Etiketler

, , , ,

Abdulhamit BiliciBaskıcı rejimler hariç kimse kıymet vermez ama yakın tarihimiz demokrasi dışı uygulamalar açısından çok zengin.

Ne yok ki bu eski repertuarda! En başta; kültürden siyasete, müzikten sanata, kıyafetten ekonomiye hayatın her alanını belirleme hakkını kendinde gören ‘tek parti’ tecrübemiz var. Oy vermenin açık, sayımın gizli yapıldığı; parti il başkanlarının aynı zamanda vali olduğu ucube bir tecrübe.

Siyasi mühendislik projeleriyle toplumun zorla dönüştürüldüğü, direnenlerin bedelini darağaçlarında ödediği tepeden inmeci bir değişim tecrübemiz var. Dindar çoğunluktan gayrimüslim azınlıklara, Alevilerden Kürtlere mağduriyetler oluşturan jakobenizme dair çok acı hatıramız var. Seçimle gelen hükümetlerin modern, post-modern darbelerle devrildiği tecrübelerimiz var. 3-5 insanın oynadığı bir çadır tiyatrosunu, devasa bir irtica tehdidi gibi topluma yansıtıp şartları olgunlaştırmayı beceren bir medya tecrübemiz var. Hrant Dink, Ahmet Kaya veya Fethullah Gülen örneklerindeki gibi, talimat aldığında muhatabı acımadan şeytanlaştıran kalem erbabımız var.

Faili meçhul kalmış binlerce cinayeti aydınlatamayan ama cuntanın ‘brifing’ davetine koşan, statükoyu sorgulayan meslektaşlarını anında linç eden bir yargı tecrübemiz var. İnsanlara dışkı yedirilirken sessiz kalıp, zinde güçler arasında yerini alan sendikalarımız, iş dünyamız, üniversitelerimiz var.

Ama hukukun üstünlüğüne dayanan; bireyin, siyasetin, bürokrasinin, sivil toplumun ve medyanın normal bir demokraside birbirleri arasındaki ilişkinin nasıl olacağına dair hiç tecrübemiz yok! Teori düzeyinde bilsek de gerçek hayatta bunun pek işe yaramadığı açık.

İşe yarasaydı, eski vesayet unsurlarının gerileyip bahane olmaktan çıktığı bu dönemde herkesin hakkını garanti eden, sivil-asker ilişkilerini düzenleyen, hukukun üstünlüğünü sağlayan demokratik bir anayasa yapabilirdik. Dün statükonun yanında yer alan medya, bugün toplumun ve demokrasinin yanında yer alırdı. Hrant Dink cinayetinden Muhsin Yazıcıoğlu’na, Uğur Mumcu suikastından Özal cinayeti, faili meçhuller ve Uludere’ye karanlık kalan birçok noktayı aydınlatırdık. Askerin hukuk dışı faaliyetini ortaya çıkardığında alkışladıklarımızı bugün vatan haini ilan etmezdik. Dershane tartışmasını yasakçı bir üslupla yapmazdık. Ve nihayet işe yarasaydı, anayasa suçu olan fişleme gibi bir skandal ortaya çıktığında demokrasimize yakıştırmayıp sorumluların üstüne giderdik.

Peki, biz ne yapıyoruz? Benim de aralarında bulunduğum, 12 Eylül referandumuna destek veren yüzde 58’lik çoğunluğun arzusu olan tam demokrasi hedefinden sapmış, devletin kozmik dehlizlerinde çokça örneği bulunan yöntemlerle toplum kesimlerini hedef alıyor, cadı avı başlatıyor ve eldeki tüm imkânlarla insanları şeytanlaştırmaya odaklanıyoruz. Hem vakit ve enerji kaybediyor hem de ülkeye yazık ediyoruz. 28 Şubat’ta dindar kesimin şeytanlaştırılmasında uygulanan yöntemin bir benzeri, bugün Hizmet Hareketi’ne karşı uygulanmakta. Her türlü yalan ve kara propaganda devrede. Umre için Kâbe’de bulunduğum sırada, güya Ali Koç’la buluşup Mustafa Sarıgül’ün desteklenmesini konuştuğumuz yalanını görünce irkildim. Bu kadar pespayeleşenleri Allah’a havale ettim.

Derin yapıların yıllardır uğraşmasına rağmen gayrı milli, gayrı ahlaki ve gayrı hukuki hiçbir yönünü bulamadığı Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet’i karalayıp millet nezdinde küçük düşürmek için sistemli bir seferberlik var. Dershaneleri hedef alan kimi asılsız yayınlar, darbe dönemlerinde Kur’an kursu ve imam hatiplerin karalanmasını hatırlatıyor.

AK Parti ile irtibatlı kimi çevrelerin Hizmet’i, ABD ve İsrail’le ilişki içindeymiş gibi gösterme gayreti de dünkü derin yapılardan kopyalanmış bir yöntem. İzlenen strateji, 2009’da Taraf yayımlayınca içeriğini öğrendiğimiz, eski Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un ‘kâğıt parçası’ dediği İrticayla Mücadele Planı ile örtüşüyor. Öğrenci evlerine silah yerleştirerek Hizmet’i terör örgütü kapsamına sokmayı hedefleyen bu planın, kara propaganda başlıklı maddelerinden biri, camiayı “Yahudilik, CIA ve Mossad” ile irtibatlandırmaya dönük çalışmaları içeriyor. Diğeri ise aleyhte propaganda ile muhafazakâr kesimlerin bile Hizmet için ‘pes’ demesini sağlamak.

Bu çarpıcı benzerlik, yüzler farklı olsa da zihniyet ve operasyon merkezinin farklı olmadığının işareti. Derin yapıların dün millete karşı yaptığı planların dün hedefinde olanların bugün paralel kampanyalara alet olması üzücü.

ABDULHAMİT BİLİCİ / ZAMAN

İsrail üzerinden itibarsızlaştırma operasyonu(1)

Ülkemizde bir insanı veya bir toplumsal kesimi karalamak ve itibarsızlaştırmak isterseniz, bunun en kolay ve ucuz yollarından biri o kişiyi ya da grubu dış güçlerin özellikle de İsrail’in hesabına çalışmakla suçlamaktır.

Çünkü ister sağcı, ister solcu, ister dindar, ister laik olsun, toplumumuzun hemfikir olduğu az sayıdaki konudan biri, Filistin davasına verilen destek ve ABD ile İsrail’e karşı duyulan antipatidir.

En son bir üniversitemizin, Türkiye’deki dış politika algısı üzerine yaptığı araştırma sonucu ortada. Bu ankete göre Türkiye için tehdit olarak algılanan ülkelerin başında yüzde 42 ile Amerika ve yüzde 37 ile İsrail geliyor. Dolayısıyla itibarsızlaştırmak için bir psikolojik operasyon yapmak istediğiniz kişi ya da grubu ABD ve İsrail güdümünde göstermek en kestirme yol. Bir de hedefiniz, özellikle bir toplumsal grubu dindar ve muhafazakâr kesim içinde yalnızlaştırmak, şeytanlaştırmak ise bundan daha iyi yafta bulunamaz.

Dünden beri, toplumda suni düşmanlıklar oluşturarak siyaset mühendisliği yapmayı meslek edinmiş derin yapıların, bu yöntemi nasıl maharetle kullandığı biliniyor. Bu amaçla haber ve köşe yazıları üzerinden insanları itham etmek, soru işaretleri oluşturmak, yalan haberler üretmek hiç zor değil. Böyle bir algı oluşturmak için şayet sağlam bir belge yoksa sahtesinin üretilmesi, uydurulması da bu sık başvurulan yöntemlerden biri. Psikolojik harp taktikleri içinde buna ‘kara propaganda’ deniyor. Yani bir kişi veya grupla ilgili aslı olmayan bir suçlama atıp bunu her türlü iletişim ağları üzerinden yaymak. Beyaz propagandanın aksine, kara propagandanın malzemesi yalan haber, iftira, çarpıtma, entrika ve benzeri araçlardır. Kara propaganda, var olmayan bir olay ya da olgu topluma var imiş gibi yansıtmaya çalışmaktadır.

2009’da AK Parti ve Cemaati imha etmek amacıyla kozmik odalarda hazırlanan, önce “kâğıt parçası” denilerek inkâr edilen ama sonra aslı ortaya çıktığı için hazırlayanların mahkûm olduğu ‘İrticayla Mücadele Eylem Planı’ bunun en tipik örneklerinden biri. Bu belgenin “Kara Propaganda Faaliyetleri” başlıklı bölümünün 4. maddesi aynen şöyle: “İhbara dayalı ev baskınları yaptırılarak, buralarda silah ve mühimmatın yanı sıra FG’ciler ile irtibat kurulması istenen oluşumlara (Yahudilik, CIA, Mossad, Moon Tarikatı, Humeyni; vb…) ait objelerin aynı ortamda bulunması sağlanacaktır.” Aynı belgede yer alan taktiklerden biri de “Fethullah Gülencilerin ABD güdümünde hareket ettikleri” iddiasının yayılması idi. Camiayı; Alevilere, Kürtlere, TSK’ya düşman göstermek ve İslam’ın orijinalini bozmakla yaftalamak da öneriler arasında yer alıyor.

Geçen hafta, İstanbul’daki rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun yerli taşeronlara havale edilmiş bir Amerikan komplosu olduğu algısı oluşturmayı hedefleyen ve 4 gazetede aynı gün manşet olarak kullanılan yalan haberin anatomisini “ABD elçisi neden kovulmadı?” başlıklı yazıda ele almaya çalışmıştım. http://www.zaman.com.tr/abdulhamit-bilici/abd-elcisi-neden-kovulmadi_2190565.html

Özellikle 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonuyla başlayan tartışmada dikkatleri başka tarafa çekmek için kullanılan yaftalardan biri de aynen 2009’daki imha planında denildiği gibi, Hizmet’i İsrail yanlısı göstermek. Bunun için kullanılan en elverişli argüman, Mavi Marmara’da yaşanan katliamdan sonra her zaman müspet hareket yöntemini tavsiye eden Fethullah Gülen Hocaefendi’nin izlenen yönteme dair birkaç kelimelik eleştirisi.

Türklerin de içinde bulunduğu ABD’deki bir sivil toplum kuruluşunun, onlarca ülkedeki felaketin yanı sıra İsrail’deki yangına (2010) gönderdiği küçük bir insani yardım bile kullanılmak istendi ama Başbakan Erdoğan’ın aynı yangına yardım için yangın söndürme uçakları gönderdiği anlaşılınca bu malzeme elde kaldı. Sonraki yazıda sırf Mavi Marmara trajedisinin ardından Hocaefendi’nin söylediği bir iki cümleden hareketle, camiayı İsrail işbirlikçisi diye yaftalamanın ne yaman çelişki olduğunu ele alalım.  a.bilici@zaman.com.tr

11 Ocak 2014, Cumartesi

İsrail üzerinden itibarsızlaştırmak! (2)

Toplumun Filistin’e duyduğu sempati ve İsrail’in politikalarına tepkisinden yararlanarak, hedefe konulan birilerinin “İsrail işbirlikçisi” yaftasıyla gösterilerek kolayca karalanabileceği ve eski derin devletin bunun için eylem planları hazırladığı bir önceki yazıda belgeleriyle yer almıştı.

Yıllardır derin yapıların karalama listesinde olan Hizmet Hareketi’ni özellikle dindar kesim nezdinde yıpratmak isteyenlerin, gizli plan ve yalan haberler dışında sığındığı tek konu, Fethullah Gülen’in Mavi Marmara faciası sonrası yaptığı küçük bir eleştiri. (3 yıl önce “Yönteme eleştiri, şehitlere taziye” başlıklı yazıda bu konu ele alınmıştı.)

Hocaefendi’nin sözlerini anlayan oldu, anlamayan hatta çarpıtmakta ısrar edenler de oldu. Bu da açık bir toplumda gayet doğal. Herkes aynı düşünmek zorunda değil. Ama 31 Mayıs 2010’da insanî yardım gemisi Mavi Marmara’ya uluslararası sularda İsrail’in gerçekleştirdiği hukuk dışı saldırıda 9 vatandaşımızın şehit olduğu hadisenin, 4 bakanın istifa ettiği rüşvet ve yolsuzluk skandalı vesilesiyle hatırlanması birçok açıdan ilginç.

Birincisi, AK Parti’nin hiçbir zaman İsrail karşıtı bir çizgisi olmadı. Başbakan Erdoğan, 2005’te İsrail’i ziyaret etti; Yahudi lobisinden ödül almakta sakınca görmedi. Gazze saldırısı ve Mavi Marmara’ya kadar ilişkiler öyle iyi idi ki Ankara bu sayede Filistin ve Suriye’nin İsrail’le sorunlarını çözmek için arabulucu oldu. Yetkililer bunu, “Bölgede herkesle konuşabilen tek ülke” diye öve öve anlatıyordu.

İkincisi, yöntemi eleştirse de Gülen’in yaşanan faciaya bakışı, olaydan hemen sonra verdiği taziyede netti: “Filistin’de yaşanan drama son verebilmek beklentisiyle yola çıkan, uğradıkları müessif saldırıda hayatlarını kaybederek şehit olan insanlarımıza Allah’tan rahmet diler, başta aileleri olmak üzere, milletimize ve bütün insanlığa taziyelerimi bildiririm.”

Hizmet’in, kendisini imha etmeye çalışan bir rejime karşı bile mevcut kanunlar çerçevesinde “müspet hareket”i tavsiye eden Bediüzzaman’dan beri, sokak eylemlerine ve her tür şiddete karşı olduğu hatırlanırsa yöntem eleştirisini de anlamak güç değil. Kimse bu yönteme uymak zorunda değil ama demokratik çerçevede bu özgün duruşa saygı duymak şart.

Üçüncüsü, Hocaefendi’nin Mavi Marmara’daki tutumunu eleştiren birçokları, geçen 3 yılda camianın iç-dış birçok etkinliğine katılıp destek vererek Hizmet’i büyük övgülerle takdir etti. Camianın “İsrail işbirlikçisi” olduğu yolsuzluklar ortaya çıkınca mı anlaşıldı, yoksa dert başka mı?

Dördüncüsü, olay sonrası seviye düşürülse de Türkiye-İsrail diplomatik ilişkisi kesilmediği gibi, krizi çözmek için de gizli açık temaslar sürdü. Mart 2013’teki özür öncesi, krize rağmen İsrail’den gelen turist sayısı önceki yıla göre yüzde 117, ihracat yüzde 44 artmıştı. İki ülke arasında, çoğu THY’ye ait her hafta 67 uçak seferi mevcut. Yani hadiseden sonra hükümet, İsrail ile tüm köprüleri atmış da camia buna itiraz etmiş gibi durum yok.

Beşincisi, Obama’nın devreye girmesiyle İsrail özür dileyip tazminat ödemeyi kabul ederken, Erdoğan da şehit ailelerinin İsrail’e karşı Türkiye ve dünyada dava açmayacağı şartını kabul etmiş oldu. Tarafların kamuoyuna yaptığı açıklamada “adem-i mesuliyet” denen bu şart açık. Buna göre Türkiye’nin devlet olarak dava açmayacağına ve mağdur ailelerin de İsrail ve İsrailli askerler hakkındaki yasal haklarından feragat ettiğine dair bir anlaşma yapılacak. Ama aileler buna karşı. Mesela şehit Furkan Doğan’ın babası, “vazgeçmeyiz” diyenlerden. Mazlumder’in konuya bakışı da aynı: İsrail ve Türkiye’nin yapacağı “Tazminata karşılık yargı bağışıklığı” anlaşmasının parlamentodan geçerek, uluslararası antlaşma formatına sokulacağı, böylece Anayasa’nın 90. maddesine atfen faillerin yargı bağışıklığı kazanarak cezasız bırakılacağı iddia edilmektedir. Bu, ne evrensel hukuk ne anayasa ne de ceza hukukunun temel ilkeleriyle bağdaşır.” Özellikle ABD, İsrail ve tüm dünyaya meydan okuyarak seçime giderken böyle bir anlaşmayı Meclis’e getirmek çok zor. Ama Obama’nın kredisini kullanarak sağladığı özrün gereği olan ‘normalleşme’ geciktikçe de ABD ile ilişkiler zarar görmekte.

Son anda gemiye binmekten vazgeçen bazı AK Partili vekilleri ve A. Dilipak’ın “sadece hükümette olan Mavi Marmara yolcu listesinin, İsrail askerlerine nasıl geçtiği” iddiasını saymasak bile bu tablo, dış politikada Türkiye’nin alanını daraltmanın yanı sıra kaygıların haklılığını gösteriyor.

Gerçekler böyle iken sanki tek sorun Gülen’in 3 yıl önceki bir sözüymüş gibi tezvirat yapmak, utanç verici. Sivil kanaat önderi Hocaefendi’nin görüşüne katılmayanların elini tutan yok: Gelinen noktanın çok parlak olduğunu düşünenler, müminlere iftira atmakla uğraşacaklarına İsrail’le tüm ilişkileri kessin, hatta donanmayı derhal Gazze’ye göndersin!

14 Ocak 2014, Salı
Reklamlar