmanın ortasında olduğumuza göre, yine “rutin dışına çıkma” ve bir cadı avı başlatma tehlikesine karşı baştan uyarmak isterim.

Bu yapılanmanın tasfiyesi mutlaka hukuka uygun bir şekilde; insanlar sırf kimlikleri yüzünden mağdur edilmeden; devletin hiyerarşik işleyişine aykırı davranıldığı ve otonom grup tavrı gösterildiği ortaya konularak yapılmalıdır.

Zor olduğunu biliyorum. Ama devlet olmak da böyle bir şey işte..

Gülay Göktürk“Sonuna kadar gidilsin” laflarının havada kalmaması için… (23 Aralık 2013)

Bugünlerle kalemi eline alan, televizyonlarda ağzını açan herkes lafa aynı cümleyle başlıyor: “Yolsuzluklara sonuna kadar karşıyız. Bunların üzerine gidilmesi elbette gerekir, bu konuda tartışma yok. Ama meşru iktidara karşı yapılan operasyonu da görelim.”

Amenna, böyle yapalım. Üzerinde anlaşmamız gereken platform bu. Zaten şu anda ülke nüfusunun çok büyük bir çoğunluğu da (sokaktaki vatandaş diyelim isterseniz) bunun yapılmasını istiyor.

Ama “sonuna kadar karşıyız” demekle iş bitmiyor. Bunu söyleyenler, özellikle de medyadaki arkadaşlarımız, operasyonun yürütülüş biçimini hiçbir şekilde sorgulamıyorlarsa, hiçbir şekilde denetlemiyorlarsa, soruşturmanın önünü tıkayabilecek kimi tedbirler sanki hiç alınmıyormuş gibi davranıyorlarsa, “sonuna kadar gidilmeli” lafı göstermelik bir laftan başka nedir ki? İşler böyle giderse, “sonuna kadar” gidilemeyeceği besbelli değil midir?

Yanlış işler yapılırken neden susuyorsunuz?

Hükümetin operasyonun patlak verdiği andan bu yana aldığı kararlara ve tutumuna baktığımızda ne görüyoruz?

Olayın patlak vermesinin üzerinden bir hafta geçti ve şaibe altındaki bakanlar hâlâ görevlerinin başında. Hükümet kanadından günlerdir, “istifalar ya Pakistan öncesinde açıklanacak ya Pakistan dönüşünde açıklanacak” gibi laflar duyuyoruz.

Ama iktidarı destekleyen isimlerden bir Allah’ın kulu da çıkıp “Çok geç kaldınız” diye isyan etmiyor. Operasyonu yürüten emniyet teşkilatının başındaki bakanın, hele de çocuğu zan altındayken bir haftadır o koltukta oturmaya devam etmesinin, üstüne üstlük emniyet teşkilatında büyük çapta tasfiyeler yapmasının skandal olduğunu yazmıyor, söylemiyor.

Şimdi bu meslektaşlarıma soruyorum: “Sonuna kadar gitmeyi” savunuyorsanız bu tabloya isyan etmeniz gerekmez mi?

Bir başka mide bulandıran gelişme ise, İçişleri ve Adalet bakanlıklarının Adli Kolluk Yönetmeliği’nde yaptıkları değişiklik… Değişiklik, soruşturma belge ve bilgilerini mülki amirlerle paylaşma mecburiyeti getiriyor ve mülki amirler de bildiğimiz gibi yürütmenin bir parçası. Dolayısıyla, bu değişiklikten sonra, savcıların yürütmenin bilgisi dışında soruşturma yapması imkansız. Bu demektir ki bundan böyle hiçbir bakan ya da yüksek bürokrat hakkında gizli soruşturma yürütülmesinin güvencesi yok.

Şimdi “Elbette biz de bu operasyonun sonuna kadar gitmesini savunuyoruz” diyenlere soruyorum: İşler böyle yürürse nasıl olacak da sonuna kadar gidilecek? Bu değişiklik, sizin güçler ayrılığı anlayışınıza, yargının bağımsızlığı ilkesine uyuyor mu? Soruşturmanın gizliliğini güvence altına alan bütün o yasalarla çelişmiyor mu?

Takım amigoları gibi değil, tarafsız hakemler gibi

Cemaat medyasında olup da, bu operasyonun ikili karakterine dikkat çeken, bunun siyasi iktidara karşı bir operasyon olduğunu söyleyen kalemleri örnek gösteriyorsunuz ama kendiniz, bulunduğunuz medya grubunun editoryal politikasının zerrece dışına çıkmadan, varsa yoksa“Elbette yolsuzluğa karşıyız” deklarasyonları dışında bir şey yapmıyorsunuz.

Gerçekten fikri hür, vicdanı hür gazeteciler gibi davranacaksak, lise münazara takımları gibi ikiye ayrılıp, “bize düşen” tezi kayıtsız şartsız savunarak olmaz bu iş… Bizler bu krizde tarafsız hakemler gibi değil, takım amigoları gibi davranırsak mesleğimize ihanet etmiş oluruz.

Üstelik böyle bir tutumun desteklediğimiz tarafa da bir faydası olmaz. AK Parti Hükümeti’nin bu saldırıdan en hafif yarayla kurtulabilmesinin tek yolu kamuoyunu bu soruşturmanın önünü hiçbir şekilde engellemediğine ikna etmesidir. Ayrıca, kendi içindeki kirliliği temizlemekten asla gocunmadığını ortaya koymasıdır.

Tersi algıyı yaratan her icraat döner gelir kendisini vurur ve sözü edilen o uluslararası operasyoncuların elini güçlendirir. Bu gerçeği hükümete hasımlarından önce dostlarının söylemesi gerekmez mi?

GÜLAY GÖKTÜRK / BUGÜN

Reklamlar